T.C. İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
AİLE DANIŞMANLIĞI VE EĞİTİMİ ANA BİLİM DALI
AİLE DANIŞMANLIĞI VE EĞİTİMİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
ANNELERİN KAPSAYICI İŞLEVLERİ İLE ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI VE ÖZ-
ŞEFKATLERİ
ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ
Yüksek Lisans Tezi
Leyla Altundağ
İstanbul 2021
T.C. İSTANBUL TİCARET ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
AİLE DANIŞMANLIĞI VE EĞİTİMİ ANA BİLİM DALI
AİLE DANIŞMANLIĞI VE EĞİTİMİ YÜKSEK LİSANS PROGRAMI
ANNELERİN KAPSAYICI İŞLEVLERİ İLE ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI VE ÖZ-
ŞEFKATLERİ
ARASINDAKİ İLİŞKİNİN İNCELENMESİ
Yüksek Lisans Tezi
Leyla Altundağ
Tez Danışmanı: Doç. Dr. İshak Arslan
İstanbul 2021
ETİK KURALLARINA UYGUNLUK YAZISI
Hazırlamış olduğum tez özgün bir çalışma olup Yükseköğretim Kurulu ve İstanbul Ticaret Üniversitesi Lisansüstü Yönetmeliklerine uygun olarak hazırlanmıştır. Ayrıca, bu çalışmayı yaparken bilimsel etik kurallarına tamamıyla uyduğumu; yararlandığım tüm kaynakları gösterdiğimi ve hiçbir kaynaktan yaptığım ayrıntılı alıntı olmadığını beyan ederim. Bu tezin ihtiva ettiği tüm hususlar şahsi görüşüm olup İstanbul Ticaret Üniversitesi’nin resmi görüşünü yansıtmamaktadır.
Leyla Altundağ
TEŞEKKÜR
Öncellikle, zorluklar ve engeller içerisinde ilerleyen tez yolculuğumda, benden ve kızından ayrı kalmak pahasına dahi olsa bana desteğini hep sürdüren sevgili eşim İbrahim Altundağ’ a teşekkür ederim.
Eğitim hayatım boyunca her zaman beni cesaretlendiren ve destekleyen her an yanımda olan, başım her sıkıştığında, her bunaldığımda orda olduklarını bildiğim ve güvendiğim sevgili Mukaddes, Mukadder, Hatice ve Nehir kız kardeşlerime teşekkür ederim. Bana annelik yapan Mukaddes ablama, beni küçük yaştan itibaren kitaplarla tanıştıran ve ayrı bir dünyayı bana gösteren Mukadder ablama, benimle evini ve ekmeğini paylaşan Hatice ablama, her zaman beni dinleyip anlayan Nehir ablama sonsuz minnet duygularımla teşekkür ederim. Ablalarımın varlığı bu süreçte benim için her zaman güç kaynağıydı. Sevgili abilerim Hüseyin, Hasan ve Şahımerdan abilerime bana inandıkları, maddi ve manevi hep yanımda oldukları, bir babanın yokluğunu asla hissettirmedikleri için teşekkür ederim. Ayrıca tez yolculuğuma onunla başladığım, sevgili yol arkadaşım, canım kızım Nil’ e varlığıyla ruhuma iyi geldiği ve varlığının beni motive etmesiyle bu tezi bitirmeme neden olduğu için teşekkür ederim. Tez sürecinden kaybettiğim, her zaman kalbimde yaşayacak olan sevgili oğlum Mazhar’a; ona, onun varlığı ve yokluğuyla değişen, dönüşen, anneliği daha iyi anlayan bir leyla olduğum için teşekkür ederim.
Büyümelerine şahit olmanın beni sınırsız mutlu ettiği güzel yeğenlerim Nazlıcan ve Ceren’ e teşekkür ederim. Yıllardır bana kız kardeşten öte olan dostlarım Zehra ve Özge’ ye bana her defasında ayna tuttukları için teşekkür ederim.
En kıymetlim, hep kıymetlim olan beni bugünlere getirmek için kendi travmalarıyla yıllarca mücadele eden, onca yokluk ve yoksunluğa rağmen beni büyüten, genç bir kadın olmamı sağlayan sevgili annem Kadriye Aksoy’a teşekkür ederim.
Bu çalışmamı tamamlarken her zaman ulaşabildiğim, bana güven veren, anlayışıyla bu tezi bitireceğim duygusunu her daim kalbimde hissetmemi sağlayan tez danışmanım Doç. Dr. İshak Aslan’a desteği için teşekkür ederim.
i ÖZET
Bu çalışmada, annelerin kapsayıcı işlevleri ile çocukluk çağı travmaları ve öz-şefkatleri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırman genel evrenini internet üzerinden ulaşılan anneler oluşturmaktadır. Araştırmanın örneklemini oluşturan annelere internet üzerinden ölçekler yollanmış ve araştırmaya gönüllü olarak katılan 113 anneden gelen geri dönütler sonucunda veriler toplanmıştır. Bu araştırmada, katılımcılara anne olma koşulu sunulduktan sonra veri toplama amacı ile Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği, Ebeveyn-Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği ve Öz Şefkat Ölçeği kullanılmıştır.
Ölçüm araçlarından elde edilen puanların demografik değişkenlerle karşılaştırılmasında ikili bağımsız gruplar için “Mann Whitney U Testi”, çoklu bağımsız gruplar için ise “Kruskal Wallis Homojenlik Testi” kullanılmıştır. Demografik değişkenlerin karşılaştırılması sırasında ortaya çıkan farkların hangi grupların arasında olduğunu belirlemek için “Dunnet C Post Hoc” testi kullanılmıştır. Annelerin öz şefkat, çocukluk çoğu ruhsal travmaları ve kapsayıcılık işlevleri alt boyutları arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla pearson korelasyon analizi kullanılmıştır.
Sonuç olarak çocukluk çağı travmaları ölçeği toplam puanı ve çocukluk çağı travmaları ölçeği alt boyutu fiziksel istismar ile kapsayıcı işlev ölçeğinin doyum odaklılık alt boyutu arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler; Çocukluk çağı travmaları ölçeği toplam puanı ve duygusal istismar alt boyutu ile kapsayıcı işlev katı kuralcı ilişki alt boyutu ile arasında pozitif yönde anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Öz şefkat ölçeğinden aldıkları puanlar ile kapsayıcı işlev alt boyutlarından endişe ayrılığa hassasiyet, kapsanamayan ilişki, doyum odaklılık ve katı kuralcı ilişki puanları arasında negatif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. Demografik formda ki eğitim durumu değişkeni açısından, ebeveyn çocuk kapsayıcı işlev ölçeğinin endişe-ayrılığa hassasiyet alt boyut puanının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılaştığı; Çalışma durumu değişkeni açısından, ebeveyn çocuk kapsayıcı işlev ölçeğinin kapsanamayan ilişki alt boyut puanının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılaştığı; Sosyo-ekonomik durum değişkeni açısından, ebeveyn çocuk kapsayıcı işlev ölçeğinin doyum odaklılık alt boyut puanının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılaştığı bulunmuştur.
Anahtar Sözcükler: Çocukluk Çağı Travması, Öz Şefkat, Kapsayıcı İşlev
ii ABSTRACT
In this study, it is aimed to investigate the relationship between mothers' containing children and childhood traumas and self-compassion. The general population of the research consists of mothers who can be reached on the internet. The scales were sent to the mothers who constituted the sample of the study on the internet and the data were collected as a result of the feedback from 113 mothers who participated in the study voluntarily. In this study, after the participants were presented with the condition of being a mother, the Demographic Information Form, Childhood Mental Trauma Scale, Parent-Child Containing Function Scale and Self- Compassion Scale were used to collect data.
To compare the scores obtained from the measurement tools with demographic variables, the
"Mann Whitney U Test" was used for pairwise independent groups and the "Kruskal Wallis Homogeneity Test" was used for multiple independent groups. “Dunnet C Post Hoc” test was used in the process of comparing demographic variables, in order to determine between which groups and how the differences emerged. Pearson correlation analysis was used to examine the relationship between the sub-dimensions of mothers' self-compassion, most childhood psychological traumas, and inclusiveness functions. As a result, there were positive significant relationships between the total score of the childhood traumas scale and the sub-dimension of the childhood traumas scale, physical abuse, and the satisfaction-oriented sub-dimension of the containing function scale; There were positive and significant relationships between the total score of the childhood traumas scale and the emotional abuse sub-dimension and the containing function strict prescriptive relationship sub-dimension.It was observed that there was a negative relationship between the scores they got from the self-compassion scale and the sensitivity to anxiety separation from the sub-dimensions of containing function, the relationship that was not included, the satisfaction-orientedness, and the strict strict relationship scores. In terms of the educational status variable in the demographic form, the anxiety-separation sensitivity sub- dimension score of the parent-child containing function scale differed statistically; In terms of the working status variable, it was found that the non-included relationship sub-dimension score of the parent-child containing function scale significantly differentiated; In terms of the socio- economic status variable, the satisfaction orientation sub-dimension score of the parent-child containing function scale was found to differ statistically.
Keyword: Childhood trauma,self compassion, mother’s containing function
iii
İÇİNDEKİLER
ÖZET ... i
ABSTRACT ... ii
TABLOLAR LİSTESİ ... v
KISALTMALAR LİSTESİ ... vi
1. BÖLÜM: GİRİŞ ... 1
1.1. Araştırmanın Amacı ... 2
1.2. Araştırmanın Önemi ... 3
1.3. Araştırmanın Varsayımları ... 3
1.4. Araştırmanın Sınırlılıkları ... 3
1.5. Tanımlar ... 4
2. BÖLÜM: KURAMSAL ÇERÇEVE ... 4
2.1. Erken Dönem Anne-Çocuk İlişkisi ... 4
2.1.1. John Bowlby ... 5
2.1.2. Margaret Mahler ... 7
2.1.3. Donald W. Winnicott ... 8
2.1.4. Wilfred R. Bion ... 10
2.2. 0-3 Yaş Gelişim Dönemleri ... 11
2.2.1. Çocuğun Psikoseksüel Gelişimi ... 11
2.2.2. Psiko-Sosyal Gelişim ... 13
2.2.3. İlişkiler Kuramı ... 14
2.3. ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMASI ... 15
2.3.1. Travma ... 15
2.3.2. Çocukluk Çağı Travmaları ... 16
2.3.3. Travmanın Kuşaklar Arası Aktarımı ... 22
2.4. ÖZ- ŞEFKAT ... 24
2.4.1. Öz-Şefkat ... 24
2.4.2. Öz-Şefkat Bileşenleri ... 27
2.4.3. Öz-Sevecenliğin (Self-Kindness) ... 27
2.4.4. Paylaşımların Bilincinde Olma (Common Humanity) ... 28
2.4.5. Farkındalık (Mindfulness) ... 29
3. BÖLÜM: YÖNTEM ... 30
iv
3.1. Araştırma Modeli ... 30
3.2. Örneklem ... 30
3.3. Veri Toplama Araçları ... 30
3.4. Bilgilendirilmiş Onam Formu ... 31
3.5. Demografik Bilgi Formu ... 31
3.6. Ebeveyn- Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği (KİÖ) ... 31
3.7. Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ) ... 32
3.8. Öz Şefkat Ölçeği (ÖŞÖ) ... 33
3.9. Veri Analizi ... 33
3.10. Demografik Değişkenlerin Betimleyici İstatistikleri ... 34
4. BÖLÜM: BULGULAR ... 35
4.1. Annelerin Öz Şefkat, Çocukluk Çoğu Ruhsal Travmaları ve Kapsayıcılık İşlevleri Arasındaki İlişkilere Yönelik Korelasyon Analizi Bulguları ... 36
4.2. Katılımcıların Kapsayıcılık İşlevleri Ölçeğinin Endişe-Ayrılığa Hassasiyet, Eş İle ilişki, Kapsanamayan İlişki, Doyum Odaklılık, Katı-Kuralcı İlişki Alt boyutlarının Demografik Değişkenlerle Karşılaştırılması ... 38
5. BÖLÜM: TARTIŞMA, ÖNERİLER, SONUÇ ... 45
5.1. Tartışma ... 45
5.1.1. Çocukluk Çağı Travması ile Kapsayıcı İşlevler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ... 46
5.1.2. Öz Şefkat ile Kapsayıcı İşlevler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ... 49
5.1.3. Demografik Değişkenler ile Kapsayıcı İşlevler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ... 51
5.2. Öneriler ... 54
5.3. Sonuç ... 54
Kaynakça ... 60
Ek-1 İstanbul Ticaret Üniversitesi Bilimsel Araştırma Etik Kurul Onay Belgesi ... 71
Ek-2 Ebeveyn Bilgilendirilmiş Onam Formu ... 72
Ek-3 Demografik Bilgi Formu ... 73
Ek- 4 Ebeveyn- Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği (KİÖ) ... 75
Ek- 5 Öz Şefkat Ölçeği (ÖŞÖ) ... 76
Ek- 6 Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ) ... 77
v TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 1. Demografik Değişkenlerin Betimleyici İstatistikleri ... 34 Tablo 2. Öz Şefkat, Çocukluk Çağı Travmaları Alt Boyutları ve KİÖ Alt Boyutları Puanlarına İlişkin Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Analizi Sonuçları ... 36 Tablo 3. Katılımcıların Medeni Durum Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt
Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 38 Tablo 4. Katılımcıların Sahip Oldukları Çocuk Sayısı Değişkenine Göre Kapsayıcılık
İşlevleri Alt Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 39 Tablo 5. Katılımcıların Eğitim Durumları Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt
Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 40 Tablo 6. Katılımcıların Çalışma Durumları Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 41 Tablo 7. Katılımcıların Sosyo Ekonomik Durum Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 42 Tablo 8. Katılımcıların Şu An Yaşadıkları Yer Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 43 Tablo 9. Katılımcıların Manevi İnançlarından Aldıkları Güç Değişkenine Göre Kapsayıcılık İşlevleri Alt Boyutlarının Kruskal Wallis Homojenlik Testi Bulguları ... 44 Tablo 10. Katılımcıların Herhangi Bir Psikiyatrik/Psikolojik Rahatsızlığa Sahip Olma
Değişkenine Göre Bağlanma Stillerinin Mann Whitney U Testi Sonuçları ... 45
vi KISALTMALAR LİSTESİ
DSM-V : Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı TSSB: Travma Sonrası Stres Bozukluğu
ÇÇT: Çocukluk Çağı Travması
KİÖ: Ebeveyn- Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği ÇÇTÖ: Çocukluk Çağı Ruhsal Travmaları Ölçeği ÖŞÖ: Öz Şefkat Ölçeği
1 1. BÖLÜM: GİRİŞ
Psikoloji alanında çalışmış birçok araştırmacı bireyin erken çocukluk döneminin kıymetini vurgulamıştır. Bu dönemde çocuğun yeni dünya ile tanışırken gördükleri, karşılaştıkları ve hissettikleri üzerine birçok araştırma yapılmış ve bu araştırmalar paralelinde onu dünyaya getiren anne ve dünyaya geldiği aile ortamının ne denli önemli olduğu ortaya çıkmıştır. Erken çocukluk döneminin bireyin hayatı üzerinden yaşam boyu bu denli etkili olması bu araştırmayı yapmaya yönlendiren itici güçtür. Araştırmaya başlanırken, annenin hangi bileşeninin çocuğun gelişimi üzerine etkili olduğu incelenip, annenin kendine yönlendirdiği şefkatin, hoşgörünün çocuğu ile arasındaki ilişkiyi yapılandırdığı görülmüş ve ilkin öz şefkat bileşeni dahil edilmiştir.
Ancak sonrasında öz- şefkati etkileyen ve bununla birlikte anne çocuk etkileşimini de etkileyen annenin kendi çocukluk çağı travmaları ile karşılaşılmış ve bu sayede annenin hayat döngüsünde öz şefkat ve travmalarının, çocuğun kapsanma şeklini etkilediği düşünülerek bu araştırma ortaya çıkmıştır.
Çalışmada amaçlanan annenin, çocuğunun her türlü ihtiyacını karşılarken, travmalarının ve öz şefkatinin bu ihtiyaçları karşılama performansına nasıl ve ne kadar etki ettiği ya da çocuğunun ihtiyaçlarını giderirken bu bileşenlerinin etkisinin ne denli olduğunu ortaya koymaktır. Verilere ulaşırken annelere öz-şefkat, çocukluk çağ travması ve kapsayıcı işlev alanlarını ölçen ölçekler sunulmuştur. Annelerden gelen dönütlerle elde edilen veriler, analiz edilip çalışmaya dahil edilmiştir.
Bireyin erken dönem tecrübeleri ebeveyn çocuk ilişkisi ile oluşur, çünkü bebekler hayatta kalabilmek için anne-babalarına bağımlı olarak dünyaya gelirler. Hayatın başlangıcında bebeğe birincil olarak bakım veren kişi genelde annedir, ancak bazen bu kişi bebeğe yiyecek sağlayan, sevgi dolu ve hassas başka bir bakıcı da olabilir. Çocuklar ebeveynleriyle olan ilişkileriyle birlikte kendileriyle içsel olarak bütünleşmiş hisseder ve başkalarıyla da bağlantıda olurlar.
Hem kendileri hem de öteki ile ilişkide oldukları duygusunu tecrübe ederler (Siegel & Hartzell, 2003). Ayrıca çocuğun dünyaya geldiği aile ortamı, onun sağlığı üzerinde oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Eğer sevgi dolu, tutarlı, sevecen ve olumlu bir aile ortamında büyürse, çocuk sağlıklı bir şekilde hayata tutunacaktır çünkü çocuğun davranışlarının ilk tecrübe kazandığı yer ailedir (Wechselberg & Puyn, 1993).
2
Çakıcı (2006)’ ya göre bebeğin doğduktan sonra ilk etkileşimde bulunduğu kişi annesidir. Bu iletişim doğumla başlayıp annenin bebeğin temel ihtiyaçlarını (açlık, uyku, güvenlik gibi) gidermesiyle devam eder. Fiziksel ihtiyaçlarıyla birlikte bebeğin sevgi ve sıcaklık da hissetmeye ihtiyacı vardır bunu da ilk olarak anneyle deneyimler. Bununla birlikte Dönmezer (2009)’e göre anne çocuğu için yeni deneyimler inşa eder ve böylece çocuk yeni karşılaştığı durumlarda oluşabilecek olumsuz duyguları yatıştırmayı, ihtiyaçlarını karşılamayı öğrenir.
Dünyaya yeni gelmiş bir bebeğin dünyası henüz istikrarlı, düzenli ve güvenli değildir, anne ise bu dünyayı çocuk için güven, sevgi, huzur ve anlayışın kaynağı haline getirebilir. Ayrıca Stern (1985) ‘a göre yeni doğan bebeğin kendilik tasarımının gelişmesi esnasında anne ile bebek arasında oluşan duygusal uyum için birtakım süreçler gerekmektedir. Bu süreçlerden ilki annenin, çocuğun duygularını görmesi, fark etmesi onları okuması gibi becerilerinin olmasının önemidir. İkincisi ise anne bebeğin davranışlarını taklit eder, aynalar ve son olarak da bu taklitleri içselleştirerek, duygusal gelişim sürecini geliştirir.
1.1. Araştırmanın Amacı
Araştırmanın temel hedefi annenin çocuğu ile oluşturdu ilişkisinin niteliğinin, kendi kişilik örüntülerinden ve yaşantılarından ne denli etkilendiğini bulmaktır. Bu amaçla yapılan bu çalışmada da annelerin çocukluk çağı travmaları ile öz- şefkatlerinin kapsayıcı işlevleri üzerinde anlamlı bir etki oluşturup oluşturmadığı incelenmiştir. Araştırmanın temel problemi;
“Annelerin Çocukluk Çağı Travmaları ile Öz-Şefkatlerinin Kapsayıcı İşlevleri üzerinde anlamlı bir etkisi var mıdır?”. Temel problem sorusu bağlamında oluşturulan ve cevap aranan diğer sorular aşağıda maddelerle belirlenmiştir:
1. Annelerin kapsayıcı işlevleri, demografik değişkenlere göre anlamlı bir farklılık göstermekte midir?
2. Annelerin kapsayıcı işlevleri, çocukluk çağı travmalarına göre anlamlı bir farklılık göstermekte midir?
3. Annelerin kapsayıcı işlevleri, öz- şefkatlerine göre anlamlı bir farklılık göstermekte midir?
3 1.2. Araştırmanın Önemi
Bireyin yaşamının ilk yıllarını, bu dönemde yaşadığı olumlu- olumsuz yaşam olaylarını göz önünde bulundurup, bu olayların etkilerinin yaşam boyu devam eden bir olgu olduğunu ele alan ve anne- çocuk erken dönem ilişkilerini, bu ilişki örüntülerinin çocuğun hayatında oldukça kritik bir öneme sahip olduğu ile ilgili birçok çalışma mevcuttur. Bireyin sahip olduğu çocukluk çağı travması ile çocuğunu kapsamasıyla arasında bir ilişki olduğu ve bu ilişkinin çocukların sosyal-duygusal gelişimlerinde etkili olabileceği düşünülmektedir. Aynı zaman da annenin öz- şefkatinin çocuğunu kapsayıcılığı üzerinde etkisi olduğu da düşünülmektedir. Bu araştırma, 0- 3 yaş dönemindeki çocuk sahibi anneler ile yapılarak, annelerin kendi ruhsal yapılarının çocuğun bütüncül gelişimi açısından ne denli önemli olduğunu ortaya koyması bakımından diğer çalışmalara örnek teşkil etmektedir.
1.3. Araştırmanın Varsayımları
Her araştırmada olduğu gibi burada da bazı varsayımlar mevcuttur, bu varsayımların çalışmanın bulmayı hedeflediği sonuçları en az şekilde etkilediği varsayılarak yola çıkılmıştır bu amaçla aşağıda maddeler halinde yazılan varsayımlar kabul edilmiştir.
Araştırmada kullanılan ölçme araçlarının ölçümlenmek istenileni doğru ölçebildiği varsayılmıştır.
Araştırma verilerinin toplandığı katılımcıların, veri toplama araçlarındaki sorulara doğru ve objektif bir şekilde yanıt verdiği varsayılmaktadır.
Araştırmada ilişkilerine bakılan değişkenlerin araştırılması için katılımcılara verilen ölçme araçlarının ve alınan demografik bilgilerinin yeterli olduğu varsayılmaktadır.
1.4. Araştırmanın Sınırlılıkları
Araştırmanın sınırlılıkları mevcuttur. Çalışma, bu sınırlılıklar göz önünde tutularak sonuca ulaşmayı hedeflemektedir. Sınırlı olduğu başlıca alanlar aşağıda belirtilmiştir;
İnternet üzerinden ulaşılan anneler ile sınırlıdır.
4
Katılımcıların Demografik Formuna, Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Ebeveyn- Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği ve Öz Şefkat Ölçeğine verdikleri cevaplarla sınırlıdır.
Çocukluk Çağı Ruhsal Travma Ölçeği, Ebeveyn-Çocuk Kapsayıcı İşlev Ölçeği ve Öz Şefkat Ölçeğinin ölçtüğü özellikler ile sınırlıdır.
Katılımcılardan, Demografik Form yoluyla elde edilen kişisel bilgilerle sınırlıdır.
1.5. Tanımlar
Anne: Anne ya da ana, bir çocuğu doğuran, bakımını üstlenen veya kendi doğurmadığı bir çocuğu evlat edinen ve bakımını üstlenen kadın. (Vikipedi Özgür Ansikolopedi, 2021) Kapsayıcı İşlev: bebeğin ilkel duyumları olan beta elemanlarının anne tarafından içeri alınıp ve alfa elamanına dönüştürülüp tekrar bebeğe yansıtılması olayına, “annenin kapsayıcı işlevi” denmektedir. (Bion, 1962)
Çocukluk Çağı Travması: Çocukluk çağı travmaları (ÇÇT), bireylerin 18 yaşından önce maruz kaldığı cinsel, fiziksel ve duygusal istismar ve ihmalin yanı sıra ebeveynin kaybı, ebeveynden ayrı kalma, boşanma, göç, şiddete tanıklık etme, kazalar ve doğal afetler şeklinde tanımlanır. (Herman J. , 2016)
Öz-Şefkat: Kişinin hissettiklerinin ayırdında olup, davranışlarını kendini iyi hissedecek şekilde yönlendirmesi ve bu sayede kendisine rahatsızlık veren duyguları yok sayıp bastırmak yerine onları kabul edip bu duygulara karşı hoşgörülü olmasıdır. (Bayar, 2016)
2. BÖLÜM: KURAMSAL ÇERÇEVE
2.1. Erken Dönem Anne-Çocuk İlişkisi
Bireyin erken çocukluk döneminde dış dünya ile alakasının yaşam boyu ilişkileri, davranışları vs. üzerinde olan etkisini birçok araştırmacı incelemiş ve önemli bulgulara ulaşmıştır. Bunlar arasında şüphesiz birçok önemli isim mevcuttur. Özellikle bebeklik döneminde anne- çocuk ilişkisi bağlamında araştırmalarda bulunan bu isimlerden bazılarına bu araştırmada yer verilmiştir. Çalışmamızda öncellikli olarak bağlanma kuramı ile bebeğin bakım vereni ile gerçekleştirdi bağlanma tarzına değinen John Bowlby’ ye yer verilmiştir. İkinci olarak kuramına bu araştırmada yer verilen kişi ‘ayrışma ve bireyselleşme’ dönemleri olarak 0-36 ayın önemine ve simbiyotik bağın kopmasına değinen Margaret Mahler’dir. Mahler’i annenin çocuğun ihtiyaçlarına karşı eşduyumululuğundan, yeterince iyi olmayan anne ve kucaklayıcı çevre (holding environment) gibi kavramlarla, annenin erken dönem çocukla kurduğu ilişki
5
üzerinden kuramını oluşturan Donald W. Winnicott takip eder. Son olarak çalışmanın temel olarak araştırdığı kapsayıcı işlev kavramını ileri süren Wilfred R. Bion incelenmiştir. Dört kuramcının ileri sürdükleri görüşler ise kısaca şöyle özetlenebilmektedir.
2.1.1. John Bowlby
Bowlby’nin Bağlanma kuramının temel noktası annenin, bebeğine dış dünyayı inceleyebileceği ve gerektiği zaman kendini emniyette hissettiği ve annesine dönüşler yapabileceği güvenli bir alan, ortam oluşturmasıdır. Bireyin bağlanma süreciyle ilgilenen birçok araştırmacı, kişinin yetişkin hayatında ötekilerle kuracağı ilişkilerin niteliğini ve onlardan beklentilerini belirleyen şeyin, bireyin erken dönemde annesiyle kurduğu bağlanma ilişkisi olduğunu kabul eder. Anne ve çocuğun, özellikle korku dolu hisleri ve stresleri varken karşılıklı birbirlerine sundukları rahatlık ve destek bağlanmayı oluşturur. Bağlanma, her iki tarafın da ihtiyaçlarını karşılamasına bağlı olarak ilerleyen ve gelişen, iki taraflı bir ilişkidir (Tüzün & Sayar, 2006). Ayrıca bağlanma, bebeklerin yakınlık, beslenme ve güvenli fiziksel yakınlık ihtiyaçları karşılama konusunda bakım sağlayan kişinin yeteneği konusunda ortaya çıkan davranışlar, kavrama ve duyguların dinamik bir örneğidir (Green, 2019).
Hayatın ilk yılında bebeğin psiko-sosyal amacı Yavuzer (2014)’e göre dış dünyaya güvenmeyi öğrenmektir. Bebekle bakım vereni arasındaki ilişkiden doğan güven hissi, bireyin gelecekte kuracağı kişilerarası ilişkilerin dinamiğini oluşturur. Bebeğin anne ondan uzaklaştığında paniğe kapılmaması için onun anne ile oluşturduğu ilişkiye güven duyması gerekir. Güven duyan birey kendisinin ve başkalarının gözünde bir değeri olduğunu bilir. Sonuç olarak başkalarıyla ilişkisinde rahattır onları sever ve onlar tarafından sevilir. Bu ilişki bütününde çocuk, ya ihtiyaçlarının çoğunun karşılanacağı inancıyla bir güven duygusu geliştirir ya da isteklerinin çoğunu elde edemeyeceği duygusundan kaynaklanan bir güvensizliği yaşamaya başlar.
Erken çocuklukta bağlanma figürü Bowlby (2012)’ye göre ebeveynlerin tekrarlayan davranışları, oluşur. Ebeveynlerin tutumları, çocukların zihinsel şemalarını şekillendirir ve bu şemaların çocuk üzerinde yaşam boyu etkiler bırakır. Örneğin Green (2019)’e göre yaşamın erken dönemlerinde çocuklar bakıcıları ile olan ilişkileri aracılığı ile içsel çalışma modeli geliştirirler. Bu model şu inançları ortaya çıkarır; biri sevilmeye değerdir ve dünya önceden kestirilebilir ve güvenli bir yerdir ya da kişi sevilmeyendir ve önceden kestirilemeyen güvensiz
6
bir dünya vardı. Dolayısı ile bağlanma kuramına göre, anne-baba davranışları ve etkileşim şekli daha sonraki yıllarda yakın ilişkilerdeki inanç, beklenti ve tutumlara yön veren “içsel çalışma modellerinin” içeriğini oluşturmaktadır. Bu modelde, kişinin zihninde, kendisi ile bağlandığı nesneler arasındaki etkileşim örüntülerini içeren bir harita vardır. Ayrıca Bowlby (2012)’ye göre göre anne- çocuk etkileşimi boyunca zihin modelinin iki temel şeması, birbirini doğrulayıcı ve tamamlayıcı biçimde gelişir bunlar: ‘’Değerli ben’’ ve ‘’güvenilir o’’ dur. Bu iki şema yakın ilişkilerde hissedilen ya da yaşanılan bağlanma kaygısı ve mesafeyi koruma ve kaçınma davranışı ile alakalıdır.
Bağlanma kuramının en büyük destekçilerinden olan Ainsworth’un belirttiği bebek ile annesi arasındaki güvenli bağlanma çocuğun psikolojik gelişiminde aşırı bir öneme sahiptir ve annenin sıcak, duyarlı, ihtiyaçlarını gidermeye hazır ve bağlanabilir olma özelliklerine sahip olması ile ilgilidir. Emniyetli bağlanma, duygusal sağlığın bir temeli olarak görülür, çocuğa “ötekinin”
onun için orda olduğu ile ilgili güven verir ve bu da onun ilerleyen yaşamında tatmin edici ilişkiler kurmasına olanak sağlar. Çocuk üç yaşına geldiğinde oluşturduğu anne imgesi yalnız kendini değil, hayatının devamında karşısına çıkan tüm ötekileri anlaması için de bir alan oluşturur (Karen, 1998). Öyle ki, Mahler’e göre, çocuk diğer insanlara bakarken anne imajının yarattığı gözlükten bakar. Kohut ise, benzer bir noktayı ‘referans noktası ‘metaforu ile açıklar.
Ona göre, doğuştan büyüklenmeci özelliklere sahip insan, anne babasının narsistik ihtiyaçlarını karşılaması oranında bulunduğu sosyal ortama uyum sağlar ve bu tatmin boyutunu, öteki insanlardan beklentisini belirleyen bir referans noktası olarak kullanır (Carver & Scheier, 1998).
Normal bir gelişim gösteren çocuğun bağlanma şeklinin incelenmesi Bowlby (1979)’ye göre iki çeşit gözlem ile yapılmaktadır. Bunlardan ilki, bebeğin sosyal tepkilerini ötekilerden çok birincil bakım veren kişiye yönlendirmesi, ikincisi ise bebeğin birincil bakım verenden ayrılma ve yeniden bireyleşmeye anlamlı tepkiler vermesidir. Güvenli bağ geliştiren çocuklar, annelerinin her daim yanlarında ve stres durumlarında ona yardımcı olacaklarından emin olan çocuklardır. Bu tarz bağlanma örüntüsü geliştiren çocuklar anneden ayrıldıklarında tepki göstermelerine karşın döndüğünde kolaylıkla yatışırlar. Güvenli bağlanmanın oluşması ve gelişmesi için çocuğun sürekli(kesintisiz), tutarlı tepki veren, duyarlı ve her zaman ulaşılabileceği bir anneye sahip olması önemlidir. Kaygılı/ikircikli bağlanma şekli olan çocuklar, talepte bulunduklarında annenin yanıt vereceğinden ya da yardımcı olacağından emin
7
olmayan çocuklardır. Bu yüzden ayrılığa direnirler ve anne döndüğünde yatışmakta zorlanırlar.
İrdeleyici davranışlarda bulunmaya ilişkin kaygıları vardır ve bu tarz anneler verdikleri tepkilerde dengeli, tutarlı olmayan ve kontrol amaçlı terk etme tehdidinde bulunan annelerdir.
Bunlara ek olarak Bowlby (1958) e göre Kaçıngan bağlanan çocuklar ise annelerinin orda hazır bulunduğuna ve onlara yardımcı olacağına ilişkin hiç güveni olmayan çocuklardır. Daimî olarak onları geri çeviren ya da reddeden anneleri olan bu çocuklar ayrılığa tepkisiz kalıp anne döndüğünde yakın durmazlar.
Güvenli ve güvensiz bağlanma anne- babaların çocuk işlerini kendi başına halletmeye başlayana dek çocuğun yoğun duygusal deneyimlerini tolere edebilmesi, edememesi ya da kapsaması görüşü ile ilgilidir. Bu bağlanmalarla birlikte bağlanma türlerine ek olarak düzensiz bağlanma; ilk birleşmede net bir kaçınmaya da direnç ardından bakıcı ile ikinci birleşmede net bir direnç ya da kaçınma veya ayrılma ve yeniden birleşme anlarında ardışık, çelişkili davranışlar olarak tanımlanır. Bu tür bağlanma bozuklukları bakıcıdan genelde korkutucu veya rahatlatıcı olmayan mesajlar almayla ortaya çıkmaktadır (Geçtan, 2002). Devamında ise bağlanma kuramı çerçevesinde Main ve Hesse (1990), tutarsız-çelişkili (disorganized) bağlanmayı şöyle açıklamışlardır; kişinin bilinç düzeyindeki bütünlüğünün bozulmasına sebep olan çözülmemiş travmanın ikinci kuşağa tesiridir. Birincil bakım veren; travma yaşamış, bağlanma tarzı tahmin edilemeyen, tutarsız, dengesiz ve empatiden uzak davranışlar göstererek bebeğe karşı ürkütücü mesajlar vermektedir. Bu durumda bebek değişken korkular geliştirir ve böylece tutarsız bir bağlanma oluşur (Bradfield, 2013).
Ayrıca Bowlby, başka insanlara olan yakın bağlanmaların bir kişinin yaşam döngüsünün merkezinde olduğunu, bu bağlanmaların kişinin belirli dönemlerinde (bebeklik, ilk çocukluk ya da okul çağı) ile kısıtlı kalmadığını hayatın tüm dönemlerine (ergenlik, yetişkinlik ve başka zamanlarına) sirayet ettiğini ve bu yakın bağlanmalarla kişinin manevi güç, dayanıklılık kazandığını ve yaşamdan zevk alıp aynı şekilde başkalarına da bu gücü ve zevki verdiğini söyler (Steiner & Yalom, 2014).
2.1.2. Margaret Mahler
Mahler’e göre çocuk 0-36 ay aralığında Ayrılma- Bireyleşme dönemlerinden geçer ve bu dönemler kendi içerisinde altı evrede oluşur. İlk evre 0-4 hafta aralıklarında olup “Normal
8
Otistik Evre” olarak tanımlanır ve bu ilk evrede bebeklerin temel görevi iç dengeyi(homeostasis) ya da etrafı ile uyumu sağlamaktadır. Bu da ancak gerekli beslenme ile büyüme ve gelişmenin desteklenmesini gerektirir. İkinci evre 4 hafta ila 5 ay arasını kapsar,
“Normal Simbiyotik Evre” adını alır. Bebek bu evrede annesi ile psikolojik olarak kaynaşık bir durumdadır. Yani, bebek bir bakıma annenin ayrı bir şahsiyet olduğunun henüz farkında değildir ve annenin ona yiyecekle rahatlık sağlamak için var olduğunu sanır. Bebeğe göre anne bunları sağlamanın dışında bir birey olarak yoktur. Son dört evre 5 ile 36 ay arasını kapsar ve
“Ayrılma- Bireyleşme: Farklılaşma, Uygulama, Yakınlaşma, Birleştirme Evreleri”dir.
Farklılaşma evresinde bebek anneden başka biri olduğunu anlamaya başlar bu süreçte anneye yüksek derecede bir bağlanma gösterir ve teselli için onu ister. Yabancılardan korkar bunun sonucunda bebek anneyi tanıdık ve teselli edici bir figür olarak görür. Uygulama evresinde anneden aldığı güvenle dünyayı keşfe çıkar ancak güvensiz hissettiğinde yine dönüp anneye gelir. Ayrılık anksiyetesi göstermeye başlayan bebek annesinden ayrıldığında huzursuzlaşır.
Yakınlaşma evresinde annesinden bağımsızlaşmak isteyen bebek aynı zamanda bağımsız olduğunda annesini kaybetmekten korkar. Son evre olan birleştirme (konsolidasyon) evresinde bebek nesne değişmezliği gelişimini tamamlar ve annesinden uzaklaştığında annesinin orda olduğunu bilir ve annenin yokluğunda içsel bir imgesini oluşturarak teselli bulur (Steiner &
Yalom, 2014).
Sembiyotik ve farklılaşma alt-evresi süresince, kendilik algısının gelişimi için şefkat gösteren kişinin aynalaması çok önemli yer tutmaktadır. Yaşamın ilk üç ayı içerisince, yani otistik dönemde, temsili olarak farklılaşmış bir matriksin var olduğu kabul edilir. Bir sonraki dönem olan sembiyotik dönemde de (aşağı yukarı 3 ile 18 aylık arası), annenin ödüllendirici ve engelleyici yönlendirmelerine dayanarak, bu matriksten, birbirine kaynaşmış 2 kendilik nesne temsili meydana gelir (Masterson, 2010).
2.1.3. Donald W. Winnicott
Bebek dünyaya geldiği zamanlarda Winnicott (1998)’a göre ayrı ve bütünlüklü bir varlığı olmaz, yalnızca bir ilişki içinde var oluş sergileyebilir ve annesinin ona sunduğu çevreye bağlı olarak gelişir. Ayrıca, çocuk başlangıçta “ben” ve “ben olmayanı” ayıramaz yani hayatının ilk zamanlarında tam bir bağımlılık durumundadır. Bunlarla birlikte çocuk hayatının ilk evrelerinden bütünleşmememiştir, zamanda ve mekânda dağınık deneyimler yaşar ve bu
9
deneyimlerin kendiliğin çekirdeklerini ve temelini oluşturur. Kendiliğin bütünleşmesi ve gelişmesi; bebeğin anne ile ilişki içinde olup, onun sağladı çevre içinde meydana gelir. Çocuğun bütünleşmiş bir şekilde kendini algılaması ve kendilik duygusunu geliştirmesi annenin ona sunduğu “kucaklayıcı çevre” sayesinde olur. Annenin çocukla ilgili bütünleşmiş tasarımları, düşlemleri çocuğun giderek kendi bütününü kavramasına yol açar. Annenin çocuğun gereksinimlerine eşduyumlu yanıtlar vermesi, çocuğun tutarlı bir kendilik duygusu geliştirmesinde ve iç dünyasının olgunlaşmasında önemli bir yer tutar. Çocuk eşduyumlu olarak ihtiyaçları karşılandığı vakit, kendini her türlü tatminin kaynağı olarak yaşar, hisseder ve bu da tam bir “tümgüçlülük” deneyimidir.
Winnicott, bebek ile anne ilişkisinin, bebeğin bakımı boyunca birbirinden ayrılamayan bir bütün olduğunu dile getirerek, “birincil annelik tasası” nın gerekliliğinden bahseder. Birincil annelik tasası hisseden, hassasiyet geliştirmiş anne, kendini bebeğinin yerine koyup, onun için düşünen, ihtiyaç duyduğu her zaman orada olan, kendisini bebeğine “meme” gibi uygun bir nesneyle sunandır. Böylelikle, bebekte nesneyi yarattığına dair bir yanılsama oluşur. Bu yanılsama deneyimi ile bebek kendini tümgüçlü olarak görür. Bu durum sağlıklı bir gelişim ve sağlam bir kendilik oluşumu için gereklidir. Süreç içerisinde, annenin bebeğine olan kaygısı (birincil annelik tasası) giderek azalır ve bebeğe belli bir işleyiş biricikliği kazandırır. Bebek anne için hala ayrıcalıklı bir konumdayken, annenin diğer ilgilendiği şeylere de tekrardan yatırım yapması gerekir. Böylece bebek anneyle tam uyum sürecindeki tümgüçlülük yanılsamasından yavaşça çıkar. Bu ayrılık, farklılaşma ve değişme için gereklidir. Disiplin ve otoriter anne tutumuyla ya da aşırı koruyucu annelik tutumuyla, sirayet eden bir anne imgesi olduğunda, bebeğin yanılsamadan çıkması zorlaşır, bireyselleşme ve simgeselleştirme kapasitesi olumsuz anlamda etkilenir (Parman, 2018).
Winnicott, bebeğin yeterince iyi bir annenin ego desteği ile dış gerçekliğe sağlıklı bir biçimde uyum sağlamadığı takdirde, sağlam bir ego geliştirme fırsatını bulamayacağını ve sahte benliğin kökeninin “yeterince iyi olmayan anneye (good enough mother)” dayandığını ileri sürmektedir. Anne bebeğinin kişilik bütünleşmesi bitmeden evvel temel ihtiyaçlarına karşılık vermekte başarılı olamamışsa, bebek sağlam ve güçlü bir benlik algısı için ihtiyacı olan tüm güçlülük duygularını deneyimleyememiş olur. Bunla bebeğin ihtiyaçları uygun bir şekilde karşılık bulmadığı için, bebeğin “var olmaya devam etmesi” durumu tehlike riski taşır. Ve sonuç olarak bebek “olmak” yerine, dışarıdaki dünyaya “tepki vermeye” başlar. Bu durumda
10
anne eş duyumlu olarak bebeğinin ihtiyaçlarını karşılamak yerine bebeği kendisine uyum göstermeye zorlamış olur ki bu da sahte benliğinin meydana çıkışındaki ilk basamak olarak görülebilir (Sarısoy, 2016).
Bebek hayatının ilk evrelerinde Winnicott (1998)’a göre anneye tam bir bağımlılık pozisyonundadır ve anne, birincil annelik meşguliyeti yardımı ile bebeğinin ihtiyaçlarını sözel ya da somut işaretlere gerek duymadan, kendi ihtiyaçları gibi algılayabildiği bir tür bitişik bir ilişki durumu yaşar. Ayrıca Sarısoy (2016)’a göre Winnicott 1960 yılında “birincil annelik meşguliyeti (primary maternal preoccupation”) ismini verdiği özel durumu şöyle açıklar; anne bebeğinin ihtiyaçlarına karşı aşırı hassasiyet gösterir ve onun ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçları gibi anlayabilir. Bu özel durumun hamilelik boyunca kademeli kademli geliştiğini ve gebeliğin bitiminde de en yüksek düzeye ulaştığını belirterek, sürecin doğumdan sonra birkaç hafta sürdüğünü ve bu süreçten çıkıldıktan sonra da kolay hatırlanmadığını ifade etmektedir.
Winnicott tüm bakım verme ve ihtiyaçları karşılama eylemlerini “kucaklayıcı çevre (holding environment)” başlığı altında toplamıştır. Kelime manası ile uyumlu olarak kucaklamak, annenin bebeğine bakım verirken, bebek kendini güvende hissedecek şekilde kollarında ve fiziksel olarak yakın tutmasıdır. Somut kelime manasına ek olarak, kucaklamanın anne-bebek arasındaki duygusal bağa da işaret ettiğini dile getiren Winnicott, Annenin bebeği kollarında kucaklamasıyla birlikte, duygusal olarak da kucaklandığını ifade etmiştir. Kucaklanmayla, bebeğin duygularının ve spontan mimiklerinin anne tarafından aynalanması (bebeğe yansıtılması) yardımı ile bebek kendi hislerinin, canlılığının ve zaman içerisinde de onu aynalayan başka bir kişinin varlığının farkına varır. Böylece bebeğin gelişmemiş egosu anne tarafından desteklenir ve zamanla bebekte güven duygusu gelişir.
2.1.4. Wilfred R. Bion
Bebeği Bion (1962)’a göre doğumdan itibaren içten ve dıştan gelen beta unsurları rahatsız eder.
Bebek Susuzluk, açlık gibi ruhsal yapısını bozacak şekilde var olan beta unsurlarına sahiptir ve bunlarla başa çıkma kapasitesi henüz yoktur. Rahatsız edici duyguları sakinleştirilebilmesi ancak onun ihtiyaçlarını bir anlam bütününe bağlayabilen rahatlatıcı bir annenin varlığı ile mümkündür. Anne çocuğu kapsarken önemli olan, bebeğin hissettiği uyaranları anlayabilmesi ve onlar karşısında dağılmadan bebeğin ihtiyaçlarını karşılayabilmesidir. Anne tarafından
11
talepleri ve ihtiyaçları anlamlandırılan ve ihtiyaçlara uygun karşılıklar bulan bebek hissiyatlarını anne yardımı ile bir manaya bağlar. Böylece alfa işlevi adı verilen dönüştürücü işlev, annenin alıp iyi hale getirdiği yıkıcı, rahatsız edici unsurları çocuğun ruhsallığına geri verir ve bu işlev sayesinde kaygılarını, rahatsızlıklarını kapsayarak onu rahatlatır. Bu ilişkide bebek kapsanan; anne ise kapsayan durumundadır. Annenin kapsayıcılığı, çocuktaki hayal etme kapasitesinin ve bilişsel işlevlerdeki gelişiminin şartı olan simgeleştirme kapasitesinin gelişimi için başat bir rol oynamaktadır. Kısaca bebeğin ilkel duyumları olan beta elemanlarının anne tarafından içeri alınıp ve alfa elamanına dönüştürülüp tekrar bebeğe yansıtılması olayına,
“annenin kapsayıcı işlevi” denmektedir.
2.2. 0-3 Yaş Gelişim Dönemleri
Çocuğun gelişim aşamalarına göre ileri sürülen üç kurama araştırmada yer verilmiştir. Bu kuramların ortak tarafı çocuğu belli yaş aralıklarında belli dönemlere ayırmış olmalarıdır.
Çalışma bebeklik dönemindeki annenin kapsayıcı işlevini araştırmayı amaç edindiği için kuramların sadece 0-3 yaş aralığına değinilmektedir. İlk kuramcı olarak Sigmund Freud’un Çocuğun Psikoseksüel Gelişimi kuramı zikredilebilir. Bu kuramda çocuğun sadece Oral ve Anal Dönem gelişim özelliklerine yer verilmiştir. Ardından Eric Erikson’un Psiko-Sosyal Gelişim Dönemi gelmektedir. Kuramın yalnızca ‘Temel Güven Duygusuna Karşı Güvensizlik’
ve ‘Özerk Olmaya Karşı Kuşku Duyma’ dönemleri ele alınmıştır. Son olarak da İlişkiler Kuramı ile Harry Sullivan’ın Bebeklik (İnfancy) dönemi dahil edilmiştir. Üç kuramın içerikleri ise kısaca şöyledir;
2.2.1. Çocuğun Psikoseksüel Gelişimi
Psikanalizin ilk zamanlarında Freud, nevrozların oluşumunda çocuklukta yaşanan cinsel içerikli sarsıcı olayların önemli bir rol oynadığını fark etmiştir. Çocukluk cinselliğine ilişkin bir gelişim kuramının temelini oluşturmuş ve daha sonraları çocukların davranışları üzerinde yapılan gözlemlerle de kuramı doğrulamıştır. 1915 yılında “Üç Tartışma” başlığı altında yayınlanan yapıtında Freud çocuk cinselliğinin ilk belirtilerinin, beslenme ya da idrar kesesi ve bağırsak denetiminin kazanılması gibi, aslında cinsel nitelikli olmayan bedensel işlevlerden kaynaklandığı görüşünü ortaya koymuştur. Bu görüşe göre, çocukta psikolojik ve cinsel gelişim
12
her biri bir önceki dönemin üzerine kurulan ve önceki dönemlerde kazanılan davranışları da özümleyen beş dönemde tamamlanır (Geçtan, 2002).
Freud, bireyin temel kişilik oluşumunun beş yaşına kadar olan süreçte gerçekleştiğini düşünmektedir. İkinci dayanak noktası ise kişinin belirli bir miktarda cinsel enerji(libido) ile dünyaya geldiği ve bu enerjinin, köklerinin organizmanın içgüdüsel süreçlerinde yer alan bir dizi psikoseksüel dönem boyunca geliştiği yönündeki düşüncesidir (Hjelle & Ziegler, 1992).Freud’a göre psikoseksüel kişilik gelişimi yaşamın ilk 5.-6 yılında gerçekleşen ve her biri cinsel uyarılmaya duyarlı bir erojenik bölgeyle temsil edilen üç önemli dönemde gerçekleşmektedir. Bunlar; oral, anal ve fallik dönemlerdir. Erojenik bölge, o dönem içerisinde libidonun odaklandığı, cinsel uyarılmaya aşırı duyarlı olan kendisi aracılığıyla haz aranan ve yaşanan beden bölgesi ya da organlardır (İnanç & Yerlikaya, 2008).
Bu araştırma 0-3 yaş gelişim çağı çocuklarını kapsadığı için Freud’un psikoseksüel gelişim döneminin ilk iki dönemi olan Oral ve Anal dönemler açıklanmıştır.
Psikoseksüel gelişimin ilk evresi olan oral dönemde ağız bölgesi ve dudak erojen bölgedir, bebeğin ihtiyaçları, algılamaları ve kendini anlatım yolları daha çok ağız bölgesinde odaklanmıştır ve bu nedenle bebek beslenme sırasında haz alır. Oral dönemde bebek için cinsel hazzın kaynağı kendi bedenidir ve kendi bedeni aracılığı ile haz alma deneyimi “otoerotizm”
olarak adlandırır. Bebek başlangıçta kendi dudakları ile anne memesini birbirinden ayırt edemez ve açlık ağrılarıyla bu duyguyu gideren dış obje arasındaki ilişkiyi fark edemez ancak açlığın giderildiği durumların sayısı arttıkça ilişki kurmaya ve daha önce acıktığında bu duygusunu ortadan kaldıran objeyi aramaya başlar. Böylece bebek açlık nedeni ile dış dünyayla ilişki kurar. Dış dünyayı oral doyumuna ve içsel gerilimlerinin giderilmesine göre anlamlandırdığından, etrafındaki objelere göre ilk tepkisi onları ağzına koymak şeklinde olur (Geçtan, 2002) . Ayrıca Geçtan (2002)‘a göre son yıllarda çocuğun oral dönemde annesi ile olan etkileşiminin sanıldığının aksine tek yanlı olmadığı ve daha karmaşık süreçleri içerdiği görüşü egemen olmaya başlamıştır. Emzirme ve bakım sırasındaki etkileşim, annenin yetersizliğinden ya da kişilik yapısındaki aksaklıklardan kaynaklanan türlü çatışmaların ve olumsuz etkilerin odak noktası olur.
13
Oral dönemden sonra anal dönem gelir ve haz kaynağı olan bölge değişir, artık bu dönemde çocuğun haz bölgesi anüsüdür. Besin maddeleri sindirildikten sonra, atıklar bağırsağın son bölgesinde birikir, Anal mukoza dışkı tutularak uyarılmış olur ve anüs kasları üzerinde belirli bir güçte basınç uygulayarak dışarı atılır. Çocuk dışkısını tutup bırakma eylemleri ile bir kontrol hissi yaşar ve çevresindeki insanlara da bu durumu yansıtır. Çocuk dışkısını tutma ve bırakma eylemleri ile ambivalans duygular hisseder. Bir tarafta dışkısını tutmaktan aldığı hazzı yaşamak isterken diğer taraftan da ondan kakasını bırakması beklenir. Bu süreçte annenin ve çevrenin işlevi çocuk için değişmekte, dış dünya çocuğun dürtüsel arzuları karşısında bir konum almaktadır (Yavuzer, 2014).
2.2.2. Psiko-Sosyal Gelişim
Bireyin gelişimini psikolojik, sosyal ve kültürel olguların etkileşimlerinin ortak ürünü olarak tanımlayan Erikson (1963)’na göre gelişim bilişsel, biyolojik ve genetik etkiler sonucu ortaya çıkan ve yaşam boyu süren bir süreçtir. Gelişim, geçmiş ve gelecek başarılarıyla hiyerarşik ve sırası değişmeyen sekiz farklı evreden oluşur. Her bir dönem bireyin, yeni ve gelişimine uygun olan sosyal kaynaklarla etkileşimi ile daha güçlü bir seviyeye ulaşmasına olanak sağlar.
Psiko-sosyal gelişim kuramının ilk evresi “Temel Güven Duygusuna Karşı Güvensizlik”
dönemidir ve 0-1 yaş aralığını kapsar. Bu dönemde bebeğin duygusal manada sağlıklı olabilmesi için ihtiyacı olan birçok ön koşul mevcuttur. Bunlardan biri, temel güven duygusudur, bu duygu bebeklik zamanındaki deneyimlerden elde edilen, bebeğin çevresine ve çevresindeki unsurlara yönelik geliştirdiği tutumlardan oluşmaktadır. Bu süreçte bebekler, kendilerine anne ya da annenin yerini almış kişiler tarafından bakım verildiğini ve hemen hemen tüm ihtiyaçlarının onlar tarafından karşılandığını fark ederler. Ve bu aşamada başkalarına özellikle de kendilerine bakım verenlere güvenmeyi ya da güvenmemeyi öğrenirler (Ochse & Plug, 1986).
İkinci evre “Özerk Olmaya Karşı Kuşku Duyma” evresidir. Bu dönem çocuğun 1-3 yaş aralığına denk gelmektedir ve kişisel kontrolün artarak geliştirilmesine odaklanır. Süreç içerisinde çocuk, dışkısını veya idrarını tutup bırakabileceğinin farkına varır. Bu eylem, bebeklerin ilk özerk davranışıdır bu zamana kadar dışkılama üzerinde kontrolü olmayan bebek
14
için bedeninin bu faaliyeti üstünde denetim sahibi olmak özel bir deneyimdir. Artık bedensel işleyişleri kontrol edebildiğinin ayırdına varması, onun arzularını ve ihtiyaçlarını kontrol edebileceğini gösterir. Gereksinim ve arzularından yola çıkmak zorunda olsa dahi, nihayetinde ne yapacağına ve nasıl hareket edeceğine bilinçli bir şekilde kendisi karar vermektedir (Kernberg, 1968).
2.2.3. İlişkiler Kuramı
Sullivan çalışmalarında ilişkilere ve iletişime odaklanmış, özellikle konuşma, düşünce ve iletişimsel davranışları vurgulamıştır. Davranışların ilişkilerden kaynaklandığını inandığı için, bir insanın davranışlarının çevresinden ayrı ve tek başına ele alınarak yorumlanmasının doğru olmayacağı görüşünü savunmuştur (Geçtan, 2002). Bunlarla birlikte Sullivan (1953)’a göre insan doğum anında var olan ya da olgunlaşma süreci içinde ortaya çıkan bazı tepki eğilimleriyle dünyaya gelir sonrasında ise birey, fizyolojik ve duygusal ihtiyaçlarının karşılanmasında başkalarına bağımlıdır. Yaşadığı her olay ve öğrendiği her şeyi ilişkilerinin içeriği tarafından etkilenir ve belirlenir bir başka deyişle insan toplumsal bir varlıktır.
Toplumsallaşma süreci doğum anında ya da doğumdan kısa bir süre sonra başlar. Birey birbirinin içine geçen ve her biri kendine özgü ihtiyaçlarla belirlenen çeşitli gelişim dönemlerinde sırası ile geçer.
Sullivan bir insanın temel kişilik yapıtaşlarının yedi yaşına kadar belirlendiği fikrine katılmaz ve birçok önemli davranış örüntülerinin bu yaştan sonra kazanıldığı ya da oluştuğu görüşünü savunur. Onun gelişim kuramının ilk dönemi olan Bebeklik (İnfancy) döneminde bebek kendi bedenini çevresindeki diğer objelerden ayırmayı öğrenir ve bu süreçte çevresi ile ilişki kurup etkileşimde bulunmasında en önemli araç ağız bölgesidir. Anne olan ilişkisinde emzirme olayı bebeğe ilk ilişki yaşantısını sağlar ve bebek anne memesine ilişkin birçok duygu geliştirir:
doyum sağladığı iyi meme, iyi ancak gereksiz meme (çünkü bebek aç değildir), yanlış meme (süt vermeyen bir meme engelleyici bir obje olarak algılanır ve başka meme aranır), kötü meme (anksiyete yaratan annenin memesidir; bebekte kaçınma duygusu yaşatır) (Geçtan, 2002).
Bebeklik döneminin diğer özellikleri arasında; 1) duyumsamazlık ve uyuklama tepkilerinin ortaya çıkışı, 2) prototaksik düşünceden parataksik bilişe geçiş, 3) kötü, anksiyeteli, reddedici,
15
engelleyici ya da iyi rahat, benimseyen, doyum sağlayan anne personifikasyonlarının oluşumu, 4) öğrenmeyle kazanılan yaşantıların örgütlendirilmesi ve benlik sisteminin ilk belirtilerinin ortaya çıkışı, 5) bebeğin kendi bedenini tanımaya başlaması ve parmak emme olayında olduğu gibi gerilimlerini anneden bağımsız olarak gidermeye başlaması ve son olarak 6) göz- ağız- el ve kulağa ilişkin hareketler arasında uyum sağlamayı öğrenme sayılabilir (Hall & Lindzey, 1985).
2.3. ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMASI
2.3.1. Travma
Travma sözcüğü yaralanma anlamında kullanılıp, tıp alanında kemik ya da doku (örneğin kafatası ya da beyin travması) hasarlarını içeren fiziksel yaralanmalarla izah edilir. Ruhsal ve duygusal alanda ise; algılama, hissetme, düşünme, hafıza ya da hayal kurma gibi süreçlerin belli bir dönem veya uzun bir süre boyunca, işleyişinin belirgin derecede kısıtlanması ve normal işleyişine devam edememesi durumuna ruhsal travma denir (Ruppert, 2011). Özel bir duruma bağlı gelişen tehdit edici öğeler ile bireyin başa çıkma yeteneği arasındaki dengesizliğin yarattığı; çaresizlik, başkalarının ve olayların merhametine kalmış olma hislerinin eşlik ettiği, kendine ve çevreye dair biliş de kalıcı şok yaratan kritik deneyimler travmadır (Fischer &
Riedesser, 1998) . Ayrıca Levine ve Kline (2008), travmayı “en çok kaçınılmış, görmezden gelinmiş, küçültülmüş, inkâr edilmiş, yanlış anlaşılmış ve tedavi edilmemiş insan acısının nedeni” olarak adlandırmıştır.
DSM-V’te (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) travma şu şekilde tanımlanmıştır; “Kişinin gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi, ağır yaralanma ya da kendisinin ya da başka kişilerin fizik bütünlüğüne bir tehdit olayı yaşamış, böyle bir olaya tanık olmuş veya böyle bir olayla karşı karşıya gelmiş olması olarak tanımlanmaktadır. Kişi olay karşısında korku, çaresizlik ve dehşet duygularını yoğun olarak yaşamıştır” (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2018)
Terr (1991)’e göre iki farklı travma tipi vardır ve bunlardan birincisi hayat ve organlar için yoğun tehlikeler oluşturan kısa ve beklenmedik olaylardır. Tip bir travmaya örnek olarak kazalar, suç içeren şiddet ve kısa süreli doğal afetler verilebilir. İkinci tip ise çaresizlik ve
16
güçsüzlük yaratan, rahatsız edici ve sıkıntı yaratıp devamlılık arz eden ve yineleyen durumlardır. Bu travmalar; işkence, savaş esiri olma, cinsel ve fiziksel istismar veya zorbalığa maruz kalma gibi deneyimleri kapsar. Aynı zamanda Bayraktar (2012)’a göre travma çeşitleri, bireyin başına gelen doğal ya da yapay travmalar olarak tasnif edilebilir. Doğal yollardan olan olaylar; doğal afetler (deprem, sel, yangın vb.) ve ölümcül hastalık, ölüm gibi; yapay olan travmalar ise insanlar tarafından gerçekleştirilen; taciz, tecavüz, mobbing, trafik kazaları, iş kazaları gibi kazalardır. Ayrıca bir olgunun psikolojik travma olabilmesi için birçok unsur bulunmaktadır. Bunlardan bazıları olayın ani ve beklenmedik olması, kontrol dışında ya da kontrolün az olması, kalıcı ve devamlı sorunların olması, olağan dışı olması ve son olarak olaya dair ötekini suçlamanın olması gerekir.
Bellis ve Zisk (2014) açısından travma yalnızca maruz kalınan bir tehlikeli bir olguyu değil, ayrıca ilişkisel bir yoksunluğu da içermektedir. Öteki ile “birlikte olma” deneyimine sahip olunamaması, gelişim üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Örneğin House ve diğer. (1988)’ne göre anneyle olan ilişkide gerçekleşen bağlanma problemleri, bağlanmada yaşanan kopukluklar da çocuk üzerindeki etkileri bakımından travma niteliği taşıyabilmektedir ve bu yüzden çocukluk döneminde yaşanılan negatif yaşantılar gelişimsel travmalar olarak da değerlendirilmektedir. Bu alanda yapılan birçok çalışma sosyal ilişkilerin ya da bağların yokluğunun, zararlı madde sigara gibi daha tehlikeli olduğunu ve daha yüksek bir ölüm riski oluşturduğunu göstermektedir
Travmaya doğrudan maruz kalanlar ile başkasının travmasına şahitlik etmiş kişilerin ayrımı da yapılmalıdır. Travmaya şahit olanların, travma yaşayanlarla aynı ortamda bulunanların ayrıca onlara yardım edenlerinde dünyaya bakışı değişmektedir (Stamm, 2003).
2.3.2. Çocukluk Çağı Travmaları
Çocukluk çağı travmaları, çocuktan sorumlu olan aile ya da bakıcı tarafından çocuğa yönlendirilen, toplum ve uzman bireyler tarafından çocuk için zarar verici olarak belirtilen, çocuğun sağlıklı ruhsal, fiziksel ve cinsel gelişimine mâni olan tüm davranış ve yapılmayan eylemlerin bütünüdür (Polat, 2000) . Bu alanda birçok farklı görüş olmasına rağmen genel olarak tanımlamada ortak bazı noktalar mevcuttur. Ortaya konan eylemin çocuk tarafından
17
fiziksel ve ruhsal yönden zarar verici olması, kasıt içermesi ve istemli bir şekilde gerçekleştirilip, süreğen bir durumunun olması konusunda farklı disiplinler arasında görüş birliği vardır (Pelendecioğlu & Bulut, 2009).
Demirkapı (2013), çocukluk çağı ruhsal travmaları ile çalışanların ortaya koyduğu olguya göre, bu kavramın tanımı toplumun normuna ve inanç sistemine, aile algısına ve dinamiklerine, yaşam şartlarına, ekonomik durumuna bağlı olarak farklılık göstermektedir. Genel tabir ile çocukluk çağı travması, 18 yaşından küçük çocukların yaşadıkları cinsel, fiziksel, duygusal, istismar ve ihmalin genel tanımıdır. Çocuklara karşı yapılan duygusal, zihinsel, fiziksel ve toplumsal gelişimlerinin ilerlemesine mâni olan davranışlar istismar; çocukların bakım, beslenme, eğitim ihtiyaçlarının karşılanmama durumuna ise ihmal denmektedir. Herman (1992) açısından cinsel, fiziksel ve duygusal istismarın yanı sıra ihmal, ebeveynlerin ve birincil bakım verenlerin kaybı, terk edilme, ebeveynlerin ayrılması, göç, şiddete tanıklık, savaş, deprem-sel gibi felaketler ve kazalar sonucu ortaya çıkan travmalardır. Durmuşoğlu ve Doğru (2006)‘ya göre çocukluk çağı travması, çocuğa yönelik yapılan ihmal ve istismar olguları, ondan daha güçlü ve yetişkin olan birinin onun sıhhatine, hayatına, büyümesine veya öz saygınlığına zarar veren, her türlü fiziksel, duygusal ve cinsel sömürüyü kapsar.
İhmal ve istismar tanımları birbirlerine yakın anlamlar taşıyıp benzer nitelikte kavramlar olsalar dahi farklı oldukları en temel kısım etkenlik-edilgenlik kısmıdır. İstismarda, kasti çocuğa zarar verme davranışı vardır ve bu nedenle istismar eyleminde yetişkin birey etkindir. İhmalde ise, çocuğun fiziksel bakım ve duygusal ihtiyaçlarını gidermekle yükümlü olan kişi, bu yükümlülüğünü yerine getirmez yani çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaz bu da yetişkin bireyi edilgen ihmali ise eylemsiz kılar (Yurdakök, 2010).
Çocukluk çağı travmaları arasındaki ihmal ve istismara ek olarak bir canlının ölümü de bireyde çeşitli patolojik etkiler yapmaktadır. Ancak egonun henüz tam gelişmediği ve gelişim evresinde olduğu çocuklarda bıraktığı tesir daha derindir. Kayıp çocukların iç dünyasında bir karmaşa halidir ve o giden kişiler için bir vedalaşma isteği duymaktadır. Bu yüzden hem ölümün gerçekliğinin kavranması hem de ölen kişinin uğurlanması noktasında sürecin daha sağlıklı geçmesi adına çocukların taziye törenlerine katılması gereklidir (Sezgin & Tanör, 1996).
18
Çocukluk çağı travmasına sahip bireylerin maruz kaldığı istismar türleri 3 alt başlıkta incelenir bunlardan ilki fiziksel istismardır. Bu istismar türü çocuğun fiziksel zarar görmesine neden olan, bedensel bütünlüğünü bozacak (tokat atmak, dövmek vs.) şeklindeki saldırılardır; ikinci tür olan duygusal istismar, daha çok çocuğun ruhsal yapısını zedeleyen (tehdit, alay, aşağılama, lakap takma vs.), kişiliğine zarar veren davranışları ve sözel ifadeleri içermektedir. Sonuncu olarak cinsel istismar çocuk ya da ergenlerin içinde bulunduğu her türlü cinsel davranışı (röntgencilik, genital bölgeye dokunma, ırza geçme, yetişkin birine dokunmak zorunda bırakılmak vs.) kapsar (Bernstein, ve diğerleri, 1994).
Hancı (2002)’ya göre fiziksel istismar, ardından herhangi bir belirti veya iz bırakıp bırakmamasına bakılmaksızın, bir çocuğun vücuduna yönelik bir yetişkin tarafından yapılan her türlü fiziksel şiddet içeren ve zarar veren durumlardır. Duygusal istismar; yetişkin bireyin, çocuğun çevresindeki diğer bireylerle sosyal ilişkiler kurmasını engellemesi, kendini güvende hissetmemesine neden olan tehdit, yüksek ses gibi sözel şiddetleri ortama koyması ve çocuğu yalnız bırakması gibi durumları içeren istismar türüdür. Aktepe (2009)’ye göre ise cinsel istismar, yetişkin bireyin kendi çıkarları doğrultusunda bir çocuğu çeşitli yollarla cinsel güdülerini tatmin etmek amacı ile kullanmasıdır. Ayrıca Durmuş (2013)’a göre Cinsel istismar eylemi içerisinde şiddet olmasına gerek yoktur. Çocuğun pornografiye maruz kalması, cinsel içerikli sözel ifadeler duyması, teşhir edilmesi, genital alanına dokunulması ya da dokunmaya zorlanması gibi psikolojik ve fizyolojik sağlığını negatif yönde etkileyen eylemlerin bütününe denir. Aynı zamanda Zara (2004) doğrudan fiziksel bir temas olmadan; çocuğu, farklı insanların cinsel doyum amacıyla bazı eylemlere mecbur bırakma, kandırma, ayartma, gözünü korkutma ya da baskılama gibi ebeveynin veya bakım verenin dokunmadan sömürüsü de bu cinsel istismara dahil edilmiştir. Kısaca cinsel ilişki tümcesiyle anlatılmak istenen; cinsel içerik taşıyan ve gizli tutulmaya çalışılan temaslardır. Cinsel istismar, çocuk istismarı türleri içerisinde saptanması ve tanı konması en zor olanıdır.
Fiziksel istismar mağduru çocukların fiziksel, zihinsel ve psikososyal gelişim alanlarında ciddi düzeyde gerileme veya gecikmeler görülmektedir. Fiziksel istismar sonucunda çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik döneminde ruhsal sorunlarla birlikte içe ve dışa dönük davranış problemlerine rastlanmaktadır (Peltonen, Ellonen, Larsen, & Helweg-Larsen, 2010). Ayrıca Falcone (2021)’a göre düşük uyku kalitesi, yüksek algılanan stres ve yüksek vücut ağırlığı ile
19
zayıf sosyal ağlar gibi bazı belirgin özellikler, çocuklukta istismara uğrayan mağdurlarda daha sık görülebilmekte ve kronik hastalık gelişimini etkileyebilmektedir.
Çocukluk çağı travmalarından biri olan ihmal ise iki başlık altında toplanmıştır . Bernstein ve diğer. (1994) ‘ne göre duygusal ihmal, temel duygusal- ruhsal ihtiyaçların (sevgi, şefkat, bağlanma, ilgi gibi), fiziksel ihmal ise bakımla ilgili ihtiyaçların (beslenme, temizlik, eğitim gibi) bakım veren ya da ebeveyn tarafından karşılanmamasıdır. Ayrıca Aral (2001) çocuğun temel ihtiyaçlarının (beslenme, eğitim, sağlık vs.) karşılanmamasını fiziksel; cinsel kullanılmaya karşı korumasız bırakılmasını cinsel, sevgi gösterilmemesi, kendini değersiz hissetmeye neden olunması, yakınlık ve ilgi gösterilmemesi ise duygusal ihmal örnekleridir.
Duygusal istismar ve ihmal çocukların en çok karşılaştığı istismar türü olmasına rağmen fark edilmesi oldukça zor olan bir istismar türüdür. Diğer istismar türlerinden farkı; gözle görünür belirgin herhangi bir netice bırakmamasıdır. Bu istismar ve ihmal şekli tek başına olabildiği gibi başka türlü istismar ve ihmalin bir parçası da olabilmektedir. Örneğin, fiziksel ve cinsel istismar türlerinin çoğunda duygusal istismar ve ihmal de olmaktadır (Topbaş̧, 2004). Ayrıca Dinleyici ve Dağlı (2016) ‘ya göre duygusal istismar sonucunda çocuk birçok ruhsal sorun geliştirebilmektedir. Çocuk istismara maruz kaldığında; dünyanın güvensiz bir yer olduğunu düşünür bu düşüncelere savunmasızlık, değersizlik ve çaresizlik duyguları eşlik eder, karşılaştığı tehlikeyi olduğundan daha büyük algılar ve depresyon, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri olan aşırı uyarılmışlık ya da hissizlik tepkileri geliştirebilir.
133 ülkeden yapılan çalışma ve araştırmaların sonuçları değerlendirilerek bulunan bulgulara göre; dünya üzerindeki yetişkin bireylerin yaklaşık olarak çeyreği farklı şekiller de çocukluk çağında istismara maruz kalmıştır (World Health Organization, 2014). İstismar türlerinin birçoğuna Mutlu (2015)’ya göre dünya genelinde sıklıkla rastlanıldığı halde, çevresel olgular nedeni ile vakaların çoğu gizlenir ve ancak %15'i ortaya çıkar. Birçok ülkede yapılan çeşitli araştırmalar neticesinde, kız çocukların erkek çocuklara oranla daha fazla istismara uğradığını ortaya konmuş ve istismar olgularının cinsiyete göre farklılaştığı gözlenmiştir. Cinsiyet farklılığı bakımından istismar olgusu araştırıldığında; erkekler yabancılar tarafından istismara uğrarken, kızların genelde aile içinde istismara uğradığı görülmüştür.
20
Çocuk istismarı en zor tedavi edilen travma türlerindendir çünkü çocuk yakın ilişki içinde olduğu yetişkinlerce maruz kalır, bu durumun süreğen duruma geçme ihtimalinin çocuğun iyileşme kapasitesini engelleme olasılığı çok yüksektir (Durmuşoğlu & Doğru, 2006) . Ayrıca Bekçi (2006)’ye göre istismar mağduru çocuğun, istismarcısı ile özdeşim kurup yetişkinlik döneminde aynı davranış örüntülerini göstermesi olasıdır.
Çocuk istismarı ve ihmaline maruz kalan birey üzerindeki fiziksel etkiler geçebilir ancak cinsel, fiziksel istismar ve ihmale eşlik eden ya da tek başına olan duygusal istismarın ruhsal ve davranışsal tesirleri hayat boyunca devam eder (Dinleyici & Dağlı, 2016). Örneğin Gökler (2002) çocukluk çağı travmalarının beyindeki etkilerini araştıran bir çalışmada, riskli dönemlerden biri olan gelişim döneminde, çocuğun istismar veya ihmal gibi kalıtsal sebepli olmayan bir stresörle karşılaşmasının nöro-gelişimsel gecikmelere ya da problemlere sebep olabileceği belirlenmiştir. Ayrıca Smith ve diğer. (2005)’ne göre fiziksel şiddet mağduru ergenlerde; alkol, sigara, madde kötüye kullanımı, depresyon, şiddet içerikli davranışlar, suç işleme riskinin yükseldiği bulgulanmıştır. Aynı zamanda Gilbert ve diğer. (2009) fiziksel şiddet mağduru çocukların, ileri ki yaslarda obezite gibi kronik fiziksel rahatsızlık yaşama riskinin de daha yüksek olduğu belirtilmektedir.
Çocukluk çağı travmalarının negatif dönütleri mağdurların şimdiki yaşamlarını etkilemekle kalmaz, ayrıca yetişkin yaşamları yani gelecekleri üzerinde de ciddi etkilere neden olabilir. Bu deneyimlerin, çocukta duygudurum veya anksiyete bozukluklarına(TSSB, yaygın anksiyete bozukluğu ve fobiler dahil), psikotik ya da kişilik bozuklukluklarına, şizofreniye, madde bağımlılığına ve yeme bozukluklarına neden olabileceğinden, çocuk için güçlü bir risk faktörü oluşturduğu belirlenmiştir (Falcone, 2021). Ayrıca yapılan başka bir araştırmada, kadınların çocukluk dönemindeki duygusal ihmal öyküsünün, yetişkin hayatlarında; bağlanma stillerini, kaygı ve depresyon, somatizasyon, paranoya ile alakalı olduğunu, maruz kaldıkları fiziksel istismar öyküsünün ise kişilerarası duyarlılık ile ilişkili olduğu belirlenmiştir (Briere & Runtz, 1990).
Çocukluk çağı travmasına sahip çocukların, yetişkin olduklarında yaşadıkları problemlerle alakalı yapılan birçok araştırma örnekleri literatürde bulunmaktadır. Çocukken ihmal ve istismar mağduru olmuş yetişkinlerin hayatlarına bakıldığında, bu kişilerin sosyal ortamlarında ve davranış örüntülerinde erken dönemde yaşadıkları negatif olayların etkileri görülür (Perry &
21
Szalavitz, 2017). Buna göre çocuk istismarı ve ihmaline maruz kalan birey üzerindeki fiziksel etkiler geçebilir ancak cinsel, fiziksel istismar ve ihmale eşlik eden ya da tek başına olan duygusal istismarın ruhsal ve davranışsal tesirleri hayat boyunca devam eder (Dinleyici &
Dağlı, 2016). Örneğin çocukluk çağı travmaları ile sınır kişilik bozukluğu ilişkinin incelendiği çalışmada , klinik tanı alan bireylerin %81’nin çocukluk çağında bir travmasının olduğu gözlenmiştir (Çelikel, 2007).
Gelişimsel travmalar ve psikopatoloji etkileşimi araştırılırken, travmanın oluşturduğu nörobiyolojik olguları ve sosyal hayata olan psikolojik etkilerini de incelemek gerekir. Erken çocukluk dönemindeki ihmal ve istismar yaşantıları, hafıza ve duygu kontrol sistemleri üzerinde olumsuz etki bırakmaktadır, gelişimi devam eden beynin depresyon, anksiyete ve disosiasyona yatkınlığını arttırmaktadır (Heim, Newport, Mletzko, & Miller, 2008). Ayrıca erken dönem travmalar ; fizyolojik ve psikolojik olarak hayat boyu etkilere aracılık eden nörogelişimi, nöroplastisiteyi ve stres regülasyonunu etkileyen epigenomun fonksiyonel olarak yeniden programlanmasına yol açmaktadır (Lutz, Marsicano, Maldonado, & Hillard, 2015).
Kendi travmaları ile meşgul olan ebeveynler Miller (2006)’a göre çocuklarına güvenli bağlanma koşullarını sağlayamadıkları ve bu durumda çocuklar, empatik ve duygusal olarak daha az ulaşılabilir ve çocuklarının ihtiyaçlarına önemli ölçüde daha az yanıt veren ebeveynler deneyimleyebilirler. Annelerin çocukluk çağı olumsuz yaşantılarının ya da travmalarının, olumsuz ebeveynlik uygulamalarının ve depresif özelliklerinin, anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisini tehlikeye attığı bilinmektedir (Colalillo, Miller, & Johnston, 2015). Ayrıca Miller (2006)’a göre travma sonucunda oluşan eksiklik, yıllar sonrasını etkileyebilir çünkü bağlanma deneyiminin geniş kapsamlı sonuçları vardır ve çözülmemiş travmatik bağlanma sorunlarının bakım verenin bilişini, duygulanımını ve bebekle olan duygusal etkileşimlerini etkilediği görülmektedir. Bununla birlikte Newman ve diğer. (2015)’ne göre birincil bakım verenin, düşünme performansının veya bebek tarafından iletilen zihinsel durumları algılama ve anlama becerisinin, kendi erken bağlanma deneyimlerinden etkilendiği düşünülmektedir.
Türkiye’de 1991 yılında travma üzerine yapılan bir çalışmada; çocuklarda fiziksel şiddeti ve buna bağlı oluşan rahatsızlıkları araştırmak adına 16 ilde geniş kapsamlı bir örneklem ile çalışılmış ve sonuç olarak, yaş aralığı 4-12 olan 50.573 çocuktan cinsiyet farkı gözetmeksizin