Radikal Anlayışla Mücadele Serisi - 4
Velâ ve Berâ Meselesi
(Kavram ve Ortaya Çıkış)
Kaleme Alan
PROF. DR. İBRAHİM SALAH EL-HÜDHÜD
Ezher Üniversitesi Eski Rektörü
Edisyon ve Önsöz
PROF. DR. MUHAMMED ABDÜLFADÎL EL-KÛSÎ
Ezher Ulema Heyeti Üyesi ve Ezher Mezunları Örgütü Başkan Yardımcısı
Çeviren:
Muhammed Abdurrahman FERRÂC
Gözden Geçiren:
Prof. Dr. Muhammed İzzet GÂZÎ
2
)ةيكترلا ةغللا(
Kitabın (Asıl) Arapça Başlığı: (اتهأشنو اهموهفم ءابرلاو ءلاولا ةلأسم)
Kitabın Türkçe Başlığı: Velâ ve Berâ Meselesi (Kavram ve Ortaya Çıkış) Bu eserin tüm yayın hakları Ezher Tercüme Merkezi’ne aittir.
(+202) 23868005
[email protected] http://www.azhar.eg/act
Al-Azhar Conference Center (ACC) Building.
4th Ismail El-Qabbany St. off El-Thayaran St., Nasr City, Cairo, Arab Republic of Egypt.
Kapak Resmi: Fransız oryantalist Prisse d′Avennes’in (1807-1879) fırçasıyla çizilen Al- Azhar Camînin manzarasıdır.
1. Baskı: 1442 H. - 2020 M.
ISBN:
© No parts of this publication may be reproduced, stored in aretrieval system, or transmitted, in any form or by any means, electronic, mechanical, recording or otherwise, without the prior permission of the publishers.
3
BİSMİLLÂHİRRAHMÂNİRRAHÎM
4
TAKDİM
PROF.DR. MUHAMMED ABDÜLFADÎL EL-KÛSÎ EZHER ULEMA BİRLİĞİ ÜYESİ
Şeyh-i ekber Muhiddin b. Arabî’nin, remizlerle zengin kitabı “Fütûhât-ı Mekkiyye”de belirttiği üzere, bir Müslümanın, vicdanı ve iç duyuşları açısından terakkisi durduğunda artık o gerçek bir Müslüman olarak kalamaz.
Onun, -kâinatla ve kâinatın yaratıcısıyla irtibatı açısından-
“ruhanî miraç” olarak isimlendireceğimiz daimî bir terakki içinde olması gereklidir. Bu miraç onu, düşük seviye vicdanî durumdan yüksek seviyelere çıkaracaktır. Bunun yokluğu, Müslümanı, geri kalmışlık ve bağnazlığa düçar kılar, durgunluk ve ölümün kollarına atar.
Bu ruhanî miraç sayesinde insanın mazhar olduğu sonsuz ufuklar genişler de genişler ve artık onun nazarında tüm varlık ab-ı hayat (can suyu) içmişçesine canlanır, yaratıcısı adına sessiz-dilsiz nağmeler terennüm eder, bedensiz-alınsız secdelere kapanır.. bütün varlığı, güzellik ve muhabbet gözüyle, ruh ve huzur çerçevesinden görmeye başlar.. başlar da artık o, görünen görünmeyen tüm boyutlarıyla bütün evrenin dizginlerini eline alır.
Eğer bu berrak, ince bakış açısı, her yönüyle çağın materyalist değerlerinin rengini almış bugünün İslam tablosuyla bir araya getirilseydi, hakka susamış, güven ve adalete hasret kalmış canların üzerinde, onların ta derinliklerine nüfuz edecek bir büyü tesiri uyandırır.. çağın hastalıklarının pek çoğu için tiryak olur.. gönüllere, akıllara
5
bir yol bulur girer ve onlardaki zifiri karanlıkları, o kopkoyu zulmetleri tarumar ederek her yanı nura gark ederdi!!
Eğer bu berrak, bu ince bakış açısı bugünkü İslam tablosuyla bir araya getirilseydi, karşısında, kendisine uyacak ancak şu tür Müslümanları bulurdu: Merhamet hissi, sinelerinin derinliklerine işlemiş.. olabildiğine müsamahalı..
dertlilerin iniltileriyle, ezilmişlerin elemleriyle dertli..
kinlerin, nefretlerin, kabalıkların karşısında dimdik..
insanoğluna baktığında yalnızca hakkın cemaline müştak, adaletin güzelliğini hisseden, yüce insani değerlere iştiyak duyan gönüller gören... Bunların dünyasında şiddetin, karanlıkların, kan dökmenin, vurmanın, kırmanın, parçalamanın yeri yoktur.
Şu kadar var ki, -şiirselliğin hikmetle buluştuğu- bu berrak, bu ince bakış açısı ne yazık ki bugün tam tersine döndü, zıddına dönüştü. Nerede bu bakış açısı, nerede genişlik, azamet ve merhamet dini olan İslam’ı iktidar şehvetinden, hâkimiyeti eline geçirme tutkusundan ibaret zannedenlerin bedbaht anlayışı! Bunların nazarında İslam, politik manevralardan, dalaverelerden ibaret siyaset oyununun esiridir. İslam’ın yüksek ufuk ve yüce hedeflerinin yerinde yeller esmektedir!
Nerede o berrak, o ince düşünce, nerede bu tiplerin kara üslupları! O üslup ki dünyayı keskin hatlarla iki kutba ayırdı: Sadece bunların bulunduğu iman kutbu ve kurtulmak mümkün olmayan cahiliye küfrü kutbu. Sonra da bunlar, siyaset oyununun bir gereği olarak vatan topraklarında tahribat yapmaya, kan dökmeye başladılar. Bundan önce de toy gençlerimizi düşmanlık sarmalına, kin-nefret cehennemine sürdüler ve onlara, şiddet ve tahrip ateşini
6
körüklettiler. Bunları, iktidar şehveti, koltuk arzusu ve yönetme tutkusuyla yaptılar. Sanki İslam’ın ruhu, değerleri ve prensipleri gitmiş, bunların yerine, kotarılacak bir iktidar, elde edilecek bir hakimiyet ve uğrunda hayatların hakir görüldüğü, kanların ucuz telakki edildiği “yönetme” tutkusu gelmişti!
Nerede o berrak, o ince düşünce, nerede “Selef”i takdis edip onların varisi olduğunu iddia eden, sonra da onu, tabiatlarındaki katılığa, donukluğa ve tek tip düşünceye kılıf yapanlar! Müslümanların dikkatlerini, bir yerlerden bulup getirdikleri şekillere, basmakalıp formatlara odaklayanlar! O formatlar ki, zihinlere, her türlü terörün, terör söyleminin dayandırılabileceği kapılar aralar! Bununla, kendi literatürlerinde “karşı gelenlere savaş açma” diye isimlendirdikleri şeyi kastediyorum. Bu öyle bir şey ki, ona, eski-yeni pek çok şiddet yanlısı grubun düşüncesinin etrafında şekilleneceği ölçüde her yana yayılmış bir şer ateşi dense sezadır.
Nerede o berrak, o ince bakış açısı, nerede günümüzün menfur terör örgütleri!... Çağımızda ortaya çıkmış, İslam’ın ve İslam hilafetinin adını kullanarak dünyayı kana bulayan, tüm dünyanın gözleri önünde boğaz kesen, kelle uçuran temsilcileriyle.. tüm bunları yaparken de gözlerini kırpmadan, yürekleri sızlamadan yapan caniler.. bu sebeple adı artık kanla-irinle, kesilen kafalar ve uçurulan uzuvlarla anılmaya başlayan İslam’ın hakkına yaptıkları tecavüzün boyutlarını hatırlarına bile getirmeyenler.. onların bu cürümlerinden dolayı, pek çoklarının nazarında İslam’ın, bütün dünyayı tesiri altına alan bir “veba” gibi telakki edilmesini umursamadan... Bu mücrimler, sancağını taşıdıklarını, adını yücelttiklerini iddia ettikleri İslam’ın
7
imajının, yeni neslin zihninde neye tekabül ettiğini nereden bilecekler?!
Bunlar, İslam’ın içinde, insanlığı ruhen, aklen ve vicdanen yücelere taşıyacak “ruhî cihad” denen bir şeyin olduğunu hiç duymadılar mı acaba? İnsanoğlunu, aç-açıkta veya hasta olan hemcinslerine bir lokma ekmek, bir tablet ilaç temin etmeye, hayatlarını idame edebilmek için gerekli olan şeyleri onlara ulaştırmaya teşvikçi olacak, pragmatist maddeci medeniyetin meyvesi olan bencilliğin, egoizmin pençesinden onları kurtaracak olguyu?
Umarız bu ilmî yayın serisinde her şeyi yerli yerine oturtur, bahsi geçen türden insanların İslam’a bulaştırdığı şüphe ve yanlış anlayışları kökten temizleriz de genç nesillere İslam’ın gerçek yüzünü, Allah’ın rızasına ve Hazreti Peygamber’in sünnetine ittibaa giden yolda durmaları gereken yeri göstermiş oluruz.
Başarıyı ve kabulü Allah’tan dileriz. O, kendisinden bir şeyler istenen, bir şeyler beklenenlerin en hayırlısıdır.
8
Önsöz
Nefretle hitap ederek, şefkat ve karşılıklı merhametin egemen olduğu bir toplum ortaya koymak mümkün değildir.
Alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan bir peygamberin; nefret, kin ve düşmanlığa davet etmesi imkansızdır.
Kur’ân’da bu, apaçık bir şekilde şu ayette belirtilmiştir: ‘’Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’’ [Enbiyâ/107].
Peygamber’in alemlere rahmet oluşu hakkında; insanlardan, cinlerden, hayvanlardan kısacası bütün mahlukattan istisna edilen olmamıştır. Buna binaen, İslâm risaleti evrensel bir hale gelmiştir. Rabbimiz bize şöyle hitap etmiştir: ‘’Allah, peygamberin
"Ey rabbim! Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluk"
dediğini de biliyor. Onları bırak ve "Sizinle kavgam yok" de.
Yakında bilecekler!’’ [Zuhruf/88-89]. Müşrikler inanmamakta ısrar etmelerine rağmen; Allah Peygamber’e, onlara karşı hoşgörülü davranmasını ve güzel söz söylemesini emir buyurmuştur.
Biz bu kitapta, ilim ehlinin usülüne uygun olarak öncelikle muhalifin görüşünü ve delillerini sunacağız. Ardından, Allah’ın izniyle cevaplamaya geçeceğiz. Bu, Mustafâ(s.a.v.)’nın, mefhumların doğru anlamlarını izhar ederken takip ettiği yöntemidir. O, kelimenin anlamını ortaya çıkarmak için önce Sahâbîlere (Rıdvânullahi Aleyhim Ecmaîn) sorar, sonra da kendisi doğru manayı ifade ederdi.
Bunun örneklerinde birisi şudur: Peygamberimiz (s.a.s.) arkadaşlarına şu soruyu yöneltti: "Müflis kimdir, biliyor musunuz?" Ashab, "Bize göre müflis, parası ve malı olmayandır"
dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber, "Ümmetimin müflisi, kıyamet gününe; namaz, oruç ve zekât görevlerini yerine getirdiği halde, ona-buna sövmüş, iftira etmiş, şunun-bunun (haksız yere) malını yemiş, kanınım dökmüş , onu-bunu dövmüş olarak gelen kimsedir. Bu kişinin iyiliklerinin sevabından hak sahiplerine
9
verilir. Borcu ödenmeden sevabı biterse, diğerlerinin günahları ona yüklenir, sonra da Cehenneme atılır" buyurdu.1
Bu Görüşün Sahiplerine göre Kavram olarak Vela ve Bera:2 Velâ: Hz. Peygamber’i (s.a.v), sahâbîleri ve tevhid ehli müslümanları sevmek ve onlara yardımda bulunmaktır.
Berâ: Peygamber’e, sahâbîlere ve tevhid ehli olan müslümanlara muhalefet eden kafirlere, müşriklere, münafıklara, bidatçılara ve büyük günah işleyen kimselere buğz etmektir.
Savunucuları Nezdinde Velâ ve Berâ Kavramlarının Konumu:
Bu görüşün savunanlarına göre İman esaslarından biri olan Velâ ve Berâ inancı şeriatın zaruretlerindendir. Bu konumun bazı önemli hususları şunlardır:
İlk olarak, kelime-i şehâdetin içerdiği anlamın bir parçasıdır. (Lâ ilâhe illallâh) sözünün (Lâ ilâhe) kısmını teşkil etmektedir. Anlamı, Allah’tan başka ibadet edilen her şeyden berî olmaktır.
İkinci olarak, imanın şartlarından biridir. Bu durum ayette şöyle açıklanmaktadır: ‘’Onlardan birçoğunun inkârcıları dost edindiklerini görürsün. Onların önceden kendileri için hazırladığı şey, yani Allah’ın onlara gazap etmesi ne kötü bir sonuçtur! Hem de onlar azapta sürekli kalacaklardır.’’ (Maide/80).
1 Bu hadisi Müslim, Sahih’inde, Kitâb’ül-Birr ve’s-Sıla, Bâb-ı Tahrîm’iz-Zulm’de rivayet etmiştir.
2 Bu görüş Haricîlerin eski görüşüdür. İbn Teymiye, Muhammed b. Abdülvehhab, Abdülaziz b. Bâz, Salih el-Useymîn ve Salim el-Kahtânî de bu görüşü takip edenler arasındadır. Bu görüşler İbn Teymiye, İbn el-Useymîn ve Bin Bâz’ın fetva
mecmualarına mürâcaat edilerek görülebilir.
10
Üçüncü olarak, bu inanç imanın en sağlam ilmeğidir. Ahmed b. Hanbel müsnedinde Berâ b. Âzib’in(r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: Rasûlullah (s.a.v.) dedi ki: (İman’ın en sağlam ipi Allah için sevmek ve Allah için buğz etmektir.) Bir sahih hadiste ise (Kim Allah için sever, Allah için buğz eder, Allah için verir, Allah için vermezse imanını kemâle erdirmiştir.) [Ebû Dâvûd tahrîc etmiştir.]
Dördüncü olarak, Rasûllullah (s.a.v.) “Üç haslet vardır.
Bunlar kimde varsa imanın tadını almıştır: Allah ve Resûlü’nü her şeyden ve herkesten daha çok sevmek, bir kulu sırf Allah rızası için sevmek, Allah, imansızlıktan kurtarıp Islâm’ı nasib ettikten sonra tekrar küfre, inançsızlığa düşmekten, ateşe atılmaktan korktuğu gibi korkmak.” [Müttefekun aleyh]
Beşinci olarak, islam toplumunun ayakta durmasını sağlayan bağdır. (Müminler ancak kardeştirler.) [Hucurât/10].
Altıncı olarak, bu inanç hakkıyla gerçekleştirilirse Allah’ın dostluğu (velayet) elde edilir. Bununla ilgili olarak İbn Abbâs’tan (r.a) şöyle bir rivayet gelmiştir: Kim Allah için sever, Allah için buğz eder ve Allah için dostluk kurar, Allah için düşmanlık ederse, o bununla Allah’ın dostluğunu kazanır.
Yedinci olarak, bu inanç tahkik edilmediği takdirde küfre düşülebilir. Cenâb-ı Hak ayette şöyle buyurmuştur: ‘’... Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. ...’’ (Maide/51)
Sekizinci olarak, Kitap ve sünnette sıkça geçmesi ehemmiyetine işaret etmektedir.
Önde Gelen Savunucularının Görüşleri
Şeyh Hamd b. Atîk –rahimehullah- şöyle demektedir:
Kafirlere ve müşriklere karşı düşmanlığa gelince bil ki Allah (Sübhânehu ve Teâlâ) bunu vacip kılmış ve üstelemiştir. Onlarla dost olmayı ise şiddetle haram kılmıştır. Öyle ki Allah Teâlâ’nın kitabında, tevhidin vacip olması ve zıddının haram kılınması
11
dışında, hakkında bu kadar çok ve açık delil bulunan başka bir hüküm yoktur.
Şeyhülislam İbn-i Teymiye şöyle demiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik etmenin hakiki anlamda gerçekleşmesi ancak Allah için sevmek, Allah için buğz etmek, Allah için kardeşlik yapmak, Allah için düşmanlık etmek, sevdiğini Allah için sevmek ve nefret ettiğinden Allah için nefret etmekle olur.
Aynı zamanda şöyle demiştir: ‘’Kim kiliselerin Allah’ın evi olduğuna ve içlerinde Allah’a ibadet edildiğine, yahudi ve hristiyanların yaptıklarının Allah’a ibadette bulunmak ve resûluna itaat etmek olduğuna veyahut Allah’ın bu yapılanlardan hoşlanıp, razı olduğuna ya da bu ibadet yerlerinin açılması ve dinlerinin doğru ve kâmil olması için onlara inâyet ettiğine ve bütün bunların Allah’a yaklaşma ve ibadet olduğuna inanırsa o kafir olur.’’ Başka bir yerde ise şunu demiştir: ‘’Her kim zimmet ehlini ibadethanelerinde ziyaret etmenin Allah’a yaklaşma vesilesi olduğuna inanırsa mürted olur.’’
Görüşün Savunucularına göre Kafirlerle Dostluk Kurmanın Bazı Şekilleri
1-Giyinme ve konuşmada onlara benzemek.
2-Dinini özgür yaşayabilme uğruna diğer müslüman ülkelere kaçmak hariç, kafirlerin ülkelerinde ikamet etmek ve o ülkeden ayrılmamak.
3-Gezme ve eğlenme amaçlı onların ülkelerine gitmek.
4-Onları sırdaş ve danışman edinmek.
5-Özellikle milâdî takvim gibi özel günlerini ve bayramlarını ifade eden tarih sistemlerini kullanmak.
6-Kullandıkları isimleri kullanmak.
12
7-Bayram ve şölenlerine katılmak ya da bunların düzenlenmesine yardımda bulunmak yahut özel günlerini tebrik etmek veya kutlama gerçekleşirken hazır bulunmak.
8-Medeniyet ve uygarlık konusunda onları övmek, bozuk dinlerine ve batıl inançlarına bakmaksızın ahlaklarından ve maharetlerinden hoşlanmak.
9-Onlar için Allah’tan af dilemek ya da onlara merhamet etmek.
Kur’an-ı Kerim’den Getirdikleri Deliller
1- (İbrâhim’de ve ona uyanlarda size güzel bir örneklik vardır;
onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Bilin ki bizim sizinle ve Allah’ı bırakıp da taptıklarınızla bir ilişiğimiz yoktur. Sizi (ve değerlerinizi) reddediyoruz. Sizinle bizim aramızda, siz bir tek Allah’a iman edinceye kadar sürüp gidecek bir düşmanlık ve nefret açıkça ortaya çıkmıştır. Ancak İbrâhim’in, babasına "Hiç şüphen olmasın bağışlanman için dua edeceğim, ama Allah’tan sana geleceklere karşı yapabileceğim bir şey de yoktur" demesi başka.
Rabbimiz! Sadece sana dayanıp güvendik, sana yöneldik; dönüş de ancak sanadır.) [Mümtehine/4].
2- (Yine Allah ve resulünden bu büyük hac günü insanlara duyurudur: Allah ve resulünün müşriklerle hiçbir bağı yoktur.
Şayet tövbe ederseniz, bu kendi iyiliğinize olur; eğer sırt çevirirseniz bilin ki siz Allah’ı âcizliğe düşüremezsiniz. (Resulüm!) İnkârcıları elem veren bir azapla müjdele!) [Tevbe/3].
3- (Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin.
Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların "Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.) [Maide/51-52].
13
4- (Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik rabbiniz Allah’a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. İçinizden kim bunu yaparsa bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir.) [Mümtehine/1].
5- (Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah’adır.) [Al-i İmran/28].
6- (Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız!) [Al-i İmran/118].
Velâ ve Berâ Meselesi; Kavram ve Ortaya Çıkış
7- (Ey iman edenler! Şayet inkârı imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi dahi dayanıp güvenilecek dostlar edinmeyin. İçinizden kimler onları dost edinirse, işte kendilerine kötülük edenler bunlardır.) [Tevbe/23].
Nehyin mukayyet olup mutlak olmadığı açık ve barizdir.
8- (Allah’a ve âhiret gününe iman eden bir topluluğun, Allah’a ve peygamberine düşmanlık eden kimselere -babaları, oğulları, kardeşleri yahut diğer akrabaları da olsa- sevgiyle bağlandıklarını göremezsin. İşte Allah bu müminlerin kalplerine imanı nakşetmiş ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları -orada ebedî kalmak üzere- altından ırmaklar akan cennetlere yerleştirecektir.
14
Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O’ndan razı olmuşlardır.
İşte onlar Allah’tan yanadırlar; iyi bilinmeli ki kurtuluşa erecek olanlar da Allah’tan yana olanlardır!) [Mücadele/22].
Basiret sahibi kimse için gayet açıktır ki buradaki nehy Allah’a ve resûlune karşı olan düşmanlıkla kayıtlanmıştır. Mutlak değildir.
Bir Garip Görüş
Bu grup Velâ ve Berâ kavramı ile vatandaş olmayı ayrı tutmuşlardır. Vatandaşlık dünyevi etkileşimin bir çeşididir. Velâ ve Berâ’ya gelince ise bunlardan murâd olunan mana Allah’ın dostlarını sevmek, düşmanlarından ise nefret etmek ve onları kötü görmektir. Dünyevi olarak onlarla aynı vatanı paylaşabilirsin ama kalbinde onları sevmezsin. Bilakis onlardan nefret edersin. Bu ise seni onlarla iyi bir şekilde muamele etmekten alıkoymaz. Ayette şöyle buyurulmuştur: (… Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.) [Maide/8]
Değerlendirme: Bu görüşleri ortaya koyan kimselerin Kur’ân’da ve sünnette geçen benzerlerine bakmadan bu ayetleri delil olarak getirdikleri apaçık ortadadır. Bu da Nass-ı Şerîf hakkında kötü bir anlayışa sahip olmaktan kaynaklanmaktadır. Zira Selef’in söylemediği sözleri iddia ederek dinde bidatlar çıkarmalarıyla bu bariz bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Kendi bozuk itikatlarına inanmayanları tekfir etmekte aceleci davranmaları buna örnektir.
Bu ise başta müslümanlar olmak üzere tüm insanlık için ciddi bir tehlike arz etmektedir.
Konu ile İlgili Doğru Anlayış
Öncelikle, ne Selef-i Salih’ten ne de dört imamdan hiç kimse Velâ ve Berâ’yı iman ya da islam esaslarından saymamıştır.
Ulemanın çoğunluğu İslâm ve imanın esaslarının şu sahih hadiste zikredildiği şekilde olduğu hakkında ittifak halindedirler. Ömer ibnu'l-Hattab (radıyallahu anh) şöyle rivayet etmiştir: "Ben Hz.
15
Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in yanında oturuyordum.
Derken elbisesi bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde, yolculuğa delalet eder hiçbir belirti yoktu.
Üstelik içimizden kimse onu tanımıyordu da. Gelip Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'in önüne oturup dizlerini dizlerine dayadı.
Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle koyduktan sonra sormaya başladı: Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver! Hz.
Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İslâm, Allah'tan başka ilah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen, Ramazan orucu tutman, gücünün yettiği takdirde Beytullah'a haccetmendir." Yabancı: "- Doğru söyledin" diye tasdik etti. Biz hem sorup hem de söyleneni tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu: "Bana iman hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah'tan olduğuna da inanmandır." Yabancı yine: "Doğru söyledin!" diye tasdik etti? Sonra tekrar sordu: "Bana ihsan hakkında bilgi ver?"
Peygamber (aleyhissalatu vesselam) açıkladı: "İhsân, Allah'ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah'a ibadet etmendir. Sen O'nu görmesen de 0 seni görüyor." Adam tekrar sordu: "Bana kıyamet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver?" Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) bu sefer: "Kıyamet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla birşey bilmiyor!" karşılığını verdi.
Yabancı: "Öyleyse kıyametin alametinden haber ver!" dedi. Hz.
Peygamber (aleyhissalatu vesselam) şu açıklamayı yaptı: "Köle kadınların efendilerini doğurmaları; yalın ayak, üstü çıplak, fakir - Müslim'in rivayetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek binalar yapmada yarıştıklarını görmendir." Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım. -Bu ifade Müslim'deki rivayete uygundur. Diğer kitaplarda "Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam)'la karşılaştım"
şeklindedir- Hz. Peygamber (aleyhissalatu vesselam) Ey Ömer,
16
sual soran bu zatın kim olduğunu biliyor musun? dedi. Ben: ''Allah ve Resûlu daha iyi bilir" deyince şu açıklamayı yaptı: "Bu, Cebrâil (aleyhisselam)dı. Size dininizi öğretmeye geldi."1 Hadis, açık ve anlaşılır bir şekilde İslâm’ın esaslarını ortaya koymuştur.
Ebû Hasen el-Eş’arî şöyle demiştir: ‘’İman, (aslen) kalple tasdik etmektir. Ancak dil ile söylemek ve rükünlerle amel etmek fer’ hükmündedir. Kim kalbiyle tasdik ederse –yani Allah’ın vahdâniyetini kabul ederse- ve Allah katından getirdiklerini tasdik ederek peygamberleri hak kabul ederse, imanı sahih olur. Hatta, hemen o anda ölse azaptan kurtulmuş bir mümin olarak ölür.
İman dairesinden çıkması ise ancak bunlardan birini inkar etmesiyle olur.’’2 Bakıllânî ise ‘’Bilinmelidir ki Allah(a.c.)’a iman etmek, kalp ile tasdik etmektir.’’ demiştir. Tevhid ilminde (Kelâm) Velâ ve Berâ olarak adlandırılan bir mefhum yoktur. Velâ ve Berâ, imanın eseri olan kalbî amellerdir. Velâ’nın davranışlara yansıması yardım etmek ve güçlendirmektir. Berâ’nınki ise düşman olmak ve desteklemekten kaçınmaktır. Böylelikle hakikatte kalbî ameller olan Velâ ve Berâ, imanın bir eseri olarak ortaya çıkar. Tıpkı inandığı değerlerle çelişen düşünce ve inançlardan uzak ve berî olmak müminin kalbinde büyüyüp geliştiği gibi; bu inanç da tüm müminlere karşı hakikaten bir sevgi, dostluk, meyl ve yardım etme şeklinde; Allah’a, peygamberlere, indirilen kitaplara, meleklere, kıyamet gününe, iyilik ve kötülüğü ile kadere inanan müminin kalbinde büyür ve gelişir.
Velâ’nın davranışlara yansıması yardım etmek ve güçlendirmektir. Berâ’nınki ise düşman olmak ve desteklemekten kaçınmaktır. Velâ ve Berâ’nın uygulanma yeri; senin inancını, imanını ve kimliğini inkar eden kimsenin sana zulmettiği ve vatanına savaş açtığı durumda ortaya çıkmaktadır. Velâ;
vatanının, içinde yaşadığın toplumun ve öz kimliğinin tarafında
1 Bu hadisi Müslim, Sahih’inde, Kitâb’ül-İmân, Bâb-ı Beyâni’l-İslâm ve’l-İmân’da rivayet etmiştir.
2 Şehristânî, el-Milel ve’n-Nihal, 101.
17
olmanı gerektirir. Kimliğini, emniyetini ve vatanını ortadan kaldırmak isteyen düşmandan ise berî ve uzak olmanı icap eder.
Bu sebeple Velâ ve Berâ, müslümanın diğerleriyle ortak yaşama düsturlarında bulunması gereken iki önemli kavramdır.
Müslümana düşen, insanlarla beraber barış içinde yaşama ilkesini ihlal etmeden İslâm’ın kalkınması için çabalaması ve kendi dini kimliğini muhafaza etmesidir. Velâ denilen şey bu olmaktadır.
Berâ ise masum bir kimseyi tekfir etmeden ve düşmanlık yapmadan, müslümanın kendi itikadını bozacak şüphelerin vb.
etkenlerin itikadına karışmasını önlemesidir. Aynı vatanı paylaşan ya da savaş durumunda olmayan diğer gayrimüslimlerin şahıslarına düşmanlık ve eziyet etmek amacıyla onlarla dostluk kurmamak, Kur’ân ve sünnetteki nasların sarih anlamlarına terstir. Mümin, ayrım yapmaksızın bütün insanlara güzel söz söylemekle emrolunmuştur. Ayet-i kerîmede (Bir zamanlar biz İsrâiloğulları’ndan, "Yalnız Allah’a kulluk edeceksiniz; ana babaya, yakın akrabaya, yetimlere,
Velâ ve Berâ Meselesi; Kavram ve Ortaya Çıkış
yoksullara iyilik edeceksiniz. İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin" diyerek söz almıştık. Sonra, içinizden küçük bir kesim dışında, sözünüzden döndünüz; hâlâ da sırt
çevirmektesiniz.) [Bakara/83] denilmiştir. Ve yine ayette ‘’
Muhakkak ki Allah adaleti, ihsanı, akrabaya karşı cömert olmayı emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve zorbalığı yasaklar. İşte Allah, aklınızı başınıza alasınız diye size böyle öğüt veriyor.’’ [Nahl/90]
buyurulmuştur. Zira Allah, bizi gayrimüslimlere iyilik yapmaktan, onlarla ilişki içerisinde olmaktan, hediyeleşmekten vb. iyilik çeşitlerinden men etmemiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
‘’Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.’’
[Mümtehine/8]. Problem, kendini selefi olarak adlandıran
18
kimselerin iman tarifinden kaynaklanmaktadır. Yapılan tarife göre iman kalple tasdik etmek ve dil ile söylemekle beraber, tâati arttıran ve günahları azaltan esasları ve filleri yapmaktır. Ayette ‘’
Biz cehennemin işlerine bakmakla yalnız melekleri görevlendirmişizdir. Onların sayısını da inkâr edenler için sadece bir imtihan vesilesi yaptık ki böylelikle kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, inananların imanı artsın; kendilerine kitap verilenler ve müminler şüpheye düşmesinler; kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar da, "Allah bu sayı misaliyle ne demek istemiş olabilir?" desinler. İşte Allah böylece dilediğini sapkınlıkta bırakır, dilediğine de doğru yolu gösterir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. İşte bu, insanlık için sadece bir öğüttür.’’ [Müddessir/31] şeklinde geçmektedir. Buradan hareketle günah işleyen herkesi tekfir etmişlerdir. Bunların asılları ise Haricîlerdir.
Bu Akidede Merkezi Yere Sahip Olan İki Ayetle ve Diğer Ayetlerle İlgili Doğru Yaklaşım
Birinci Ayet: ‘’Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve hoşnutluğumu kazanmak üzere yola çıkmışsanız, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olan kimseleri kendilerine sevgi göstererek dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkâr etmektedirler; üstelik rabbiniz Allah’a iman ettiniz diye peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben sizin gizlediklerinizi de açıkladıklarınızı da bildiğim halde onlara gizliden gizliye sevgi besliyorsunuz. İçinizden kim bunu yaparsa bilsin ki doğru yoldan sapmış demektir.’’ [Mümtehine/1] ayetidir.
Ayeti doğru anlamak için sebeb-i nüzûluna başvurmak gerekmektedir. Bu ayet sahâbî Hâtib bin Ebî Beltea’ hakkında inmiştir. Hz. Hatib, Peygamber’in Mekkelilere karşı savaş hazırlığında olduğunu gizli bir şekilde mektup yazarak onlara bildirmiştir. Cenâb-ı Hak bunu ortaya çıkarmış, Peygamber’e engel olması için emir vermiştir. Hz. Peygamber’in (s.a.s) ve İslâm Devleti’nin düşmanı olan Mekkelilere gönderilen mektubu taşıyan
19
kadın yakalanmıştır. Bunun üzerine İslâm düşmanlarını dost edinmeyi haram kılan bu ayet inmiştir. Bu, doğal olarak kimsenin itiraz edemeyeceği bir emirdir. Çünkü insan tabiatına ve insanların birbirleriyle olan ilişkilerinin doğasına uygundur. Bu, bütün toplumlarda böyle olup zamanımızda da farklı değildir. Kim, savaş zamanı düşmanla dostluk kurar ve harbe dair sırları düşmana iletirse, en büyük suçlardan birini işlemiş olur. Ayetin gelişi hakkında; sebeb-i nüzûlu, sünnette ve diğer naslarda varid olan bilgileri yok saymadan sağlıklı bir şekilde anlamak amacıyla;
tefsir ilminin imamlarının, sahih ve sünen yazarlarının kitaplarının hepsinde ayetin iniş sebebi belirtilmiştir.1
İkinci ayet: ‘’Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. Kalplerinde hastalık bulunanların
"Başımıza bir felâketin gelmesinden korkuyoruz" diyerek onların dostluklarını kazanmaya çalıştıklarını görürsün. Belki de Allah müminlere katından bir fetih veya başka bir başarı getirir de onlar içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.’’ [Maide/51-52]
ayetleri olmaktadır. Bu ayet Ebî Lübâbe hakkındadır. Süddî şöyle demiştir: ‘’Ayet, Uhud günü müslümanlar korku içerisinde oldukları zaman indirilmiştir. Öyle ki bu esnada Müslümanlardan yahudi ve hristiyanlarla ittifak içerisinde olanlar bulunmaktaydı.
‘’. Bu ayetin Ubâde bin Sâmit ve Abdullah b. Übey b. Selûl hakkında indiği söylenilmiştir. Hz. Ubâde, yahudilerle arasındaki ittifakı terk etmiş, İbn Übey ise ‘’Ben başıma felaketlerin gelmesinden korkarım.’’ diyerek ittifakını devam ettirmiştir.2
1 bk: Sebeb-i nüzûl-u Buhârî/3007, Müslim/2494, Ebû Davûd/2650, Tirmizî/3305, Nesâî/11521, Müsned-i Ahmed/600, Esbab-ı Nüzûl l’il-Vâhidî/448-449, Kurtubî Tefsiri/396\20.
2 Kurtubî, el-Câmi’ li-Ahk'am’il-Kur’ân, 45/8.
20
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki ayet savaş hakkında inmiştir. Savaş durumunda düşmana yardım etmenin ve dostluk kurmanın caiz olmadığı konusundaki emir gayet barizdir. Sebebin hususi oluşuna değil de lafzın umumuna itibar edilir sözü bize karşı delil olarak kullanılamaz. Çünkü biz, harp halinde olunmayan gayrimüslimler hakkında iyilik yapmaya ve adaletli olmaya davet eden zikredilecek ayetler ışığında, ayetin savaş sırasında dostluk ve ittifak kurmanın caiz olmadığı anlamına geldiğini iddia etmekteyiz.
Üçüncü ayet: ‘’Ey iman edenler! Sizden olmayanları sırdaş edinmeyin, onlar size kötülük yapmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların ağızlarından nefret taşmaktadır; kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Gerçekten size delilleri açıklamışızdır, eğer düşünüyorsanız!’’ [Âl-i İmrân/118]
ayetidir. Ayetin kendisinde yeterli cevap bulunmaktadır.
Müminlerin başına kötülük getirmeye niyet edip düşmanlığını saklayan kimseyle dostluk kurmanın yasaklanmasının illeti ayetin içerisinde mevcuttur. ‘’Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar.’’ Yani, başınıza bir fesat gelmesi için çaba sarf eden kimse kastedilmektedir. ‘’Hep sıkıntıya düşmenizi isterler.’’ ibaresi ise zorluğa düşmenizi ve başınıza sıkıntı gelmesini isterler anlamına gelmektedir. Bunlar, dışarıya vurduklarıdır. Ancak içlerinde sakladıkları, dışarıya vurduklarından kat kat fazladır.
Burada nehy mukayyet olup mutlak değildir. Kaide ise, mukayyet olanın kayıtlandığı şey üzerine, mutlak olanın ise mutlaklığı üzerinde kalmasıdır.
Dördüncü ayet: ‘’Müminler müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa artık Allah’la olan bağını koparmış demektir. Ancak onlardan gelebilecek bir tehlikeden korunmanız başkadır. Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor.
Sonunda dönüş Allah’adır.’’ [Âl-i İmrân/28] ayeti olmaktadır.
Buradaki nehy de mukayyettir. (müminleri bırakıp da) ifadesi, kifayetli bir Müslüman varken gayrimüslimleri dost edinmenin caiz olmadığı anlamına gelmektedir.
21
Üçüncü olarak, Bu ayetleri diğer ayetlerden ayrı tutarak anlamaya çalışmak caiz olmaz. Aksi takdirde Kur’ân kendisiyle çelişen bir kitap olur. Halbuki Allah, tam tersi bir şekilde birçok ayette bizi gayrimüslimlere iyilik yapmaya çağırmıştır. Onlarla iyi geçinmek de buna dahildir. Bu sebeple İslam daveti, hoşgörü ve merhameti merkeze almıştır. Bunun açıklaması şu şekildedir:
İslâm, bize açıkça düşmanlık gösterenler hariç, insanoğluna iyilik yapmaya davet etmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
‘’Allah, din konusunda sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlarla iyi ilişkiler içinde olmanızı ve onlara adaletli davranmanızı yasaklamaz. Allah adaletli olanları elbette sever.’’
[Mümtehine/8].
Kur’an, Hz. Peygamber’in (s.a.s) savaş için değil barış için gönderildiğini açıkça beyan etmiştir. İslâm’da risaletin ana direği, bütün insanlığa merhamet etmektir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın, gönderiliş amacını belirterek Hz. Peygamber’i (s.a.v) tavsif ettiği şu sözünde gayet açık ve bedihîdir: ‘’Ve seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’’ [Enbiyâ/107].
İslâm şiddete ve aşırılığa karşı koymaya muktedirdir. Zira, umumi barışa önem vermektedir. Ehl-i kitap’la en güzel şekilde mücadele edilmesini istemektedir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
‘’İçlerinden haksızlığa sapanlar dışında Ehl-i kitap’la mücadelenizi sadece en güzel yolla sürdürün ve deyin ki: "Bize indirilene de size indirilene de inandık. Bizim tanrımız da sizin tanrınız da birdir.
Biz O’na teslim olmuşuzdur." [Ankebût/46]. Bunun yanında kin uyandırmayı ve kötü görmeyi ortadan kaldırmaya davet eder. Bu sebeple Allah şöyle buyurmuştur: ‘’Allah’tan başkasına tapanlara hakaret etmeyin; sonra onlar da bilgisizlik yüzünden sınırı aşarak Allah’a hakaret ederler. Böylece biz her ümmete kendi işlerini güzel gösterdik. Sonunda dönüşleri rablerinedir. Artık O, ne yaptıklarını kendilerine bildirecektir.’’ [En’âm/108]. Aynı zamanda İslâm, komşularla iyi geçinmeye ve insanlar arasında ayrımcılık yapmayı terk etmeye çağırır. Ayette şöyle buyurulmuştur: ‘’...
22
Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. ... ‘’ [Maide/8].
İslâmi değerler, medeniyetlerin çeşitliliğine inanır ve bunu kabul eder. İman da müslümanların kalbinde buna bağlı bir şekilde yer eder. Hz. Peygamber’in ve sahabenin hayatı, medeniyet ve kültürlerin farklılığı üzerine bina edilen bu imanın bir temsili hükmündedir. Aynı zamanda fiili bir gerçeklik olarak da farklı medeniyetlerle alışveriş halinde bulunmuştur. Medeniyetlerin bir araya gelmesi, insanlığın uygarlık tarihinin alametlerinden birisidir. Bu, galip gelinmesi ve kaçınılması mümkün olmayan bir kaderdir. Hakim olan bu kaideye göre, genel ve ortak bir insani değer olan değerle, medeniyete özgü olan değerin ayrımı daima yapılagelmiştir. Medeniyetlerin çatışması ilkesine bir alternatif;
dünyada meydana gelecek olan anlaşmazlıklarda medeniyet faktörünün egemen olacağı iddiası altında; başkalarına üstün gelmek, kendinden olmayanı yok etmek ve kaynaklarına ve servetlerine hükmetmek amacıyla güçlü olan tarafın maddi ve fiili imkanlarını kullanmasını savunan medeniyetlerin çatışması teorisinin aksine, medeniyetlerin insanlığa iyilik ve fayda getirecek şekilde etkileşime girmesi ve günümüz meselelerine karşı yapıcı ve medeni bir şekilde karşılık verilmesidir. İslâmi değerler, iletişim teknolojisinde meydana gelen devasa teknik gelişmelerin hakimiyeti doğrultusunda küçük bir köy haline gelen günümüz dünyasında; izole olmak, kabuğuna çekilmek ve içine kapanmanın imkansız bir durum olduğunu müslümanların kalplerine yerleştirmektedir. Zira, tek küresel bir medeniyetin peşinde sürüklenme çağrısı haddi zatında, her milletin kendine özgü medeni hususiyetlerini kaybedip dominant olan medeniyetin bir kopyası haline gelmesine sebep olan, medeni tabiiyet yoluyla ezici üstünlüğe sahip medeniyetin otoritesini pekiştirme ameliyesinden başka bir şey değildir.
İslâm dini, takipçilerine çeşitlilik ve farklılığın Allah’ın bir sünneti olduğunu vurgulamıştır. Hz. Peygamber’in gönderilişinin özünde ise insanları tek bir dine zorlamamak vardır. Çeşitlilik,
23
Allah’ın evrendeki kanunlarından biridir. Ayette şöyle buyurulmuştur: ‘’... Her birinize bir şeriat ve bir yol yöntem verdik.
…'’ [Maide/48]. Ayrıca ‘’ Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı. Fakat onlar hep ihtilâf içinde olacaklardır, rabbinin esirgedikleri müstesna; zaten O insanları buna uygun yaratmıştır. Böylece rabbinin, "Andolsun ki cehennemi hem insanlar hem cinlerle dolduracağım" sözü yerini bulmuş oldu.’’
[Hûd/118-119] buyurulmuştur. Aynı zamanda ‘’Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. …'’ [Bakara/256]
buyurulmuştur. ‘’Artık sen öğüt ver, çünkü sen ancak bir uyarıcısın. Onlara egemen bir zorba değilsin.’’ [Gâşiye/21-22]
denilmiştir.
İslâm dininin değerleri semavi dinlere düşmanlıkta bulunmaz. Kur’ân-ı Kerîm’de, peygamberlere ve semavi kitaplara inanmanın, müslümanın imanının kamil olma şartlarında biri olduğu Allah’ın şu sözünde belirtilmiştir: ‘’Allah’ın elçisi ve müminler, rabbinden ona indirilene iman ettiler. Her biri Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine inandılar. "O’nun elçileri arasında ayırım yapmayız" ve "İşittik, itaat ettik, bağışlamanı dileriz rabbimiz, gidiş sanadır" dediler.’’ [Bakara/285].
Ancak; İslâm’ın, müslümanın gayrimüslimle olan ilişkilerinde temel bir kural kıldığı bu hoşgörünün, bu dinin özüne uygun olmayan her türlü varlığa karşı bir eğilim sebebi olarak anlaşılması mümkün değildir. Bu hoşgörü, ayrımcılık yapanı ve anlaşmazlığı görmezden gelmediği gibi, İslâm’ın insanların hayatında hakim olmasını amaçladığı beşeri ilişkileri tesis etmektedir. İnanca, medeniyete ve kültüre dair özelliklere olan vurguyu ortadan kaldırmak mümkün değildir. Fakat İslâm, bu hususiyetlerin milletler ve toplumlar arasındaki medeni etkileşimi ve yardımlaşmayı engellememesini arzu etmektedir.
İslâmi davet, halkların farklılığına ve toplumsal çeşitliliğe odaklanmıştır. Farklı taraflar arasındaki bir araya gelişler ancak birbirini tanıma ve yardımlaşma yoluyla olmalıdır. Bu, ayette şöyle belirtilmiştir: ‘’Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir
24
dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.’’ [Hucurât/13].
İslâmi davet ve İslâmi değerler, odak noktası olarak hoşgörüyü, çatışmayı değil diyalogu, birbirini ortadan kaldırmayı değil beraber yaşamayı benimsemiştir. Tüm açıklığıyla, Kur’ân ve sünnetteki naslar bunu ilan etmiştir. Allah, peygamberine kendisine inanmayanlar hakkında affı ve hoşgörüyü emretmiştir.
Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘’Allah, peygamberin "Ey rabbim!
Bunlar iman etmemekte direnen bir topluluk" dediğini de biliyor.
Onları bırak ve "Sizinle kavgam yok" de. Yakında bilecekler!’’
[Zuhruf/88-89]. Ayrıca güzel bir şekilde hoşgörülü olmayı emretmiştir: ‘’... Sen şimdi güzel bir şekilde hoşgörülü ol.’’
[Hicr/85]. Şöyle demektedir: ‘’Kolaylığı seç, iyi olanı emret, cahillere aldırma!’’ [A’râf/199]; ‘’İman edenlere söyle de Allah’ın (yargı) günlerine inanmayanları bağışlasınlar; çünkü (böyle) bir topluluğu, hak etmeleri yüzünden Allah cezalandıracaktır.’’
[Câsiye/14].
İslâm’ın ve Peygamber’in gönderilmesinin hedefi gayrimüslimleri İslâm’a sokmak değildir. İslâm’ın amacı kendi hakikatini açıklamaktır. Bu amacın oynadığı rol ise İslâm şeriatının saflığını korumak ve onu müdafaa etmektir.
İslâm, diğer inançlara karşı düşmanlık taşımamaktadır.
İslâm, şiddeti ve terörü kontrol altına almak istemektedir. Allah, bütün insanları tek bir nefisten yaratmıştır. İnanışların farklı olması insanoğlunun tabiatından kaynaklanmaktadır. İnançlar alınıp satılamazlar. Herhangi bir inanca zorlamak diye bir şey yoktur. Farklılıklar, birbirini tanımaya ve yardımlaşmaya engel değildir.
İslâmi değerler bizi, bütün insanlar arasında barışı tesis etmeye çağırır. İnsanlar arasında birçok ortak noktalar
25
bulunmaktadır. Bu ortak değerleri kan dökülmesini önlemek için kullanmamız ve hep beraber, insanlığı zora sokup pahalıya mal olan ifsattan ve nefretten dini şuuru arındırmak için yardımlaşmamız gerekmektedir. Ey değerli insanlar; şiddet, açlık ve fakirlikle mücadele etmek için iş birliği yapmalı ve insanlığın mutluluğu için birbirimize yardımcı olmalıyız. Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
26
İÇINDEKILER
Takdim ... 4
Önsöz ... 8
SAVUNUCULARI NEZDİNDE VELÂ VE BERÂ KAVRAMLARININ KONUMU ... 9
ÖNDE GELEN SAVUNUCULARININ GÖRÜŞLERİ ... 10
GÖRÜŞÜN SAVUNUCULARINA GÖRE KAFİRLERLE DOSTLUK KURMANIN BAZI ŞEKİLLERİ ... 11
KUR’AN-IKERİM’DEN GETİRDİKLERİ DELİLLER ... 12
BİR GARİP GÖRÜŞ ... 14
KONU İLE İLGİLİ DOĞRU ANLAYIŞ ... 14
BU AKİDEDE MERKEZİ YERE SAHİP OLAN İKİ AYETLE VE DİĞER AYETLERLE İLGİLİ DOĞRU YAKLAŞIM ... 18
27