Read Ebook {PDF EPUB} Tatlı Rüyalar by Alper Canıgüz
Tatlı Rüyalar.
Gazetedeki "satılık hayat" ilanını gören Hector Berlioz, aradığı adamı bulmuştur.
Peki, her gece rüyasında başka bir adam olarak uyanıp ikinci bir hayat sürdüren Şevket Hakan Tunçel'in sorunu nasıl çözülecektir? Görünüşe bakılırsa, rüyalar âlemine girip, hayatını çalan bu yabancıyla yüzleşmekten başka çaresi yoktur. Bu konudaki tek umudu, bıkkın psikoloji profesörü Olcayto Fişek'tir.
Hector Berlioz neyin peşindedir? Olcayto Fişek, rüya-gerçek bulmacasını çözebilecek midir? Para dolu bir çantanın peşindeki gangsterlerin bütün bu olup bitenlerle alakası nedir? Ya da mahzun bestekâr Hüseyin Bey'in?
Tüm bu soruların yanıtı, yüzyılın son güneş tutulması esnasında açığa çıkacaktır. 2000 yılında yayımlanan Tatlı Rüyalar, 21. yüzyıl Türk romanındaki yeniliklerin öncüsü. Absürt olduğu kadar inandırıcı, çılgınca olduğu kadar zekice, fantastik olduğu kadar gerçekçi bir eser. Bilincin altını üstüne getiren müstesna bir komedi.
"Bütün gece arkadaşlarla king oynamıştık. Yattığımda gözümün önünde iskambil kâğıtları uçuşuyordu. Sonunda dalmışım. Rüyamda kendimi sinek altılı olarak gördüm. Sinir bozucu, sarı ışıklı, sigara dumanlarıyla kaplı bir odada uçuyordum. Yorulunca gidip avizenin kenarına tünedim. O sırada karo papazının bana doğru yaklaştığını fark ettim. Uçarak tabii ki. Gelip yanıma kondu. Ben gülümseyip kendisini ne de olsa büyüğümdür diye saygıyla selamladım. Ama o acımasızca beni dövmeye başladı. Kan ter içinde uyandığımda karo papazının sözleri kulaklarımda çınlıyordu: ‘Ne biçim adamsın lan sen? Ne koz oynarsın ne el almaz!'"
Tatlı Rüyalar.
Alper Canıgüz’ün okuduğum bu 3. Kitabıdır. Yanılmıyorsam yazmış olduğu ilk kitabıdır. Diğer ikisine nazaran bu kitap biraz daha kendince ağırlığı olan bir kurguya sahip. Karakterler canlı ve yapıları gereği okuyucuyu olayın içine çekebilme konusunda başarılı. Okuduğum çok az kitap bende bu tarz bir etki bırakabilmiştir. Bu yönden de ayrıca bir tebriki hak ettiğini söylemeliyim. Gelelim kitabın kendisine…
Kitapta birbirinden bağımsızmış algısı uyandıran çok fazla karakter vardır. Bunlar aslında şu veya bu şekilde birbiriyle bağlantılı ve konunun bütünlüğünün parçalarıdır. Ancak bana kalırsa ana karakter konusu açıklığa kavuşturulmamış, okuyucunun algısına bırakılmıştır. Bir devlet üniversitesinde bir psikiyatri profesörü olan Fişek alanında gayet bilgili ve kendini kanıtlayacak derecede zekaya sahip birisidir. Günlerden bir gün yanına Şevket Hakan Tunçel adında bir adam gelmiş ve ona durumu ile ilgili bir takım bilgiler vermiştir. Başlangıçta profesör adamı pek sallamasa da söylediklerini dinledikçe konu ile ilgilenmeye başlamış ve istemeden de olsa Şevket’e yardım etmeyi kabul etmiştir. Şevket’in anlattığına göre şevket gece uyuduğunda beyninde ikinci bir kişiliğe bürünüyor bu ikinci kişi aynı şevket gibi istediğini yapabilen, istediği gibi davranabilen birisi oluyor.ve son uyuyup ikinci kişiliğe büründüğü zaman pijamasının bir düğmesi diğer tarafta kalmış ve diğer tarafta ki Hector isimli diğer karakter düğmeyi bulmuştur. Meydana gelen durumdan dolayı diğer tarafa geçişin mümkün olduğunu fark eden şevket diğer tarafa tekrar geçebilmek içim profesörden yardım istemeye gelmiştir.
Profesör bazı deneyler akabinde ıhlamur aracılığıyla Şevket’in diğer tarafa geçişini sağlayabileceğini anlar. Ve deneye başlanır. Diğer tarafta ise 5 yıl önce tarihi eser kaçırırken 3 milyon doları polisler geldiğinde alıp kaçmayı başaran panş isminde bir karakter bulunmaktadır. Hector ve hamit bu paranın peşindedir. Aslında paranın peşinde olan Okan ve Tatar lakabı olan birisi daha vardır. Tam şevketin öte tarafa geçtiği gün bu parayı ele geçiren hector tatar tarafından öldürülmek üzere iken şevket yetişir. Parayı alarak yüksek bir binadan atlar. Öleceği sırada profesörün bulunduğu ana gerçekliğe döner.
Profesör Şevketin diğer tarafta yaşadıklarına inanmasa da parayı ve şevketin kayıp olan pijamalarını fark edince gerçek olduğuna inanır. O sırada kapı çalınır ve diğer gerçeklikte ki panş kapıda belirir. Panş parasını almak için gelmiştir. Ve hikayesini kısaca anlatarak parasını alır. Son sahne panş ve sevgilisi Bebekanın hüseyin efendinin şarkısını dinleyerek şarkı hakkında yaptıkları yorum ile son bulmaktadır.
merve evirgen.
radioadidasoriginals‘ın demirbaşı, xoxo‘nun müzik yazarı, zoey deschanel’in istanbul şubesi sevgili arkadaşım Merve Evirgen tanıdığım en cool, en eğlenceli ve en stylish kızlardan. Onun yaşadığı İstanbul’u tanımak, hesaplı tüyolar almak ve bu esnada da seçtiği şahane şarkıları da dinlemek için sizi şöyle alalım:
Şehirdeki ritüelin: Çok klasik bir cevap olacak ama, güne güzel başlamaya çok fazla önem verdiğim için sabahları Türk kahvemi ve sigaramı içtikten sonra Üsküdar – Beşiktaş motorunda hava ne kadar soğuk olursa olsun açık havada oturup o aralar en sevdiğim şarkıyı kırık ama emektar Marshall headphone’larımla dinlemek.
En sevdiğin galeri / müze: Fazla sanat insanı değilim ama, SALT Beyoğlu, Pilevneli Project ve İstanbul Modern’i sayabilirim rahatlıkla. Bir de iki sene boyunca tur rehberliğini yaptığım için Santralistanbul’daki Enerji Müzesi’nin de yeri kalbimde ayrıdır. Özet olarak, şehre gelen sergilere göre hareket ediyorum.
En sevdiğin cafe: Evime çok düşkün olduğum için cafe’lerde vakit geçirmeyi unuttum! Ama çok leziz kekler yapan garsonu Berk yüzünden Çukurcuma’daki Holy Coffee, Galatasaray’daki Ara Kafe ve Kadıköy Barlar Sokağı’nın cafe’lerini çok seviyorum.
En sevdiğin bar: Beyoğlu’ndaki Ispanak’la farkında olmadan özel bir bağ oluştu aramda. Pek kokteyl insanı olmadığım için barlara da pek hakim değilim ama Tektekçi’nin shot’ları da gayet iyi.
En sevdiğin gece kulübü: Gece kulübü sevmiyorum, konser seviyorum. Dolayısıyla Babylon, Ghetto, Peyote gibi yerleri en sevdiğim gece kulüpleri olarak sayabilirim. Ama illa ki dans etmek istiyorsam, Mini Müzikhol tartışmasız İstanbul’un en iyi gece kulübüdür kanımca.
Alışveriş için adreslerin: AVM’leri gezip tozup yine dönüp dolaşıp ihraç fazlası mağazalardan alışveriş yapıyorum, fiyat performans oranı umduğumdan çok daha başarılı oluyor üstelik. Topshop, Zara gibi en sevdiğim markaların ihraç fazlası üstelik sezon ürünlerini çok daha ucuza alabiliyorum. Yine de çoğu zaman tek adresim Topshop, kışlıklarımı çıkarırken fark ettim ki gardrobumun %85’ini Topshop döşemiş!
Ne yemeli / ne içmeli: Asmalımescit Tavan Arası’nda ne bulursan yemeli içmeli, Holy Coffee’de Berk’in yaptığı keklerin tadına bakmalı, Ara Kafe’nin Meksika usulü sıcak çikolatasına mutlaka bir şans vermeli, Baylan Pastanesi’nde şeker komasına girmeli…
Şehrin soundtrack’i / filmi / kitabı: Şehrin soundtrack’i bence Fleet Foxes’ın Montezuma’sı. Şarkıda anlatılan hikayenin şehirle pek alakası olmasa da şarkının hüznüyle İstanbul’un hüznü çok örtüşüyor bence. Şehrin filmi Ağır Roman ve bu hiçbir zaman değişmeyecek! Şehrin kitabıysa Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar’ı, romanın absürdlüğü o kadar yakışıyor ki İstanbul’a!
Yılın en sevdiğin zamanı: İlkbahara girmek üzere olduğumuz, günlerin uzadığı, güneşin yüzünü daha çok gösterdiği, havanın hala biraz soğuk olduğu ama güneşin içinizi ısttığı, Mart sonu Nisan başları. Yılın bu vaktinde en sevdiğim şeylerden biri de çok minik üşüyorken güzel bir cafe latte eşliğinde sigaramı içmek.
Yaz Moduna Girenlere…
Malum yaz geliyor! Biliyorum ki, bazen saatlerce deniz kenarında ya da havuz başında uzanarak, bazen de yeni yerler keşfetmenin hazzıyla sokak sokak gezerek yazı karşılamak istiyorsunuz. Fakat bu yaz nerelere gitsek, neler izlesek ve okusak diye araştıracak vaktiniz olmadıysa,
söyleyeceklerime kulak vermeniz yeterli.
Yaz Gelse de Gitsek… Hepimiz bütün bir kış boyunca bu cümleyi kurmadık mı? Herkes bir yerlere gitmek için, fotoğraflarda güzel çıkmak için, sokaklarda gezmek için, açık havada oturup içeceklerini yudumlamak için güneşi ve yazı beklemedi mi?
Eğer hala bu yaz tatilinde nerelere gideceğinize karar veremediyseniz; birkaç önerim olacak. Bütün bu önerilerimi bir seferde sıralamak zor olacağı için modunuza, zevklerinize göre bir kategorilendirme yaptım. Haydi başlayalım:
Ruh Hali 1: Şöyle sakin, sıcacık ve samimi bir yer arıyorum. Sokakları dar ve taşlı, denizi buz gibi olsun. Geceleri meyhaneye gidelim ama kalacağım yerler de cebimi çok yakmasın.
Eğer tam da üstteki gibi bir ruh hali içindeyseniz; size Ayvalık Cunda Adası’nı tavsiye ederim. Adalar insana her zaman bambaşka bir huzur verir ve
“ gün olup, alıp başını gitme ” isteği uyandırır. Tam da böyle bir ruh halinden yola çıkarak Cunda Adası’na gitmenizi, temmuz-ağustos ayında daha kalabalık olacağı için mümkünse yakınlarda veya ağustos sonunda yerlerinizi ayırtmanızı tavsiye derim. Ayvalık’a çok yakın olması sebebiyle, gezi planınızı da genişletebilir, bir taşla iki kuş vurabilirsiniz.
Cunda’dayken kesin gidilmesi gereken yerler:
* Cunda Taş Kahve: Burası Cunda’nın tarihi taş kahvesi. Ayvalık tostu yemeniz, yanına limonata içmeniz, tavanında kuşların uçuştuğu iç kısmında oturup okey oynamanız tavsiye edilir.
* Necdet H.Kent Kütüphanesi: Aşıklar tepesinde bulunan bu kütüphanenin içine adım atın, kitaplarına göz gezdirin sonra da terasında şarap eşliğinde Cunda’yı selamlayın.
* Patriça Koyu: Sakin, gözlerden ve gürültüden uzak bir koy. Giderken toprak yolunda biraz yorulsanız da, vardığınızda buna değecek.
* Cunda Sahil Restaurant: Mezeleri, güler yüzlü tavrı, ağaçlarına asılı loş lambaları ve size enerji patlaması yaşatacak “volkanik” tatlısıyla bu meyhaneyi es geçmemeniz gerekir.
* Vino Şarap Evi: Ev yapımı şaraplar eşliğinde ağaçların gölgeliklerinde oturabileceğiniz, lezzetli İtalyan usulü yemekler yiyebileceğiniz, kırmızı kareli örtüleriyle adada hemen gözünüze çarpacak bir mekan burası.
Ruh Hali 2: Sevdiğim insanla baş başa olmak, mis gibi bir hava ve huzur eşliğinde her gece şaraba doymak istiyorum.
Eğer böyle hissediyorsanız size tavsiyem Şirince . Selçuk ilçesine çok yakın, meyveli şarapları, meditasyon evleri, matematik okulu ve mis gibi havasıyla adından söz ettiren bu yer size iyi gelebilir. Hatta kendinizi buranın havasına fazla kaptırıp, karşınızdakine aşırı dozda felsefe bile yapabilirsiniz!
Biraz tepelerde kurulmuş olan otellere göz atarsanız merkezdeki yabancı turist kalabalığından daha da sıyrılabilirsiniz. Buraya ulaşım da çok kolay:
İzmir’den Selçuk (trenle çok yakın), Selçuk’tan da taksiyle 15 dakika içersinde Şirince’de olursunuz.
Şirince’de kesin gidilmesi gereken yerler:
Pamucak Plajı: Upuzun bembeyaz kumlu plaj. uzanıp kitabınızı okumanız, sonrasında denizinde serinleyip Şirince’ye öyle dönmeniz tavsiye edilir.
Kıvırcık Mustafa Şarapları: Bir sürü şarapçının olduğu Şirince merkezde, en güzel şarapları olan, en hoş sohbetli yerlerin başında gelir.
Efes Antik Kenti: Şirince’ye kadar gelmişken kesinlikle görülmesi gerekir diye düşünüyorum. Selçuk otogarından buraya dolmuşlar kalkıyor.
Üzüm Kafe / Restaurant: Bahçesi, mimarisi, yemekleri ve şaraplarıyla saatlerce vakit geçirmek isteyeceğiniz bir mekan.
Ruh Hali 3: Ben insanlarla iç içe olmayı severim, kalabalıkla kaynaşmayı yeni insanlarla tanışmayı daha da çok severim. Parasal kaygılarım da yok.
O halde Bozcaada sizin için ideal. Buz gibi (gerçekten buz) denizi, kocaman plajı (Ayazma Plajı), şarap bağları ve şarap evleri, daracık sokakları ile Geyikli üzerinden kolaylıkla feribotla geçebileceğiniz bir cennet sayılabilir. Gece hayatı sizin için önemliyse, artık bu adada sıkılmayacağınızı da hatırlatayım çünkü son yıllarda yepyeni gece mekanları açıldı.
Polente Bar’ında şahane kokteyller denemeniz, Tepede gün batımını izlemeniz,
Bir gece Bakkal Kafe’de keyifli sohbetler eşliğinde yemek yemeniz, Lodos’un mezeleriyle keyfe gelmeniz tavsiye edilir.
Ruh Hali 4: Uzaklara gitmek istiyorum, kanalları kenarında huzur, yeri geldiğinde kafa bulayım, yeri geldiğinde de bir barda saatlerce insanlarla konuşayım. Mümkünse de aşırı turist ve sıcak olmasın.
Tavsiyem Amsterdam! Her ne kadar yaz sezonunda çok yabancı turist alsa da, benim Amsterdam rehberimle , biraz daha sakin, yerel ve serin bir yaz geçirebilirsiniz.
Ruh Hali 5: İstanbul’dayım bu yaz. Neler yaparak olabildiğince “tatildeyim” havasını kendime yaşatabilirim?
* Kilyos’a kaçıp, sahilinde güneş altında erirken,
* Bir perşembe akşamı Cochine’de canlı Jazz performansı eşliğinde Vietnam yemekleri tadarken,
* Bir akşam üstü arkadaşlarınızla buluşup Limonlu Bahçe’de limonatalarınızı yudumlarken,
* Mitanni’de bir gece Jazz’a doyarken,
* Tom Tom Kaptan sokaklarında insanların arasına karışıp, sonra da İndigo’ya zıplamaya giderken,
* Gecenin bir vakti Alex’in barında Rock Lobster veya Ginger Thing kokteyli içerken yazın İstanbul’da nasıl da hızlı aktığını göreceksiniz.
Yaz Gelse de İzlesek…
Bazı filmler yazın izlenmeli. Bir kış günü izlediğinizde içinizi ısıtacak ama yazında size yeterli enerjiyi verecek türden filmlerden bahsediyorum. Biraz yollarda geçen, parçalı bulutlu olsa da genelde güneşli, uzakları çağıran, hayat dolu ve anı hissetmelik filmler…
Into the Wild: Defalarca izlediğim bu film bana yaşama enerjisi ve gezip keşfetme arzusu veriyor. “Anı yaşamanın” aslında ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Hala izlemediyseniz bir yaz gecesi toplayın arkadaşlarınızı eve ve ev yapımı kokteyller eşliğinde bu filmin her karesinde güneşi, bugünü ve hayatı hissedin.
My Girl 1/2: Bu filmi her yaz izlerim. Birincisi çocukluğumun filmi olduğu için, ikincisi de sokakları flamalı bisikletiyle gezen Vada’nın bana “ yaz geldi, haydi sokaklara çıkıp bisiklete binelim ” temalı duyguları aşıladığı için. Sonu biraz hüzünlü bitse de tam bir yaz ve “kendini iyi hissetme” filmi.
Biraz da sizi çocukluğunuza döndürecek türden.
Solino: Yazlık sinemaları sever misiniz? Hatta hiç gitmemiş olsanız bile… Peki İtalya’yı sever misiniz? Cevabınız evet ise bir yaz gecesi izlenmesi gereken bir film daha. Biraz hüzünlü, biraz dokunaklı olsa da, içinde Solino, pizza, Costanzo müzikleri, Fatih Akın’ın yönetmenliği ve muhteşem oyunculuklar varken asla içiniz kararmaz, garantisini veriyorum.
Y tu Mama Tambien: Bazen hiçbir şey göründüğü gibi olmaz. Sadece yaşayan bilir ve hisseder. Bu konunun çevresinde, birbirinden biraz alakasız üç kişinin atlayıp bir arabayla Meksika’ya gittiğini düşünün. Bu yolculukta onları neler bekliyorsa, sizi de bu filmden sonra buna benzer bir ruh hali karşılayacak ve kendinizi uzaklara atmanın yollarını arayacaksınız.
Mine Vaganti (Serseri Mayınlar): Ferzan Özpetek’in en sevdiğim filmleri arasında yer alan bu filmi izlerken, arkadaşlığa, yalnızlığa ve dahası tabulara dair birçok şey düşüneceksiniz. Tabi bunları düşünürken de, bir tarafınız bu “ turkuaz rengi deniz, bu huzurlu sokaklar nerede acaba? ” diye soracak. Ben cevabını vereyim, İtalya’nın en bakir yerlerinden biri: Lecce’de.
Yaz Gelse de Okusak…
Yazın kafamızı rahatlatacak, içimizi açacak, ısıtacak kitaplar okumayı daha çok isteriz. Yazları özellikle okumayı çok sevdiğim birkaç yazarın, kitap isimlerini paylaşacağım, zaten okumuşsanız da, sizin önerilerinizi yorumlar kısmına bekliyorum!
Alper Canıgüz – Tatlı Rüyalar: Alper Canıgüz’ün bütün kitaplarını defalarca okumak istiyorum. Eğer bu yazarın herhangi bir kitabını henüz okumadıysanız da kesinlikle tavsiye ederim. Güneşin kızgınlığı, denizden gelen esintisi ve dalga sesleriyle muhteşem bir kombo oluşturacak Canıgüz’ün mizahi detayları. Anahtar kelimeler; psikanaliz, rüya, ikilem ve şaşkınlık.
Charles Bukowski – Factotum: Bir işten diğer işe koşan Bukowski, sayfaları çevirirken viski kokuları duymuş gibi hissedeceğiniz, bir nefeste okunabilen eğlenceli bir kitap. Her zamanki gibi Bukowski gözlemleri, maceraları, kaçamakları ve argo betimlemeleriyle dolu! İnsan her akşam farklı bir yerde uyuyup, farklı bir yerde uyanır mı? Söz konusu Bukowski; yani nam-ı diğer Henry Chinaski ise evet. Anahtar kelimeler; para, iş, parasızlık, ucuz oteller, barlar, içki, kadınlar ve yorgunluk.
Christopher McCandles – Back to the Wild: Bir üst yazı da filminden (Into the Wild) bahsettiğim şahane kitap. Her sayfasında bir macerayla karşılaşacaksınız. Anahtar kelimeler; doğa, başkaldırış, kaçış, macera ve yüzleşme.
Jack Kerouac- Yolda: Beat kuşağı yazarlarından Jack Kerouac’ın kaleme aldığı bu kitabı yol maceralarını seven, uzun betimlemeler ve şiirsel metinlere katlanabilen ve biraz maceracı insanlara özellikle tavsiye ediyorum. İkinci dünya savaşından sonra Amerika yolcuğu sırasında not defterine aldığı notlardan oluşan bu kitabı özellikle yazın okumak gerektiğine inanıyorum. Anahtar kelimeler; Jazz, arayış, şiir, kadınlar, yollar, arkadaşlık ve cinsellik.
Biraz Oku Sonra Al.
Türk bir anne ile Fransız bir babadan olma Hector Berlioz –kendisi Türkiye’de yaşayan bir Fransız Türk’üdür- sıradan bir pazar sabahı kahvaltı ederken bir ilan okur ve “hayatı değişir”… “Hayatımı satıyorum! 25 yaşında, iyi eğitimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı genç, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor. İlgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilirler.” Genç yazar Alper Canıgüz’ün ilk romanı yukarıda tırnak içine alınan ilanla başlar. Tatlı Rüyalar, kitabın alt başlığında da belirtildiği gibi, gerçekten ‘psiko-absürd’ ve de ‘romantik komedi’. Zekice kurgulanmış, bir ilk kitaptan -alışıldığı üzere- beklenmeyecek kadar iyi yazılmış, kıvrak dilli, özellikle de saçma, komik ve psikolojik… Gerçek bir serüven, gerçek bir roman… Romana sonundan bakarsanız, matrak bir romantizm de bulabilirsiniz. İşin psikoloji kısmına gelince… Yazarımız her ne kadar 1969 doğumlu genç bir psikolog ise de, burada mesleğini kötü temsil ettiği bile söylenebilir. Binyıl Kitap ekinde yayımlanan söyleşisindeki ifadeleriyle aktaralım durumu: “Tatlı Rüyalar’da psikolojinin kullanımdan ziyade ‘kötüye kullanımı’ mevcuttur.
Psikoloji nedir ne değildir, bu konuda çoğunluğun kafasının karışık olduğunu biliyorum. Davranış örüntüleri hakkında büyük bilgi birikimine sahip olmakla birlikte iş, insan ruhunun ne menem bir şey olduğu konusuna gelince psikologların durumu da daha parlak değil diye düşünüyorum. İşte kitaptaki ‘psikoloji parodisi’ bununla ilgilidir.” Tatlı Rüyalar, “uzun süredir keyifli bir kitap okumadım” diyenlere hiç çekinmeden “ aradığınız işte bu”
diye tavsiye edebileceğiniz…
HAYATIMI SATIYORUM! 25 yaşında, iyi eğilimli, iki yabancı dil bilen sağlıklı gene, geri kalanını temin edebilmek amacıyla hayatının bir bölümünü satıyor. ilgilenenler aşağıdaki telefon numarasına başvurarak randevu alabilir. Hector, Pazar sabahı kahvaltısına renk katan bu dahiyane
“ne iş olsa yaparım” ilanını veren kişiyle tanışmak için kalan çayını bir yudumda bitirip heyecanla telefona sarıldı. Tam aradığım adam diye düşünürken karşı taraftan ince bir ses duydu. “Alo?” Acaba satıcı bir kadın mıydı? “Ben gazetedeki satılık hayat ilanınız için aramıştım,” dedi nezaketle. “Evet?” “Evet, ne?” Beş on saniyelik rahatsız edici bir sessizliğin ardından Hector konuşmaya devam etmesi gerekenin kendisi olduğuna karar verdi. “Hayatını satan kişi siz misiniz?” “Hayır.” Hector’un sinirleri bozulmaya başlamıştı. Peki kim?” “‘Üzgünüm, bu konuda size bilgi veremem.” “Bana bakın,” diye çıkışlı Hector. “Oralarda hayalını satan biri var mı yok mu? Varsa işte size yağlı bir müşteri… Daha ne istiyorsunuz?”
Birden bir televizyon ya da radyo kanalının o İğrenç şakalarından biriyle karşı karşıya olabileceği aklından geçti. Tam kapatmak üzereyken karşı taraftaki konuştu. “Ne yapmanız gerektiği gazetedeki ilanımızda yazılı.” Hector sersemlemiş bir halde ne yapması gerektiğini düşündü ama aklı duruvermişti sanki. “Ran-de-vu,” dedi beriki. “Bir randevu almanız gerekiyor… Alo? Hâlâ orada mısınız?” “Pekâlâ, bir randevu isliyorum,” diye geveledi Hector. “Adınız nedir?” “Û-hm, Berlioz… Hector Berlioz.” “Siz dalga mı geçiyorsunuz benimle?” “Hayır. Niçin sizinle dalga geçeyim?”
diye kıvrandı Hector. “Ben bir Fransız vatandaşıyım ve adım Hector Berlioz. Büyük bir müzisyenin adını taşımak suç mu yani? Bir Türk olsaydım ve adım Şekip Ayhan Özışık deseydim bana inanmayacak mıydınız?” “Tabii ki hayır.” Hector’un içinden telefonu kadının suratına kapatmak geliyordu ama bu küstah sekreter bozuntusu karşısında yenilgiyi bu kadar kolay kabullenemezdi. “Tamam, Şekip Ayhan Özışık biraz tuhaf bir isim. Ama ne bileyim…” “Tuhaf olan sizsiniz.” “Neler söylüyorsunuz siz!” diye bağırdı Hector, “Gazeteye verdiğiniz ilanı bir okuyun. Et alors, diğerlerini de okuyun… Sıradan insanlar ev, araba salar ya da iş arar. Sizse hayat satıyorsunuz. Öyle bir ilana tuhaf insanların başvurması son derece normal değil mi?” “Tamam,” diye iç geçirdi kadın. “Ama sakın beni o lafınızın arasına sıkıştırdığınız Fransızca iki kelimenin ikna ettiğini sanmayın. O kadar aptal değilim ben. Sadece söylediğiniz mantıklı geldi. Size randevu vereceğim.” Hector buna sevinmesi mi üzülmesi mi gerektiğini bilemedi. “Merci,” diye mırıldandı. “Sakın bir kelime daha Fransızca konuşmayın yoksa fikrimi değiştireceğim. Bugün öğleden sonra saat üçte burada olun. Adresi veriyorum. Yazıyor musunuz. ” * * * Hector saat iki sularında Cihangir’deki evinden çıkıp üç buçuğa doğru Kartal’daki adrese ulaştı. Burası bir apartmanın arka bahçesine inşa edilmiş yıkık dökük bir müştemilatu. Derin bir soluk alıp müştemilata yaklaştı. Kapının açık olduğunu fark etti. Zile bastı ama herhangi bir yanıt alamadı. Birkaç kez daha denediyse de sonuç değişmedi. Hafifçe kapıyı iteledi. Dar bir antre ve karşıda mutfak göze çarpıyordu. “Merhaba,” diye seslenerek içeriye doğru ürkek bir adım attı. Antrenin iki tarafında kapıları kapalı iki oda bulunuyordu. Hector varlığını hissettirmek için hafifçe öksürmeye hazırlanırken birden sağ tarafındaki kapı açıldı ve ortadan biraz uzun boylu, yapılı denebilecek, ince bir bıyığı ve sakalları olan, esmer bir adamla burun buruna geldi. Adam delici ve öfkeli bakışlarını Hector’un gözlerine dikti. Hector bayağı korkmuştu. Birşeyler söylemesi gerektiğini biliyor ama konuşamıyordu. “Nerede kaldın sen bakayım?” diye gürledi esmer adam. Hector’un alnında boncuk boncuk terler birikmişti. “Şey, ben bu semte ilk kez geliyorum da… Adresi bulmakta güçlük çektim,” diye geveledi. Adamın inanmaz gözlerle hâlâ onu
parçalayacakmış gibi bakmayı sürdürdüğünü görünce kupkuru olmuş dudaklarını ıslatıp yutkunduktan sonra ekledi: “Bir de… Sekreteriniz sokağın adını vermemiş…” “Sekreterim mi? Sen bisiklet tamircisinin çırağı değil misin?” “Non. Ben gazetedeki ilan için…” “A- özür dilerim. Bay Schubert, değil mi? Yoksa Monsieur Schubert mi demeliyim?” “Berlioz,” dedi Hector derin bir soluk alarak. “Bana Hector diyebilirsiniz.” “Evet. Sekreterim bana sizin geleceğinizi bildirmişti ama öyle dalgınım ki… Üstelik sabahtan beri bisikletçinin çırağını bekliyorum. Lütfen içeri buyurun.” Hector cebinden çıkardığı mendille alnındaki teri silerek az önce adamın çıktığı kapıya doğru ilerledi. Demek buralarda bisiklet tamircisi çıraklarının otuz beş yaşlarında olması, beyaz keten takım elbiseler giymesi ve Avrupa”daki modaya uygun açık renk camlı güneş gözlükleri takması
beklenebiliyordu. Acaba Kartal denen semt Alacakaranlık Kuşağında mıydı? Tam içeri adım atacağı sırada esmer adam kolunu kirişe dayayarak onu durdurdu. “Ayakkabılarınızı çıkarmıyor musunuz?” “Özür dilerim,” diye eğildi Hector. Yanağı adamın pantolonuna degiyordu. Beriki ayaklarına kapanmış gibi duran Hector’a şöyle bir baktı. “İsterseniz ayakkabılarınızla da girebilirsiniz. Ben sadece tercihinizden emin olmanızı istedim.
Ayakkabıyla girmenizde bence hiçbir sakınca yok.” Hector bu eve geldiği için kendine lanetler okumaya başlamıştı bile. Ne var ki, o anda oradan ayrılıp gitmek kendine duyduğu saygıyı sıfıra indirecekti; aynı, ayakkabılarını yeniden giymeye çalışmak gibi. Çıplak ayaklarıyla tahta döşemeli
odaya girdi. İçerisi derli toplu ama yoksul bir ev havasındaydı. Apartmanın arka kısmına ve bahçeye bakan tek pencerenin önünde küçük bir masa, masanın çevresinde iki sandalye, yerde bir döşek ve karşısında da böyle bir evde bulunması hiç beklenmeyecek hayli gelişmiş bir müzik seti vardı.
Hava hayli sıcak olmasına rağmen ev çok serin ve rutubetliydi. Ev sahibi Hector’un arkasından odaya girip düşmüş kapıyı omuzlayarak kapattı.
Sonra sırıtarak Hector’a döndü. “Böylece daha rahat konuşabiliriz.” “Siz benim adımı biliyorsunuz ama henüz ben sizinkini öğrenemedim,” dedi Hector Fransızlara yakışır bir nezaketle Karşısındakinin suratındaki ifade Hector’a istesem hâlâ da söylemem, der gibi geldiyse de genç adam kararlı bir tavırla elini uzattı. “Hamit Alemdar.” El sıkışırlarken Hamit diğer eliyle onu masanın kenarındaki sandalyelerden birine buyur etti. Sonra müzik setinin uzaktan kumandasını eline aldı. “Dilerseniz konuşurken müzik dinleyebiliriz. Ben Klasik Batı Müzigi’nden çok hoşlanırım. Siz gelmeden önce de Bitmeyen Senfoninin CD’sini koymuştum. Malum o zaman sizi Schubert sanıyordum. Ama isterseniz Berlioz de var…” “Yo, yo… Bitmeyen Senfoni’yi ben de severim. Adım Berlioz diye sadece Berlioz dinleyecek değilim ya! Bu biraz tuhaf olurdu, değil mi?” “Belki de,”
diye omuz silkti Hamit. “içecek bir şey ister misiniz?” “Soğuk birşeyler varsa sevinirim.” Hamit odaya elinde iki bardak limonlu ve buzlu kolayla girip masanın diğer yanındaki sandalyeye oturdu. “Sekreterinizi kovmakla iyi etmişsiniz,” dedi Hector temkinli bir şekilde gülümseyerek. “Herhalde ilanınıza başvuranlardan biriyle konuşmasını duydunuz.” Hamit onun imasını anladığını belirtecek kadar gülümsemekle yetindi ama bu konuda herhangi bir yorum yapmadı. Eğilip masanın kenarında duran ince çantadan siyah kaplı bir defter ve bir kalem çıkardıktan sonra Hector’a döndü.
“Evet Bay Berlioz, lütfen bana biraz kendiniz hakkında bilgi verin.” “Ben mi size kendim hakkında bilgi vereceğim?” “isterseniz ansiklopediden bakayım,” dedi Hamit buz gibi bir sesle. “‘Hayır onu demek islemedim… Yani bu biraz garip bir durum. Ben şu anda işveren durumundayım. Ve sanki bu işin normali, benim size soru sormam.” “Telefonda sekreterimle konuşurken, pek de normal bir durumla karşı karşıya olmadığımızı kendiniz de itiraf etmediniz mi?” “Öyle ama…” “Bakın,” diye onun sözünü kesti Hamit, “buraya gelip hayatımı satın almak istediğinizi söylüyorsunuz;
en azından bir bölümünü. Hayatımı kimin ellerine teslim edeceğimi bilmek islemem çok doğal değil mi? Elbette nasıl bir hayal satın alacağınızı bilmek de sizin hakkınız, bunu biliyorum Ama soru sorma sırası size de gelecek. Sizden biraz daha sabretmenizi ve bana anlayış göstermenizi rica
ediyorum.” Hector yine ağzının kuruduğunu hissetti. Kolasından bir yudum alıp sinirli bir şekilde sağına soluna bakındı. “Pekâlâ,” diye mırıldandı.
“Ne bilmek istiyorsunuz?” “Size önemli gözüken şeyleri. Ben ilişkilerime karşımdakine tam bir güven duyarak başlamayı tercih ederim. Karşımdaki güvenilmez biri olduğunu gösterene kadar da böyle devam ederim. Her seferinde hayal kırıklığına ugramışsam da ahlaken bunun böyle olması gerektiğine inanıyorum.” Hamit’in kendi hakkında birşeyler söylemesi Hector’u biraz rahatlatmıştı. “Otuz üç yaşındayım,” diye söze başladı.
“Fransa’nın şirin bir kenti olan Cannes’da doğmuşum. Babamın işi gereği on üç yaşıma kadar dünyanın pek çok farklı yerinde bir sürü şehir gezdim.
Babamın vampir ısırığından ölmesi üzerine annemle birlikte -ki rahmetli sanırım bu yüzden Amerikan sinemasından nefret ederdiParis’te küçük bir eve taşındık. Annem güzelliğini iyice yitirmeden çok çalışıp para biriktirmesi gerekliğine inanıyordu ve tabii ki en rahat müşteri bulabileceği yer de Paris’ti. Neyse… Ben Tokat’ta askerliğimi yaparken…” “Siz neler söylüyorsunuz?” “Tokat diyorum. Tokat Üçüncü Topçu Taburu, ikinci Bölük Topçu Onbaşı Hector Berlioz!” “Şimdi ya kendimi çimdikleyeceğim ya sizi!” Askerlik günlerini düşünürken General Patton’u bile kıskandıracak vakur bir ifade takınan Hector bu söz üzerine silkinip kendine geldi. “Nasıl. Ah, evet biraz karışık anlattım, değil mi? Pekâlâ bir kez daha deneyeyim.” “Ve lütfen bu kez tımarhaneden çıkmak için doktorunu ruh hastası olmadığına ikna etmek zorundaki bir insanın hassasiyetiyle anlatın her şeyi.” Hector boğazını temizleyip parmaklarını alnında iyice seyrekleşmiş saçlarının arasından geçirerek aklını toplamaya çalıştı. Nedense çok heyecanlanmış gibi görünüyordu. “Benim annemin adı Perihan,” diye başladı söze. Sonra açıklayıcı bir tavırla ekledi: “Yani bir Türk.” “iyi gidiyorsunuz. Lütfen devam edin,” diye onu cesaretlendirdi Hamit. “Annem küçük bir kentte yaşayan orta sınıf bir ailenin on bir çocuğunun en küçüğüymüş. Çok güzel bir kız olduğu için on iki yaşından itibaren onu istemeye başlamışlar. Ama o sadece güzel değil akıllıymış da… Babasının - yani benim büyükbabamın- kendisine duyduğu zaaftan da yararlanarak liseyi bitirene kadar okumayı başarmış. Ne var ki, ailesini daha fazla oyalamasının olanaksızlığını ve artık ne yaparsa yapsın onu evlendireceklerini biliyormuş. Bu yüzden, yaşıtları artist olmak için İstanbul’a kaçarken, her zaman büyük düşünen bir kadın olduğu için o Cannes’a kaçmış. Amacı oradaki film festivali sırasında yapımcılar tarafından keşfedilmekmiş…”
Hector başını iki yana sallayarak kolasından bir yudum aldı. “Sevgili anneciğim umduğu gibi bir aktris olamamış ama bir prodüktörle, yani babamla -ki o bir Fransız idi- tanışmış. İki genç arasındaki ilişki… Gerçi babam annemden tam yirmi yedi yaş daha büyükmüş ama kırk beş yaşında birine genç denebilir, değil mi?” “Sanının anladım,” dedi Hamit sabırsızca. “İkisi evlenmişler ve siz doğmuşsunuz. Babanızın mesleği de neden birçok şehir gezdiğinizi açıklıyor. Babanızın ölümüne gelelim.” “Evet bu çok hazin bir öyküdür. Babam Amerikan-Fransız ortak yapımı bir korku filminin yapımcılığını üstlenmişti. Annem bu işten hiç hoşlanmıyordu. Oldum olası vampirlerden nefret ederdi. Ama babam annemin endişelerine gülüp geçiyordu. Ancak sanırım onun hatırı için film setine bir diş sarımsakla gitmeyi kabul etmişti. Sarmısağın kokusu film setindekiteri çok huzursuz ediyormuş, bilhassa da vampirleri… Şımarık Amerikalı aktörlerden biri -yani bir vampir- babama annemin bir salak olduğunu, babamın da, onun aklına uyduğu için ondan da salak olduğunu söylemiş. Gerçek bir şövalye ruhuna sahip olan babam adamı mendiliyle tokatlayarak düelloya davet etmiş. Ama mendil gözüne girip de fena halde canını yakınca adam zıvanadan çıkmış ve kocaman dişleriyle babamı tam buradan ısırmış…” Hector tir tir titreyen elleriyle boynundaki bir parmak şişmiş atardamarı işaret ediyordu. “Lütfen biraz sakinleşin ve kolanızı için,” dedi Hamit onun bayılmasından endişelenerek, “Hatta isterseniz biraz uzanıp dinlenin, sonra devam ederiz.” Hector kolasını kafasına dikerken eliyle buna gerek duymadığını belirtecek bir hareket yaptı. “Ben iyiyim. Şimdiye kadar bu anılar yüzünden yeterince acı çektim zaten…” Boşalmış bardağa parmağını sokup dipteki limon dilimine ulaşmaya çalıştı, başaramayınca bardağı çevirdi. Limon birkaç damla kolayla birlikle pantolonuna düştü. Hector limomı alıp ağzına attıktan sonra konuşmayı sürdürdü. “Bildiğiniz gibi sanatçılığa hevesli pek çok kişi şansını denemek için Paris’e gider. Bunların yarısından çoğunu da ressam adayları oluşturur. Elinde güzelliğinden ve aklından başka hiçbir şeyi bulunmayan anneciğim de -nur içinde yatsınbu ressamlara modellik yapmak için Paris’e yerleşti.” Birden Hector’un yüzü aydınlandı. Başını pencereye çevirdi. “Gerçekten müthiş bir kadındı o. Yıllarca evimizi sadece bu işi yaparak geçindirdi. Üstelik tüm o sanatçı bozuntularının ne kadar meteliksiz olduğunu düşünürseniz onun başarısını daha iyi takdir edebilirsiniz.” “Peki sizin Türkiye’ye gelişiniz nasıl oldu ve Türkçe’yi nasıl bu kadar iyi öğrendiniz? Bunu kısaca anlatırsanız sevinirim.” Hamit bu son cümleyi özellikle vurgulamıştı. Başta ağzından zorla laf çıkan bu adam artık hayatının her ayrıntısını anlatmaya hevesli gözüküyordu.
“Anneciğim benimle evde hep Türkçe konuşurdu. Pek çok Türkçe kitap okudum. Sait Faik’e bayılırım. Hatta hayatımın bir döneminde onun bütün eserlerini Fransızca’ya kazandırmak istiyorum. Her neyse… Annem birkaç ay önce hayata gözlerini yumdu. Ancak ölüm döşeğinde bana çok önemli bazı şeyler söyledi. Benim hemen Türkiye’ye gelmemi gerektiren şeyler… Ama şu anda bunları size anlatamam.” Hamit hiç önemi yok der gibisinden bir hareket yaptı. “Zaten annemin ülkesini çocukluğumdan beri çok merak ediyordum. Türkiye’yi o kadar çok hayal ettim ki. Burgaz Ada’yı, Anadolu’yu… Özellikle de, Van Gölü’nü. Sait Faik’in Van Gölü’nü anlattığı harika bir öyküsü vardır, bilir misiniz? Van Gölü’nde geceleri görünmeyen süvarilerin atlarını doludizgin sürdüğünü, peri kızlarının yıkandığını anlatır. Ya da ben böyle hatırlıyorum. Zaten ikisi de aynı şey sayılır değil mi? Her neyse… Maalesef orayı henüz göremedim. Kim bilir, belki ileride bir gün Burgaz Adaya ya da Van…
“Tatlı Rüyalar” için 2 yanıt.
ilginç bir konusu var. buna benzer bir konuyu yani ismini satan bir adamın konusunu bir dizide görmüştüm. alıp okumayı düşünüyorum :)