• Sonuç bulunamadı

AN OVERWIEW TO THE CRITICS OF SUDİ IN THE ŞERH-İ GULİSTAN

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "AN OVERWIEW TO THE CRITICS OF SUDİ IN THE ŞERH-İ GULİSTAN"

Copied!
21
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

SÛDÎ′NİN ŞERH-İ GÜLİSTAN′INDAKİ ELEŞTİRİLERİNE TOPLU BİR BAKIŞ

İbrahim KAYA*

ÖZET

16. yüzyılda yaşayan Sûdî Fars Edebiyatının temel klasiklerinden olan ve çok sayıda dillere hem tercüme hem de şerh edilen Hafız-ı Şirâzî’nin Divanı, Sa’dî-i Şîrâzî’nin Bostan ve Gülistan isimli eserlerine şerh yazmış bir şahsiyettir. Yazdığı şerhler büyük bir ilgiye mazhar olmuş ve bu şerhler hakkında övgü dolu ifadeler kullanılmıştır. Bu şerhlerin aynı zamanda adı geçen eserlere yazılan diğer şerhleri gölgede bıraktığı araştırıcılar ve bilim adamları tarafından ifade edilmektedir.

Hiç şüphesiz Sûdî’nin güçlü dil mantığı, derin birikimi ve Farsça’ya vukufiyeti onun şerhlerini ayrıcalıklı konuma yükselten etkenler arasındadır. Özellikle Sa’dî-i Şirâzî’nin hem manzum hem de mensur kısımları bünyesinde barındıran bir eser hüviyetini gösteren Gülistan isimli eserine yazdığı şerhin Gülistan’da aruzun bütün bahirleriyle şiir yazmak gibi bazı hünerlerin gösterildiği dikkate alındığında oldukça zor ve külfetli bir iş olduğu ve bu işin hakkıyla üstesinden gelebilmek için bu esere şerh yazan bir şarihin yukarıda zikredilen özellikler dışında başka özelliklere de sahip bulunması gerektiği açıkça ortaya çıkar. Sûdî bu şerhte yeri geldikçe Gülistan’ın tamamına şerh yazan veya Gülistan’da geçen metnin bir kısmı hakkında açıklamalarda bulunan şarih ve müelliflere eleştiriler yöneltmektedir. Bu makalede bu eleştiriler bir bütün olarak ele alınacak ve bu eleştirilerle ilgili rakamsal bilgiler verilecek ve adı geçen eleştiriler değişik açılardan sınıflandırmaya tabi tutularak bu eleştirilerdeki haklılık payı tespit edilmeye çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Sûdî, Şerh-i Gülistan, Eleştiri, Gülistan, Şerh, Şarih

AN OVERWIEW TO THE CRITICS OF SUDİ IN THE ŞERH-İ GULİSTAN

ABSTRACT

Sudi who lived in the 16th century is an author who wrote interpretation for the Hafız Divan and Sa’di’s Bostan and Gulistan which are essential Persian classics and which were annotated and translated to many languages. Interpretations he wrote gained great appreciations and laudatory expression was used for these works. It is expressed by researchers and specialists that these annotations have surpassed the annotations written by other interpretators. Without doubt Sudi’s strong logic and language ability and his deep knowledge

(2)

and background as well as his good knowledge of Persian language are among the factors which raised Sudi’s interpretation to a distinguished position. Considering Sa’di in the Gulistan who used all the bahirs of prosody (aruz), it is obvious that writing interpretation for Sa’di’s Gulistan which included both the texts of prose and verse is quite a difficult work and the annotator who aims to do this will have to possess some other knowledge in addition to qualities which were expressed above. Sudi criticized, in many places of the annotation of Gulistan, the annotators who wrote all the texts of Gulistan and the authors who dealt with some parts of Gulistan. In this article these critics will be dealt with as a whole and numerical information will be given for these objections. Finally, the rightfulness of these ideas will be tried to determine.

Key Words: Sudi, Şerh-i Gulistan, Critic, Gulistan, Interpretation, Annotator.

Giriş

Aslen Bosnalı olan Sûdî tahsil hayatı süresince Diyarbakır, Şam Bağdat ve Necef gibi yerlerde bulunmuş ve dönemin büyük bilginlerinden Hafız Divanı, Bostan ve Gülistan gibi Fars edebiyatının temel klasiklerini okumuştur. Eğitim için çıktığı bu seyahatten İstanbul’a dönünce Sokollu Mehmed Paşa′nın sadarette bulunduğu sırada At Meydanı′ndaki İbrahim Paşa sarayındaki has oğlanlara hoca olarak tayin edilmiştir. Bu görevinden ayrıldıktan sonra Hafız Divanı, sonra Gülistan ve en sonunda Bostan′a şerh yazmıştır. Ölüm tarihi 1006/1598 yılından sonradır Çünkü Şerh-i Bostan′ı kendi ifadesiyle 2 Şevval 1006/8 Mayıs 1598′de tamlamıştır1.

Sûdî Gülistan şerhini hangi yılda tamamladığını eserin sonundaki şu manzumede ifade etmektedir:

Şu dem kim şerhe hâtif didi temmet Ġad idi sorar isen sâl-i hicret Safer mâhının üçünciydi rûzı Ki tekmîlini Mevlâ kıldı rûzî Mübârek olsun okuyup yazana Dahi sehv u hatâsını düzene

Ġad kelimesi ebced hesabıyla 1004 olduğu için bu yılın Safer ayının üçüncü günü miladî 8 Ekim 1595 yılına tekabül etmektedir. Sûdî Şerh-i Divan-ı Hafız′ı ise 1003 yılında tamamladığını söylediğine göre (Kaya 2008: 32) Şerh-i Gülistan bir yıl gibi bir süre içinde tamamlanmış olmaktadır. Eser 5 defa İstanbul′da basılmıştır. 1249/1834, 1276/1859, 1286/1869, 1291/1874 ve 1293/1876. 1293′te basılan matbu nüsha hamişinde Şem′î şerhiyle birlikte basılmıştır. Bu çalışmada bu eserde verilen bilgiler kullanılacaktır. Sûdî′nin bu şerhinin Farsça′ya tercüme edilmesi (Kaya 2008: 36) onun bu sahadaki otoritesini göstermesi açısından kayda değer bir önem arzetmektedir. Sûdî eseri çok sevdiği ve hürmet ettiği Şeyh-i Harem Ömer Efendi′nin ricası üzerine telif ettiğini söylemektedir (ŞG: 2).

1 Sûdî′nin hayatı ve eserleri hakkında bk. İbrahim Kaya, Sûdî Şerh-i Divan-ı Hafız: Kelimeler-Remizler-Kavramlar, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İnönü Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Malatya, 2008. Nazif Hoca, Sûdî, Hayatı, Eserleri ve İki Risalesinin Metni, İstanbul: İÜ Şarkiyat Enstitüsü, 1980.

(3)

Matbu Şerh-i Gülistan′da Derkenarda Bulunan Eleştirilerle İlgili Rakamsal Bilgiler Sûdî şerhini hamişinde Şem′î şerhiyle birlikte basanlar 1455 yerde eleştiri olduğuna dair metin içinde rakam koymuşlar ve derkenarda bu eleştiriler hangi kişiye veya kişilere yöneltilmişse onun ismini/isimlerini yazmışlardır. Bu eleştirilerle ilgili rakamsal bilgiler şu şekildedir:

Redd-i Sürûrî: 598 kere Redd-i Şem′î: 494 kere

Redd-i İbn-i Seyyid Ali: 365 kere Redd-i Kâfî: 191 kere

Redd-i Şurrâh cemî′an: 115 kere. (Bunların içinde 15 yerde Redd-i Şurrâh Cemî′an denildikten sonra şarihlerin isimleri ayrı ayrı yazılmış, 5 tanesinde sadece Redd-i Şurrâh denilmiş, 1 tanesinde ise Redd-i Şurrâh Umûmen denilmiştir.)

Redd-i Lâmi′î: 82 kere Redd-i Mechûl: 50 kere

Redd-i Dekâyıku′l-Hakâyık: 6 kere Redd-i Ba′z: 1 kere

Sürûrî, Şem′î, İbn-i Seyyid Ali, Lâmi′î, Kâfî aynı zamanda Redd-i Şurrâh içinde bulunduklarından bunlara yöneltilen eleştirilerin toplam sayısı için yukarıda verilen rakamlara 115 ilave edilmesi gerekir. Şunu da belirtmek gerek ki Şerh-i Gülistan′da eleştirinin geçtiği metin içindeki bazı rakamların az bir kısmının derkenarda karşılığı bulunmamakta, bazı yerlerde ise eleştiri cümlesi olduğu halde metin içine herhangi bir rakam konulmadığı durumlar da olmaktadır.

Gülistan′a Arapça, Farsça, Türkçe şerh yazanlar ve şerhleriyle ilgili geniş ve ayrıntılı bilgi Sa′dî′nin Gülistan Önsözüne Yapılan Türkçe Şerhlerin Karşılaştırılmalı İncelenmesi (Canpolat 2006: 12-23) isimli doktora tezinde ayrıntılı olarak ele alındığı ve yukardaki şarihler ve eserleri hakkında adı geçen tezde gerekli bilgiler bulunduğu için burada bu bilgiler tekar edilmeyecektir.

Gülistan′ı Şerh Etmenin Zorlukları

Sûdî Gülistan′ı şerheden bazı şarihleri eleştirirken onların böyle az bir sermaye/bilgi ile böyle büyük bir işe teşebbüs etmelerini cinnet olaak niteler. Şöyle der: “Bunlar bu mikdâr bidâ′atla Gülistân gibi kitâbın şerhine ikdâm eylemek ziyâde cünûndur.” (ŞG: 236).

Başka bir yerde bir şiirin veznini bilemeyecek derecede yetersiz olanları böyle bir kitabın şerhine teşebbüs etmelerini boşuna zahmet olarak niteler. Bu şiir şudur:

İmrûz bi-kuş ki mî-tuvân kuşt

K′âteş çu bulend şud cihân sûht (ŞG: 456).

Mef′ûlü/ Mefâ′îlün / Fe′ûlün

Sûdî şöyle der: Bazı şarihler ikinci mısrada şud yerine şeved olsaydı şiirin vezni doğru olurdu diye açıklama getirir. Bu sözünden onun vezin hakkındaki bilgisi anlaşılmaktadır. Böyle birisi Gülistan′a şerh yazmak için niye zahmet çekmiş (ŞG: 457).

Böyle diyen şarih bülend kelimesinin ikinci hecesinin birbuçuk hece olduğunu dikkate almadığı veya bilmediği için açık hece ihtiyacının karşılanması için şud kelimesini şeved şeklinde okuyarak bu ihtiyacın giderileceğini düşünmüş olmalıdır.

(4)

Gülistan′da geçen şiirlerin veznini bulabilmek bazen derin bir bilgi birikimine ihtiyaç göstermektedir. Şarihlerin böyle bir birikimi olmadığı için vezin hususunda yanılgıya düşmekten kurtulamamışlardır. Sûdî başka bir yerde bir şiirin vezni hakkında açıklamalarda bulunurken şunları söyler: Yukardaki şiirin bahrine basît bahr denilir. Bu bahirde şiir yazmak Araplara mahsustur. Acem bu bahirde şiir yazmaz. Fakat Sa′dî Gülistan′da bütün bahirlerde şiir yazmayı ilke edindiği için bu bahirden de şiir yazmıştır (ŞG: 236–237).

Şerh-i Gülistan′da Sûdî′nin İsim Vererek Eleştirdiği Yerler

Matbu nüshada her ne kadar 1455 yerde kimlerin eleştirildiğine dair bilgiler verilse de Sûdî, Şerh-i Gülistan′da bu kişlerin sadece 21 yerde isimlerini belirtmektedir. Bu şarihlerden Şem′î′nin adı ise eserin hiçbir yerinde geçmemektedir. Sûdî′nin isim vererek eleştirdiği şahsiyetler ve bunlarla ilgili eleştirilerin geçtiği yerler şunlardır:

Sürûrî′nin Eleştirilmesi

Şerh-i Gülistan′da 7 yerde Sürûrî′nin ismi zikredilmektedir. Bunların bir kısmında Sürûrî′nin diğer şarihlere haksız olarak yönelttiği eleştiler ele alınmakta ve eleştiriye tabi tutulmaktadır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

1. Bir yerde İbn-i Seyyid Ali′nin metnin tercüme ve şerhiyle ilgili kendi görüşünü söyledikten sonra Bahru′l-Ġarâyib′ten bir yer iktibas ettiği, Sürûrî′nin ise İbn-i Seyyid Ali′nin maksadını anlamayıp haksız yere onu eleştirdiği söylenmektedir (ŞG: 69).

2. Bu eleştiri Gülistan′da geçen Bârân ki der-letâfet-i tab′eş hilâf nîst Der-bâġ lâle rûyed u der-şûre-bûm hes

(Her ne kadar yağmurun tabiatındaki letafet hakında söz yoksa da bahçede lale, çorak yerde ise diken bitirir. Yani herkes kendi istidadına göre yağmurdan faydalanır.) beytiyle ilgilidir.

Rûyed fiili biter anlamında ise de bağlam düşünüldüğünde bitirmek/bitmesine sebep olmak anlamında kullanılmıştır. Sürûrî bu beyitle ilgili İbn-i Seyyid Ali′nin “rûyed (biter), rûyâned (bitirir) ma′nâsınadır iştirâk veyâ mecâz tarîkiyle” demesine itiraz etmektedir. Farsça′da bazı fiiller hem geçişli hem de geçişsiz olarak kullanılmaktadır. Burada da rûyed fiili hakkında böyle bir ihtimal olabilir, yani hem biter, hem de bitirir anlamında kullanılmış olabilir. Veya bitmek fiili mecazen bitirmek anlamında kullanılabilir. Sûdî ise Sürûrî′nin İbn-i Seyyid Ali′ye yönelttiği bu eleştirisinde haklı olmadığını söyler. Yine bu beyitte geçen şûre-bûm tekil olarak kullanılsa da çoğul yani çorak yerler anlamı taşımaktadır. Sürûrî yine İbn-i Seyyid Ali′nin tercümesinde geçen çorak yer ifadesinden yola çıkarak onun buraya tekil anlamı verdiğini söyleyerek eleştirir. Sûdî ise İbn-i Seyyid Ali′nin açıklamalarından tekil anlamı çıkarmanın yanlış olduğunu söyleyerek Sürûrî′yi insafa davet eder (ŞG 90–91).

3. Bu eleştiri Gülistan′da geçen “be-her du dest der-dunbâl-i keştî âvîht” (her iki eliyle geminin dümenine yapıştı/asıldı) ibaresindeki âvîht fiili ile ilgilidir. İbn-i Seyyid Ali âvîht fiilinin meçhul/edilgen olduğunu söylese de Sürûrî ise onun bu fiile malum/etken dediğini söyleyerek onu eleştirir. Sûdî ise Sürûrî′nin böyle demesini iftira olarak niteledikten sonra şu açıklamayı yapar:

“Lâkin ikisi bile isâbet eylememiş. Zîrâ âvîht bunda yapışdı ma′nâsınadır, asıldı ma′nâsına degil.”

(ŞG 100).

Türkçede meçhul/edilgen fiiller her ne kadar “-l” ekiyle türetilse de bu ekin aynı zamanda dönüşlülük anlamı taşıdığı da unutulamalıdır. Söz gelimi açılmak fiili hem edilgen hem de dönüşlü anlamında kullanılmaktadır. “Kapı açıldı.” ile “Kadın açıldı.” cümlelerinde bu fark görülür.

Dolayısıyla burada âvîht fiili asıldı anlamında kullanılsa da edilgen anlamında kullanılmadığı,

(5)

dönüşlülük anlamı taşıdığı, dolayısıyla fiilin malum/etken fiil olduğu unutulmamalıdır. Sûdî ise fiilin yapışmak anlamını tercih ederek edilgen anlamı taşıyan asılmak şeklinde tercüme edilmesinin yanlış olduğunu belirtmektedir.

4. Yine bir beyitte geçen “bâz ne-tuvân kerd/firâz ne-tuvân kerd” (açılmaz/açmamak gerek, kapanmaz/kapanmaması gerek) fiillerinde İbn-i Seyyid Ali bağlamı dikkate alarak mübâlağa anlamı bulunduğunu söylemiş, Sürûrî ise bu görüşe karşı çıkmıştır. Sûdî burada da Sürûrî′nin haksız olduğu belirtmektedir (ŞG: 116).

5. “Tâ şebî ki âteş ez-matbah der-enbâr-ı hîzumeş uftâd u sâ′ir emlâkeş bi-sûht” (Bir gece mutfaktan bir ateş o kişinin odun ambarına düştü ve bütün malını mülkünü yakıp kül etti.) cümlesindeki sâ′ir kelimesine bağlamı dikkate alarak Sûdî bütün anlamı vermekte, ismini belirtmediği bir şarihin ise bakiye/geri kalan anlamı vermekle Sürûrî′nin ardından gittiğini belirterek “fîhi mâ fîh” (burası tartışmalı yerdir) kaydını düşmektedir (ŞG: 163). Matbu nüshayı basanlar derkenarda bu şarihin Şem′î olduğunu belirtmektedirler.

Hikâyenin tamamına bakıldığında Sûdî′nin haklı olduğu görülmektedir. Hikâye şöyledir:

Zorba bir adam yoksulların odunlarını zorla gasp edip zenginlere parayla satar. Gönül ehli bir adam (sâhib-dil) ona bu yaptığının yanlış olduğunu, mazlumların ahını almaması gerektiğini, aksi takdirde başına bela gelmesinin kaçınılmaz olduğunu söyler. Zorba adam bu ikazdan hoşlanmaz, bu öğütlere kulak asmaz. Nihayet bir gece mutfağından çıkan bir kıvılcım odun ambarına düşerek bütün (sâir) malını yakıp kül eder. Her ne kadar sair kelimesi diğer, geri kalan anlamı taşısa da bağlam dikkate alındığında söylenmek istenen bütün malının yanıp kül olmasıdır. Çünkü metinde adı geçen zalimin geri kalan malından bahsedilmemektedir. Buradan Sûdî′nin anlambilim kıstaslarını başarıyla kullandığı, kelimelerin sadece sözlüklerde geçen anlamlarına takılı kalmayıp metin içindeki anlamını tercih ettiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar Sûdî doğru anlam verse de yine alçakgönüllülük göstererek burasının tartışmalı olduğuna dair bir kayıt düşmektedir ki bu durum onun insafı elden bırakmadığının bir göstergesi sayılmalıdır.

6. “Hoş-âvâzî ki âb ez-cereyân u murġ ez-tayerân bâz dâred.” (Güzel sesli birisi ki onun sesinin nağmesi suyu akmaktan, kuşu ise uçmaktan alıkor/engeller.) cümlesinde geçen tayerân(uçmak) kelimesinin İbn-i Seyyid Ali şerhinde tareyân olarak yazılması ile ilgili Sürûrî′nin eleştirisini zikrederek Sûdî şunları söyler: Bana da böyle yazması son derece tuhaf geldi. Farklı şerhlerine bakınca hepsinde bu yanlışın tekrar edildiğini gördüm. Fakat böyle bir şahsiyetin öyle açık bir yanlışa düşmesi sehv-i kaleme (dikkatsizliğe) hamledilmesi gerekir. Yoksa böyle zatlardan kasdi olarak böyle yanlışlara düşmeleri beklenilmez. Sûdî tıpkı Lâmi′î Çelebi′nin emir kipindeki sallû (salâvat getirin) fiili için fi′l-i mazî (geçmiş zaman) demesini de böyle yorumladığını, çünkü anlam verirken emir anlamı verdiğini ve bu yanlışın sehiv neticesi olduğunun anlaşıldığını söyler.

Dolayısıyla bu tarz yanlışlara itiraz edenler ya taassub sahibi kimselerdir, hata bulmak için gayret gösterirler veya eksik anlayışlı kimselerdir diyerek insaflı bir bakış açısı ortaya kor (ŞG: 308).

Bunların dışında Şerh-i Gülistan′da Sürûrî′nin ismi bir yerde daha zikredilmektedir. Bu yerde ise Hazret-i Musa (as) kıssasının Sürûrî şerhinde bir kısmının yazıldığı ile ilgili bilgi nakledilmektedir (ŞG: 142). Burada herhangi bir eleştiri sözkonusu değildir.

Matbu nüshada 598 kere Redd-i Sürûrî yazıldığı, ayrıca 115 yerde Redd-i Şurrâh Cemî′an diye düşülen kayıtlarda Sürûrî′nin de dâhil bulunduğu, eleştirilen yanlışların bazılarının oldukça fahiş yanlışlar olması, Sürûrî′nin ismi verilerek eleştiri zikredilen yerlerde ise mutedil bir üslûp kullanılması dikkate alındığında Sûdî′nin eleştirilerinde şahsiyetleri değil metni ön plana çıkardığı, dolayısıyla insaflı bir eleştirmen özelliği taşıdığı söylenebilir.

(6)

İsim verilmeden Sürûrînin eleştirildiği bir kısmı sadeleştirerek vermek konuya biraz daha yakından bakma imkânı sağlayacaktır.

Ne-koned cevr-pîşe sultânî

Ki ne-y-âyed zi-gurg çûpânî (ŞG: 97).

(Sanatı ve mesleği cevr olan yani zalim birisi padişahlık yapamaz. Çünkü kurttan çobanlık gelmez. Yani kurt çoban olamayacağı gibi zalim birisi de padişah olamaz.)

Sûdî bu beyitle ilgili Sürûrî′den şunları nakleder: “Ba′zı şurrâh ne-koned′i ne-şeved ve cevr′i ana isim ve pîşe′yi sultânîye izâfetle ana haber, ve sultânî′nin yâ′sını harf-i vahdet tutup tasvîr-i ma′nâda; ya′nî “cevr pîşe-i sultânî ne-şeved” demiş, sonra “kezâ semi′tu ve fîhi tekellüfun”

“isti′mâl-i koned fî ma′nâ şeved” mecâzen demiş, sonra dimiş ki umulur ki “ne-koned cevr-râ pîşe sultânî” yâ harf-i vahdet olmak i′tibâriyle ve ma′nâsını; pâdişâhlardan bir pâdişâh cevr pîşe eylemez dimiş. “Ve yecûzu en yukâle” diyüp i′râb idüp dir ki; cevr-pîşe vasf-ı terkîbîdir, ne- koned′in fâ′ili ve sultânî yâ-i masdariye ile mef′ûli ve ma′nâsını; saltanat idemez ol kimse ki san′atı cevr ola dimiş.”

Bu kısmı şöyle sadeleştirmek mümkündür. Bir kısım şarihler cümleyi “Cevr pîşe-i sultânî ne-şeved” (Haksızlık bir sultanın sanatı/mesleği olmaz.) şeklinde düşünmüşler. Bu tarz yorum biraz tekellüflü yorumdur. Beytin manasının “Ne-koned cevr-râ pîşe sultânî” (Padişahlardan bir padişah haksızlığı meslek/sanat eylemez) şeklinde olması umulur. Şöyle de düşünülmesi mümkündür. Ne-koned cevr-pîşe sultânî (Sanatı cevr olan sultanlık edemez).

Aslında Sürûrî “ve yecûzu en yukâle” (şöyle de denilmesi caizdir) dediği kısımda doğruyu söylemiş olmaktadır. Diğer naklettiği ve kabul ettiği ihtimaller anlam açısından doğru değildir. Sûdî yukardaki nakilleri iktibas ettikten sonra şunları söyler: En doğrusu bunun gibi terzîkâtı (saçma düşünceleri) nakl etmemekti. Fakat ihtilâf-ı tabâyi′, tefâvüt-i ezhân ve merâtib-i iz′ânı (tabiatlerin/yeteneklerin ne kadar farklı olduğunu, zihinlerin/anlayışların ne kadar çeşit çeşit olduğunu ve anlayış mertebelerinin ne kadar çok çeşitli olduğunu) göstermek için zikr edildi (ŞG:

97–98).

Lâmi′î′nin Eleştirilmesi

Eserde Lâmi′î′nin ismi 5 kere zikredilse de 2 ayrı yerde onunla ilgili açıklama bulunmaktadır. Bunlardan biri onu eleştirenlere karşı müdafaa tarzında açıklama içermekte, diğeri ise Gülistan′da geçen bir beytin Sa′dî′ye ait bir kasidenin matla beyti olduğu, kasidenin tamamının Lâmi′î şerhinde bulunduğu bilgisi verilmektedir (ŞG: 35).

Lâmi′î Çelebi′nin emir kipindeki sallû (salâvat getirin) fiili için fi′l-i mazî (geçmiş zaman) dediği, fakat anlam verirken salavat getirin şeklinde emir anlamı verdiği için onu bu hususta eleştirmek haksızlık sayılmalıdır. Çünkü böyle yüce şahsiyetlerin bu tarz basit hatalara düşmesi ya sehv-i kalem (dikkatsizlik) sonucu ortaya çıkmıştır veya ilk müstensih bu şekilde yazdığı için sonrakiler de onun yanlışını tekrar etmişlerdir (ŞG: 15, 308). Görüldüğü gibi Sûdî′nin eleştirilerinde insaf ve hakkaniyeti esas aldığı açıktır.

Burada da matbu nüshada derkenarda 82 yerde Redd-i Lâmi′î yazılması, yine 115 yerde Redd-i Şurrâh Cemî′an diye düşülen kayıtlarda Lâmi′î′nin de dâhil bulunması dikkate alındığında Sûdî′nin kişileri hedef alan bir yaklaşım sergilemediği anlaşılmaktadır.

İbn-i Seyyid Ali′nin Eleştirilmesi.

Şerh-i Gülistan′da 5 yerde geçen bu isim 3 yerde Seyyid Alî-zâde şeklinde, 2 yerde ise İbn-i Seyyid Alî olarak zikredilmektedir.

(7)

İbn-i Seyyid Ali ile ilgili iki yerde Sürûrî′nin kendisini haksız yerde eleştirdiği söylenerek müdafaa edildiği yukarıda Sürûrî′nin Eleştirilmesi başlığı altında verilmişti. Yine aynı yerde âvîht fiiline malum/etken dediği ileri sürüledek Sürûrî tarafından eleştirilmesine karşı her ikisinin de isabet etmediği zikredilmişti. Bunların dışında isim verilerek iki eleştiri daha bulunmaktadır.

1. Ferruh kelimesinin Bahrü′l-Garayib′de anlamı “kutlu ve mübarek” olarak geçtiğini, İbn-i Seyyid Ali′nin ise kutlu kelimesini kuvvetlü olarak okuyarak yanlış bir anlam verdiği belirtilmektedir (ŞG: 75).

Bu yanlışa imlanın sebep olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü eski yazıda kutlu ve kuvvetlü kelimeleri aynı şekilde yazılmaktadır.

2. Başka bir yerde bir beytin birinci mısraının farklı nüshalarda geçen farklı şekilleri bulunduğu, İbn-i Seyyid Ali′nin ise kendisinin tercih etiği şekli tercih ettiği belirtilmekte, fakat beytin gerçek anlamını veremediği söylenmektedir (ŞG: 104–105).

Bunların dışında bir yerde bir kelimeye verdiği anlam dolayısıyla kendisinden nakilde bulunulmakta (ŞG: 199), diğer bir yerde ise Gülistan′da geçen bir beytin Sa′dîye ait bir kasidenin matla beyti olduğu, kasidenin tamamının Lâmi′î ve İbn-i Seyyid Ali′nin şerhlerinde bulunduğu bilgisi verilmektedir (ŞG: 35).

Sûdî′nin isim vermeden eleştirdiği, matbu nüshayı basanların eleştirinin muhatabı olarak İbn-i Seyyid Ali′yi gösterdikleri bir eleştiri kısmını sadeleştirerek vermek istiyoruz:

Çu pîrûz şud duzd-i tîre-revân

Çi ġam dâred ez-girye-i kârvân (ŞG: 221).

(Ruhu kara yani merhametsiz hırsız muzaffer ve galip olunce kervan halkının ağlama ve feryadlarından ne tasa çeker, yani onları kale bile almaz.)

Önce şunu belirtmek gerek ki buradaki tîre “karanlık”, revân ise “ruh/can” anlamındadır.

Dolayısıyla bileşik sıfat ruhu kara yani merhametsiz ve taş yürekli anlamındadır.

Sûdî burada şöyle eleştiri de bulunur: Tîre-revân tîre-rev kelimesinin çoğuludur. Tîre-rev ise gece giden anlamında bileşik sıfattır diyen kimse tîre-revân imiş. Daha sonra bu şarih başkasının sözünü naklederek şunları söyler. Tîre zarftır, revân sıfat-ı müşebbehedir, dolayısıyla

“duzdî ki revende-est der-tîre ya′nî fî zulmeti′l-leyli” (Karanlıkta yani gece karanlığında giden bir hırsız) diyen kişinin hem kendi sözünün hem de nakilde bulunduğu sözlerin fasit olduğunda şüphe yoktur (ŞG: 221).

Paşazâde′nin Eleştirilmesi

Şerh-i Gülistan′da müellifin adı değil Dekâyıku′l-Hakâyık isimli eserinin adı 3 yerde zikredilerek buradaki görüşler eleştirilmektedir.

1. Zâr ile zârî arasındaki farkı bilmemek (ŞG: 213). Bu konu Kemal Paşazade′nin Dekâyıku′l-Hakâyık’ı Üzerine Bazı Düşünceler (Kaya 2011) isimli makalede genişçe ele alındığı için burada tekar edilmeyecektir.

2. Besî kelimesinin sonudaki yâ harfini, yekî kelimesinin sonundaki yâ harfi gibi nisbet yâ′sı olarak adlandıran ve bunun için Dekâyıku′l-Hakâyık′ı delil olarak kullananların hem davalarında hem de delil getirmelerinde hata ettikleri belirtilmektedir (ŞG: 62).

Dekayıku′l-Hakâyık′ta bu kısım şöyle geçer: “Lisân-ı Fârisîde ma'nâ-yı nisbet gâh olur elifle ifâde olmur, gâh yâ ile. Meselâ besî de dirler, besâ da dirler.” (Karaca 2002: 57).

(8)

3. Nâmver kelimesinin aslının nâm-âver olduğunu, elif′in düşürülmesiyle nâmver şeklini aldığını söyleyenlere karşı “uzun elifin Farsça′da düşürüldüğü bilinmemektedir.” diye itiraz edilmesinin mümkün olduğunu belirttikten sonra her ne kadar Dekâyıku′l-Hakâyık müellifi birçok yerde uzun elifin düşürüldüğünü ileri sürse de bu görüşün herkesçe kabul gören bir görüş olmadığı ifade edilmektedir (ŞG: 74).

Şerh-i Gülistan′da Dekayıku′l-Hakâyık′la Çatışan Diğer Görüşler

Her ne kadar Sûdî 3 yerde Dekâyıku′l-Hakâyık ismini eserde zikretse de matbu Şerh-i Gülistan′da ayrıca bunların dışında derkenarda 4 adet yerde Redd-i Dekâyıku′l-Hakâyık ibaresi bulunmaktadır. Bunları da burada zikretmek yerinde olacaktır.

1. Âve′yi âvîhten′den türeten kimsenin kalemi sehv ve nisyan eylemiş (ŞG: 41) diye mutedil bir eleştirinin geçtiği yerde derkenarda Redd-i Dekâyıku′l-Hakâyık notu bulunmaktadır. Bu kısım Dekâyıku′l-Hakâyık′ta bulunmaktadır (Karaca 2002: 48).

2. Gülistan′da geçen “Zülfekâr-ı Alî der-niyâm u zebân-ı Sa′dî der-kâm” (Hz. Ali′nın kılıcının kınında, Sa′dî′in dilinin ise damağında/ağzında bağlı olması olacak şey değil.) anlamındaki cümlede geçen kâm kelimesini gâm olarak okuyanların fahiş bir yanılgıya düştükleri söylenir. (ŞG: 44). Burada da derkenarda Redd-i Dekâyıku′l-Hakâyık notu bulunmaktadır.

Dekâyıku′l-Hakâyık′ta bu kısım şöyle geçer: “Gâm, kâf-ı Acemî′yle, adımdır. (…) Gâm lüġat-i müşterekedir, bir ma′nâsı dahi tamakdır. Niteki Şeyh Sa′dî′nin bu kelâmından zâhirdir:

“Zülfekâr-ı Alî der-niyâm u zebân-ı Sa′dî der-gâm”. Kâf-ı Arabî ile olıcak kâm murâd ma′nâsınadur.” (Karaca 2002: 124).

Kendini düşünen, bencil anlamındaki hod-kâm kelimesi ile başkasını düşünen, kendini düşünmeyen anlamındaki dîger-kâm kelimelerinde gördüğümüz bu kâm kelimesi bazen sehiv eseri olarak gâm şeklinde yazılmaktadır. Hem Parlatır hem de Devellioğlu Sözlüğünde birincisi hodgâm şeklinde ikincisi ise dîger-kâm şeklinde yazılmaktadır. Hâlbuki her ikisi de aynı kelimeden türetildiği için birincisinin de hodkâm şeklinde yazılması gerekirdi. Bu tarz telaffuza Türkçe′deki ünsüz benzeşmesinin sebep olduğu söylenebilir.

3. Sûdî, Şerh-i Gülistan′da sonu mim harfiyle biten kelimelere nisbet anlamı taşıyan “în”

eki getirilirse gamgîn, nemgîn, şermgîn örneklerinde göüldüğü gibi araya “g” ünsüzünün getirildiğini, fakat bu kaidenin her zaman uygulanmadığını, sözgelimi gamîn şeklinin de kullanıldığını (ŞG: 312) söyledikten sonra şunları ilave eder: “Pes, ġamgîn aslında ġam-âgîn′dir diyen sehv eylemiş, zîrâ elif-i memdûdenin lüġatlerinde hazfi câ′iz degildir, ale′l-husûs ki sehmgîn′de ol mülâhaza ġâyetle fâsiddir.” (ŞG: 312). Burada da derkenarda Redd-i Dekâyıku′l- Hakâyık notu bulunmaktadır.

Dekâyıku′l-Hakâyık′ta şunlar söylenir: “Nemgîn lafz-ı mürekkebdir. Bir cüz′i nem′dir ma′nâsı sâbıkan beyân olındı, bir cüz′i de âgîn′dir, terkîb olıcak elifi hazf olınmışdır. Bir nesnenin yasdık gibi, minder gibi, yorġan gibi içine toldurduklarına lisân-ı Fârisî′de âgîn dirler, nemgîn de bundandır, aslı nem-âgîn′dir, ma′nâsı yaş tolmışdır. Ġam-gîn de bundandır, aslı ġam-âgîn′dir. Nem- âgîn′in ma′nâsı yaş tolmışdır, ġam-âgîn′in ma′nâsı ġam tolmışdır.” (Karaca 2002: 71).

Böylece toplam 6 yerde Dekâyıku′l-Hakâyık′ta geçen görüşler eleştirilmiş olmaktadır.

Ayrıca

Her dem ez-′omr mî-reved nefesî

Çun nigeh mî-konem ne-mând besî (ŞG: 35).

(9)

Gülistan′da bulunan yukardaki beyitte geçen çun edatındaki vav′ı aslî kabul edenler, yani çûn şeklinde okuyup nasıl anlamı taşıdığını söyleyenlerin eleştirildiği yerde matbu eseri basanlar derkenarda Redd-i Dekâyıku′l-Hakâyık notunu düşmüşlerse de burada bir sehiv veya baskı yanlışı olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü Dekâyıku′l-Hakâyık′ta böyle bir beyit bulunmamaktadır.

Kâfî′nin Eleştirilmesi

Şerh-i Gülistan′da sadece 1 yerde Kâfî ismi geçmektedir. Ne söylediği belirtilmeyerek

“Onun beyti şerhederken söyledikleri saçmaları dinlemek insanın başını ağrıtmak şöyle dursun, kişiyi çıldıracak dereceye getirir.” anlamında şu cümle kullanılır: “Ale′l-husûs Kâfî ol kadar yâveler söylemiş ki istimâ′ı sudâ′ degil cünûn îrâs ider.” (ŞG: 105).

Şerh-i Gülistan′ı basanlar 191 yerde Redd-i Kâfî notunu düşerler. Bunlara 115 yerde geçen Redd-i Şurrâh rakamı eklendiğinde 306 yerde bu şarih eleşiriye tabi tutulmaktadır.

Araştırmalarımızda bu kişinin kim olduğuna dair bir bilgiye ulaşılamamıştır. Gülistan Şerhine Yazılan Önsözlerin Karşılaştırılmalı Olarak İncelenmesi isimli doktora tezinde Sûdî′nin eleştirdiği şarihin adı sehven Kânî olarak (Canpolat 2008: 16) yazılmıştır. Çünkü eserde Kâfî ismi geçtiği gibi derkenarda düşülen notlarda da Redd-i Kâfî ibaresi bulunmaktadır. Bu çalışmada da adı geçen şarih hakkında bilgi bulunamadığından (Canpolat 2008: 20) bahsedilmektedir.

Sûdî′nin Kâfî′yi bir yerde haksız olarak eleştirdiğine dair matbu nüshayı basanın bir notu bulunmaktadır. Bu kısmı şöyledir.

Ân ne men bâşem ki rûz-ı ceng bînî puşt-i men

Ân menem k′ender miyân-ı hâk u hûn bînî serî (ŞG: 78).

(Ben savaş günü arkasını göreceğin kişilerden yani cepheden firar edenlerden değilim.

Şayet savaş meydanında kan ve toprak arasında bir baş görürsen işte o benim, yani o gördüğün baş benim başımdır.)

Sûdî′ye göre ikinci mısrada geçen serî kelimesi bir baş anlamında olup sonudaki yâ harfi vahdet yâ′sı fonksiyonundadır.

Sûdî şöyle söyler: Bir şarih serî lafzını Arapça re′sî (başım) olarak tefsir etmiş. Buna göre o serî kelimesinin sonundaki yâ harfini Arapça muttasıl zamir tekil 1. şahıs (iyelik eki tekil 1. şahıs:

benim başım) zannetmiş olmalı. Aksi takdirde re′sen (bir baş) demesi gerekirdi. Şayet böyleyse çok uzak bir ihtimal düşünmüş. Bu şarihin Kâfî olduğu derkenarda bulunan Redd-i Kâfî ibaresinden anlaşılmaktadır. Eseri basan Es′ad′ın ismi verilerek derkenarda Sûdî′ye karşı şu eleştiri yöneltilir:

Sûdî merhum burada “Men dehale duhile” (Kim başkasına dahl eder ve onu ayıplarsa aynı şey onun da başına gelir.) kuyusuna düşmüşdür. Çünkü Kâfî′nin Arapça ibareli şerhinden anlaşılan; serî kelimesi nekre/belirsiz ise de tazim için (büyütmek, büyük göstermek için) marife/belirli kelime nekre/belirsiz olarak söylenebilir demektir. Burada serî (bir baş) ile kastedilen kendi başıdır. Dolayısıyla Sûdî′nin eleştirisi yanlıştır.

Bu açıklamaların tatmin edici olup olmadığı hususu tartışmalıdır.

Kâfî′ye yöneltilen yüzlerce eleştirilerden yukarda kısmen anlamı verilen bir hikâyeyle ilgili birini göstererek bu kısmı kapatmak istiyoruz.

Zorba bir adam yoksulların odunlarını zorla gasp edip zenginlere parayla satar. Gönül ehli bir adam (sâhib-dil) onu bu yanlıştan vazgeçirmek için şu şiiri söyler:

Zûret er bîş mî-reved bâ-mâ Bâ-Hudâvend-i ġayb-dân ne-reved

(10)

Zûrmendî me-kon ber-ehl-i zemîn

Tâ du′âyî ber-âsmân bi-reved (ŞG: 162–163).

(Şayet kuvvetin bize ziyade nüfuz ederse, yani faraza bize karşı daha fazla zorbalık yapabilirsen de gaybı bilen Allah′a karşı kuvvetin etki etmez, yani kuvvetinle onu mağlup edemezsin. Yeryüzünde yaşayanlara haksızlık yapma ki semaya dua gitmesin, yani sana beddua için Allah′a el açılmasın.)

Zâlim ezîn suhan bi-rencîd u rûy ez-û der-hem keşîd u berû iltifâtî ne-kerd. “Ehazethu′l-

′izzetu bi′l-ism”. (ŞG: 163).

(Zalim bu sözden rahatsız oldu ve yüzünü ekşitti ve o kişinin sözüne iltifat etmedi.

“Yersiz gururu onu günaha sürükledi.” Yani gururu dolayısıyla bu öğüte kulak asmayıp haksızlık yapmaya devam etti.)

Yukarda iktibas edilen Arapça kısım ayetin bir kısmıdır. Ayet mealinin tamamı şöyledir:

“Ona, "Allah'tan kork" denildiğinde, yersiz gururu onu günaha sevkeder.” (Bakara/206). İtalik karakterle anlamı gösterilen kısmı Kâfî “Hak Tealanınn izzeti anı tutdı günahı sebebiyle.” (ŞG 163) diye tercüme etmektedir. Ayet mealinin bütünü dikkate alındığında “Ona “Allah′tan kork”

denildiğinde Allah′ın izzeti günahı sebebiyle onu cezalandırdı.” şeklinde bir anlam ortaya çıkmaktadır. Anlaşılan Kâfî bunun ayet olduğunu bilmediği için kelimelerden yola çıkarak, bağlamı da dikkate almayarak bir anlam vermeye çalışmıştır. Yukardaki Farsça kısımda geçen

“Zalim bu sözden rahatsız oldu ve yüzünü ekşitti ve o kişinin sözüne iltifat etmedi.” cümlelerinden sonra “Allah′ın izzeti günahı sebebiyle onu cezalandırdı.” şeklinde düşünülmesi de sonraki kısımlar dikkate alındığında kabul edilebilir bir yorum değildir.

Sûdî′nin Şarihlerin Birbirlerini Eleştirmelerine Karşı Hakemlik Rolü

Yukarda isim verilerek eleştirilenlerin ele alındığı kısımda Sûdî′nin şarihlerin birbirlerini insaf ölçüsünü aşacak derecede eleştirmelerini doğru bulmadığını, bunların bir kısmının dikkatsizlik sonucu oluşan hatalar sayılması gerektiğini söylediğine dair bazı örnekler zikredilmişti.

Bunların dışında da Şerh-i Gülistan′da Sûdî′nin isimlerini belirtmediği şarihlerin birbirlerini eleştirmelerine karşı takındığı tutum, bu eleştirilerdeki haklılık payını tespit etmesi ile ilgili örnekler bulunmaktadır. Bu örnekler Sûdî′nin araştırıcılığını, okuduklarını sorgulamasını, metin ve nüsha kontrolü hususundaki hassasiyetini ve insaflı yaklaşımını göstermektedir. Bunların bir kısmının burada zikredilmesi yerinde olacaktır.

1. Bu eleştiriyle ilgili kıta şöyledir:

Eger gencî konî ber-′âmiyân bahş Resed her kethudâyî-râ birincî Çirâ ne-stânî ez-her-yek cevî sîm

Ki gird âyed tu-râ her rûz gencî (ŞG: 141)

(Şayet hazineyi halka dağıtırsan her ev sahibine ancak bir pirinç mikdarı bir şey düşer.

Niçin herkesten bir arpa miktarı gümüş almıyorsun. Böyle yaparsan yani bir arpa miktarı gümüş alırsan her gün senin için bir hazine toplanır.)

Sûdî şarihlerin birbirlerini eleştirmeleriyle ilgili şunları söyler: Şarihlerden biri “ez-her yek” (her biri) ibaresinin tebaadan her biri anlamında olduğunu söylemiş. Başka bir şarih ise buna karşı çıkarak tebaadan ve askerlerden her biri anlamında olduğunu söylemiştir. Buna delil olarak da daha önceki kısımda geçen “ber-sipâh u ra′iyyet bi-rîht” (askere ve tebaaya dağıttı) ibaresini göstermiştir. Sûdî buna karşı şu açıklamaları getirir: Gerçek şu ki askere hazineden para dağıtmak

(11)

israf sayılmaz. Ayrıca askerlerden vergi toplamak hiçbir zamanda uygun görülmemiştir.

Dolayısıyla sözün akışından askerler anlamı çıkarılamaz. Dolayısıyla birinci şarih görüşünde haklıdır. Üstelik daha önce geçen “ber-sipâh u ra′iyyet bi-rîht” (askere ve tebaaya dağıttı) ibaresini dikkate alıp bu kıtanın birinci beytinde geçen ““ber-′âmiyân bahş” (halka dağıtırsan) kısmını göz ardı etmek de doğru değildir.

Matbu nüshayı basanlar Sûdî′nin haklı olduğunu belirttiği şarihin İbn-i Seyyid Ali olduğunu eleştirenin ise Sürûrî olduğu notunu düşerler (ŞG: 141).

2.

Her çi reved ber-serem çun tu pesendî revâ′st

Bende çi da′vâ koned hukm hudâvend-râ′st (ŞG: 153).

(Mademki sen beğeniyorsun, başıma gelen her şeye razıyım, yani senden bana gelen her şey hoştur. Kölenin ne hakkı olabilir ki. Hüküm efendinindir.)

Sûdî bu beyitle ilgili şarihlerden şunları nakleder: Şarihin biri “hudâvend-râ′st”

(efendinindir) “be-hudâvend mufevvez′est” (efendiye teslim edilmiştir) takdirindedir, yani böyle düşünülerek anlamlandırılması gerekir der. Diğer bir şarih böyle bir takdirin gereksiz olduğunu belirterek “hukm hudâvend-râ′st” (hüküm efendinindir) cümlesindeki “hudâvend-râ′st” kısmının haber/yüklem olduğunu söyler. Başka bir şarih ise böyle bir takdire ihtiyaç olduğunu söyleyerek ilk şarihi savunmak için sözü baş ağrısına sebep olacak derecede uzatır. Bu açıklamalar boşunadır, doğru olanı ikinci şarihin söylediğidir.

Matbu nüshada birinci şarihin İbn-i Seyyid Ali olduğu, ikincisinin Sürûrî olduğu, İbn-i Seyyid Ali′yi savunmaya çalışanın ise Kâfî olduğu bilgisi bulunmaktadır (ŞG: 153). Sûdî ise Sürûrî′nin haklı olduğunu söylemektedir.

Konunun daha net olarak anlaşılması için bazı gramatikal açıklamalara ihtiyaç vardır.

Bilindiği gibi Farsça′da isimlerin sonuna gelen “–râ” eki hem belirtme, hem yönelme hem de ilgi eki fonksiyonunda kullanılabilmektedir. Bu cümlede “hudâvend-râ′st” “hudâvend-in-dir” yani

“efendi-nin-dir” anlamında kullanıldığı için bu ek (-râ eki) ilgi eki durumundadır. İbn-i Seyyid Ali′nin yukarda geçen takdirinden anlaşıldığı kadarıyla o bu eki yönelme eki olarak almıştır. Böyle olunca cümlenin anlamı “Hüküm efendiyedir.” şeklini alacağı için zorunlu olarak “efendiye aittir veya efendiye teslim edilmiştir.” şekillerinin düşünülmesi gerekmektedir. Ekin ilgi eki olarak kabul edilmesi durumunda ise böyle takdirlere ihtiyaç olmaz. İbni Seyyid Ali herhalde “–râ” eki taşıyan bir kelimenin yüklem/haber olmasını pek hoş karşılamamış olacak ki cümleyi “Hukm / be- hudêvend / müfevvez′est.” (Hüküm / efendiye / teslim edilmiştir.” şeklinde düşünmektedir. Sûdî ise dilde bu takım zorlamaların gereksiz olduğu görüşünü taşımaktadır.

3.

Der-beyâbân-ı huşk u rîg-i revân

Teşne-râ der-dehân çi dur çi sadef (ŞG: 289)

(Kuru/susuz beyabanda ve akıp giden (rüzgârın savurduğu) çöl kumlarında susuz bir adamın ağzında ister inci ister sadef olsun, fark etmez, yani ikisi de susuzluğu gidermediği için değersizdir.)

Şarihin birisi birinci mısrayı şerh ederken der-beriyye (çölde) düşmüş, başka birisi de bu ifadenin rîg-i revân (akıp giden kum) tamlamasını açıklamak için konulduğunu düşünerek itirazda bulunmuş. Hâlbuki bütün mısranın açıklayıcı notu olarak düşünülmesi gerekmektedir.

(12)

Sûdî başkalarının hatasını bulmak isterken kendisi yanlışa düşenler için Arapça şu beyti iktibas eder:

Fekem min ′â′ibin kavlen sahîhan

Ve âfetuhu mine′l-fehmi′s-sakîm (ŞG: 290).

(Doğru sözü hatalı diye ayıplayan niceleri var ki hata o doğru sözde değil onların sakîm/hasta anlayışlarında bulunmaktadır.)

4.

Sûdî şunları söyler: Bir şarih “penc tâ′ife-râ′st” yazdığı halde başka bir şarih “be-penc tâ′ife-râ′st” yazdığını söyleyerek onu eleştirmektedir. Bizim yanımızda olan nüsha adı geçen şarihin nüshasından yazılmış ve son derece sağlam bir nüshadır ve bu nüshada “be” ilavesi bulunmamaktadır. O halde böyle iftira eden şarihin yanındaki nüsha ya gayet bozuk bir nüshadır veya sırf taassup eseri olarak itirazda bulunmaktadır. Bu şarihin böyle itirazları bir hayli ziyadedir (ŞG: 305). Sûdî bu açıklamalardan sonra bu tarz eleştirilerin arka planında insanın nefsindeki kötü duyguların bulunabileceğini hatırlatarak şöyle bir Arapça cümle ile bu kısmı sonlandırır: “Ne′ûzu bi′llâhi min şurûri enfusinâ ve min seyyi′âti a′mâlinâ”. (Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüklerinden Allah′a sığınırız.)

5.

Tu-râ ki hâne neyîn′est bâzî ne în′est. (ŞG: 417).

(Mademki senin evin kamıştandır. Oyunun bu değildir, yani bu oyunu oynamamalısın.) Bir şarih “hâne-i neyîn” “kamıştan yapılan ev” anlamındadır diye söyler. Başka bir şarih bu ifadeyi beğenmeyip “Senin evin kamıştandır.” söylenmesi gerektiğini belirterek bir önceki şarihi eleştirir. Hâlbuki insaf ile bakılırsa iki anlam da aynı noktaya çıkmaktadır (ŞG: 417).

6. Sûdî şunları söyler:

Cîrân kelimesi Arapça câr kelimesinin çoğuludur, komşular anlamına gelir. Bir şarih Gülistan′da geçen kelimeleri bazen Türkçe bazen de Arapça olarak anlamlandırmakta bir beis görmez. Tuhaf olan şu ki başkaları böyle yapınca onlara itirazda bulunmaktadır. (ŞG: 428). Matbu nüshada böyle yapan kişinin Sürûrî olduğu belirtilmektedir.

6.

Benî Âdem a′zâ-yı yek-dîger′end

Ki der-âferîniş zi-yek-gevher′end (ŞG: 108)

(Âdemoğulları bir cesedin organları gibidir. Çünkü onlar yaratılış itibarıyle tek bir cevherdendir, yani aynı anne ve babanın çocuklarıdır.)

Sûdî yek-gevher′e (tek bir cevher) Hz Âdem ve Havva anlamı verdikten sonra şunları söyler: Bir şarih yek gevher′den kasıt Hz. Âdem′in nutfesidir demiş. Böyle yorumlanması uzak bir ihtimal değildir, nutfeye mecazen cevher denilmiş olur. Bazıları ise buna karşı çıkıp nutfeye cevher denilmesinin doğru olamayacağını söylerler. Böyle bir itiraz haklı bir itiraz sayılmaz (ŞG: 108).

Aslında burada cevher′den toprak anlamı da kastedilmiş olabilir. Çünkü Hz. Peygamberin hadisinde “ Hepiniz Âdem′in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır.” denilmektedir.

(13)

7.

Bir şarihin müsadere ve nefy hakkında daha önce yaptığı açıklamaları tekrar etmesini eleştiren başka bir şarihin bu tekrar dolayısıyla şarihi eleştirmesini Sûdî haklı bulmayarak ““Et- tekrâru hasen” (tekrar güzeldir.) diye söylemektedir (ŞG: 177).

Şerh-i Gülistan′da Sûdî′nin şarihler arasında hakemlik rolü üstlendiği bir hayli yerler bulunmaktadır. İktibas edilen kısım bütünü hakkında bir görüşe sahip olmak için yeterlidir. Bütün bunların neticesinde şunlar söylenebilir ki eski şerh geleneğinde sıkça karşılaşıldığı gibi eleştirilerin bir kısmının arka planında bir takım süflî ve nefsânî duygular ve basit kaygılar bulunmakta, bir kısım şarihler ahlâkî kaygılar ve bilimsel niteliklerden uzak bir şekilde başkalarına eleştiri yöneltmektedirler. Sûdî eleştirilerinde isim vermeyerek bu tarz basitliklere düşmediği gibi başkalarının düştüğü bu tarz tuzakları göstermiş, eleştirdiği şarihlerin isimlerini vermeyerek eleştirilerin benliklerin kavgası için bir arenaya dönüşmesini istememiştir.

Masdarlarla İlgili Eleştiriler

Eserin tamamında 159 yerde masdarlarla ilgili eleştiriler bulunmaktadır. Bunların bir kısmının geçtiği yerde derkenarda bu tarz eleştirilerin hedefindeki şarih veya şarihlerin isimleri konulmuştur. Sûdî′nin masdarlar hakkındaki görüşünü özetlemek gerekmektedir. Şöyle der:

Farsçada masdarların son harfi nûn olur ve nûn harfinden önce ya “te” veya “dâl” harfi bulunur, dânisten ve hânden gibi. “Dal” harfinden önce “âmûzîden” örneğinde görüldüğü gibi “ye”

harfi olursa bütün müştaklar ondan türer. Ama evvelki şekilde olan masdarlardan sadece geçmiş zaman ve ism-i mef′ul yapılır. Bu kural bilinince Farsçadaki bütün müştaklar (emir gövdesi de buna dâhil) kıyasî olur, semai olmaz (Kaya 2008: 178).

Sûdî emir gövdelerini zikrederken “rev reften′den değil revîden′den gelir, nümâ nümûden′den değil nümâyîden′den müştaktır” gibi ifadeler kullanır. Bu tarz ifade kullandığı bazı yerlerde başkalarını eleştirir ve onların zannettiği gibi emir gövdelerinin masdardan türemediğini söyler.

Sûdî′nin masdar hakkındaki görüşleri bilginlerin çoğu tarafından kabul görmez. Bu hususta Mehmed Şâkir′in Şerh-i Baharistan′da söylediklerini sadeleştirerek vermek faydalı olacaktır:

Şöylece bilinsin ki Sûdî-i pür-sûd (fayda dolu Sûdî) Farsça iştikak/türeme bahsi hakkında şunları söyler: Farsçada -ten′li masdarların tamamından, -den′li masdarların ise –îden ile bitenleri hariç bütün masdarlardan sadece mazi ve ism-i mef′ûl türetilir. Meselâ rîzed fiili rîhten′den değil rîzîden masdarından türetilmiştir. Âyed fiili âmeden′den değil âyîden masdarından, koned fiili kerden′den değil, konîden masdarından türetilmiştir. Bilginlerin çoğunluğu ise bu görüşü kabul etmezler. Bunların görüşünü bütünüyle ve topluca öğrenmek isteyenler Mefâtîhü′d-Deriyye adlı esere baksınlar. Yeri geldikçe biz de kısım kısım bu konuyu ele alacağız. Şimdilik şunu söyleyeyim ki bilginlerin çoğunun benimsediği görüş her ne kadar anlaşılma husunda bazı zorlukları bünyesinde taşısa bile doğruya daha yakın görüştür. Merhum Sûdî′nin fiiilerin türediğini söylediği masdarların büyük bir çoğunluğu Farsça′da kullanılması şöyle dursun, sözlüklerde bile bulunmamaktadır. Anlamlı göründüğü halde anlamsız bir görüştür. Dolayısıyla Sûdî′nin masdar konusunu ele aldığı kısımlarda diğer şarihleri bilgisizlikle suçlaması doğru değildir (Mehmed Şakir 1252: 5–6).

Hemze ile İlgili Eleştiriler

Sûdî şerhinde hemze ile ilgili eleştiriler oldukça fazladır. 74 yerde hemze ile ilgili eleştiri bulunmaktadır. Matbu nüshada bunların 53 tanesinin karşısına Redd-i Şem′î, 14 tanesinin karşısına

(14)

Redd-i Sürûrî, 5 tanesinin karşısına Redd-i Şurrâh, 3 tanesinin karşısına Redd-i Mechûl, 2 tanesinin karşısına ise Redd-i Lâmi′î ibaresi konulmuştur. İşin tuhaf yanı en fazla eleştirilerin hedefinde gösterilen Şem′î′nin Gülistan şerhinin matbu nüshasında hiçbir yerde hemze ile ilgili açıklama bulunmamaktadır ve eserde hemze kelimesi hiç geçmemektedir. Fakat Şem′î′nin hemze hakkındaki görüşü diğer eserlerinden (Canpolat 2006: 564) bilindiği için matbu nüshayı neşredenler Şem′î′nin hemze ile ilgili görüşünün Sûdî′nin yaklaşımına ters düştüğünü bildikleri için Redd-i Şem′î ibaresini koymuşlardır. Burada Sûdî′nin eserlerinin muhtelif yerlerinde hemze ile ilgili tekrarladığı açıklamaların bir tanesini sadeleştirerek vermek istiyoruz:

“Sonu ha-i resmî ile biten kelimelerin üzerinde (ء) şeklinde yazılan hemze sadece harf-i tevessüldür. Vahdet (birlik) anlamını belirten mukadder “yâ” ise yazılmaz. Mütekaddimîn (önceki bilginler) bu “yâ” harfini “resmî hâ” harfinden sonra yazıp gösterirlerdi, fakat müteahhirîn (sonradan gelenler) resmî hâ′nın üzerine “ayn-ı betrâ” (güdük ayın, yani kuyruğu olmayan ayın harfi) koyarlar, bu işaret hem “yâ” harfini hem de “hemze”yi karşılardı.” (Kaya 2008: 173).

Günümüz Farsça imlasında ise bu imla kullanılmamaktadır. Söz gelimi bir divane anlamındaki dîvâneî eski imlâda ( اویدۀن ) şeklinde yazıldığı halde günümüz imlâsında ( یا هناوید ) şeklinde yazılmaktadır.

Hemze Ne Demektir

Hemze konusu eski imlanın problemli konularından birini teşkil etmektedir. Bilindiği gibi hemze Arap alfabesindeki harekeli elifin adıdır. Harekesiz olduğu durumlarda ise adı elifdir. Söz gelimi “emr” kelimesinin başındaki elif değil hemzedir. Çünkü başında harekeli bir elif bulunmaktadır. Kitab kelimesindeki elif ise harekesi olmadığı için elif olarak adlandırılır.

Günümüz transkripsiyon geleneğinde metinleri transkribe ederken baştaki harekeli elifler için hemze işareti konulmamaktadır. Bir kısım doğubilimciler bunlar için de hemze işaretini kullanmaktadırlar. Mesela emr kelimesini (˒emr) şeklinde başına hemze işareti koyarak yazmaktadırlar ki doğrusu budur. Baştaki hemzenin gösterilmemesinin sebeplerinden biri Arapçanın eski imlasında bu tarz eliflerin üzerine hemze işaretinin konulmamış olmasıdır.

Günümüz imlasında özellikle Arabistan′da basılan Kur′an-ı Kerîm′lerde harekeli eliflerin hareke durumuna göre ya üzerine veya alt tarafına hemze konulmaktadır. Söz gelimi eski imlada ( رما ) şeklinde yazılan bir metin günümüz imlasında ( رمأ ) şeklinde yazılmaktadır.

Fillerin 2. Şahıs Çekimlerinde Hemzenin Gösterilmesi

Farsça fiil çekimlerinin ikinci şahısları da eski imlada hemze ile gösterilirdi. Söz gelimi gofteî (söylemişsin) fiili günümüz imlasında ( یا هتفگ ) şeklinde yazıldığı halde eski imlada ( تفگ ۀ ) şeklinde yazılırdı. Böyle yerlerde de Sûdî hemze için harf-i tevessül tabirini kullanır ve hemze olarak gösterilen işaretin işaret ettiği yâ harfinin zamir-i hitab (Tekil 2. şahıs eki) olduğunu söyler.

Diğer şarihler ise hemzeyi zamir-i hitab olarak nitelendirirler. Dolayısıyla her iki yorum sonuç olarak ortak bir noktada birleşmektedir.

Tamlama için Konulan Hemzeler Nasıl Telaffuz Edilir

Eski imlada resmî hâ ile biten kelimelerde tamlama olduğunu belirtmek için bu harfin üzerine hemze adı verilen işaret konulmaktaydı. Günümüz Farsça metinlerde ise bu terk edilmiştir.

Bazı modern metinlerde ise “he” hafinden sonra “ye” harfi konulduğu bile görülmektedir. Çünkü tamlama için konulan bu hemze artık “ye” olarak telaffuz edilmektedir. Sözgelimi nükte-i dakîk tamlaması nükte-yi dakîk olarak telaffuz edildiği için imlada bile bunun yansıması olmakta ve ( هتکن قیقد ی ) olarak yazılmaktadır. Günümüzde yaygın olarak kullanılan imla şekli ise hemze konulmadan yazılan ( قیقد هتکن ) şeklidir. Bu hususta Sûdî şunları söyler:

(15)

“Çeşme-i rûşen beyâniyedir ve ′ayn-i betrâ şekli ki Arabî ve Fârisîde hemzeden bedel kitâbet olunur, bunun gibi yerlerde izâfete delâlet ider, lâkin hâlis hemze telaffuz olunmaz, belki yâ ile beyne beyne telaffuz olunur. (Ne tam “ye”, ne de tam hemze). Pes, bunda iki yerde bile hemze izâfet içün gelmiş diyen, izâfeti inkâr idüp hemze sıfatla mevsûfı rabt içün gelmişdir diyen zikr olan tahkîk ve tedkîke vâsıl olmamışlar.” (ŞG: 186).

“Ye” Harfiyle Biten Kelimelerde Hemzenin Gösterilmesi

Hemze ile ilgili tartışmalı hususlardan birisi sonu “ye” ilen biten kelimelerde karşımıza çıkar. Eski metinlerimizde böyle bir kelime muzaf (tamlanan) olduğu durumda “ye” harfinin üzerine hemze konulmaktaydı. Benzer imla Farsça metinlerde de görülmekteydi. Bu hususta Sûdî Şerh-i Gülistan′ın muhtelif yerlerinde bazı açıklamalarda bulunur. Bunlar aşağıda sadeleştirilerek verilecektir:

Da′vî-yi Hudâyî: Da′vî′de olan hemze izafet/tamlama için olduğunu söyleyen indî/subjektif görüş söylemiştir. Çünkü buradaki tamlama için asla hemze gerekmez. Şayet kelimenin sonu resmî hâ (he) ile bitse bu “he” harfinin üzerine ′ayn-ı betrâ (güdük ayn) şeklinde hemze yazılır ve “ye” ile “e” arası bir sesle telaffuz olunur. Burada ise (da′vî kelimesinde) “ye”

harfinin esresiyle (-yi olarak) okunur. Bazen vezin gereği olarak bilfiil yazılan “ye” harfini sâkin okuyarak izafet/tamlama için ikinci bir “ye” harfi korlar. (ŞG: 182).

Târîkî-yi dehlîz-i hâne lâmiyelerdir. Târîkî karanlık anlamındadır, sonundaki “ye” harfi haf-i masdardır. (Türkçede –lık, -lik eki görevinde). Târîkî′nin sonundaki hemze izafet/tamlama için gelmişdir diyen iftirada bulunmaktadır, çünkü burada hemze yoktur. (ŞG: 363). Fakat metinde burada olduğu gibi bu tarz tamlamalarda hemze işareti konulmaktadır. Dolayısıyla yazma ve matbu nüshalar Sûdî′nin bu görüşünü dikkate almayarak geleneğe göre hareket etmektedirler.

Kâdî-yi Hemedân-râ: Kâdî′nin sonuna tamlama için hemze yazan kişi imlâdan (yazım kurallarından) haberdar değildir (ŞG: 375).

Hemze ile ilgili eleştirilerin belirli bir kısmı da eski imla ile ilgilidir. Söz gelimi eski imlada “–est” ve “–end” eklerinin başındaki eliflerin yazılıp yazılmadığı durumlar ve bu eliflerin adlandırılması gibi eski imlanın özellikleri ile ilgili hususlar eleştiriye tabi tutulmaktadır.

En son olarak şunu da belirtmek gerekir. Şerh-i Gülistan′ı hamişinde Şem′î şerhiyle birlikte basan kişi Sûdî′nin ısrarla hemzeyle ilgili eleştiriyi tekrarlamasına tahammül edemeyerek

“Şârih-i merhumun işbu hemze maddesinde ihtarı artık fütur verdi. Şem′î′nin görüşü tevil edilebilir, yani bir cihetteten bakılınca doğru olarak kabul edilebilir.” (ŞG: 362) şeklinde bir açıklama getirmektedir.

Belirtme Ekinin Hemze İle Gösterilmesi

Burada konumuzla ilgili olduğu için Eski Anadolu Türkçesinde görülen bir imla hususiyetine temas etmek faydadan uzak olamayacaktır. Bilindiği gibi sonu resmi hâ ile biten kelimelerin belirtme eki Eski Anadolu Türkçesinde hemze ile gösteriliyordu, dîvâne′i, bâġçe′i ( ۀناوید

چغاب ۀ ) gibi.

Türkçe′de iki ünlünün yan yana gelmesi normal durumlarda mümkün olmadığı için imlada böyle bir özelliğin bulunmasının dışardan kaynaklanan bir sebebe bağlanması gerekmektedir. Bir gramer birliğinde iki ünlünün yan yana gelmesi Türkçede çok nadir olup aradaki ünsüzün erimesi neticesinde ortaya çıkabilir: soğuk - souk gibi (Ergin 1985: 52). Türkçede İki ünlü arasında daima “y” yardımcı ünsüzü getirilmektedir. Dolayısıyla Eski Anadolu Türkçesinde görülen bu imla özelliğinin eski Farsça imla özelliğinin etkisiyle oluşmuş bir durum

(16)

olup burada kullanılan hemze Farsça′nın eski imlasında olduğu gibi “ye” harfini de karşılamaktaydı.

İmlâ İle İlgili Eleştiriler

Yukarda hemzenin yazılışı ile ile ilgili eleştirilerin dışında “ze” harfi yerine “zâl”

yazılması ile üç yerde eleştiri bulunmaktadır.

Güzârî fiilini “ze” harfi yerine “zâl” harfi ile yazanlar imladan habersiz kişilerdir. Çünkü

“eda etmek, yerine getirmek” anlamında olan fiil “ze” harfi ile yazılır (ŞG: 231).

İsm-i Mef′ûl İle İlgili Eleştiriler

Şerh-i Gülistan′da 19 yerde bu tarz eleştiri bulunmaktadır. Bu tarz yanlışa düşmenin sebeplerinden birisi Farsça′da ism-i mef′ûl ile mâzî-i karîb tekil 3. şahsın (anlatılan geçmiş zaman 3. tekil şahıs) ism-i mef′ûl ile ortak kullanılmasıdır. Sözgelimi gofte hem söylemiş hem de söylenmiş/söylenen anlamında ortak olarak kullanılmaktadır. Bu iki ihtimalden hangisinin kullanıldığını metnin siyak ve sibakı belirlemektedir. Ayrıca geçişsiz fiillerin edilgen şekilleri olmadığı için böyle fiillerde ism-i mef′ûl ihtimalinin düşünülmesi de mümkün değildir. Meselâ îstâde sadece durmuş anlamına gelir, durulmuş şeklinde anlamlandırılması ise mümkün değildir.

Bu tarz eleştirilerin geçtiği yerlerden bir kısmını sadeleştirerek vermek istiyoruz.

1. Gofte burada siyak ve sibakın gösterdiği gibi maziden kısımdar, ism-i mef′ûl değildir.

Hele hem ism-i mef′ûl denilip hem de fâili/öznesi Allah′tır denilmesi ise gariptir. Çünkü ism-i mef′ûller fiillerin edilgen anlamı taşıyan şekilleridir. Edilgen filler ise fâil/özne almazlar, nâib-i fâil (sözde özne) alırlar (ŞG: 9).

2. Sûhte yanmış anlamına gelir, maziden kısımdar, ism-i mef′ûl değildir (ŞG: 19).

Burada da yanmak fiili geçişsiz olduğu için ism-i mef′ûl olarak adlandırılması mümkün olmamaktadır.

Telaffuzla İlgili Eleştiriler

Dil canlı ve yaşayan bir varlıktır, tarihi süreç içerisinde bir hayli değişikliklere uğrar. Bu değişiklikler bir kelimenin terk edilmesi olabileceği gibi, kelimenin telaffuzunda değişiklik ile de olabilir. Sözgelimi Farsça′da fiillerin başına getirilen ve değişik fonksiyonları olan “be” harfi eski Farsça′da günümüzden farklı telaffuz edilmekteydi. Sûdî′nin de belirttiği gibi köylüler ile zürefâ (şehirliler) bu eki farklı telaffuz etmekteydiler. Bununla ilgili eleştirilerde Sûdî köylü telaffuzunu esas alanları eleştiriye tabi tutmaktadır. Bazı örnekleri şunlardır:

1. Bi-şûyem′in bâ′sını İranlıların zarif olanları kesre (bi-şûyem) bazı köylüleri ise zamme ile (bu-şûyem) okurlar. Bu bâ′nın ötre okunması gerektiği söyleyen rûstâyî-tab′ (köylü karakterli) imiş (ŞG: 40).

2. Yine bi-ber fiilini zarif Acemler bi-ber şeklinde, köylüleri ise bu-ber şeklinde okumaktadırlar. Sadece bu-ber şeklinde okunduğunu söylemek köylülüktür (ŞG: 52).

3. Nigûn kelimesini Acemin köylüleri nugûn şeklinde okurlar. Bu kelimenin okunuşunu nugûn olarak veren köylülük etmiştir (ŞG: 300).

4. Birûn kelimesini de Acemin köylüleri burûn olarak okumaktadırlar, zarfleri ise birûn olarak okurlar. O halde bu kelimenin okunuşunu (bi-zammeteyn: iki ötre ile/burûn olarak) kayd edenler köylülerdir (ŞG: 409).

Bu tarz eleştirilerin geçtiği yerlerde derkenarda Sürûrî, İbn-i Seyyid Ali, Lâmi′î, Şem′î gibi şarihlerin isimleri yazılmaktadır.

(17)

Şedde İle İlgli Eleştiriler

Sûdî Farsça asıllı kelimelerde şedde bulunmadığını eserin muhtelif yerlerinde ifade ederek Farsça asıllı kelimelerde şedde bulunduğunu söyleyen şarihleri eleştirir. Bir kısım örnekleri şunlardır:

1. Ümîd kelimesi bazen vezin zaruretinden dolayı ümmîd olarak okunur. Her iki şekilde okunabileceğini söyleyenler eksik söylemişlirdir (ŞG: 15).

2. Beregî aslında berregî iken vezin gereği şeddesiz okunduğunu söyleyen hafiflik eylemiştir. Çünkü Farsça asıllı kelimelerde şedde bulunmaz (ŞG: 217).

3. Peşşe (sivrisinek) vezin gereği olarak şeddeli okunmuşur, aslı peşe′dir. Aslının peşşe olduğunu zannedenler vehm etmişlerdir (ŞG: 318).

“Kef” Harfiyle İlgili Eleştiriler

Bilindiği gibi Farsça′da Osmanlı Türkçesinde görüldüğü gibi “kef” harfi hem “k” hem de

“g” olarak okunabilmekteydi. Hangi şekilde okunması gerektiği metnin anlamı ve cümlenin akışından anlaşılmaktaydı. “g” olarak okunanlara kâf-ı Acemî, “k” olarak okunanlara da kâf-ı Arabî adı verilmekteydi. Günümüz Farsça imlasında ise artık “g” için ayrı bir harf kullanılmaktadır. Dolayısıyla böyle bir karışıklık ihtimali kalmamıştır. Ayrıca bünyesinde “kef”

harfini barındıran bazı kelimeler bölgelere göre farklı yani “k” veya “g” olarak okunabilmekteydi.

Dolayısıyla metnin okunuşunda iki çeşit durumla karşılaşılmaktaydı. Mesela ( مک ) kelimesi hem

“kem” hem de “güm” olarak okunabildiği, bunun hangisini tercih edilmesi gerektiğini cümlenin gelişi ve anlam gösterdiği gibi bazı kelimeler farklı yorumlara göre iki çeşit okunabilmekteydi.

Sözgelimi günahkâr kelimesi bazılarına göre günahgâr olarak okunması gerektiği ileri sörülse de bazıları farklı bir yorumla bunu günahkâr şeklinde okuyabilmekteydiler. Bu tarz eleştirilerin geçtiği örneklerin bir kısmı şunlardır:

1 Günehgâr: Güneh günâh′ın muhaffef( kısaltılmış) şeklidir, gâr ise “–cı” ekiyle karşılanır. Sitemgâr, cefâgâr kelimelerinde de durum aynıdır. Bu kef′leri “g” olarak okuyanların damaklarında Farsça lezzeti bulunmamaktadır (ŞG: 15).

Sûdî bu görüşünü daha sonra kısmen tadil etmiştir denilebilir. Çünkü Şerh-i Gülistan′dan sonra telif ettiği Şerh-i Bostan adlı eserinde şunları söyler:

Nikûgâr kelimesinde ikinci “kef”harfinin “g” olması kural gereğidir. Nikû iyi ve gâr “–cı”

anlamındadır, dolayısıyla iyilikçi anlamındadır. Fakat halk nikû-kâr olarak okuyup iyi işli anlamında vasf-ı terkîbî (bileşik sıfat) olara kabul eder (ŞB: 396).

2. Kâm (murad) kelimesini burada gâm (adım) olarak okuyanlar fahiş bir yanılgıya düşmüşlerdir (ŞG: 44).

3. Kerdgâr fa’’âl-i mutlak yani Huda anlamındadır. Kâfları Acemîdir diyen (Gerdgâr şeklinde) veya Arabî kâf′ın ve dâl′ın kesresiyle diyen (Kirdigâr şeklinde) bunun aslını bilmeyenlerdir (ŞG: 53).

Sûdî kerdgâr kelimesiyle ilgili başından geçen bir hadiseyi Şerh-i Bostan′da şu şekilde anlatır:

“Fârisîde kendini katı yukarıdan zan iden birisine bir gün, kerdâr ibâreti ve kerdgâr ibâretinde kâf′lar meftûh okunmak gerekdir, zîrâ kerd ism-i fiildir, kerden′den müştak diyicek inkâr idüb, kerd kâf′ın fethiyle degil kesriyledir fiil manâsına diyü davâ eyledi. Duâ-gûy müddeâsına sened taleb idicek sened bi′l-fiil hâtırımda yokdur, lâkin kitâblarda yazılmışdır, îrâd ideyin diyü davâ eyledi. Bu gün yigirmi bir yıldır ki bâtıl müddeâsına sened talebindedir. Hâsılı, inâdından ve

(18)

kendüye bâtıl zu′mından mezkûr bâtıl müddeâsı üzre musırr oldı. Lâkin hoş-tab′ u idrâk ashâbına mezkûr takrîr ve tahkîki eylemişim, ziyâde pesend idüp istihsân eylediler ve buyurdılar ki bu tahkîki bu zamâna dek sizden ġayri kimesne eylememişlerdir.” (ŞB: 1/8–9).

Her ne kadar Sûdî bu kişinin ismini vermezse de matbu nüshada derkenarda “Münaza′a bâ-Şem′î” (Şem′î′yle tartışma) diye bir kayıt düşülmektedir.

“Kef” harfiyle ile ilgili eleştiriler eserde bir hayli yekûn tutmaktadır.

Uzun Tâ İle İlgili Eleştiriler

Arapça′da tâ-i merbûte (yuvarlak tâ) ile yazılan bazı kelimeler Farsça′da uzun tâ ile yazılmaktadır. Sözgelimi Arapça asıllı hikâye kelimesinin sonunda tâ-i merbûte bulunmaktadır.

Vakf (durma) esnasında “he” olarak, harekeli olarak okununca da tâ olarak okunmaktadır.

Dolayısıyla vakf durumunda hikâye şeklinde, vakf olmayan durumlarda ise hikâyet şeklinde okunmaktadır. Arapça′da her iki halde bu kelime ( ةیاكح ) şeklinde yazılır. Farsçada ise Osmanlıcada olduğu gibi tâ′nın okunmadığı durumlarda hâ ile ( هیاکح ), okunduğu durumlarda ise uzun tâ ile ( تیاکح ) yazılır. Ayrıca Arapça asıllı bazı kelimeler Farsça′ya nakl edildiklerinde uzun nakil alameti olarak bünyelerin bir uzun tâ ilave edilmiştir, bu tâ harfine tâ-i nakil denilmektedir.

Mesela fikr kelimesi Farsça′ya nakl edilince uzun tâ ile fikret olarak yazılmıştır (ŞG: 412). Böyle durumlarda Farsça metinlerde iki ihtimalli bir anlam ortaya çıkabilmektedir. Ya kelime bütünüyle düşünce anlamında bir kelime olarak kabul edilecek veya Farsça′da bitişik zamirlerin ikinci şahsının eklenmesiyle oluşan bir kelime olarak da ele alınabilecektir. Bu durumda fikr-et senin fikrin anlamına gelmektedir. Aynı durum menzilet kelimesi için de geçerlidir. Ya kadr ve kıymet anlamında tek kelime olarak alınacak veya menzil-et senin menzilin anlamında düşünülebilecektir.

Bu ihtimallerden hangisinin doğru olduğunu cümlenin anlam ve bağlamından yola çıkarak tespit etmek mümkündür. Sûdî şarihlerin bu tâ′yı yanlış anlamaktan kaynaklanan yorumlarına eleştiride bulunmaktadır. Bir kısım örnekleri şöyledir:

1. Menzilet kelimesindeki tâ harfi mertebet kelimesindeki tâ harfi gibi Acem üslûbu üzere uzun yazılır ve uzun tâ′lar gibi telaffuz olunur. Bu tâ′yı zamîr-i hitâb (bitişik zamir ikinci şahıs:

senin menzilin) kabul edenler yanılmışlardır (ŞG: 307).

2. Melâlet kelimesindeki tâ harfini zamîr-i hitab (senin melâlin) kabul edenler düşünmeden söylemişlerdir (ŞG: 69).

3. Fikret kelimesindeki tâ harfi nakil alametidir. Farsça′ya nakledilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu tâ′yı kelimenin kendisinden (Arapça′daki masdar şekli olarak) kabul edenler yanılmışlardır (ŞG: 412).

Bu örnekler maksadın anlaşılması için yeterlidir.

Bileşik Sıfatlar (Vasf-ı Terkîbî) İle İlgili Eleştiriler

Farsça bileşik sıfatlar iki kelimeden oluşur. Yapım eki almış kelimeler bu kategoriye girmezler. Sûdî şerhinde eleştirilerin bir kısmı –gâr , –mend (-lı) –bân (-cı) ekiyle türetilen kelimeleri bu kategoriye sokan şarihlere yönelmektedir. Yukarda –gâr ekinin bazı şarihlerce kâr şeklinde okunarak bileşik sıfat oluşturabildiği ile ilgili açıklamalar zikredilmişti. Diğer iki ekle ilgili bir kısım eleştiri örnekleri şunlardır.

1. Pîlbân′ı ve segbân′ı ve derbân′ı ve ġayrileri vasf-ı terkîbî diyenler vasf-ı terkîbîden âgâh degiller imiş (ŞG: 153).

2. Devletmend; mend edât-ı nisbetdir, devletlü dimekdir, pes, devletmend vasf-ı terkîbîdir diyenler fâris-i meydân-ı Furs degiller imiş (ŞG: 413).

Referanslar

Benzer Belgeler

Existence and uniqueness of solutions of the Dirichlet Problem for first and second order nonlinear elliptic partial dif- ferential equations is studied.. Key words:

Bu yöntem ne tam yapılandırılmış görüşmeler kadar katı ne de yapılandırılmamış görüşmeler kadar esnektir; iki uç arasında yer almaktadır (Karasar,1995:

(5) Atatürk’ün bütün takdir ve kutlamalarına rağmen, İnönü Muharebelerinin, daha doğrusu Batı Cephesinin Komutanı İs­ met Paşa’nın Birinci ve İkinci

Ancak sondaj ve hidrolik çatlatma işleminin dep- remleri tetikleme ihtimali, çatlatma işlemi sonucunda hidrolik çatlatma sıvısının yeraltı sularına karışma tehli- kesi

Sa¤l›k çal›flanlar› aç›s›ndan; bilgi güvenli¤inin sa¤lan- mas› için kimlik belirleme yöntemleri olarak kullan›c› ad› ve flifre yayg›n

Ejderler hakanı "eğer bu, ulu ve güçlü bir bodısavat (Buda adayı) olmasaydı buraya kadar gelemezdi" diye düşündü ve şehzadeyi karşıladı;

Sonuç olarak bu çalışma ile, EıazlQ yöresinde sokak kapeklerinde Toxoplasma seropozitilli�inin yüksek oranda oldu�u, yaş ve cinsiyetin se· ropozitiflikte

DCC-GARCH sonuçlarına göre, Kocaeli endeksi hariç, tüm seriler için ARCH ve GARCH etkilerinin istatistiki olarak anlamlı olduğu görülmektedir.. Şehir endekslerinin