UlUsal Çıkar Çatışması ve mezhepsel kUtUplaşma arasında İran-sUUdİ arabİstan GerGİnlİğİ
pınar arıkan
Pınar Arıkan, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden 2003 yılında mezun olmuş ve 2004’te aynı bölümde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Yüksek lisans derecesini 2006 yılında “İran İslam Cumhuriyeti’nde Cumhuriyetçilik Karşısında İslamcılık Tartışması”
teziyle, doktora derecesini ise 2015 yılında “Modern İran’da Siyasal Milliyetçiliğin Bir Siyasal Muhalefet Şekli Olarak Söylemsel Sürekliliği”
teziyle almıştır. 2010-2011 arasında Tahran Üniversitesi Hukuk ve Siyaset Bilimi Fakültesi’nde, 2012-2013 arasında New York’ta Columbia Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulunmuştur.
İran’da devlet-toplum ilişkileri, İran iç siyaseti, siyasal sistem ve gruplar, İran dış politikası, Ortadoğu’nun uluslararası ilişkileri Arıkan’ın başlıca ilgi alanlarıdır.
Şeyh Nimr al-Nimr’in 2 Ocak 2016’da Suudi Arabis- tan tarafından idamı sonrasında yaşanan ve dünya kamuoyunda İran-Suudi Arabistan gerginliği olarak büyük yankı bulan olaylar, İran ile Suudi Arabistan’ın diplomatik ilişkilerini kesmesiyle sonuçlanmıştı. Bah- reyn, Sudan, Cibuti, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Katar’ın da İran’a karşı Suudi protestosuna dâhil olmasıyla birlikte İran-Suudi Arabistan gerginliği pek çokları tarafından Ortadoğu’da Sünni-Şii çatış- masının şiddetlenmesi olarak yorumlandı. İki ülke arasındaki gerginliğin kaynağının ulusal çıkar çatış- ması mı yoksa mezhepsel ayrılıktan kaynaklanan ku- tuplaşma mı olduğu sorusu ile bu gerginliğin bölgede yaşanan iç savaş ve çatışmalar çerçevesinde ortaya çıkan mezhepsel kutuplaşmayı bölge devletleri nez- dinde derinleştirme ihtimali, en çok tartışılan sorular oldu. Bu değerlendirmede, İran ile Suudi Arabistan’ın ulusal çıkar çatışmasından kaynaklanan jeopolitik ve ideolojik rekabet içinde oldukları, ancak bu rekabetin mezhep çatışması olarak yorumlanamayacağı iddia edilmektedir.
No.38, OCAK 2016
2
S
uudi Arabistan’ın Şii alim Şeyh Nimr al- Nimr’i 2 Ocak 2016’da 46 kişi ile birlikte idam et- mesinden sonra İran’da Suudi Arabistan’ın Meşhed Konsolosluğu ve Tahran Büyükelçiliği’nin idamı pro- testo eden göstericiler tarafın- dan ateşe verilmesi ve bunun ardından Suudi Arabistan’ın İran ile diplomatik ilişkileri- ni kestiğini açıklaması şek- linde seyreden olaylar dizisi, dünya kamuoyunda İran- Suudi Arabistan gerginliği olarak büyük yankı buldu.Ortadoğu’nun bölgesel siya- setinde birbirinden hem varo- luşsal bakımdan hem de çıkar- lar bağlamında oldukça farklı iki bölgesel gücü olan İran ile Suudi Arabistan arasında yaşanan gerginliğin nedenle- ri geçtiğimiz günlerin en çok konuşulan ve tartışılan konusu oldu. İki ülke arasındaki ger- ginliğin nedenini anlamak için en çok sorulan soru, gergin- liğin kaynağının ulusal çıkar çatışması mı yoksa mezhepsel ayrılıktan kaynaklanan kutup- laşma mı olduğu sorusuydu.
Yine bu minvalde biraz da ge- leceğe dair endişe ile sorulan bir diğer soru da İran ile Suudi
Arabistan arasında al-Nimr’in idamından sonra yaşanan ger- ginliğin bölgede yaşanan iç sa- vaş ve çatışmalar çerçevesinde ortaya çıkan mezhepsel kutup- laşmayı bölge devletleri nez- dinde derinleştirme ihtimaline dairdi. Bu değerlendirmede İran-Suudi Arabistan ilişkileri- nin geçmişten bugüne izlediği seyre kısaca değinildikten son- ra bu sorulara cevap verilmeye çalışılacaktır.
İran ile Suudi Arabistan şüphesiz Ortadoğu bölgesinin iki rakip ülkesidir. Bugünkü konjonktürün ötesinde İran ile Suudi Arabistan ilişkilerine bakıldığında bu rekabette iki belirleyici faktör olduğu gö- rülmektedir. Bunlar jeopolitik ve ideolojik faktörlerdir. Suudi Arabistan-İran jeopolitik re- kabeti 1968’de İngiltere’nin Basra Körfezi’nden çekilece- ğini ilan etmesinden bu yana süregelen bir konudur. İngiliz ordusunun Körfez bölgesin- den çekildiği 1971 yılından sonra İran, ABD’nin müttefiki olarak ‘Körfez’in polisi’ rolü- nü üstlenirken, İran ve Suudi Arabistan ABD’nin bölgedeki çıkarlarının garantörü ola- rak ‘ikiz sütun’ politikasının ayakları oldular. Ancak Arap
3
bugünkü konjonktürün ötesinde İran ile suudi arabistan ilişkilerine bakıldığında bu rekabette iki belirleyici faktör olduğu görülmektedir.
bunlar jeopolitik ve ideolojik faktörlerdir.
devletlerinin 1973 Arap-İsrail savaşında İsrail’e desteğinden dolayı ABD ve diğer ülkelere uyguladığı ve petrolün dünya siyasetinde ilk defa bir silah olarak kullanıldığı petrol am- bargosuna Muhammed Rıza Şah liderliğindeki İran destek vermedi. İran bir yandan ABD ve İsrail’e petrol satışına de- vam etmesinden dolayı Suudi Arabistan ile ihtilaf yaşarken, öte yandan Basra Körfezi’nin diğer büyük gücü Irak ile Şatt’ül Arap su yolunun pay- laşımına dair sorun yaşamak- taydı. Yine bu dönemde İran ile Suudi Arabistan Körfez güvenliği için ABD’nin vazge- çilmez müttefiki olma konu- sunda rekabet içinde yer alı- yorlardı. 1979 yılında İran’da gerçekleşen İslam Devrimi, İran-Suudi Arabistan jeopoli- tik rekabetine ideoloji boyutu- nu da ekledi.
1979 Sonrası İran-Suudi Arabistan Rekabetinde Jeopolitik Faktörler
Pehlevi monarşisi döne- minde İran’ın Suudi Arabistan ile giriştiği Basra Körfezi’nin hakimiyeti üzerindeki jeopoli- tik rekabet, 1979 devrimi son- rasında da devam etti. Ancak
1979 öncesinde ABD’nin
‘ikiz sütun’ politikasıyla den- gelenmiş olan jeopolitik re- kabet, 1979 İslam Devrimi sonucunda kurulan İran İslam Cumhuriyeti’nin revizyonist ideolojisinin ABD ve Rus emperyalizmini düşman ilan etmesi ile bu dengeyi yitirdi.
İslam Devriminin revizyonist tutumundan kaynaklanan bölgesel tehdit aynı zamanda emperyalist güçlerle işbirli- ği yapan seküler ve milliyetçi Ortadoğu monarşilerini de hedef almıştı. Devrimle bir- likte İran yönetiminden teh- dit algılamaya başlayan Arap otokratik monarşileri, 1980 yılında Saddam Hüseyin li- derliğindeki Irak’ın devrim kargaşası içindeki İran’a sal- dırmasıyla başlayan ve sekiz yıl devam eden savaşta Irak’a des- tek vermişlerdi. 1981 yılında Suudi Arabistan ile Bahreyn, Kuveyt, Oman, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin kurdukları Körfez İşbirliği Konseyi (KİK), İran tehdidi- ne karşı oluşturulan bir siyasi platform ve güvenlik ittifakıy- dı. Körfez ülkeleri, hem sahip olduğu petrol kaynakları hem de ülkelerinden çıkarılan pet- rolün transfer yolu olması ne-
4
deniyle Basra Körfezi’ndeki muhtemel bir İran hakimiyeti- ni kendileri için büyük bir teh- dit olarak görüyordu. Irak’ın 1984 yılında Hark adasında bulunan İran’a ait petrol ihraç terminalini ve petrol tankerle- rini bombalamasıyla başlayan tanker savaşında İran’ın Suudi Arabistan ve Kuveyt tankerle- rini bombalamasının akabinde bu iki devlet savaşın doğrudan içine çekilmişti. İran-Irak sa- vaşının 1988’de sona ermesi ile Körfez’in büyük güçleri olan İran, Irak ve Suudi Arabistan arasındaki güç dengesine da- yalı istikrar yeniden tesis edil- miş oldu.
1989’da Körfez bölgesinde- ki güç dengesinin yeniden tesi- sinden sonra Suudi Arabistan- İran ilişkilerindeki gerginlik
yerini yakınlaşmaya bıraktı.
İran’da cumhurbaşkanı seçilen Haşimi Rafsancani, devrim ih- racı siyasetini geri plana atarak sekiz yıllık savaştan altyapısı ve ekonomisi harap olarak çık- mış İran’ın yeniden yapılan- dırılmasını birinci hedef ola- rak ortaya koydu. Bunun için İran’ın düşman kazanmayı bı- rakması gerektiğini öne süren Rafsancani’nin döneminde İran devleti dış politikasında
‘saldırgan devrimci’ siyasetten
‘pragmatik biraradalık’ olarak nitelenebilecek ılımlı bir tu- tuma kaymıştı. 1997 yılında ise İran’ın ilk reformcu hü- kümetinin Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi tara- fından kurulmasıyla birlikte İran dış politikası devrimci retorikten büyük ölçüde sıy-
5
rılmış, İran’ın bölge ve dünya ülkeleriyle iyi ilişkiler kurması hedefiyle uzlaşmacı bir dış po- litika benimsenmişti. İran dış politikasında kararların ideo- lojik değil ulusal çıkar temelli realist bakış açısıyla alınma- sının ilkeleştiği bu dönemde İran ile Suudi Arabistan ilişki- lerinde de yakınlaşma yaşandı.
Aralık 1997’de Tahran ilk defa İslam Konferansı Örgütü zir- vesine ev sahipliği yaptığında Suudi Veliaht Prensi Abdullah İran’ı ziyaret etmiş, 1999’da ise İran Cumhurbaşkanı Hatemi Suudi Arabistan’a resmi ziya- rette bulunmuştu. Bu iki ziya- ret 1979’dan bu yana iki ülke- nin birbirlerine ilk resmi ziya- retleri olmuştu. İki ülke ilişki- lerindeki yumuşama 2001’de terörizm ve uyuşturucu tica- reti konularında bir güvenlik anlaşmasının imzalanması ile perçinlenmişti.
2003’te ABD’nin Irak’ı iş- gali ve Saddam Hüseyin hükü- metinin çökmesi İran-Suudi Arabistan ilişkilerindeki yu- muşamanın önüne set çekti.
İran için tehdit kaynağı olan Saddam yönetiminin düşme- si, Körfez’deki güç dengesi- ni İran lehine değiştirmişti.
Suudi Arabistan, her ne kadar
Irak’ta yönetimin yeniden tesis edilmesiyle birlikte artan İran etkisinden rahatsız olmuş- sa da ilişkilerdeki yumuşama devam etmiş ve 2007 yılın- daki Suudi Arabistan ziyare- tinde İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad ile Suudi Kralı Abdullah ‘kardeş milletlerin’
temsilcileri olarak buluşmuş- lardı.
İran ile Suudi Arabistan arasında yumuşama ve dost- luk mesajlarının sona ermesi ve bugünkü gerginliğe giden süreç Aralık 2010’da Tunus’ta başlayan ve daha sonra başta Mısır, Libya ve Suriye olmak üzere pek çok Arap ülkesine etki eden Arap ayaklanmaları ile vuku buldu. Şubat 2011’de Bahreyn’de başlayan ve nüfu- sun çoğunluğunu oluşturan Şiiler’in Sünni kraliyet yöne- timine karşı ayaklandığı pro- testo gösterilerini bastırmak için, KİK’nin 14 Mart’ta aldığı kararla oluşturulan ‘Yarımada Kalkan Güçleri’ içerisinde Suudi Arabistan’ın bin aske- rini Bahreyn’e göndermesi ve Suudi yetkililerin İran’ı protes- toları kışkırtmakla itham et- mesi iki ülke arasındaki krizin görünür hale geldiği ilk olay- dı. Suudi-İran krizi 11 Ekim
İran için tehdit kaynağı olan saddam yönetiminin düşmesi, körfez’deki güç dengesini İran lehine değiştirmişti.
suudi arabistan,
her ne kadar
ırak’ta yönetimin
yeniden tesis
edilmesiyle
birlikte artan
İran etkisinden
rahatsız olmuşsa
da ilişkilerdeki
yumuşama
devam etmişti.
6
2011’de Amerikalı yetkilile- rin Suudi Arabistan’ın ABD Büyükelçisi Adel al-Jubeyr’e karşı İran kaynaklı bir suikast girişimini ortaya çıkardıklarını ilan etmesiyle daha da derin- leşti. Suudi Arabistan yöneti- mi, 2012 yılında kendi ülke- sinin doğusunda Şii nüfusun yaşadığı bölgedeki ayaklan- maları da hak talebi temelin- deki Arap ayaklanmaları çer- çevesinde görmemiş, İran’ın kışkırtması olarak algılamıştı.
Geçtiğimiz günlerde idam edilen Şeyh Nimr al-Nimr’in tutuklanması da bu gösteri- ler sırasında gerçekleşmişti.
Mart 2011’de başlayan Suriye ayaklanmaları Aralık 2012’de mezhepsel bir iç savaşa dönüş- müş, Mart 2015’te Yemen’de başlayan çatışma, İran ile
Suudi Arabistan’ın bir kere daha farklı saflarda yer aldığı- nı teyit etmişti. Artık bölgede İran-Suudi vekalet savaşından açıkça bahsedilir olmuştu.
Son krizde de İran’da bazı grupların Meşhed ve Tahran’da Suudi diplomatik temsilcilik- lerini ateşe vermeleri ve İran dini liderinin Suudi Arabistan aleyhine yaptığı sert açıkla- malar, idam edilen din ada- mı Şeyh Nimr al-Nimr’in Şii oluşu nedeniyle ‘mezhepsel çatışma’ olarak yorumlandı.
Suudi Arabistan’ın İran’ın Riyad büyükelçisinin ülkeden ayrılmasını istemesi ve İran ile diplomatik ilişkiyi kesmesi- nin ardından Bahreyn, Sudan ve Cibuti de İran’la diploma- tik ilişkilerini kesmiş, Birleşik
7
Arap Emirlikleri ilişkilerini maslahatgüzarlık seviyesine düşürmüş, Kuveyt ve Katar İran’daki büyükelçilerini geri çektiklerini açıklamışlardır.
İdam krizi sonrası İran’a kar- şı oluşan ittifaka bakıldığında bunun 1979 sonrasında İran tehdidi nedeniyle güvenlik işbirliğine giden ve KİK’nin oluşumuna zemin hazırlayan ittifaktan pek de farklı olma- dığı görülmektedir. Stratejik çıkarlarını Suudi Arabistan’ın yanında yer almakta gören Sudan ve Cibuti bugün bu ittifaka dâhil olurken, Oman ise İran ile Suudi Arabistan arasında tercih yapmak is- temeyerek dışarıda kalmayı yeğlemiştir. Zaten bölgenin bugünkü iki derin kriz noktası olan Suriye ve Yemen göz önü- ne alınırsa, buralarda yer alan aktörler çok çeşitlidir. Irak’ta ortaya çıkan ve giderek yayılan IŞİD terör örgütünün yarattı- ğı güvenliksizlik ortamından ciddi şekilde beslenen bu kriz- ler, İran ve Suudi Arabistan’ın liderliğinde iki mezhepsel kut- bun savaşına indirgenemeye- cek kadar karışık olan ve ulus- lararası aktörlerin dahlinin oldukça etkili olduğu birer iç savaş meselesidir. Bu iç savaş-
larda grupların farklı mezhep- lere sahip oluşu, İran ile Suudi Arabistan gerginliğinin salt mezhepsel saiklerle vuku bul- duğuna delalet etmemektedir.
İran ile Suudi Arabistan her ne kadar resmi mezhepleri açısın- dan İslam dünyasında iki ayrı kimliği temsil etseler de Arap ayaklanmaları sonrasında iki ülke arasındaki gerginliğin iti- ci gücü idam krizinden sonra oluşan blokların da işaret ettiği gibi, iki devletin jeopolitik çı- karlarıdır.
1979 Sonrası İran-Suudi Arabistan Rekabetinde İdeolojik Faktörler
İran ile Suudi Arabistan arasındaki ideolojik rekabe- tin temeli iki ülkenin de ken- di İslami yönetim şekillerini İslam dünyası için model alı- nacak bir örnek olarak gör- meleridir. Bu anlayış, modern çağın ulus devlet düzeni içeri- sinde şekillenmiş bir anlayıştır.
Bugünü geriye dönük okuya- rak iki ülkenin ideolojik reka- betini Hz. Muhammed’in ve- fatından sonra halifelik hakkı- nın Hz. Ali’ye ait olup olmadı- ğı tartışmasına dayandırmak, modern tarihsel, siyasal ve sosyal gerçekleri göz ardı eden
İran ile suudi arabistan her ne kadar resmi mezhepleri açısından İslam dünyasında iki ayrı kimliği temsil etseler de arap ayaklanmaları sonrasında iki ülke arasındaki gerginliğin itici gücü idam krizinden sonra oluşan blokların da işaret ettiği gibi, iki devletin jeopolitik
çıkarlarıdır.
8
bir yaklaşımdır. Nitekim, İran dünyanın bütün Şiilerinin temsilcisi olarak kabul görme- diği gibi Suudi Arabistan da dünyanın bütün Sünnilerinin temsilcisi olarak kabul gör- memektedir. Ancak iki ülke- nin de kendilerine biçtikleri ulus-devlet elbisesi mezhep anlayışlarını referans almakta ve böylece yürüttükleri ulusal çıkar siyasetinin mezhep ek- senli tanımlanmasına zemin hazırlamaktadır. Aşağıda İran ile Suudi Arabistan’ın devlet ideolojilerinin rekabet unsur- larına değinilecektir.
İran’da ABD’nin bölge- deki en sıkı müttefiki olan Pehlevi monarşisi düzenini sona erdirerek 1979’da ku- rulan İslam Cumhuriyeti,
özgür ve bağımsız bir İslami yönetim şeklini bütün İslam ülkeleri için örnek bir model olarak sunmayı hedefliyordu.
İran İslam Cumhuriyeti resmi mezhebi On İki İmam Şiiliği olan teokratik bir cumhuriyet olmakla birlikte, dine mez- hepçi değil bütüncül bir bakış geliştirmiştir. Buna göre, tek bir İslam dünyası vardır ve İran da bunun bir parçasıdır.
İran Anayasası’na göre, meş- ruiyetini hem dinden hem de halkoyundan alan devrimci yönetimin ideali, İslam dün- yası için örnek bir İslami de- mokrasi modeli oluşturmaktır.
İran İslam Cumhuriyeti’ni örnek alacak İslam toplum- larının kendi ülkelerindeki İslam’a uygun olmayan yöne- timleri yıkmaları ideali özel-
9
likle devrimden sonraki ilk on yılda ‘devrim ihracı’ adı altında İslam Cumhuriyeti’nin hedeflerinden biri olmuştur.
İslam’a uygun olmayan yöne- timler ise otokratik monar- şilerdir. Pehlevi monarşisini yıkarak hayat bulan İslam Cumhuriyeti ideolojisine göre monarşiler, hem dini otoriteyi hem de halk otori- tesini hiçe sayan yönetimler- dir. Ortadoğu’daki seküler ve milliyetçi monarşiler, İslam Cumhuriyeti’nin ‘devrim ihracı’ söyleminden en çok tehdit algılayan yönetimler olmuştur. Devrim sonrasında bölgede İran’a karşı kurulan ittifaklardan da bunu görmek mümkündür. Zaman içinde İran dış politikasının devrimci söylemden rasyonel karar alma zeminine kayması ile ‘devrim ihracı’ bölge ülkeleri için gün- cel bir tehdit olmaktan çıkmış- sa da bölgede İran’a olan gü- vensizlik sürmüştür. Özellikle Irak’ta yönetimde etkileri artan Şiilerin İran ile işbirliğine git- mesi, başta Körfez monarşileri ve Suudi Arabistan olmak üze- re, Arap ülkelerini tedirgin et- miştir. Arap ayaklanmaları ile çalkalanan Ortadoğu dengele- ri içerisinde özellikle Suriye ve
Yemen krizleri ile birlikte İran ve Arap ülkeleri arasında orta- ya çıkan tedirgin ilişki biçimi, giderek yerini ayrışmaya ve kutuplaşmaya bırakmıştır.
Suudi Arabistan ise resmi dini İslam olan ve Kur’an ile Peygamber’in sünnetini ana- yasa olarak kabul eden bir din devleti ve iktidarın soya dayalı olarak el değiştirdiği bir mo- narşi yönetimidir. Tıpkı İran İslam Cumhuriyeti gibi Suudi Arabistan Krallığı da Temel Kanun’a göre ‘üstün bir siya- set modeli’ ortaya koyduğu- nu iddia etmekte ve böylece diğer İslam ülkelerine örnek olmayı hedeflemektedir. Her ne kadar Suudi Arabistan’ın Sünni İslam’ı temsil ettiğine dair yaygın bir kanaat oluş- muşsa da Suudi kraliyet aile- sinin Vehhabilik ile çok güç- lü bir ilişkisi bulunmaktadır.
18. yüzyılda Muhammed Bin Abdülvehhab’ın kurduğu Vehhabilik, İslam’ın ilk üç nes- linin yaşadığı şekilde yaşanma- sı prensibine dayalı Selefilik’e bağlı bir öğretidir. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın sürdürdü- ğü Vehhabilik inancının Sünni İslam ile özdeş tutulamayaca- ğı aşikardır. Suudi devletin- de kanunlar ve düzenlemeler
şeyh nimr al-nimr’in
idamından sonra İran ile diplomatik ilişkilerini
kesen ülkelerin
oluşturduğu
güç bloğu
ile 1979’dan
sonra İran’ın
devrim ihracı
söylemine karşı
arap ülkelerinin
oluşturduğu
körfez güvenlik
birlikteliğini
karşılaştıracak
olursak, hemen
hemen aynı
ülkelerin
saflaştığını
görmekteyiz.
10
Vehhabi ilkelerine dayanmak- la birlikte Şii din adamları- nın İran yönetiminde fiilen yer almasının aksine, Vehhabi din adamları devlet idaresin- de doğrudan yer almamakta- dırlar. Ancak Dini Bilginler Konseyi, krallığın en yüksek dini kurumu olarak krala tav- siye vermek ve devlet politika- larını tasdik etme göreviyle si- yasete dahil olmaktadır. 2009 yılında Kral Abdullah ilk defa Vehhabi olmayan din bilgin- lerinin de konsey üyeliğinin önünü açmış, 2010 yılında ise ülkede fetva verme yetkisi, bu konsey ve konsey dışından bazı din bilginleri ile sınırlan- dırılmıştır.
1979 devriminden sonra İran, Suudi Arabistan’ın İslam dünyası için sunduğu mode- le bir meydan okumada bu- lunmuştur. ABD ile işbirliği yapan monarşileri doğrudan hedef alan devrimci ideoloji, Suudi Arabistan krallığının meşruiyetine tehdit oluştur- muştur. Öyle ki 1986 yılına kadar ‘Kral Hazretleri’ un- vanını taşıyan Suudi kralları, İran’a karşı dini meşruiyetleri- ni güçlendirmek amacıyla ‘İki Kutsal Şehrin Koruyucusu’
unvanını kullanmaya başla-
mışlardır. Devrimden bu yana iki ülke arasındaki ideolojik rekabet hac sırasında yaşanan olaylarda görünür olmaktadır.
1981’de İranlı hacılar devrim- ci siyasi sloganlarını atarken Suudi polisinin müdahalesi so- nucu yaşanan kargaşadan son- ra İran, Suudi Arabistan’ı ay- rımcılık yapmakla suçlamıştı.
1987’de Suudi polisi ile hacılar arasında çıkan çatışmada çok sayıda İranlı hacının ölmesi üzerine Tahran’da Suudi büyü- kelçiliğine saldırılmış ve Suudi Arabistan İran’la diplomatik ilişkilerini keserek 1991 yılı- na kadar ülkesine İranlı hacı kabul etmemişti. 2015 haccı sırasında yaşanan izdihamda çok sayıda İranlı hacının haya- tını kaybetmesi üzerine, İranlı yetkililer Suudi otoritelerini kayıplardan sorumlu tutmuş ve bu olay iki ülke arasında Arap ayaklanmalarından bu yana sürmekte olan gerginliği iyice artırmıştı.
Sonuç
2006 yılında Ürdün Kralı Abdullah tarafından ilk defa telaffuz edilmesinden bu yana Ortadoğu’daki gelişme- leri değerlendirmede geçerli paradigma olarak kabul gö-
11
ren ‘Şii Hilali’ tanımlaması, Ortadoğu’yu Şii ve Sünni ol- mak üzere iki ayrı kimlik ça- tısı altında gruplamaktadır. Bu anlayış, Şii ve Sünni mezheple- rine bağlı toplumların bulun- dukları coğrafyalarda mezhep- sel kimliklerinden dolayı iki ayrı politik safta yer aldıklarını ve politik saflardaki toplumla- rın kendi içlerinde aynı çıkar- lara sahip olduklarını varsay- maktadır. Bugün, Ortadoğu’da yaşanan kutuplaşmada İran ile Suudi Arabistan’ı mezhepleri nedeniyle çatışan devletler ola- rak gören söylemin altında bu varsayım yatmaktadır. Mezhep faktörünün dış politika yapı- mının belirleyici unsuru haline getiren bu yaklaşımın tanım- ladığı homojen Şii ve Sünni kimlikleri gerçeği yansıtma- maktadır. Gerçekte bu kimlik tanımları altında varsayılan toplumların inanç gelenekleri, dilleri ve etnik kimlikleri ho- mojen değildir. Öte yandan bu yaklaşım, Ortadoğu’nun ulus devletlerinin rasyonel ka- rarlar ile belirli güç ittifakları içinde yer almalarını mezhep faktörüne indirgeyerek tari- hi yeniden yorumlamakta ve İslam ülkeleri için kaynağını tarihten alan statik bir ayrış-
ma unsuru tanımlamaktadır.
Modern Ortadoğu’nun ulusla- rı arasındaki çatışma ve ittifak ilişkilerinin tarihi bu indirge- meci ve statik yaklaşımı çürüt- mektedir.
İki ülkenin modern dö- nemdeki ilişkilerine ve kim- liklerine bakıldığında İran ile Suudi Arabistan arasında jeopolitik ve ideolojik rekabet olduğu gerçektir. Ancak bu re- kabetin temelini Sünni ve Şii kimliklerine dayandırmak ku- surlu bir yaklaşımdır. Bugün mezhepsel kutuplaşma olarak adlandırılan fenomen, İran ile Suudi Arabistan’ın jeopolitik ve ideolojik rekabetinin baş- ka bir göstergesidir. Nitekim Şeyh Nimr al-Nimr’in ida- mından sonra İran ile diplo- matik ilişkilerini kesen ülke- lerin oluşturduğu güç bloğu ile 1979’dan sonra İran’ın devrim ihracı söylemine karşı Arap ülkelerinin oluşturduğu Körfez güvenlik birlikteliğini karşılaştıracak olursak, hemen hemen aynı ülkelerin saflaş- tığını görmekteyiz. Geçmişte İran’ın monarşilere karşı ta- kındığı düşmanca tavırdan tehdit algılayan Arap krallık- ları, bugün İran’ın bölgedeki varlığının kendi ülkelerindeki
son krizde belirginleşen bir diğer husus da suudi
arabistan’ın, uzun zamandır uluslararası sistemden dışlanmış ve yalnız
bırakılmış olan
İran’ın nükleer
anlaşmadan
sonra bu
yalnızlıktan
kurtulacak
olmasından
duyduğu
rahatsızlıktır.
12
Şii nüfus üzerinde mevcut veya potansiyel etkisine karşı iktidarlarını korumak gayreti içine girmektedirler. İran’ı iç işlerine karışmakla suçlayan Arap krallıkları, ulus-devlet düzeninin en temel ilkesi olan egemen devletlerin sınırlarına ve toprak bütünlüğüne diğer egemen devletler tarafından saygı gösterilmesi ve iç işlerine müdahale edilmemesi prensibi çerçevesinde İran’ı eleştirmek- tedir. Arap ayaklanmaları ile birlikte Arap ülkelerindeki Şii azınlıkların devlet yönetimleri tarafından siyasi ve insani hak- larından mahrum bırakılarak ayrımcılığa uğradıklarını ifade ettikleri kamusal alanın gö- rünür kılınmış olması, İran’a karşı takınılan bu tavra zemin hazırlamıştır. Her ne kadar İran’ın Suriye dışında herhan- gi bir ülkedeki kapsamlı var- lığı doğruluğu tam olarak ka- nıtlanmamış bir iddia olsa da bölgede süren kargaşa, farklı jeopolitik ve ideolojik çıkarla- ra sahip olan Suudi Arabistan ile İran’ın birbirlerini suçlama- ları için uygun bir ortamdır.
Nitekim, İran da Arap ayak- lanmalarından bu yana Suudi Arabistan’ı Selefi ve tekfirci
gruplara destek vermekle suç- lamaktadır.
Son krizde belirginle- şen bir diğer husus da Suudi Arabistan’ın, uzun zamandır uluslararası sistemden dışlan- mış ve yalnız bırakılmış olan İran’ın nükleer anlaşmadan sonra bu yalnızlıktan kurtu- lacak olmasından duyduğu rahatsızlıktır. Bu durum, hiç şüphesiz İran’ın uluslararası platformlarda masadaki aktör- lerden biri olması sonucunu doğuracak ve stratejik gücünü artıracaktır. Suudi Arabistan, ittifak içinde olduğu ülkelerle birlikte İran’ı bölgede yalnız- laştırmak istemektedir. Şeyh Nimr al-Nimr’in idamı son- rasında yaşanan olaylar, Suudi Arabistan için bu anlamda bir fırsat doğurmuştur.
Sonuçta, İran-Suudi Ara- bistan gerginliği iki devletin farklı mezheplere dayalı yöne- timlere sahip olmasından de- ğil, farklı jeopolitik ve ideolo- jik çıkarlara sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Bölgede İran’a ve Suudi Arabistan’a ol- duğu kadar bütün bölge ülke- lerine karşı da terörist faaliyet- leri ile güvenlik tehdidi oluştu- ran ve ortaya koyduğu yeni bir
13
sözde-İslam devleti ideolojisi ve sistemi ile meydan okuyan IŞİD örgütü gibi bir tehdit varken, iki ülke arasındaki gerginliğin tüm bölgeyi içine alacak mezhepsel bir kutup- laşmaya dönüşmesi gerçekçi bir ihtimal değildir. Lakin, bu ortak tehditle baş etmede bile iki ülkenin farklılıklarını
bir kenara bırakmaları muh- temel görülmemektedir. İran ve Suudi Arabistan bölgedeki ittifakları ile birlikte bu teh- dide karşı kendi yöntemleriyle mücadele etme ve bölgedeki huzuru kendi çıkarlarına uy- gun şekilde yeniden tesis etme çabalarına devam edeceklerdir.
Ortadoğu Stratejik Araştırmalar Merkezi (ORSAM) Süleyman Nazif Sokak No: 12-B Çankaya / Ankara
Tel: 0 (312) 430 26 09 Fax: 0 (312) 430 39 48 www.orsam.org.tr
ORSAM, Ortadoğu konusunda faaliyet gösteren tarafsız bir düşünce kurulu- şudur. ORSAM Ortadoğu ile ilgili bilgi kaynaklarını çeşitlendirmeyi ve bölge uzmanlarının düşüncelerini Türk akademik ve siyasi çevrelerine doğrudan yansıtabilmeyi hedeflemektedir. Bu amaçlar doğrultusunda ORSAM, Orta- doğu ülkelerindeki devlet adamlarının, bürokratların, akademisyenlerin, stra- tejistlerin, gazetecilerin, işadamlarının ve sivil toplum kuruluşları temsilcile- rinin Türkiye’de konuk edilmesini kolaylaştırarak, yerel perspektiflerin güçlü yayın yelpazesiyle gerek Türkiye gerek dünya kamuoyuyla paylaşılmasını sağlamaktadır. ORSAM yayın yelpazesi içinde kitap, rapor, bülten, politika notu, konferans tutanağı ve ORSAM dergileri Ortadoğu Analiz ve Ortadoğu Etütleri bulunmaktadır.
©Bu metnin içeriğinin telif hakları ORSAM’a ait olup, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu uyarınca kaynak gösterilerek kısmen yapılacak makul alıntılar ve yararlanma dışında, hiçbir şekilde önceden izin alınmaksızın kullanılamaz, yeniden yayımlanamaz.
Bu raporda yer alan değerlendirmeler yazarına aittir. ORSAM’ın kurumsal görüşünü yansıtmamaktadır.