• Sonuç bulunamadı

YAŞAM HAKKI VE BOYUTLARI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "YAŞAM HAKKI VE BOYUTLARI"

Copied!
176
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

YAŞAM HAKKI VE BOYUTLARI

Prof. BAHRİ SAVCI

(2)
(3)

ANKARA ÜNİVERSİTESİ SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ YAYINLARI No. 449 İNSAN HAKLARI MERKEZİ YAYINLARI No. 1

Y A Ş A M H A K K I

V E

B O Y U T L A R I

Prof. Bahri SAVCI

(4)

Kapak Deseni: Marian Nowinski (Polonya)

(5)

İ Ç İ N D E K İ L E R

GİRİŞ : Yaşam Hakkının Kuramsal Anlamı ve Önemi 1 I. "BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK" KURAMI VE

BUNUNLA İLGİLİ HUSUSLAR 15 A. Öldürülmezlik İlkesi - Kişinin Dört Durumda Korunması 16

ı. Kişinin Kendisine Karşı Korunması 1?

ıı. Kişinin "Üçüncü Kişi"ye Karşı Korunması 19 ııı. Kişinin Topluma-Devlete Karşı Korunması 21 vı. İdeolojik Nedenlerle Yaşam Hakkına Saldırma Olgusu ... 23

B. Öldürmeye Cevaz Sorunu 29 ı. Kişinin Kendi Beden Bütünlüğünü Kendisinin Bozması Ol-

gusu 31 ıı. Kişinin Bir Başkasının Beden Bütünlüğünü Bozması Olgusu 36

ııı. Toplumun Kamu Gücünü Kullanarak Beden Bütünlüğünü

Bozması Olgusu 56 II. YAŞATMACILIK KURALI VE DEVLET 78

A. Yaşatmacılık Kuralı 78 B. Kuralın Gerekleri 81

ı. Yaşatmacılık Kuralı Dolayısı İle Devlete Düşen Görevler ... 84 ıı. Yaşatmacılık Kuralının Doğurduğu Zorunlu Gerek : Güven-

ce İlkesi 90 III. YAŞAM HAKKI VE UZANTILARI İLE İLGİLİ YASAL DURUMLAR 155

III

(6)
(7)

/

GİRİŞ

Yaşam Hakkının Kuramsal Anlamı ve Önemi

Bireyin, bir kişiliği vardır. Bu kişilik, hem insansal, hem de hukuksal açıdan vardır. İnsansal açıdan söz konusu olan kişi- lik, onu, doğanın öteki varlıklarından ayıran cevherdir. Hukuk- sal açıdan söz konusu olan kişilik de, bu cevherin her yönden ge- lişip, bireyin toplum içinde, insansal cevherin "öz"üne layık bir varlık halinde, "insan" işlevlerini yerine getirmesine yönelik bir durumu deyimler.

Bireyin, insansal cevherinin özüne layık insan işlevlerini yeri- ne getirmesi; fiziksel, moral ve entellektüel yeteneklerinin (me- lekelerinin) gelişmesi ile olanak içine girebilir... Bundan, bireysel hak ve özgürlükler dizisi doğar. Fiziksel-moral ve entellektüel yeteneklerin gelişmesi, bu bireysel kişiliğe bağlı "hak ve özgür- lüklerin"; gene bireyin toplum içindeki "durumları"na bağlı-ki bu durumlar, gene aynı kişiliğin toplum içindeki yerini, yerle- rini deyimler-hak ve özgürlüklerin (bu kez bunlara sosyal, ve ekonomik hak ve özgürlükler denir) var olmasını gerektirir.

Gerçekten, insanın, belki, önce, soyut bir varlık halinde dü- şünülen bir kişiliği vardır. Bu insanın, toplum içindeki yeri, yer- leri düşünülmeden, "bizatihi (kendileyin)" bir insansal varlık halinde kabulünden doğan kişiliğidir. Böyle soyut bir platform- da ele alman bu cevherin, bu kişiliğin, belli başlı üç yönü olduğu görülür: Fiziksel, ya da biyolojik yön, moralite yönü, entellektüel yönü... Bireysel kişiliğin bu yönlerde gelişmesi, onun bireysel

(8)

haklarını yaratır. İnsanı, sonra bir somut platform içinde ele al- mak gerekir. Bu, insanın, toplum içinde düşünülmesidir. Burada, birey, insan, kişi, o soyutluk içinde düşündüğümüz varlığını da kapsamak, içermek üzere, türlü durumlar içindedir. Ve, her du- rumundan doğan toplumsal işlevlere sahiptir: Önce-genellikle ve doğal olarak-bir "aile grubu" içindedir. Sonra, üretici olarak bir

"meslek grubu" içindedir. Daha sonra, tüketici bir grup içinde- dir, ya da bunu da içermek üzere "yurttaş grubu" içindedir. Her grup içinde, grubun öteki üyeleri ile; ilişki içindedir. Aile içinde ana olarak, çocuk olarak, baba olarak, grubun öteki bireyleri ile ilişkisi vardır. Meslek grubunun içinde de, aynı mesleğin öte- ki bireyleri ile ilişkisi ve eylemi vardır. Sonra, yurttaş grubu içinde de, öteki yurttaşlarla, sonsuza doğru giden, karmaşık ilişkileri ve eylemleri vardır.

Fakat somutlar, somutluklar platformundaki ilişkiler ve ey- lemler burada bitmez: Her grubun da, hem kendi türünden olan, yani aynı türden olan öteki gruplarla; ve aynı zamanda, türü değişik öteki gruplarla ilişkileri vardır: aileden aileye; meslek- ten, aynı mesleğe-, aileden mesleklere; meslekten öteki meslek- lere doğru olan ilişkiler ve eylemlerdir bunlar.

Bir başka ve en kısa deyimi ile söylemek gerekirse; birey, kişi, somut gerçek olarak toplum platformundadır. Toplumda da, türlü, gruplar içindedir. Her grup içinde, kendisinin bir "du- rumu", "durumları" vardır; ve hem kendi grubundakilerle, hem de grubu ile birlikte öteki gruplarla ilişkileri ve eylemleri vardır.

O zaman hem aynı grubun içindeki ilişkileri, hem de grup- ların aralarındaki ilişkileri düzenlemek gerekir: bu ilişkiler için- de, "zaif olan"m durumunu yani bireysel kişi, toplumsal kişi ola- rak "zaif olan"m "durumu"nu, insansal niteliğe ve düzeye layik bir ölçüde korumak için...

işte, bu düzenleme ile, ortaya "sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükler" denen kategori meydana gelir.

(9)

Ve bu suretle, sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükler; top- lumdaki somut gruplar içindeki "sosyal ve ekonomik açılardan zaif olan'larm korunmasına yönelik olan, ve bu "zaiflarm" bi- rey, ya da grup olarak, toplumdan istiyeceği (talep edeceği)) ola- naklardır.

Bireyin soyut varlığının fizik-moral-entellektüel yönlerden gelişmesi sorunundan doğan hak ve özgürlükleri (Bireysel hak ve özgürlükleri) ile; toplum içindeki somut varlığının, türlü ka- tegorileri içindeki, türlü durumlar içindeki ilişkilerini ve eylem- lerinin sosyal ve ekonomik açılardan olan zayıflıklarının gide- rilmesi zorunundan doğan hak ve özgürlükleri (sosyal ve eko- nomik hak ve özgürlükleri) "İnsan Hakları Öğretisi"ni teşkil eder.

"İnsan Hakları Öğretisi" ister soyut insan varlığı açısından;

ister toplum içindeki somut kategoriler içinde somut durumlar açısından bakılsın, bir son irdelemede (tahlilde), "insan" üzerin- de toplanır. İnsan Hakları Öğretisi soyut ve somut durumlar gibi bir ikililik görünümü altında gözükmektedir. Fakat, onun te- melinde, gene de bir "teklik" yatar: Çünkü, İnsan Hakları Öğreti- sinin ekseni "insan"dır; merceği "insan"dır: ya insanın soyut varlığının üç yönde "insan onuruna" layık bir ölçüde gelişmesi için; ya da, insanın (ve sosyal kategorisinin) toplumdaki somut durumlarından doğan 'zayıflıklarının' gene insan onuruna layık bir düzeyde giderilmesi için...

İnsan Hakları Öğretisi, aslında, içinde bulunduğumuz çağa kadar (v'e hatta, çok geniş sosyal temalar bu çağı kaplamış ol- duğu halde, bu çağm içinde de) bireysel açıdan ele alınmış ve bireysel hakları deyimlemek üzere formüle edilmiştir. Ancak Devlet Başkanı Carter'in dünya çapında uyandırmak istediği insan hakları kavramından da, öğretinin bu bireysel anlamını anlamamız gerekir.

Fakat, çağımızda, bir başka algı da gözükmektedir. Siyasal

(10)

ve ekonomik öğretilerin birbirlerine yaklaşarak, yeni uyumlar, yeni konsensler araması olgusudur bu... Bu olgu içinde, klasik liberal kapitalizm, büyük bir sosyal içerik ile, yeni bir nitelik kazanmak istemektedir. Klasik, ve, proletarya diktasına daya- klık ile sivrilen Marksizme de, eksen örgüsü içine, Batılı rejim- lerin kimi kusur ve yöntemlerini, kimi değerlerini koyarak "in- sancıl ve demokratik (Batılı anlamında demokratik) bir sosya- lizm" aramaktadır.

Onun için, biz de, İnsan Hakları Öğretisi için, tek bir an- layış tekeli kurmak istemedik; onun, bir tekel olarak, yalnızca bireysel-liberal hakları deyimlediğini belirtmekten kaçındık.

Vurgulamak istedik ki; bireyin, bir soyut kişiliği vardır. Bunun, klasik öğretinin öğrettiği üzere, fiziksel-moral-entellektüel yön- leri vardır. Bu yönlerde gelişme özlemi-güdüsü-gereksinmesi dür- tüsü-zorunu vardır. Bütün bunlar dolayısı ile, "insan"m bu so- yut varlığı ekseni üzerinde, bir hak ve özgürlükler demeti or- taya çıkar. Bunlar, devletten önce ve devlete de üstündürler.

Bunlar, devletin kullandığı "egemenlik" olayının da sınırıdır- lar. Bu nedenle egemenliği -ki artık ulusal egemenliktir- kul- lanan otorite ve kurumların örneğin, yasa organlarının bile, her türlü saldırılarına (ihlallerine) karşı korunmuşturlar. Bü- tün siyasal devlet, kendisinden önce, kendisine üstün, kendi- sinin sınırı olan bu haklara saygı üzerine oturtulmuştur. Fa- kat, insanın, ayni zamanda, bir de, toplum içinde somut var- lığı", "somut durumu (hatta durumları)", "somut ilgileri ve ilişkileri" vardır, ve bu durumlardan, genel olarak "ekonomik ve sosyal" açılardan, "zayıflıklar" doğar. Bunları gidermek top- lumun görevidir. Soyut insan varlığı üzerinde kurulmuş olan hak ve özgürlükler, nasıl, siyasal devletin bir ilkesi olmuşsa;

- insan varlığının somut durumları üzerinde kurulmuş olan, ve, insanı toplum içindeki durumlarından fışkıran zayıflıkların- dan, ekonomik ve sosyal zayıflıklarından arındırmağa yönel- miş bulunan bu hak ve özgürlükler de, sosyal ve ekonomik

(11)

devletin bir ilkesi olmuştur. Ve çağımızda devlet, sosyo-ekono- mik politik bir olgudur. Bundan, soyut varlığımıza bağlı hak ve özgürlüklere saygı isteriz; somut varlığımızdan ve durumla- rımızdan fışkıran hak ve özgürlükleri de, bizzat yerine getir- mesini isteriz.

Saygıyı sağlamak için, siyasal devletten bir edilgenlik (pa- siflik, nötrlük, karışmazlık, bozmazlık) istediğimiz; gerçekleş- mesini sağlamak için de sosyal ve ekonomik devletten bir (ak- tif lik, ilgililik, karışırlık, yaratırlık, yerine getirirlik) istediği- miz hak ve özgürlükler bileşimi, "İnsan Hakları Öğretisi"ni teş- kil eder.

* *

Görülüyor ki, İnsan Hakları Öğretisi denen görüş, ister so- yut, ister somut yönleri ile ele alınsın, bir son inceleme (tahlil) karşımıza, "birey" olayını çıkarıyor. Bu, "ego" ekseni üzerinde bir varlık değildir artık... Bu, sosyo-politik ve ekonomik ilişki- ler, ilgiler, bağlar içindeki "insan"dır: fiziksel-moral-entellek- tüel-sosyal ve ekonomik yönlerden gelişmesi devlete üstün olan;

ve özellikle sosyal ve ekonomik zayıflıklarının giderilmesi dev- lete olumlu uygulamalarda bulunma yükümlülüğü yükleyen

"insan"...

İşte, bu insanın, bir "kişilik" hakkı vardır ki, klasik anla- yış ve yazın (literatür) buna "Bireysel Kişilik Hakkı" demek- tedir.

Biz, bir kavram karışıklığına düşmemek için, bu terimin yerine bir başkasını arayacağız.

Hukuk bilimi, önce kişiyi belirler. Sonra, kişiliğin ken- disi ile ilgili haklarını ele alır. Kişiliğin kendisi ile ilgili hakları, bir öğreti halinde, pek o kadar eskilere kadar uzanmaz.

Bir başka deyimle hukuk dilinde "insan", "kişi" terimi ile gösterilir. Burada kişi terimi, "hak kazanmağa, borç yüklenme-

(12)

ye" ehliyeti olan bir varlığı anlatır. Bu anlamı içinde "kişi" daha çok, bir özel hukuk süjesidir. Bireysel kişiyi, en belirgin niteliği ile, ele almak istersek, şunu diyeceğiz: İnsan Hakları Öğretisinin ekseni olan varlık "kişi" dir. Yani hukuk alanında söz konusu olan "insan" hukuk dilinde, "kişi" olarak deyimlenir: Doğanın

"istenç" (irade) ile dolu bir birimi, hatta tek birimi olarak, bir deyimlemedir bu... Hak kazanma, borç yüklenme ehliyetinin te- meli, doğanın bu biriminin, "istenç" (irade) ile dolu ve niteli olmasındandır. Bütün insanlık tarihinde bu istenç sahibi biri- min, yani "kişiliğin (şahsiyetin)" korunması gerekli sayılmıştır;

fakat bu konudaki hükümler, hep, tek-tek kalmıştır. İnsan Hak- ları Öğretişidir ki, kişinin, kişiliğin korunması ile ilgili hüküm- leri, hakları, bir bütünlük algısı içinde yekpareleştirmiştir.

Kamu Hukukunun, bu öğreti ile ulaştığı son aşamaya göre;

insan keııdileyin bir değer idi. Öyleki, insanın kendileyin (bi- zatihi) bir birey olarak varlığı, bu bireyliğinin gelişmesi olanak- ları, bir bütün halinde, bir "hukuk varlığı" teşkil ederdi. İnsan, insan onuruna sahip olmaklığı ile, insansal bir kökende tek üs- tün varlıktı.

Öyle ise, artık hukuk (İnsan Hakları Öğretisi) bireyi, birey- sel kişiliği "insan olmak onuruna sahip olmak niteliği ile an- layıp, kavrayıp, o yolda, o ölçüde, o düzeyde bir hukuk varlığı haline getirmelidir. Getirir de... Hukuk, bireysel kişiliği, onun insansal kökeni üzerinde kavrayıp, bir hukuk varlığı haline ge- tirmiştir.

Pek kısa olarak yinelersek: "insan" kavramı, hukukça bir terim olarak deyimlenmek gerekince," kişi sözcüğüne varırız.

Kişi, kişilik, doğanın "istenç" ile niteli (vasıflı) tek birimidir.

Bu istençtir ki bireyi, hak sahipliğine, borç taşıyıcılığına, getirir;

daha doğrusu yükseltir. Bireyin hak sahipliği durumunu, hukuk alanında yansıtır isek, şunu diyebiliriz: Hukuk karşısında insan, birey; kendi kişiliğine bağlı bir somut temel hakkın sahibidir;

bu somut temel hak da, "Bireysel Kişilik Hakkı"dır.

(13)

İşte, bu bireysel kişilik temel hakkının gözüktüğü, belirdiği, fışkırdığı ilk alan da, "BEDEN BÜTÜNLÜĞÜ" dür.

Evet, bireysel kişilik hakkının ilk belirme alanı olan, bu "Be- den Bütünlüğü Hakkı"; bireyin-insanm, biyolojik, fizik, özdeksel

(maddi), somut bir varlık halinde düşünülmesinden gelen, bir

"bütün"dür...

Bu "bütün" içinde de, bireyin "yaşam" ve sağlığının sür- mesi" bireyin o hukukça düşünülen varlığının temel öğesidir.

Bir başka deyimle: Doğada birey vardır. Onun istenç (ira- de) ile niteli bir varlık olması, onu "kişi" kılar "hukuk alanı"

nda... Ve bu "kişilik ekseni" üzerinde de, onun. "bireysel kişilik hakları" denen bir bileşim meydana gelir.

Bireysel kişilik hakkı bileşiminin ilk gereği de, bireyin "be- den bütünlüğü" içinde bulunmasıdır. O da, bireyin, "YAŞAM HAKKI" denen kutsal ayrıcalığım (imtiyazını) suyun üstüne çı- karır; ileri bir yere koyar.

Böylece, anayasal terimler alanına dönersek dememiz ge- rekir ki: "birey", "kişf'dir. ona, başka yaratıklarda olmayan

"istenç" (irade) cevheri dolayısı ile "haklar" düşer (tereddüp eder). Bunlara "Bireysel kişilik hakları" denir. Bireysel kişilik hakları, ilk anda, o istenç (irade) cevheri sahibinin "Beden bü- tünlüğü" içre bulunması temel ayrıcalığını meydana getirir.

Beden bütünlüğü de, kendisinden ayrılmaz bir gerek halinde,

"yaşam hakkı" denen bu olguyu çağırır (davet eder) ve onu, anayasal düzenlemenin başına getirip koyar.

Evet, yaşam hakkı, böylece temel haklardan olarak, onların da başına gelip oturur: Hem yasal sıralama olarak; hem de ni- teliği-özü-önemi bakımından...

Temel hakları korumaya yönelmiş düzenlemelerin başında yer alan yaşam hakkının bu önemi, o kadar açıktır ki, o kadar öncedir ki, -ve bu durum- o kadar temel bir durumdur ki, bir

(14)

çok hak ve özgürlükler listesi, onu vurgulamaya bile gerek gör- meyebilir.

Böyle olduğu halde, yaşam hakkı, kendisinin önceliğini;

temeldeki yerini, önemini; insan kişiliğine bağlı ana nitelik olduğunu, insan hakları belgelerinin ve özellikle bizim anayasa- mızın bir çok yerleri belirtmiştir demek daha doğru olacaktır.

Haklardan söz eden yazının (edebiyatın) içinde, "Yaşam Hakkı" m işaret eden hükümler, bol bol yer almıştır.

Bütün Anayasaların, hemen klasikleşmiş bir şeması, bir ça- tısı, bir sistematiği vardır.

Bu çatı, bir "Giriş" (Dibaçe) ile başlayabilir. Sonra "Birinci Kısım" gelir. Burada, çok-çok genel olan temel ilkeler yer alır ancak. Onun için bu ilk kısım kısadır. Fakat, bu kısımda yer alacak olan, almış bulunan ilkeler, insanlık tarihinin siyasal ge- lişiminin son evresinin ürününü deyimler. Onun içindir ki bu kısım kısadır. Fakat bunlar, birer özdeyiştir.

Bu kısımdaki hükümler de, gene iki bölüme ayrılabilir: Bi- rinci bölüm, biçimsel açıyı deyimler. Burada devletin biçimi, nitelikleri, dili, başkenti, tümlüğü gösterilir. Fakat, bunun ya- nında, asıl egemenlik, onun sahibi, onun birincil ya da ikincil olarak var olan hangi organlarca, nasıl kullanılacağı, Anayasa- nın üstünlüğü ve bağlayıcılığı belirtilir ki, onun, "Yaşam Hakkı"

üzerinde koyacağı hükümler, böylece, bir "soyut boyutta" asılı kalmasın.

Devletin siyasal yapısı, onun karşısındaki kişinin ve gurup- larının durumu, sonradan ele alınır.

Fakat, devletin siyasal yapısına girmeden önce, "Temel Hak ve Ödevler" ele alınır. Bu; devletin siyasal yapısının da, bu ikinci kısımda belirtilecek olan temel hak ve ödevlerin yerine getiril- mesinin gereklerine göre bir biçim, bir şema kazanacağını, bir işleyiş göstereceğini işaret eder. Bu bakımdan temel hak ve öz-

(15)

gürlüklerin, Anayasanın hemen başında yer alması, "Hak ve Özgürlükler Öğretisinin (Doktrini'nin)" çağımızda kazandığı, modasal bir akım sonucu değil, tam tersine Türk toplumunun siyasal yapısına egemen olmak üzere, bir çağdaş İnsan Hakları Öğretisini (Doktrini) nin varlığını kabul sonucudur. Batılı De- mokratik Öğretiye ve görüşe göre, Anayasa, her şeyin üstünde- dir. Devlet varlığını, onun içindeki siyasal olguyu, bu siyasal ol- gunun sosyo-ekonomik yönünü ve dinamiklerini, Anayasa be- lirler. Anayasanın içindeki "Hak ve Özgürlükler Öğretisini" da Anayasanın kendisini belirler. Öyle ki, Devletin siyasal yapısı, onuıı içindeki egemenlik organları ile, tüm yönetimsel aygıt ta;

Anayasanın içinde olmakla birlikte, en başta yer alan bu hak ve özgürlüklerin, bir somut gerçekleşmeye, korunmaya kavuş- masını, en demokratik yolla, en buyurgan (âmir) bir güç ile sağlamak üzere, örgütleyecektir, kurumlaştıracaktır, işleme bi- çimi kazandıracaktır.

İşte, böyle bir algı ile, Anayasaya bakmamız gerekir. Onun,

"İnsan Hak ve Özgürlükleri Öğretisi"ni nasıl düzenleyip sırala- dığını böyle bir algı içinde kavramalıyız.

O zaman da, çok açık olarak görürüz ki; temel hakları ve ödevleri gösterir ikinci Kısmm-yani, asıl Anayasanın, bu ilk Bi- rinci Bölümü de, dört madde halinde, hak ve özgürlüklerin temel hükümlerini ele almıştır, önce... Ve bu madde, bir temel hak ola- rak var olan her husus ile, devletin ilişkisini belirtmede, adeta, acele etmiştir.

Evet, bu bölümün ilk maddesi-ki, Anayasanın 10. maddesini teşkil etmektedir-hatta, türk olsun, yabancı olsun herkesin, yani insan soyunun, yani somut insan bireyinin bir kişiliği olduğunu belirtmeğe önem verir. Buna, bireysel kişilik denir. Bununla il- gili başat hakka da, bireysel kişilik hakkı denir.

Zamanımızın İnsan Hakları Öğretisi karşısında, insan oğlu, soyut bir kavram değildir artık... O, fiziksel-biyolojik moral- en-

(16)

tellektüel açılardan bir bütün olarak, somut, gerçek bir varlık- tır. Anayasanın kendisi de, her şeyden önce ve her şeyin sonun- da, bir "hukuk"tur, bir "hukuk"tan ibarettir.

İnsanoğlu denen varlık, bütün fiziksel-biyolojik-moral-kül- türel yanları kapsamak üzere, bütün bunları birden, bir bütün- İeşmişlik içinde belirtmek üzere, "kişi" terimi içinde deyimlenir.

Hukukta kişi ve kişilik dendiği zaman, her şeyden önce ve mut- lak olarak "hak kazanmağa", "borç yüklenmeğe ehil bir varlık halinde" en yüce varlık olan insanoğlu, insan denen birey an- laşılır.

Doğal olarak bir insan da, fiziksel-biyolojik moral ve entel- lektüel yönlerden kuruludur. Oııun için hukuk ve Anayasa Hu- kuku, herkesi bir eşya olmaktan ayırmak için, onu "kişi" olarak görür, tanır. Herkeste, kendisinin fizik-biyolojik-moral-entellek- tüel bütünlüğünü belirtmek üzere, "kişilik" görür. Ve bu kişi- likte, onu teşkil eden öğelerinde bir çözülme olamayacağını vur- gular.

îşte şimdi, bireyi, insanı, insanoğlunu, bu somut öğeleri ile birlikte bu "kişilik" terimi içinde algıladıktan sonra, 10. madde- ye eğilelim; ne görürüz orada?

Şunu görürüz :

Ortada, "herkes" deyimi ile gösterilen bir birey vardır. Bu birey, hukukça, hak kazanmağa ehil bir varlıktır. Yani bir "kişi"

dir. Böylece, herkesin, hak kazanmağa ehil bir kişiliği vardır.

Bütün Anayasaların görevi, bu kişiliğin gelişmesini, ondan ön- ce, var oluşunu teminat altına almaktır. Ondan önce de, varlığı- nın, var oluş olgusunun sağlıkla ortaya çıkıp sürmesinin sağla- maktır Anayasaların görevi...

Bir başka deyimle, kişiliği kurmak, geliştirmek, korumak için, insanın, hak ve özgürlükleri vardır. Bunlar, doğal olarak var olurlar; yasal olarak düzenlenir ve işleme bırakılırlar.

(17)

Bunlar, bireyin kişiliğine öyle bağlıdırlar ki, "iıısan nitelemi (sı- fatı) ", "insan olma niteliği" yok olmadıkça, bu hak ve özgürlük- ler de bireyin kişiliğinden ayrılamaz. Bunlar, hiç bir suretle, hiç bir zaman, hiç bir yol ite, kişiden geri alınamaz. Ve kişi, olmak- tan çıkmadıkça da-ki hiç bir suretle, insan, Ademoğlu, insansa!

varlık, kişi olmaktan çıkamaz-düşmez. Kişi, kimi sınırlamalara uğrasa da, bu, öteki kişilerin de kazanacağı haklar, insana yük- lenecek yükümlülükler açısından, bir ölçüde söz konusu olur.

Fakat birey, doğanın kendisini yarattığı ve sona erdirdiği za- man dilimi içinde, kişi olarak sürer.

İşte, kişi olmağa son vermedikçe, insan, bu hak ve özgür- lüklerini, kendisi bile feda edemez. Bunlardan kendisi bile vaz- geçemez. Bunları, kendisi bile, ferağ edemez, devir demez. Ken- disi istese bile, buna, hem kendisi, hem başkası dokunamaz.

Bireyin varlığı, bundan dolayı kişiliği, doğanın doğal olgusu sonucu sona ermedikçe, bu hak ve özgürlükler, ona bağlı kal- makta sürer. Dokunulmaz kalmakta sürer.

Hak sahibi olmanın, borç yüklenmeğe ehil olmanın, yani hukukça bir "değer" deyimleyebilmenin ilk koşulu "yaşamda olmak" tır. Madde 10, "herkes"ten söz eder. "Herkes" somut ola- rak düşünülünce, "birey" dir. Birey de, hukuk olarak "kişi"dir,

"kişilik"tir. Kişilik, hak sahipliğidir. Buna ehliyettir. Ehliyetin de ilk koşulu, "yaşamda olmak" denen olguyu gerektirir. Bir başka deyimle, "herkes"in, onun fiziksel deyimi olan "birey"in, onun da hukukça deyimi olan "kişi"nin, hukukça kendisine saygı gösterilmesinin ilk ve temel koşulu, gereği, "yaşamda olmak"tır,

"yaşamda olabilmek"tir.

Bu, o kadar doğal bir olgudur ki; bu o kadar doğal bir hak- tır ki; bu, toplum içinde o kadar önde gelen bir durumdur ki, hak ve özgürlükleri düzenleyen metinler, ondan "görkemli" bir biçimde söz açmasa da; hatta, ondan, hiç söz etmese de, "yaşam"

"yaşamda bulunma" olgusu "Yaşam hakkı", doğa açısından,

(18)

toplum açısından, birey açısından, her şeyin, ama her şeyin ba- şındadır. Onun için hukuk, bireyi, kişiyi, yaşama getirmede, onu yaşamda tutmakta, yaşam sürdürmekte, üstün bir işlev göster- me zorunda kalmıştır.

Bir metafizik söz vardı; şunu söylerdi: "Önce kelâm (söz) var idi". Bu söz, bugün, fizik içre girmiştir Ve "önce yaşam var idi" biçimine dönüşmüştür. Böylece yaşam, ve yaşam hakkı, bi- reyle birlikte toplumun ve doğanın da anlamını oluşturmuştur.

Yaşam olmazsa, toplum, bir "şey'ler" yığınıdır. Toplumun ken- disi de bir başka yığından ibaret kalır. Yaşam, rastlantıya, key- fe, tiranların keyfine, yöneticilerin değerlendirmesine hatta ya- salarla sılnrlamalara bağlı kalınırsa, toplum, anlamını yitirir.

Böylece; temel haklar konusuna girerken, konan ilk temel kural; önce, insanoğlunun toplum içindeki değerini deyimleyen ve belirten "kişi" olgusunu vurgulamıştır. Yani, insan bir "kişi"

dir, denmiştir önce.. Ve hemen de ona, bu Anayasada gösterilen kimi hak ve özgürlükler tanınmıştır. Bu hak ve özgürlükler de, hiç bir zaman, hiç bir biçimde, hiç bir yol ile, çıplak bir gerçek olarak dünyaya gelmiş olan insanın, insanlık niteliğini belirten kişiliğinden çözülemez-devir-edilemez-ferağ edilemez kılınmıştır.

Bir başka deyimle, konuyu şöyle yineleyebiliriz: Önce yaşam var idi. Bu, en temel hakkı, en temel özgürlüğü oluşturur. Öy- le ki, insanlık nitelerinden (sıfatından) çözülemez. İnsanın ken- disi bile istese, ondan vazgeçemez (feragat edemez). Bu neden- le, yaşam hakki; kişilikten soyutlanıp çözülmediği gibi, sınırla- namaz da... "Özü saklıdır. Öz'den dışarısı sınırlanabilir" de de- nemez. Çünkü yaşam hakkının kendisi, bir "öz"den ibarettir.

Yaşam hakkı söz konusu olunca,, onun "öz"ü, "içerik"i, "kap- sam"!, "şûmül"ü, hep "bir" ve "ayni" şeyi deyimler. Bunların hepsi "bir" ve "ayni" şeydirler. Bu "içerik"e, bu "kapsam"a, bu

"şûmül"e bir yerinden, en küçük bir sınır getirilirse; "öz" bo- zulmuş olur; "öz" yok edilmiş olur. "Yaşam hakkı", tek hücreli

(19)

bir canlılık gibidir. Onun bir yerine bir karışma, bir sınır geti- rilince, "hücrenin tümlüğü" etkilenir. Bu, bir mahvolma etkilen- mesidir. Başka haklarda "öz" ile, özün dışında kalan bir "kap- sam", bir "şümül", bir ""içerik" düşünülebilir. Ama, yaşam hak- kı söz konusu edilince, böyle bir ayrım, düşünülemez, artık...

"Yaşam hakkı"nda, "öz" ile "tüm içerik", "öz" ile "tüm kapsam"

eş anlama gelmiştir. Bu kavramlar, yani öz ile şûm»ller, içerik- ler, birbirile tıpkılaşmıştır. Öyle ki, şöyle demek gerekir: Ya- şam hakkının özü, bütün içeriğini, bütün kapsamını da deyim- leyen bir yaygm-bütünlük içinde anlaşılmak gerekir.

Bu içeriğin, bu kapsamın, bu yaygm-bütünlüğün bir kenarı- na bir küçük sınır getirdiğimiz zaman, bütün "öz"den, "öz"ün bütünlüğünden sizi yoksun kılacak bir durum doğar. Yani "öz"

yıkılmış olur.

Öyle ise, yaşam hakkının kendisi bir "öz"den ibarettir, yalnızca ve yalnızca bir "öz"dür; öyle ki "yaşam hakkı", tüm öteki hakların "kendi içinde bölüme kabul etmez merceği" ha- linde bir "öz"dür. Öteki hakların kendileri de, bu hakkın ala- nının kenarına gelinceye kadar sınırlanabilir. Bir noktadan sonra, öteki hakların sınırı bile; yaşam hakkının alanına bula- şırsa, bu durum, o tek hücreli yaşam olgusunu tümü ile etki- ler. Yani onu tümü ile bozar, yıkar, bütünlüğünden yoksun kı- lar. Özdeksel (maddi), fiziksel-biyolojik bir yapı olarak dünyaya gelmişliğin; moral-entellektüel bir nitelik iLe de gelişerek bir

"gerçeklik" kazanabilmesinin ilk koşulu da, "yaşamda olmak",

"yaşamda sürmek", yani 'yaşamak"tır.

Buraya kadar yaptığımız açıklama belki, bir hususu be- lirten, bir duygu, bir çoşku olmuştur. Bu duygu, bu çoşkulu ol- mağa istidatlı duygu, "yaşam hakkı"nuı önemini gözler önüne serme ereğine (maksadına) yönelikti.

Şimdi, "Yaşam Hakkı"nm tanımına, onun kapsamına, bir hukuk algısı ile eğilme zamanı gelmiştir.

(20)

Biz "Yaşam Hakkı"nm şöyle tanımlanmasını önermek is- tiyoruz. Bu tanımlama, onu kapsamı açısnndan da algılamağa yarar,

"Yaşam Hakkı" :

A — Önce, insanın, fizik-biyolojik-psikolojik varlığını, arıza- sız olarak sürdürebilmek için gerekli olan bir sağlık ve bütün- lük içinde dünyaya gelebilmesini deyimler;

B — Sonra, insanın, fizik-biyolojik varlığına, doğumu ola- yı ile birlikte hemen eklenecek olan moral-entellektüel gelişim olanaklarına sahip olarak, sürebilmesini deyimler;

C — Daha sonra, böylece, fizik-biyolojik-psikolojik-moral- entellektüel bütünlüğünü kazanmış insan varlığımn-hukuksal kişilik yönü ile beraber- toplumun yaran adına da olsa, doğa yasasından gelenden başka, hiç bir yeryüzü bağ, önlem, zor yapım (müeyyide) ile sınırlanmamasını, etkilenmemesini, nok- sana uğratılamamasmı, yok edilememesini deyimler.

Bunu da daha kısa olarak deyimlersek, diyebilirizki, "ya- şam hakkı", "insanın öldürülmezliği" hakkına dönüşür, ki bunu da, "Beden Bütünlüğüne Dokunulmazlık" kuramı ile, daha ge- niş olarak, deyimleyebiliriz.

(21)

I

BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNE DOKUNULMAZLIK" KURAMI.

VE

BUNUNLA İLGİLİ HUSUSLAR

Buraya kadar, yer-yer çoşkulu, çünkü doğanın anlamı ile ilgili açıklamalar, bizi şu gerçeğe götürmüştür :

Doğa vardır. Doğa da birey vardır. O, istenç (irade) ile ni- telidir. Bu nedenle, hukuk açısından o, "kişi"dir. Hak ve borç sahipliği, ehliyeti anlamında.. Başka bir deyimle, bireyin kişli- ği ekseni üzerinde "bireysel kişilik hakları" denen bir bileşim doğar. Bu bileşimin ilk öğesi de, "yaşam hakkı"dır. Bireye dü- şen; daha ilk anda, o, istenç denen cevherin sahibinin, yani ken- disinin; "BEDEN BÜTÜNLÜĞÜ" içre bulunmasını kavramak- tır. Beden bütünlüğü de, "YAŞAM HAKKI" olarak deyimlenen bir eksene sahiptir.

Konu üzerinde daha geniş bir algı ile durmak istersek, ya- şam hakkını bütün gerekleri ile kavramak istersek, "Beden Bü- tünlüğü terimi, oldukça çekici gelir insana...

Onun için diyoruz ki, hukuk, bir "Beden Bütünlüğüne Do- kunulmazlık" kuramı yaratmıştır. Bu; toplumun, bir üçüncü kişinin, yani bir başkasının, —hatta insanın kendisinin bile—

bireyin yaşamını ortadan kaldırmasının kabul edilememesidir.

Ayrıca bireyin yaşamını olumsuz açıdan etkileyecek olan bir

15

(22)

noksana uğratılamamasmı da; kişiliğe, maddi-manevi her han- gi bir eksiltme-azaltma getirilememesini de deyimler. Konuş- ma dili terimlerile söylemek gerekirse —ki, bu konuşma dili te- rimlerini yasalar da benimsemiştir— Beden Bütünlüğüne Do- kunulmazlık kuramı; öldürülemezliği —görülen, görülmeyen her hangi bir uzva bir noksan getirilemezliği— bir uzuvdan yoksun kılınamazlığı (ilgilinin kendisi istese bile))— maddi ya da manevi açılardan bir işkenceye, ezaya, cefaya (sıkıntıya, üzüntüye, bunalıma bile) uğratılamazlığı deyimler, ilân eder, buyurur. Öldürmeden tutun da, kimilerince pek hafif sayılabi- lecek bir manevi eziyete uğratma, kişinin beden bütünlüğünü bozan eylem sayılır. Çünkü, kimilerince öznel olarak pek ha- fif sayılsa bile, bir eziyet, bir cefa bile, insansal kişiliğin onu- runda bir noksana neden olabilir, bu onuru eksilme sonucuna uğratabilir. En aşağı, bunlar, insan onuruna sığmaz.

Bunu böylece belirttikten sonra, beden bütünlüğünün tü- münün sonunu (akibetini) deyimleyen yaşam hakkını ön pla- na çekebiliriz; ve, Beden Bütünlüğüne Dokunulmazlık Kura- mının, ilk anda, "Öldürülemezlik Kuramı"nı doğurduğunu ve de- yimlediğiııi vurgulayabiliriz.

A

ÖLDÜRÜLMEZLİK İLKESİ

KİŞİNİN DÖRT DURUMDA KORUNMASI

Yaşam hakkı, kutsaldı. Doğanın varlığı bile, insansal var- lığın yaşamı ile anlamlaşıyordu. İnsan söz konusu olunca, da- ha doğrusu insan var olunca onun yaşamı her şeyin önüne ge- çiyordu : Önce Yaşam vardı.

Evet, böyledir. Fakat neyleyelim ki, insanla birlikte, onun yaşam olgusu ile beraber, bu olguyu tehdit eden başka olgular

(23)

da ortaya çıkmıştır. "Önce yaşam var idi" olgusunun karşısına üç süjeden gelen dört tehdit olgusu, dört "yaşamı yok etme" ol- gusu belirmiştir: Bireyin yaşamını, önce bireyin kendisi tehdit eder. Sonra, bir başka birey. Ve en sonra, toplum... Bir de anarşiden, fanatizmden (bağnazlıktan) gelen tehdit, ve insanoğ- lunun ona karşı korunması sorunu var. Öyle ise; kişinin, bu dört süjeye karşı korunması söz konusudur. Kural şudur: Kişi, kendisini öldüremez. Bir başkası da, kişiyi öldüremez. Toplum bile kişiyi, öldüremez. Öldürülemezlik kuralı, geneldir, yaygın- dır, kesindir. Bireyin kendisi, bir üçüncü kişi, ve de toplumun kendisi, beden bütünlüğünde dokunulmazlık kuramı ile bağlı- dır. Bu kuram, her durumda geçerlidir. Yaşam hakkı her du- rumda korunmalıdır.

Bir başka deyimle, Beden Bütünlüğüne Dokunulmazlık Ku- ramı, bir "öldürülemezlik ilkesi" doğurmaktadır. Bu ilke dola- yısı ile kişi, bu ilkeyi bozucu nitelikte olan her durumda ko- runmalıdır. Yaşam hakkının yaygınlığı, önemi, ilkliği önce- liği, ancak o sağlandıktan sonradır ki, öteki hakların söz konu- su olabileceği gerçeği, bunu gerektirir.

Soruna böyle bir algı ile baktıktan sonradır ki, yaşam hak- larının her durumda korunması işini korkmazlık ile çözme yo- lunu bulabiliriz.

Biz, önce bu A başlığı altında, beden bütünlüğünün dört sü- je olurunda koruma zorununu bir kural halinde belirttikten son- ra, B başlığı altında da, daha geniş olarak bu kurala bir "cevaz"

gibi gözüken hususları da, kuramsal bir inceleme içinde gös- termeğe çalışacağız.

I — KİŞİNİN, KENDİSİNE KARŞI KORUNMASI :

insan Hakları öğretisinden gelen bir algı, insan kafasında, insanın, hep, dıştan karışmalara karşı korunması kavramına

(24)

bir düşünsel yatkınlık getirir. Ama, insanın yaşam hakkı -bu- nunla ilgili kimi hakları- açısından korunacağı süj elerin başın- da, gene insanın kendisi gelir: însanm yaşam hakkı ile, bunun- la ilgili kimi haklar, belki her şeyden, ve herkesten önce, in- sanın kendisince tehdit edilir de ondan... Hukuk ise, onun uy- guladığı "örgütlü toplum" ise, nerede bir tehdit, nerede bir boz- ma varsa, o tehdidi kaldırmaya, o bozmanın sonuçlarını gider- meğe yönelik bir işlevdir. Bu nedenle, hukuk ve devlet düzeni;

kişiyi, kendisine karşıda koruma gereklerini yerine getirmekle görevli olur.

Bunun kuramsal temeli, sanırım çok kuvvetlidir: Diyorduk ki; "kişi", kendileyin (bizatihi) bir insan olması dolayısı ile, bir hukuk varlığıdır; "bireysel kişilik hakkı"na sahiptir. Bireysel kişilik hakkı da, "beden bütünlüğü"nü içerirdi. Beden bütün- lüğü de, bir ilk analizde (irdelemede), hemen bir gerçeği -önü- ne geçilmez bir büyük ve ilk gerçeği- deyimlerdi. Yaşamak, ya- şamda da sağlık üzere kalmak... Bu, ilk gerçekti. Başlangıçta ve sonsuzluğa doğru akıp gidişte, başlangıcı ve sonsuzluğu kap- sayan temel gerçek idi. Doğanın varlığını anlamdıran bir temel gerçek idi. Öyle ise, kişinin kendisi bile, "bireysel kişilik hakkı"

kuramının, bu, ilki ve sonsuzluğu kapsayan" yaşam ve yaşamı- nı sağlık bütünlüğü içinde sürdürme olgusuna zarar verecek hiç bir eylemde bulunamaz. Bireysel kişilik hakkı kuramı, "ya- rar-menfaat" kavramı üzerinde kurulmuştur. İlke ve temelde yatan yarar da "beden bütünlüğü" üzre kalmaktır; beden bü- tünlüğüne "zarar" verecek her olgudan, her durumdan, her eylemden uzakta kalmaktır.

O nedenle, son derece vurgulayarak belirtilebiliriz ki, kişi- nin kendisi bile; kendi beden bütünlüğüne zarar verici, böylece ilk yararını (menfaatini) bozucu eylemlerde bulunamaz, böyle bir sonucu verme istitadmda (anıklığında) olan yükümlülük- ler altına girme girişim ve yaklaşımlarında bulunmaz. Bu, ya- şam hakkından feragat (vaz geçmek) olur. Yaşam hakkından

(25)

vazgeçmeğe rıza olur. İnsan olarak kalındıkça, -ki insan ola- rak doğan için bir başkası söz konusu değildir - böyle bir vazgeç- me ve rıza da söz konusu olamaz. Hukuk, ona göre bir oluşum- durum-yön kazanarak, insanı, kendisine karşı da korur. Bu hu- sustaki olanakları, etkinliği, önleyici-yasak edici eylemlerinin önlemlerinin etkin olarak işlerliği, sonradan tartışılmak üzere, insanın kendisine karşı; hukuk ve toplumun da, ona karşı, böy- le bir işlevi olduğunu belirtmek zorundayız.

II — KİŞİNİN, "ÜÇÜNCÜ KİŞİ'YE KARŞI KORUNMASI : Beden bütünlüğü üzere doğmayı ve beden bütünlüğü üze- re kalmayı, ayrıca da, bu bütünlüğün iç ve dış sağlığı üzere sü- rüp gitmeyi içeren yaşam hakkı, üçüncü kişinin, üçüncü kişi- lerin tehditlerine, bozmalarına (ihlallerine) karşı, öncelikle ko- runmak gerekir. İnsan Hakları Öğretisi açısından bir olgu, bir yaklaşım, beden bütünlüğüne dokunulmazlık kuralını, elbette, özellikle üçüncü kişilere karşı işletecektir. Yaşam hakkını, onun beden bütünlüğü üzere doğup, o bütünlüğün, ayrıca sağlık üze- re de sürüp gitmesini, insanın kendisine karşı korumayı, hangi nedenlere dayıyor isek; o nedenler, kişiyi, bu ikinci tür durum- da korumanın da dayanağı olur.

Öyle ise, hemen kısa yoldan, şu yargıya varabiliriz: Üçün- cü kişiler de, herhangi bir insanın beden bütünlüğüne zarar ver- mek suretile o insanın yararını (menfaatini) bozacak olan her- hangi bir eylemde bulunamaz. Bir insan üzerine o insanın ken- disi bile, beden bütünlüğüne zarar verecek bir eylemde bulu- namaz iken; üçüncü kişilerin, bir başka insan üzerinde, bu tür- den bir eylemde bulunabilmesi, düşünülemez. Üçüncü kişilerin, herhangi bir insan üzerinde, söz konusu bütünlüğü bozacak ni- telikte bir eylemde bulunması, düşünülemez. Beden bütünlüğü- ne dokunulmazlık kuralının kesinliği, böyle açık bir hukuk ku- ralına varmıştır.

(26)

Burada söz konusu olan hukuk, yalnızca, ceza yasalarına dayalı olan, ya da, yalnız ceza yasalarında deyimini bulmuş olan-hukuk değildir. Borçlar yasası da bu hususu ön görmüş- tür. O kadar ki; üçüncü kişi, ilgilinin rızasını almış olarak, ya da almayarak, o kişi üzerinde, beden bütünlüğünü bozacak

(yani kişinin yararım bozacak) bir eylemde bulunduğu z.aman ceza yasası ve hukuku, nasıl işe karışırsa, Borçlar yasası da, işe karışır. Üçüncü kişi hem ceza, hem de hukuk serumluluğu- na çarpar. Çünkü beden bütünlüğünün, ister, tümünü yok edi- ci, ister ona, sürekli bir noksan getirici olacak olan eylem, üçün- cü kişinin bir "haksız eylemini (fiilini)" oluşturur. Haksız ey- lem türüne giren durumları da, temelde, Borçlar Yasası karşı- lar : Haksız fiil (eylem) kuramı; her türe girmiş olan eylemleri, onların boyutlarına, önemlerine, sonuçlarmdaki zararlı ölçü ve derecelerine bakmadan bireysel kişilik haklarını bozan, aşan eylem sayar. Bu nedenle geçersiz sayar. Önlemlerle karşılar.

Üçüncü kişinin; ilgilinin rızasına dayansa da, dayanmasa da, beden bütünlüğünü bozucu bir eylemi, ilgilinin bireysel kişilik hakkını aşar sayılması, o eylemin geçersiz düşmesi sonucunu verir. Ve bu durum, yalnız ceza yasalarınca değil, haksız ey- lem kuramını kurmuş olan Borçlar Yasası ve hukukunca da önlenir.

Yani, hukuk, bireysel kişilik haklarını korur. Beden bütün- lüğüne getirilmiş bir tümel, ya da, bölümsel bir zarar (ölüme, ya da beden üzerinde sürekli bir noksana yol açan bir eylemi) kişilik hakkını, onun da başı olan yaşam hakkını bozar, sayar.

İlgili, yaşam hakkını tümden bozan, ya da, bölümsel olarak bo- zan bir "üçüncü kişi eylemine rıza gösterse bile, o eylem, hu- kuk bakımından, gene de geçersizdir."

Bu noktada, karşımıza, iki ilginç olgu çıkar. Burada, bun- ları, hukuk mantığı içinde irdeleyip, bir sonuca varmak ge- rekir : Bunların birisi "euthanasie (acıma yüzünden adam öl-

(27)

dürme, dayanılmaz ıstırablarmdan, birisini kurtarmak için öl- dürme)" dir; ötekisi de, organ naklidir.

Her iki konu üzerinde çok tartışma yapılabilir. Yapılmak- tadır da.. İnsanlığın gelecek aşamalarında, her iki olguya, daha başka yanıtlar aranacaktır. Yanıtlar, insanlığın gelecek aşa- malarının sağlayacağı bilimsel düzeylerle de bağlı olacaktır.

Hukuk biliminin şimdiye kadar verdiği bilimsel sonuçların tutarlılık çizgisi içinde kalınca, her iki olguyu da, yaşam hak- kının korunması ile uyuşturmak olanağımız yoktur. Bireysel kişilik hakkı, kavramı varsa, yaşam hakkı, bunun en başı olu- yorsa, beden bütünlüğüne tümel, ya da bölümsel bir noksan, bir aksaklık getirilmesi, haksız eylem oluyorsa, ilgilinin rızası bi- le, bu haksız eylemlilik niteliğini ortadan kaldırmıyorsa, eutha- nasie de, organ nakli de kişilik haklarını aşan, geçersizliğe dü- şen eylemler olurlar, temelde...

Bir başka deyimle, euthanasie yolu, hukukça açık değildir.

Organ nakli de, birisinin beden bütünlüğü üzerinde sürekli bir eksilme yaratmaktadır. Bu bakımdan o bir yüzü ile geçersiz bir eylem olmaktan çıkmamaktadır. Ancak şunu olumlu say- ma eğilimi ağır basmıştır: Birinin beden bütünlüğüne karışma;

söz konusu bireysel kişilik hakkının yıkılmasına yönelik değil de, tersine, yaşam hakkının sürdürülmesine, geliştirilmesine yönelik ise; burada üçüncü kişi durumunda olan doktorun be- dene karışması geçerlidir.

Bir tek sözcük ile söylemek gerekirse; beden bütünlüğü, in- sanın hem kendisine karşı, hem üçüncü kişilere karşı korun- maktadır: İnsan, hem kendisi, hem başkası tarafından öldürü- lemez; bir organından noksan bırakılamaz; sakatlanamaz; iş- kenceye uğratılamaz.

IÎI — KİŞİNİN TOPLUMA-DEVLETE KARŞI KORUNMASI : Uygarlık düzeyi, bireysel kişilik hakkının gördüğü ilgi ile orantılı olarak anlaşılıyor. Eskil (arkaik) çağların uygarlık du-

(28)

zeyi içinde, insan haklarından, bugünkü boyutları ile söz açıla- mıyordu. Onun için, o uygarlıklar, bugünkü ölçütlere göre, noksan uygarlıklar sayılır. Dünyaya bir hukuk sistemi ve al- gısı armağan etmiş olan Roma'da bile, bireysel kişilik hakkı, herkes için "yaşam hakkı"na, ve, "yaşamını sağlık içinde sür- dürme hakkı"na uzanan bir boyutta değildir.

Çağdaş uygarlıklarda, bireysel kişilik hakkı kavramı, be- den bütünlüğünün dokunulmazlığı boyutunu kapsamıştır. Onun için, yaşam hakkı, yaşamım sağlık içinde sürdürme hakkı da, kuramın kendisine sağladığı tüm içeriği ile kabul edilmişliğe kavuşmuştur.

Yalnız, bu gelişime koşut bir durumu da görmezlik edeme- yiz : Bireysel kişilik haklarının bozucuları arasında, toplumun kendisi, devletin kendisi, çok etkin bir süje yerini, gene de ko- rumaktadır. Hatta denebilir ki, bireysel kişilik hakkı kavramı, hem kuramsallıkta, hem uygulamalarda çok geniş bir gelişme olanağına kavuşmuş ama, bugünkü karmaşık devlet-toplum ol- gusu içinde, beden bütünlüğü hakki; insanın kendisine karşı, üçüncü kişilere karşı olduğundan daha çok, devlete karşı ko- runmak zorunda kalınmıştır. Bu, ilk bakışta pek doğru gibi görünmeyebilir. Hele üzüntü verdiği kesindir. Ama grupsal-sı- nıfsal, inançsal çelişkilerin çok artığı, ve en kesin çizgilerle bir- birlerinden çok ayrıldığı çağdaş toplumlarda ve onun örgütle- rinde, yani, en büyük örgüt olan devlette, devlet yaşamı için- de, devleti deyimleyen, temsil eden, hatta işgal eden zümreler, ya da onların yan örgütleri, yaşam hakkı ile, ayni kapsam için- ne giren gereklerini, büyük ölçüde bozma uygulamalarına gir- mişlerdir. Bir başka deyimle söylemek gerekirse, grupsal-sı- nıfsal-inançsal yararların çelişkisini deyimliyen devlet aracı, kökeninde ve yan örgüt ve kuvvetlerinde, bireysel kişilik hak- larını tehdit etmede, baş yeri almıştır. Devlet, kökeninde ve res- mi olmayan kimi hükümetsel yan güçlerindeki bir devinimleş- me ile, bireysel kişilik haklarını, ilk ve en etkin yolda tehdit

(29)

eden bir varlık olmuştur. Bireysel kişilik hakkı demek olan ya- şamın kendisini, öldürmek sureti ile; yaşamın sağlık içinde sür- mesini işkence-sakat bırakma-angarya yükleme sureti ile, en çok tehdit eder olmuştur. Bundan ötürü, bireysel kişilik hakla- rının başında gelen beden dokunulmazlığını, bütün resmî ve resmilik dışı güçleri ile en geniş ölçüde tehdit eden bu devlete karşı korumak zoru ortaya çıkmıştır.

İşin ilginç yönü, kişinin topluma-devlete karşı korunması da, gene kendileyin devlet örgütnü ilgilendiren ve kapsayan bir düzeni söz konusu ettirir. Kişinin, devlet denen varlığın herhangi bir türdeki eylemi ile beden bütünlüğünün toptan yok edilememesi-bir uzvi noksana uğratılamaması-uzuvlarmm bir görevsel eksikliğe uğratılamaması, hiç bir kalıcı iz ve bozukluk bırakmasa bile, bedensel-ruhsal herhangi bir işkence, eziyet- cefaya uğratılamamasmm garantisi gene bir devlet örgütlenme- si işi olarak belirir. Bu konuda, devlet yapısı içinde, örgütsel bir çoğulculuk, yetkileri bölüşmesi, devletin yönetimsel zincir- lerinin kurulması, hukukun bağlayıcılık kuramının, herşeyin önüne çıkarılması gibi örgütsel ve işlevsel bir demet önlem akla gelmiştir. Bu işte ne kadar ileri gidilirse, demokratik ilişkiler içinde bir yaşam garantisine varılacağı ileri sürülür.

Beden bütünlüğüne Dokunulmazlık Kuralının bu ilk irde- lemesini şöyle bir topluca deyimleyecek olursak diyebiliriz ki:

İnsansal varlık, yer yüzünde onu tehdit edebilecek varlıklara karşı korunmadıkça, "korkudan serbestlik (azadelik)" gerek- sinmesi açıkta kalmış olur.

IV — İDEOLOJİK NEDENLERLE, YAŞAM HAKKINA SALDIRMA OLGUSU :

Otarşik, ilkel toplumlardan beri yaşam hakkını tehdit eden varlıklar, değişmemiştir: Bunlar; kişinin kendisi, bir üçüncü kişi ve en sonunda, toplumun kendisi idiler. "Öldürülmezlik" ilkesi,

(30)

bunlara karşı uygulanırdı, yaşam hakkı da, bunlara karşı ko- runurdu.

İçinde yaşadığımız toplumlarda, eğer deyimi doğru ise, bun- lara belki de, bir dördüncü durum olana eklenmiştir: Kimi ideolojilere dayalı gibi gözüken ya da, ona bile gerek görmiyen, anarşizm ne faşizmin yaşam hakkını tehdidi: Bunlar da, yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelmiş durumlardır; öldürülmez- lik ilkesi, onlara karşı da işlemelidir; işler de... Şöyleki:

1. Anarşinin Saldırısı:

Yaşam hakkına acımasız bir uymazlık gösteren, ona, acı- masız bir yol ile saldıran bir olgu vardır: Anarşizm felsefesin- den doğan terörcülük... Bu, biraz geniş bir yorum ile, ideolo- jik nedenlerle yaşam hakkına bir saldırıdır. Aslında, herhangi bir "ideolojinin", yaşam hakkına ters düşmesi söz konusu ola- maz. İdeolojinin kendisi; yaşamın gerçek koşullarından sızan bir düşün örgüsüdür: yaşamın ürünüdür; yaşama yöneliktir;

ereği yaşamın kendisidir. Onun için kuramsal olarak, yaşamı yok etmeğe yönelik bir ideoloji olamaz.

Ama, bu görüşün kendisi de, bir kuramsal yaklaşımdan öteye geçememiştir. Çünkü; ideolojiler içinde yer alan bir "anar- şizm" vardır ki, insanın, insan toplumun siyasal anlamı olan

"Devlet"i yok etme düşün örgüsünü içerir; Devletin yok edil- mesi amacını güder; Devletin ve onun her tür örgütlenme biçi- minin yok edilmesini içeren bir düşün ürünü olarak ortaya çık- mıştır. O, Devlet düzen ve gücünün yadsınmasından yola çı- kar; her türlü şiddet-saldırı-terör devinimi eylemleri ile gelişir ve gerçekleşmeye uğraşır; herşeyi, "körü körüne ve hiç bir ayırım gözetmeksizin yıkma ve olabildiği kadar çabuk yıkma"

felsefesi güder. Çünkü var olan düzenler, kaçınılmaz bir yolda, ekonomik çöküntüler yaratmıştır. Bu çöküntünün etkilerini si- lip kaldıracak ve yenilerini yaratmayacak olan bir yeni "dev- rimci düzen"in, hemen kurulması, olanak dışıdır. Bu; uzun bir

(31)

süreci gerektirir. İçinde bulunulan ekonomik çöküntü, onun kaldırılmasına yönelik uzun, çetin güçlüklerle dolu bir süreç, insanlarda, umutsuzluk, yabancılaşma anomi yaratır. Onun için, bu yabancılaşmadan silkinip kurtulmak üzere, bu umut- suzluk halkasını kırmak üzere, bu "çaresizliğe" son vermek üzere, şiddete, teröre, şiddet ve terör yolu ile Devleti çökertme- ğe hemen başlamalı ve bu konuda, eli çabuk tutmalı...

İşte, anarşizm bunu söyler. İnsanın, kendisine olan, toplu- ma olan yabancılaşmasından, umutsuzluğundan; şiddet üretir, terör yaratır, yıkım ve kıyım doğurur. Ve böylece, anarşizm, onun terörcülüğü; Devletsel-toplumsal-bireysel yaşamı yok et- meye yönelmiş, acımasız bir saldırı olgusu teşkil eder. Onun düşün yapısı, bir "red" de dayanır. Çöküntüden başka birşey vermemiş olan düzenin reddine... Eylem yapısı da, "şiddef'i içerir: bu düzenin devletini yok etmeye yarayacak her türden, bireysel ve toplumsal terörü...

Bir başka deyimle söylemek gerekirse: anarşizm; düzeni, düzeltmelerini (İslahlarını) kökünden devirmek üzere, herşeyi

"yıkmak", "tahrip etmek" ve bunu, çabucak yapmak öğretişi- dir. Kaynağını da, çöküntü rejimleri içindeki yabancılaşmalar- dan alır. Reddi içeren bir düşün yapısı vardır. Şiddeti içeren bir eylem yapısı vardır. Düşünsel yönü ile, bir umutsuz protes- todur; eylem yönü ile de "yaşam"a, her yönden yapılan acıma- sız bir kıyımdır, bilinçli-örgütlü bir saldırganlık ile, sonunda, Devleti, kendi içinde yıkmağa yarayacak bir yaşam vuruculu- ğudur.

Bunun, bir değerlendirmesini yapmak gerekirse: anarşizm, yaşama karşı şiddet ve kıyım uygulayarak, devleti yıkma ana düşünü üzerinde bir terörcülük öğretişidir.

Bu düzeni ve onun devletini kaldırmak isteyen başka -öğreti- ler de, ideolojiler de vardır. Örneğin, sosyalizm ve türleri gibi...

Fakat, yaşam olgusu, yaşam hakkı bakımından, anarşizm ve onun terörcülüğü, ötekilere hiç benzemez. Çünkü ötekilerde, ya-

(32)

şam olgusu bir temel olgudur. Her şeyi, yaşamı geliştirmek için, yaşam ekseni üzerinde bir "inşa"dır. Anarşizm ve onun terör- cülüğü ise temel olgu olarak, Devletin yıkılmasını ve bunun için de yaşama kıyılmasını ele alır. Bu açıdan, sosyalizm ve onun her türü ile de, arasında büyük bir ayırım vardır: birisi, insan üzerindeki, onun toplumu üzerindeki -daha doğrusu, toplumun temeli olan çalışanlar üzerindeki- ekonomik, ve dolayısıyla sos- yal ve siyasal baskıyı, çöküntüyü kaldırmak ve yaşamı böylece, yüceltmek için, sınıf olgusundan ve sınıf aracını kullanmaktan yola çıkar. Anarşizm ve onun terörcülüğü ise, bunu gecikme sa- yarak, doğrudan doğruya yaşamın kendisine saldırıdan işe baş- lar. İnsanı terör yolu ile kıyarak ve baskıya alarak, baskı ve çöküntüye karşı yola çıkmış olduğunu söyle. Birinin yöntemi, sınıfsal bir devinim ile, insan üzerindeki baskı ve çöküntüleri kaldırmadır; ötekinin yöntemi, acımasız bir şiddet ve terörcü- lük devinimi ile, insanı yok ederek, devleti de yok etmedir. Bi- rinde, sınıfsal gücü düzenleyerek kitlesel bir dinamik yaratmak vardır; ötekinde, her türlü düzenlemeyi reddederek, kargaşa- dan bir dinamik yaratmak vardır; yaşamı ne kadar çabuğun- dan, ne kadar kökünden ne kadar genişinden yıkarsa, amacına, o kadar uygunlaşma anlayışını benimsemiştir.

Onun için, bir son irdeleme olmak üzere, birşey söylemek gerekirse, diyebiliriz ki; kendisini, "Hukuk içre", "bireysel hak- lar düzeni ve demeti içre" sayamıyacağımız bir tek şey varsa, o da, anarşizm ve onun terörcülüğüdür. Hiç bir zaman toplum içre bir değer kazanamaz; toplumsal bir nitelik kazanamaz; bir toplum devinimi sayılamaz; toplumla ilişkili görülemez.

2. Fanatizmin Saldırısı :

Anarşizmin, yaşam hakkına karşı yaptığı acımasız saldırı- nın bir tıpkısını da, başta faşizm olmak üzere, fanatik öğretiler ve görüşler uygulamaktadır.

Faşizm; bir yönden, kapitalist toplumun liberal bireysel haklar kavramını kabul etmez. Daha doğrusu, onu, toplum adı-

(33)

na ve yararına değiştirir, yumuşatır ve özünden yoksun kılar;

kendisi, toplumsal bir özde olduğunu ileri sürer. Fakat, hem ik- tidara tırmanm astratejisinde, hem de iktidarında, sermaye bi- rikimi tekelciliğiyle bağdaşması, ittifak halinde kalması görü- len bir olgudur.

Buna, her ikisinin de bir diyeceği yoktur; birisi, tepe- den inme monolitik, bir şefte merkezleşmiş bir yönetici is- tenç (irade) kurma sistemidir. Sermaye birikimini, kendisinin bu yolunda bir destek olarak kabul eder ve kullanır. Ötekisi de, kendisine piyasa istikrarı getirici her otoriter nitelikli reji- min totalitaryanizminden yakınacak değildir. Böyle olunca, bu otoriter rejimin totalitaryanizminin "siyasal iktidar" ve "malî destek" ayakları, kolayca, burjuva değerleri üzerine dayalı ka- pitalist bir toplumun liberal bireysel haklar kavramından, onun

"beden bütünlüğü ilkesi"nden, hiç olmazsa uygulamada (pra- tikte) geniş ölçüde feragat edebilirler.

Ve böyle olunca; hem iktidara tırmanma stratejisinde, hem de iktidarda iken totaliteryanizminin uygulama zorunlukların- da, yaşam hakkına saldırısı ters bir davranış olmaz: Önemli olan, en yukarda bir şerefte merkezleşmiş olan, ve "halk ru- hu"nu, "halk istenci"ni deyimlemekte bulunan monolitik yö- netim-kumanda istencini kurmak; ve onu, ırkçı-militarist yapısı ve değerleri ile- bir bölümü ile Devlette, bir bölümü ile finans kapital tekelinde merkezleşmiş ekonomi devinimleri ile sürdür- mektir. Hem bu amaca ulaşırken savaşım stratejisinde; hem de, iktidar yerinde sürme olgusunun gereklerinde, çoğulcu kapi- talist burjuva toplumunun liberal bireysel haklarını, ve onların düğümlendiği yaşam hakkını tanıma, sayma, onun önünde eğil- me gibi bir zoruna yer kalmaz.

Faşizm, öte yandan; insan varlığı ve yaşamı üzerinde ka- pitalist bir yapının kurduğu ekonomik ve dolayısıyla siyasal baskıları kaldırma düzeni olarak ileri sürülen sosyalizmin "bas-

(34)

kılardan âzâde (kurtulmuş) -korkulardan âzâde- güvencesizlik- lerden azade insan ve yaşamı" kuralına da aldırıcı özde değil- dir. Önemli olan; monolitik bir yönetim ve kumanda istencinin, Devletten birşeyler yapılmasını isteyen ve bekleyen tüm birey- sel-smıfsal dileklerden uzak olarak, bu üniter-otoriter-totaliter cevherdeki eylemler ile "Devlef'i belirlemesidir, gerçekleştirme- sidir. Böyle bir Devlete varma yolunda; sonra onu uygulama ve geliştirme yolunda, yani totaliteryanizmin bu stratejisinde ve eyleminde, bireysel kişilik haklar demeti ile karşılaştığı zaman, yeğlenecek, olan, bu, tepeden inme, monolitik totaliteryanizm- dir; yoksa, yaşam hakkı, onun öncelliliği, dokunulmazlığı, yok edilemezliği değildir.

Faşizmi bir toplum olgusu olarak sayacak isek, onun nite- liğinden, böyle bir toplum türünün, yaşam hakkını böyle bir de- ğerlendirmeğe tabi tuttuğu sonucunu çıkarmamız gerekir.

Faşizme benzeyen kimi dinci fanatizmlerin, yaşam hakkı- na, bir yerden sonra, gene faşizme çok yakın bir yaklaşım ile baktıklarını da söylemeliyiz. Bunlar, en aşağı, faşizme yakla- şık uygulamalara direnmeme ile, onunla aynı çizgi içine girmiş olurlar.

Burada, bir noktayı açıklamak gerekir; bugünün, çoğulcu yapıda, ve kapitalist temelde olan toplumlarında ve onların de- mokrasi türü rejimlerinde de, toplum adına, onun düzeni, ya- rarı adına beden bütünlüğü ilkesine karışıldığını ve yaşam hak- kını, kökünde yok edici noktalara kadar gidildiğini gördük, eleştirdik de o durumu... Durum, eleştiri kaldırır. Çünkü, re- jim, temelinde, "bireysel kişilik hakkı" demetini kabul eder;

"beden bütünlüğü ilkesini" kabul eder; onu deyimleyen "yaşam hakkını", "öldürmezlik" ilkesini kabul eder. Ancak, geleneksel kimi değerlerin ve yargıların etkisi ile ve. kimi zorunlar ile

"yaşam hakkına karışma cevazları" arar. Faşizmler, onların benzerleri olan fanatizmler ise; halkın istencini kendinde mer-

(35)

kezleşmiş sayan bir hiyerarşik ucun (zirvenin), yukardan in- me monolitik totaliteryanizmi ile uyuşmayan hiç bir şeyi, te- melde bir öge, temelde bir değer saymaz. Yaşam hakkı, bun- lardan birisidir. Burada, ona karışmacılıkta bir cevaz aranması söz konusu değildir. Onu, temelinde, monolitik totaliteryanizm istencine bağlama söz konusudur. İşte, bu durumu özetle yine- lemek gerekirse diyebiliriz ki; anarşizm ve faşizmi içeren fana- tizmler, yaşam hakkına önem vermezler; yaşam hakkını baş öge, hatta "doğa"nm bile anlamı sayan çoğulcu çağdaş demok- rasileri ve demokrasileşmeleri yıkıp yaşam hakkını önemsemi- yen bir düzene varmak isterler.

İşte öldürülmezlik ilkesi bunlara karşı da ileri sürülür, "ki- şi" bu son durumda da başta "yaşam hakkı" olmak üzere ko- runur. Bu korumak; demokratik bir yapı-örgü-düzen içinde, anarşizmi ve faşizmi de içeren fanatizmin önlenmesi anlamın- dadır. Bir demokraside "düşün özgürlüğü" ve düşünün eyleme ge- çiş özgürlüğü vardır. Demokratik toplumun özü, buradadır. Fa- kat, bu özün de bir hukuksal temeli vardır: düşünün, kendisini,

"şiddet" ve "cebir" yolu ile "eyleme" vurmaması... Öyle ise anarşizm ve onun her türden eylemi (terörizm) ile, faşizm ve fanatizmin türleri, bir demokrasi ile uyuşamaz; çünkü onlarda,

"cebir" ve "şiddet" vardır. Bu cebir ve şiddet karşısında da, demokrasiler, "yasa ve düzen" kuralına göre örgütlenerek "ya- şam"! korur.

B

ÖLDÜRMEĞE "CEVAZ" SORUNU

Yaşam hakkı dendiği zaman, beden bütünlüğüne do kunulmazlık kuralını anlarız, elbet... Fakat, bu kuralın salt, yaygın bir niteliği olduğunu, o kadar açık-seçik algıladığımızı

(36)

ileri süremeyiz ilk anda.. Onun içindir ki, A bölümünde, beden bütünlüğüne, öldürmeyi, işkence etmeyi, sakat bırakmayı, bir uzuvdan yoksun kılmayı da kapsamak üzere, hiç kimsenin do- kunamayacağını belirttik: İlgilinin bizzat kendisinin, bir üçün- cü kişinin ven sonunda toplum ve devletin bile insan yaşamını bozamayacağını, ona bir noksan getiremiyeceğini vurguladık.

Bugünkü hukuk algısının euthanasie ve organ naklini bile sin- diremediğini gösterdik. Çünkü bunun, bir başkasına yararlı ol- sa da, kimi durumlarda bir canlı üçüncü kişide, sürekli bir be- den noksanı yarattığını düşündük. Bu arada, bunun tek olana- ğının; bir tıpsal karışmanın, ilgilinin beden bütünlüğünü tahrip sonucunun değil, tersine tamamlama sonucunun doğması ol- duğunu hatırlattık.

Fakat, şimdi belirtmek gerekir ki, kuramsal alanda çıkıp, pozitif hukuk alanına geldiğimiz zaman, bu 'öldürülmezlik"

kuralına karşı olan kimi "cevaz"larla karşılaşmağa başlarız.

Bu "cevaz"lar, tartışma konusudur. Onların, "düzenli top- lum", "sağlıklı devlet yaşamı"ndan doğan olumlu zorunluklar olduğu ileri sürülecektir. Ama, bu gerekçeler de, eleştirilerimi- ze açıktır; ne var ki, beğensek de, beğenmesek de, dünyanın he- men her yerinde, "öldürülebilirlik" olgusuna "cevaz" veren, hatta onu zorunlu gören, hatta onu görev, ödev sayan bir po- zitif hukuk düzenlemesi vardır.

Şimdi biz, burada, bunları; insanın kendileyin (bizatihi) bir değer oluşu açısından; bireysel kişilik hakkı kavramının ge- tirdiği hukuk lojiği açısından tartışıp, yeni değerlendirmelere yönelme, yeni toplumsal etkilere yönelme yolunu açmak isti- yoruz. Bu, bir açıdan öldürmelere karşı, sakat bırakmalara kar- şı, insan kişiliğini aşağılamalara karşı, yeni ve daha yaygın önlemler arama yolunu da açma çabasıdır.

(37)

I — KİŞİNİN, KENDİ BEDEN BÜTÜNLÜĞÜNÜ KENDİSİNİN BOZMASI OLGUSU :

Bunun klasik biçimi, kendini öldürmedir. Dinler, insan cev- herinin bizatihi değeri üzerinde durarak, kendini öldürme (in- tihar) olayına karşı olumsuz bir tavır takınmışlardır. İslâm,

"fenafillâh" kavramını kabul eder. Bu; Tanrıda buluşarak, Tan- rı ile bütünleşerek, ama, bu dünyada da var olarak, bu dünya- da da varlığını sürdürerek, yalnız onun yer yüzü nimetlerin- den silkinerek, bir yücelmedir. Kendini öldürme değil, tersine yaşayarak nefsini, "nefs-i emmare"yi silmedir. Bunda, bedeni değil, nefs-i emmareyi yok etme söz konusudur. Nefs'in kendi- si, içinde Tanrı emaneti olan ruh ile birlikte, kendileyin (bizati- hi) bir cevherdir. Bu cevherin, tümel istencin (külli iradenin) çizgisi, yazgısı dışında söndürülmesi, bir "cevaz"a eremez; tersi- ne, bu "en büyük günahtan"dır. "günah-ı kebair"dendir.

Pozitif hukuk kuralları, aslında kendini öldürmeyi (intiharı) düzenleyemez. Hangi koşullarda ona cevaz verilebileceğini, ya da tersini, ele alıp, bu durumları, pozitif kurallara bağlayamaz.

Onu, hukuk dışına atıp, bir yasa ile önleyemez de... Çünkü, bu- nun bir zoryaptırımmı (müeyyidesini) koyamaz. İnsanın ken- dini öldürmesini (intiharını) sosyal ortamın, sosyal çevrenin

"değer'leri, bunların bireysel ruhsal yapıyı etkilemeleri gibi psiko-sosyal koşullar belirler.

Özetle, ekonomik etkenler ile, öykünme (taklit) yasasına kadar bir dizi etmen, kişinin, bireysel olarak-hatta, kimi zaman topluca kendi beden bütünlüğünü toptan ortadan kaldırma ey- lemine başvurmasına neden olabilir. Bunları inceleme, ortadan kaldırma, etkinsiz kılma önlemlerini araştırma, bilimin işidir.

Burada hukuk bilimine düşen, kendini öldürme (intihar) olayına, kendi alanı içinde ilgisiz kalmak, nötr davranmak de- ğildir. Tersine, onu olumsuz yolda düzenleme olanağı olmadığı

(38)

halde bile, "insan" olgusu üzerinde varmış olduğu "değer"ler açısından, ona olumsuz bir tavır göstermektir: Yaşam, "fera- gat" edilemeyecek bir bireysel kişilik hakkıdır. Hukukun diye- bileceği, budur. Ve ekleyebileceği de şudur: Birey, insanlığın- dan vazgeçemeyeceği gibi, kendini öldürme gibi bir eylemle,

"kişiliğinden" toptan (vazgeçemez) feragat de edemez. Kendini öldürme, hukuksal kişiliğinden "feragaf'tır. Hiç bir hukuk ku- ralı, ona "cevaz" veremez. Buna eğilemez (meyledemez) de...

Bu kadar kökten sonuç vermemekle beraber, kişinin, ken- di beden bütünlüğü üzerinde kendi girişimile yapılacak başka eylemler de vardır: Uzuv satma, uzuv verme, bedeni üzerinde tıp deneyimleri yapılmasına razı olma gibi...

İnsan Hakları Öğretisi, kişinin bireysel ve toplumsal hak- ları, olanakları, ayrıcalıkları (insanın insandan ayrımına da- yanan değil, insanın kendileyin -bizatihi- insansal bir varlık olması olgusuna dayanan imtiyazlar anlamında olmak üzere ayrıcalıkları) düşününü öyle işlemiştir ki, beden bütünlüğü, yalnızca, üçüncü kişilere karşı korunan bir cevher olmakla kal- mamıştır; İnsanın, kendisi için de dokunulmaz olmuştur.

İnsan Hakları Öğretisinin ilk düzenlemeleri, İnsan Hak- larını, bireyin "insan olma" niteliğine bağlamıştı. Çağdaş an- layış, "insanoğlu, bu niteliğinden soyunmadıkça, hangi birey- sel hukuk durumu içinde olursa olsun; hangi sosyal kategori durumu (sınıfsal durum) içinde bulunursa bulunsun, insan haklarından da soyunamaz, vazgeçemez, feragat edemez", ku- ralına erişmiştir. İnsan olma niteliğinden soyunulamayacağı- na göre, İnsan Hakları Öğretisinin belirttiği, deyimlediği bir ayrıcalıktan da, soyunulmayacaktır, vazgeçilemiyecektir, fera- gat edilemiyecektir. Bu ayrıcalık, varlığımızdan kendimizce bi- le koparılarak, yol üstünde bırakılıp (terk edilip) gidilemeye- cektir.

(39)

İnsanoğlunun, bu niteliğine bağlı ilk durumu, ilk ayrıca- lığı da, kişilik hakları, bireysel kişilik haklarıdır. Onların da başında, beden bütünlüğü, yaşam hakkı, bu hakkın, sağlık için- de sürmesi hakkı gelir idi.

Öyle ise; kişinin, kendi istenci (iradesi) ile, kendi yaşamı- na son vermesi, beden bütünlüğünü tümden yok etmesi, hukuk- ça "cevaz içre" sayılamayacağı gibi, kişi bir uzvunu, hukukun

"ivaz" (ödün) dediği maddi bir çıkar karşılığı satamayacaktır da... Herhangi bir ivaz (ödün) söz konusu olmadan da, bir uz- vundan vazgeçip feragat edip, onu bir başkasına veremeyecek- tir de...

Çünkü; ne bedenin kendisi; ne de bu en yüce "bileşim"in her hangi bir yanı başkasına verilemez. (Dikkat edilsin, "kabil-i tecezzilliği" akla getirmesin diye "elementi" bile diyemiyoruz;

ancak "yan, yanı" diyebiliyoruz; çünkü "yan, yanı" bütünün bir görünümü olarak, bütünün kendisini deyimler) Evet beden de- nen bu en yüce bileşimin herhangi bir yanı (biyoloji açısından buna "uzuv" denir, biz de artık bu sözcüğü kullanabiliriz) ne satılabilir, ne hediye edilebilir, ne bağışlanabilir; ondan ne vaz geçilebilir (ne feragat edilebilir); o, ne de terk edilebilir (bıra- kılabilir.) Bedenin hem bütünü, hem de bir uzvu, bir meta bir eşya, bir semere, (ürün), bir alacak, bir borç, bir yüklenim

(taahhüt) konusu değildir. Üzerinde, bir başkasına "hak tesis"

edilecek, üzerinden bir başkasına borç ödenecek ("borç eda"

edilecek) bir "mal" (objet) değildir. İlgilinin kendisinin "mül- kiyet"ine giren bir şey değildir. Mamelek dışındadır :

Bir başka deyimle; bedenin tümü, ya da bir uzvu, hukuk- sal işlem konusu değildir; hukukun "ahit" kapsamı içine gire- mez o... O, üzerinde, hukuksal eylem caiz olan, bir eşya, bir

cisim, "kişilikten bağımsız ve kişilikten soyutlanabilmiş bir

"varlık", bir "değer" değildir. Bir bileşimin bir yanı, bir görü- nümüdür; ancak bir yanı, bir görünümüdür. Bir uzuvdan vaz

(40)

geçmek, ondan feragat etmek, bileşimin tümünü, özünde-cev- herinde- "kendisinde" olumsuz olarak etkiler.

Eğer bir hukuk varsa, eğer onun bir lojiği varsa, bedenin tümü ile, onun bir uvzu üzerinde, hukukça geçerli bir eylem yapılamayacağı, bu kadar kesindir. Bir eyleme meşruluk ka- zandıran, hukuksal geçerlilik veren istenç (irade) bedeninin tümünden, bir uvzundan feragat olgusuna, meşruluk, geçerlilik veremez. Yani, bu olguyu, "hukuksal eylem, hukuk işlemi" dü- zeyine çıkaramaz. O, gene ve gene, hukuk dışı bir olay olarak kalır; hukuk içre "itibarı (geçerliliği değeri) olmayan bir öz- deksel (maddi) sert, haşin, İnsan Hakları Öğretisine aykırı, onu bozucu eylem" olarak kalır. Bunun böyle oluşunun tek nedeni vardır: Bedeni, bir parçasını, ya da bir uzvu satma, ya da verme "beden bütünlüğüne dokunulmazlık" kuramına sığ- maz. Burada yakınlardan birinin, bir hastaya, onun yaşamını kurtarıcı olarak ve kendisine zarar vermemek üzere çift uzuv- larından biirni ödünsüz vermesi olgusu usa gelebilir. Hemen hukuk lojiğinin olası yanıtını verelim: Bu, uzuv alanın yüzde yüz yaşayacağının; uzuv verenin; de bundan yüzde yüz bir za-

rar gelmeyeceğini bilimce kanıtlanacağı zamana ertelenme- si gereken bir sorundur.

Bu hukuksal lojik, bizi, bir başka olgu üzerine de getirir.

İnsan bedeninin ya da bir uzvunun "tıp deneyimlerine konu ol- ması".

Bilinen hukuk lojiği, İnsan Hakları Öğretisi, buna da tıpkı (ayni) yanıtı verecektir, vermelidir, verir de: Beden bütün- lüğü, tıp deneyine de, konu olamaz. Buradaki rıza da, yani ilgi- linin buna razı olma istenci de, hukukça geçerli değildir. Çün- kü, bu da, bir son irdelemede, beden bütünlüğünün tümünden feragata varacaktır; ya da bir uvzu olumsuz etkileme sureti ile, beden bütünlüğüne bir noksan, bir eksiklik getirebilecek-

Referanslar

Benzer Belgeler

• a) Dış politikayı uygulamak ve Türkiye Cumhuriyetinin yabancı devletler ve Uluslararası kuruluşlarla ilişkilerini yürütmek. • b) Türkiye Cumhuriyetinin dış

Çalışmanın diğer bir amacı ise, siyaset bilimi, siyaset psikolojisi ve sosyoloji gibi farklı disiplinlerde gerçekleştirilmiş olan çalışmalardan yararlanılarak,

ideolojilerin gelişmesine ve yayılmasına izin verilmez. Tek Partili Siyasal Sistemler.. 2) Otoriter tek parti sistemi: Belirgin bir ideolojisi yoktur. Korku, baskı ve kuvvete

a) Değişme Yokluğu: Eğitim seviyesinin düşüklüğü, siyasal kültürün gelişimini ve dolayısıyla siyasal toplumsallaşmayı. engeller. Sanayileşme olmadığı için,

Horizontal göz hareketlerinin düzenlendiği inferior pons tegmentumundaki paramedyan pontin retiküler formasyon, mediyal longitidunal fasikül ve altıncı kraniyal sinir nükleusu

En az yüz yıllık perspektifi olan; Bir Kuşak - Bir Yol Projesinin, Asya, Afrika ve Avrupa’yı kara deniz ve demiryolları ile entegre edeceği, projenin hat üzerinde bulunan

Video Sequence Background subtraction, moving object detection Occlusion handling Segmented video frame Tracking Individual and mean speed extraction Number of.. vehicles

Sayısal çalışma sonuçları olarak hazırlanan hesap algoritmaları ve lineer olmayan sonlu eleman modeli analiz sonuçları kullanılarak elde edilen veriler, deneysel