T.C.
KARAMANOĞLU MEHMETBEY ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE AR-GE HARCAMALARININ EKONOMİK BÜYÜME ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
(1996-2014 ÖRNEĞİ)
Hazırlayan Seda ALTINTAŞ
İktisat Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi
KARAMAN – 2019
T.C.
KARAMANOĞLU MEHMETBEY ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE AR-GE HARCAMALARININ EKONOMİK BÜYÜME ÜZERİNDEKİ ETKİSİ
(1996-2014 ÖRNEĞİ)
Hazırlayan Seda ALTINTAŞ
İktisat Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi
Danışman
Doç. Dr. Taner GÜNEY
KARAMAN – 2019
ÖNSÖZ
Çalışmamın hazırlanmasında bilgi ve yardımlarını esirgemeyen değerli danışman hocam Doç. Dr. Taner GÜNEY’ e sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca eğitim hayatım boyunca maddi ve manevi desteklerini esirgemeyen babam İhsan ARI, annem Zeynep ARI, eşim Mehmet Nuri ALTINTAŞ’ a, aileme ve sevdiklerime sonsuz teşekkürlerimi sunarım.
ÖZET
Bu çalışmanın amacı, araştırma-geliştirmenin (AR-GE) ekonomik büyüme üzerindeki etkisini incelemektir. Bu amaçla, gelişmekte olan ülkelerin 1996-2014 dönemi verileri alınarak, AR-GE göstergelerinin ekonomik büyümeye olan etkisi analiz edilmiştir.
Sistem-GMM tahminlerine göre; AR-GE göstergelerindeki artış, cari fiyatlarla GSYİH’ yı pozitif olarak etkilemektedir. Aynı zamanda sabit fiyatlarla GSYİH ve KBGSYİH büyüme düzeyinin de artmasına neden olmaktadır.
FMOLS yöntemiyle yapılan analiz sonuçlarına göre, AR-GE’ deki % 1’lik artış, cari fiyatlarla GSYİH’ da % 0.062 oranında artışa neden olurken, sabit fiyatlarla GSYİH’ da
% 1.074 artışa ve KBGSYİH büyüme oranlarında ise, % 0.127 artışa neden olmaktadır.
PDOLS yöntemiyle yapılan analiz sonuçlarına göre, AR-GE harcamalarında % 1’lik artış, GSYİH’ da % 0.069, sabit fiyatlarla GSYİH’ da % 0.921 ve KBGSYİH büyüme oranlarında ise, % 0.101 artışa neden olmaktadır. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerde, AR-GE harcamalarının artması ekonomik büyümeyi artırmaktadır. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerin, daha yüksek ekonomik büyüme düzeyine ulaşmak için, AR-GE’ ye gereken önemi vermesi gerekmektedir.
Anahtar Kelimeler: Araştırma-Geliştirme (AR-GE), Ekonomik Büyüme, Panel Veri, FMOLS, PDOLS.
IMPACT OF R&D SPENDİNG ON ECONOMİC GROWTH IN DEVELOPİNG COUNTRİES: (1996-2014)
ABSTRACT
This work aims to point out the effect of the research and development (R&D) on economic growth. To this aim, the effect of the R&D indexon economical growth is analyzed by gathering the data of 1996-2014 period of the developing country.
According to the System-GMM predictions, the increase in R&D index affects the current GDP in a positive way. At the sometime, GDP and GDP per capita with constant prices results in increasing growing rate.
According to the analysis results by FMOLS method, a % 1 increase in R&D results in % 0.062 increase in GDP with current prices, a % 1.074 increase in GDP with constant prices and a % 0.127 increase in GDP per capita growing notes.
According to the analysis results by PDOLS method, a % 1increasein R&D expenses causes a % 0.069 increase in GDP, % 0.921 increase in GDP with constant prices and % 0.101 increase in GDP per capita growing notes. There by an increase in R&D expenses increases economical growth in developing countries. For this reason, developing countries should give the recessory importance on R&D to reach a higher economical growth level.
Keywords: Research-Development (R & D), Economic Growth, Panel Data, FMOLS, PDOLS.
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ ..………. iv
ÖZET ……….. v
ABSTRACT ………... vi
İÇİNDEKİLER ……..……….. vii
KISALTMALAR LİSTESİ ………..……… x
TABLOLAR LİSTESİ ………. xi
GİRİŞ ………. 1
1. BÖLÜM AR-GE KAVRAMI 1.1. AR-GE’ nin Tanımı ..………. 2
1.2. AR-GE ile İlişkili Kavramlar …..………. 2
1.2.1. Araştırma ……….... 2
1.2.2. Geliştirme .………... 3
1.2.3. Yenilik (İnovasyon), Teknoloji ve Patent ……….. 4
1.3. AR-GE’ nin Göstergeleri ……..……… 6
1.3.1. AR-GE’ nin Yoğunluğu …….……… 6
1.3.2. AR-GE’ nin İstihdamı ………..……….. 7
1.3.3. Bilimsel Yayın ………... 7
1.3.4. Yüksek Teknoloji İhracatı ……….. 7
1.3.5. Patentler ………. 8
1.3.6. Ticari Marka Başvuruları ………... 9
1.3.7. Bilgi İletişim Teknolojileri Harcamaları ……… 9
1.4. AR-GE’ nin Dışsal Etkileri ..……… 9
2. BÖLÜM
EKONOMİK BÜYÜME VE EKONOMİK BÜYÜME TEORİLERİ
2.1.Ekonomik Büyümenin Tanımı ……….. 11
2.2.Geleneksel Büyüme Teorileri ………. 12
2.2.1. Klasik Büyüme Teorileri ……….. 12
2.2.1.1.Adam Smith Büyüme Teorisi ……….. 12
2.2.1.2.Ricardo Büyüme Teorisi ……….. 15
2.2.1.3.Malthus Büyüme Teorisi ………... 18
2.2.2. Sosyalist Büyüme Teorileri ………... 20
2.2.2.1.Marx Büyüme Teorisi ……….. 20
2.2.3. Schumpeter Büyüme Teorisi ………... 22
2.2.4. Keynes Büyüme Teorisi ………. 23
2.3. Modern Büyüme Teorileri ………... 24
2.3.1. Harrod-Domar Büyüme Teorisi ……… 25
2.3.2. Neoklasik Büyüme Teorisi ………. 26
2.3.2.1.Solow Büyüme Teorisi ………. 27
2.3.3. İçsel Büyüme Teorileri ………... 29
2.3.3.1.Rebelo Ak Modeli ……… 30
2.3.3.2.Arrow Yaparak Öğrenme Modeli ………. 31
2.3.3.3.Romer Bilgi Birikimi Modeli ………... 32
2.3.3.4.Lucas Beşeri Sermaye Modeli ……….. 34
2.3.3.5.Barro Kamu Harcamaları Modeli ……….… 35
2.3.3.6.Romer, Grossman- Helpman ve Aghion-Howitt Ar-Ge Tabanlı Büyüme Modelleri ……….………. 36
2.4. Ekonomik Büyüme Açısından AR-GE’ nin Önemi ...……… 41
2.5. Dünya’da AR-GE Sistem ve Politikaları …………..……… 43
2.6. AR-GE Sistemleri Açısından Dünya’dan Örnekler ………..……….. 44
3. BÖLÜM
GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDE AR-GE’ NİN EKONOMİK BÜYÜMEYE ETKİSİ
3.1. AR-GE Harcamaları ve Ekonomik Büyüme Üzerine Literatür Taraması …..… 46
3.2. Veri ……….. 54
3.3. Yöntem ……… 55
3.3.1. Dinamik Panel Veri Modelleri ……… 55
3.3.2. Dinamik Panel Veri Modellerinin Tahmin Yöntemleri ……… 56
3.3.2.1. Birinci Farklar Modeli ……… 56
3.3.2.1.1. Anderson ve Hsiao’nun Yöntemi ……… 56
3.3.2.1.2. Arellano ve Bond’un Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi ……… 57
3.3.2.1.3. Arellano ve Bover / Blundell ve Bond Sistem Genelleştirilmiş Momentler Yöntemi………... 57
3.3.2.2. FMOLS Yöntemi ………. 58
3.3.2.3. PDOLS Yöntemi ………..… 59
3.4. Tahminler ………... 59
SONUÇ ……….. 71
KAYNAKLAR ……….. 74
KISALTMALAR
ABD : Amerika Birleşik Devletleri AR-GE : Araştırma Geliştirme BİT : Bilgi İletişim Teknolojileri DYY : Doğrudan Yabancı Yatırım
FMOLS : Tam Değiştirilmiş En Küçük Kareler Yöntemi GOÜ : Gelişmekte Olan Ülkeler
GSYİH : Gayri Safi Yurtiçi Hasıla GYMH : Gayri Safi Milli Hasıla İBT : İçsel Büyüme Teorileri
KBGSYH : Kişi Başına Gayri Safi Yurtiçi Hasıla KBGSMH : Kişi Başına Gayri Safi Milli Hasıla NBT : Neoklasik Büyüme Teorileri SMH : Safi Milli Hasıla
PDOLS : Panel Dinamik En Küçük Kareler Yöntemi YBT : Yeni Büyüme Teorileri
YTİ : Yüksek Teknoloji İhracatı
TABLOLAR LİSTESİ
Tablo 2.1: AR-GE Harcama Oranları En Yüksek Olan Gelişmiş Ülkeler (%)…………. 44
Tablo 2.2: AR-GE Harcama Oranları En Yüksek Olan Gelişmekte Olan Ülkeler (%).… 45 Tablo 2.3: Gelişmekte Olan Ülkelerde AR-GE Harcamalarının GSYİH Oranı (%) .…... 47
Tablo 3.1: Analize Dahil Edilen Gelişmekte Olan Ülkeler.………... 56
Tablo 3.2: Değişkenlere Ait Tanımlayıcı İstatistikler .……….. 56
Tablo 3.3: LNAR-GE ve Büyüme İlişkisi ……… 62
Tablo 3.4: LNAR-GE, Güncel GSYİH ve Büyüme İlişkisi …...……….. 65
Tablo 3.5: LNAR-GE Teknikleri ve Büyüme İlişkisi ……….. 67
Tablo 3.6: FMOLS Tahminleri ……….……… 69
Tablo 3.7: PDOLS Tahminleri ………... 70
GİRİŞ
Ülkelerarası rekabet ve üstünlük mücadelesi, geçmiş dönemlerde savaşlarla, günümüzde ise; ülkelerin kendilerini ekonomik, sosyal, eğitim, teknoloji ve yenilik alanında geliştirmeleriyle mümkün olabilmektedir. Ülkeler ekonomik büyümelerini, istikrarlı bir şekilde sürdürebilmeleri için teknolojik yenilikleri yakından takip etmek zorundadırlar.
Teknoloji, ülkelerin ekonomilerinde önemli ve tek başına yeterli bir etken olsa da;
artık bu boyutta teknolojinin yanında yenilikte bir gereksinim olmuştur (Aydoğan, 2015: 1).
Çünkü yenilik, rekabet ortamında fark yaratabilmenin en önemli yoludur. Yenilik ve teknoloji sayesinde, ekonomide katma değer yaratarak ekonomik büyümeye katkı sağlanmaktadır (Kantarcı, 2017: i). Gelişmişlik sıralamasında ülkeler, yenilik ve teknoloji ile küreselleşmeye ayak uydurabilmek için gayret gösterirler (Aydoğan, 2015: 1) Dolayısıyla gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin yenilikleri ortaya çıkmasında, sistemli çalışmalar yani AR-GE önemli rol oynamaktadır (Kantarcı, 2017: i).
Bu çalışmanın amacı, gelişmekte olan ülkelerde araştırma-geliştirme (AR-GE) harcamalarının, ekonomik büyümeye olan katkısını analiz etmektir. AR-GE harcamaları ile birlikte eğitim, teknoloji ve ihracat gibi değişkenlerin, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümelerine olan katkıları, uygulamalı olarak incelenmiştir. Çalışma üç bölümden oluşmakta olup birinci bölümde AR-GE ile ilgili tanımlara yer verilmiştir. İkinci bölümde teorik bilgilere değinilmiş olup üçüncü bölümde ise, AR-GE harcamaları, eğitim, teknoloji, ihracat gibi birçok değişkenin, gelişmekte olan 84 ülkenin, ekonomik büyümelerine olan katkıları panel veri analiziyle açıklanmıştır. Sonuç bölümünde ise, AR-GE’ nin ülkelerin ekonomik gelişimlerinde ne denli önemli rol aldığına değinilmiş analiz sonuçlarına yer verilmiştir.
1. BÖLÜM AR-GE KAVRAMI
1.1. AR-GE’ nin Tanımı
Araştırma-geliştirme (AR-GE), bilgi birikimini artırmak ve ulaşılan yeni bilgiler ışığında, yeni ürün ve yöntemlere ulaşmak amacıyla yapılan verimli ve sistemli çalışmalar olarak ifade edilir (Guellec ve Potterie, 2001: 105). Başka bir ifadeyle, AR-GE; teknolojiyi içeren yeni işler üretme veya var olan işi yenileme potansiyeline sahip her türlü faaliyet olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda AR-GE, bilgi üretimi için firmaların yatırım yaptığı en önemli araçlardan biridir (Matheson and Matheson, 1999: 2).
AR-GE, bilginin somut ürünler haline geldiği, getirisi yüksek bir dönüşüm süreci olarak ifade edilir (Yaylalı vd., 2010: 13). Dolayısıyla AR-GE faaliyetleri sonucunda elde edilen yeni bilgi ve teknolojiler ile katma değeri yüksek ürünler üretilmekte, verimliliği artırmakta ve ekonomik büyümeye pozitif etki etmektedir (Doruk ve Söylemezoğlu, 2014:
2).
1.2. AR-GE ile İlişkili Kavramlar
1.2.1. Araştırma
Araştırma faaliyetleri insanların ihtiyaçları ile başlayıp bilinmeyenleri açığa çıkarma sürecidir (Ünal ve Seçilmiş, 2013: 13). Aynı zamanda, yeni bir durum oluşturma olgusuyla yapılmaya çalışılan her türlü bilimsel ve teknolojik faaliyetler olarak ta ifade edilir (Aydoğan, 2015: 1).
Araştırma üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar;
- Temel araştırma: Görünürde herhangi bir amaca yönelik olarak yapılmayan, sadece yeni bilgiler elde etmek için yapılan tamamen deneysel ve teorik çalışmalardır (Tiryakioğlu, 2006: 38). Bu araştırmalar, genellikle ticari bir amaç taşımadan bilim ve teknolojiye katkı sağlamak ve bilimin sınırlarını genişletmek amacıyla yapılmaktadır (Evcim, 2017: 14).
- Uygulamalı araştırma: Yeni bilgiler elde etmek amacıyla belirli bir uygulama amacına yönelik olarak yapılan orijinal araştırmalardır (OECD, 2011). Mevcut bilimsel bilgilerin, bazı sorunların çözümünde kullanılması olarak da ifade edilir.
Uygulamalı araştırma, soyut bilgileri içeren temel araştırmadan sonra, somut faydalı bilgilerin, uygulamaya hazır olduğunu ifade eder (Evcim, 2017: 14).
- Deneyimsel gelişim: Araştırma ya da deneyim sonucu elde edilmiş olan ve halen var olan bilginin üzerine yeni bilgiler eklenerek yeni ürün ve materyaller üretilmeye çalışılan, aynı zamanda mevcut ürün ve sistemleri büyük ölçüde iyileştirmeye çalışan sistemli çalışmalardır (Kocamış ve Güngör, 2014: 128).
1.2.2. Geliştirme
Geliştirme, araştırma safhasında elde edilen bilgi ya da mevcut durumu ekonomik alanlara yönlendirerek, daha stratejik ve kapsamlı yöntemler ile geliştirip en iyisini yapma hedefi denilir (Görür, 2006: 5).
Geliştirme üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar;
- Basit Geliştirme: Mesleki alanda elde edilen bilgi ve tecrübelerin, biraz daha geliştirilerek daha iyisini elde etmek amacıyla yapılan çalışmalardır (Akdemir, 1990:
219).
- Teknolojik Geliştirme: Basit geliştirmeye nazaran daha yoğun bilgi birikimi ve yetenek isteyen, maliyetli ve başarıya ihtimali riskli olan, uzun süreli çalışmalardır (Seçilmiş, 2012: 36).
- Bilimsel Geliştirme: Bilimsel bilgi, yetenek ve tecrübeye dayalı olup AR-GE personeli ya da işletme servisinin kapsamlı bir çalışması sonucu elde edilen geliştirme türüdür (Seçilmiş, 2012: 36).
1.2.3. Yenilik (İnovasyon), Teknoloji ve Patent
Yenilik (İnovasyon): Sözcük anlamı olarak, yeni bir şey’in ortaya çıkması anlamına gelmektedir ve inovasyon olarak tanımlanabilmesi için ekonomik olarak bir değer yaratabiliyor olması gerekir (Börü, 2012: 29). Yani yenilik (inovasyon); yeni bir ürünün geliştirilmesi, iyileştirilmesi ve üretim süreçlerinin geliştirilmesi olarak tanımlanabilir.
Günümüzde yeni ürünün elde edilmesinin yanı sıra, mevcut ürün üzerindeki köklü değişikliklerde yenilik olarak değerlendirilmektedir (Avcı, 2007: 22).
Diğer bir ifadeyle yenilik (inovasyon), çağın değişen rekabet koşullarına uyum sağlayabilmek için, işletmelerin ürünlerini ve üretim yöntemlerini çağın gerektirdiği şekilde sürekli değiştirmesidir (Dam ve Yıldız, 2016: 221).
Yenilik iki şekilde elde edilebilir; bunlardan ilki, işletmelerin kendi bünyesinde yapmış olduğu AR-GE faaliyetleri ve ülke bazında gerçekleştirilen AR-GE faaliyetleri, ikincisi ise; teknoloji üreten gelişmiş ülkelerden yenilik ve teknoloji ithal edilmesidir (Korkmaz, 2010: 3321).
Ülkeler, bilimsel ve teknolojik araştırmalar sonucu elde ettikleri bulguları, ekonomik ve toplumsal faydaya hızla dönüştürebildikleri takdirde, dünya pazarlarında rekabet üstünlüğüne sahip olabilmektedirler (Özenç, 1998: 15).
Teknolojik gelişmeler: İşletmelerin yapmış olduğu AR-GE faaliyetleri sonucu elde edilen buluş ve yenilikler olarak ifade edilir (Duman ve Aydın, 2018: 50). Teknolojik gelişmeler, emek ve sermaye verimlilikleri üzerinde etkili olup ürünlerin gelişimine ve yeniliğe katkı sağlamaktadır. Aynı zamanda üretim süreci ve ürünlerdeki yenilikler, verimliliği artırarak işletmelerin karlarını ve pazar paylarının artmasına etki etmekte ve uluslararası ticarette rekabeti sağlamada en önemli araçlardan biridir (Altın ve Kaya, 2009:
252).
Diğer yandan teknolojik gelişmeler işletmelerin daha yüksek standartlara ulaşma olanağını artırır (Bilbao-Osorio ve Rodriguez-Pose, 2004: 435). Teknolojik gelişmeler, kaynakların daha verimli kullanılmasını sağlayarak üretimde uzmanlaşmayı sağlayacaktır.
Dolayısıyla ülke ekonomilerinin büyümesinde ve refah seviyesinin artmasında büyük öneme sahiptir (İnal vd., 2016: 35).
Günümüzde teknoloji üreten ülkeler, AR-GE’ nin önemini daha erken kavramış olan ülkelerdir. AR-GE’ nin başarılı olabilmesi için, sürekli ve uzun süreli çalışmalar gereklidir.
Bir ülkenin, firmanın, teknoloji yeteneğini gösteren ölçütler; yatırımlar ve AR-GE faaliyetlerinin yanı sıra, o ülke veya firmanın almış olduğu patent sayısıdır (Doruk ve Söylemezoğlu, 2014).
Patent: Patentler, icadı üreten kişi ya da kurumların yapmış olduğu icadın, başka kişi ya da kurumlar tarafından taklit edilmemesi amacıyla korunmasında bir araçtır (Demir ve Geyik, 2014: 181). AR-GE yatırımlarının üretime dönüşmüş biçimi olarak ifade edilen patentler, patent sayıları ile de ülkeler arası kalkınmışlık ve gelişmişliklerini ölçmede büyük öneme sahiptir (Evcim, 2017: 18).
Patentlerin verilmesindeki esas amaç, yeni buluşlar elde etme faaliyetlerini özendirerek, başkaları tarafından öğrenilmesi ve geliştirilmesine olanak sağlamaktır (Yalçıner: 166).
İncelemeli ve incelemesiz olmak üzere iki tür patent sistemi mevcuttur. İncelemeli patent sisteminde; patent kurallarına uygunluk aşaması daha uzun ve yoğun bir süreçten geçmektedir ve patent sahibine 20 yıllık bir kullanım hakkı vermektedir. İncelemesiz patent sisteminde ise; bu durum daha az sürede gerçekleşmektedir ve patent sahibine 7 yıllık bir kullanım hakkı tanımaktadır (Demir ve Geyik, 2014: 181).
1.3. AR-GE’ nin Göstergeleri
Bir ülkenin gelişmişlik seviyesini anlamak için, o ülkenin sanayi ve bilim alanında teknolojik gereksinimlerini kendisi karşılamış olması gerekmektedir. Günümüzde ülkelerin
gelişmişlik seviyesi ve ekonomilerinde ne kadar ilerlediğini ölçmemizi sağlayan, AR-GE’ nin yoğunluğu, istihdamı, patent, bilimsel yayın ve yüksek teknoloji ihracatı gibi
birkaç temel gösterge bulunmaktadır. (Ünal ve Seçilmiş, 2013: 14).
1.3.1. AR-GE’ nin Yoğunluğu
Ülkelerin yapmış olduğu AR-GE harcamalarının milli gelire oranını yüzde olarak ifade eden bir kavramdır. Ülkelerin AR-GE harcamalarını karşılaştırabilmek amacıyla yapılmaktadır (Aydın, 2016: 57). AR-GE yoğunluğu, bilim ve teknolojinin rekabet açısından üstünlüğünü ifade etmekte olup devlet ve özel sektörde önemli bir göstergedir (Seçilmiş, 2012: 56).
1.3.2. AR-GE’ nin İstihdamı
Bir ülkede bilime verilen önemin ve desteğin göstergesi olarak AR-GE’ nin istihdamına bakılır yani; o ülke de genel istihdamın içindeki AR-GE alanında çalışan personel sayısının oranına bakılır, bu oran ne kadar yüksek olursa, o ülke de bilime verilen desteğin yüksek olduğu anlamına gelir (Oğuz, 2018: 13).
Bir ülkenin ya da işletmenin, AR-GE alanında faaliyetlerini daha başarılı sürdürmek, etkin sonuçlar elde etmek ve aynı zamanda rekabet avantajını da kazanmak istiyorsa, bünyesinde daha fazla AR-GE personeli bulundurması gerekmektedir (Seçilmiş, 2012: 57).
1.3.3. Bilimsel Yayın
Bilimsel yayınlar, ulusların ya da üniversitelerin bilimsel özelliklerinin kıyaslanması, bilim insanlarının akademik performanslarının ölçülmesi ve ulusların bilimsel alanda konumlarının belirlenmesinde kullanılan önemli bir göstergedir (Ak ve Gülmez, 2004: 527).
1.3.4. Yüksek Teknoloji İhracatı
Yüksek teknoloji ihracatı, bir ülkenin ihraç payı içerisinde, teknoloji-yoğun ağırlıklı ürünlerin fazla olması, o ülkenin teknoloji alanında ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren bir AR-GE göstergesidir (Adaçay, 2007: 193). AR-GE yoğunluğu ile bağlantılı bir gösterge olup dolaylı AR-GE yoğunluğu ve dolaysız AR-GE yoğunluğu olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır.
- Dolaylı AR-GE yoğunluğu, ülke içerisinde mevcut durumda olup alınan veya transfer edilen teknolojiyi ifade etmektedir (OECD, 2005: 130).
- Dolaysız AR-GE yoğunluğu ise, ülkeler ya da sektörler açısından AR-GE harcamaları oranının katma değere karşılık gelmesini ifade eder (Tiryakioğlu, 2006:
62).
Aynı zamanda yüksek teknoloji ihracatı, ithalat ve ihracat yapan işletmeler açısından oldukça önemlidir. AR-GE faaliyetleri sonucu elde edilen yeni buluş ve fikirlerin patentini alan işletmeler, uluslararası piyasalarda rekabet gücü elde eder. Aynı zaman da yeni fikir ve buluşlara dayalı yüksek teknolojili mal ihraç ederler (Özçelik vd., 2018: 58). Bu durum AR- GE faaliyetlerinin ve yüksek teknoloji ihracatının temel unsurlarından biri haline gelmiştir (Uzay vd., 2012: 147). Yüksek teknolojili ürün ihracatı, ekonomik açıdan içerdiği yüksek katma değerle, gelişmekte olan ülkelerin ekonomik büyümelerinde ve ekonomik kalkınmalarında büyük öneme sahiptir (Kızılkaya vd., 2017: 63).
1.3.5. Patentler
AR-GE göstergelerinin bir diğeri ise, patentlerdir. AR-GE, teknoloji alanında gelişmek yeni buluşlar, icatlar elde etmek ve bu buluşların ülke gelişimi, ekonomisi ve kalkınması açısından oldukça önemlidir. Bu açıdan yapılan buluşlar sonucu elde edilen bir teknolojiyi, daha da geliştirerek yeni bir teknolojik gelişmenin yakalanması da patent olarak tanımlanmaktadır (Acar ve Yeğenoğlu, 2004: 275).
Başka bir ifadeyle tanımlamak gerekirse, bir yenilik için yenilik sahibine verilen sınai mülkiyet haklarından biri olup, yenilik yapan kişinin izni olmadan başkalarının bu yeniliği kullanmasını, üretmesini veya satmasını bir süre boyunca engelleme hakkıdır (Demir ve Geyik, 2014: 181). Patent, teknik alanda yapılan buluş, icat veya yenilik ile ilgili fikri mülkiyet hakkını ifade etmekte olup yeniliği gerçekleştiren kişi ya da kuruma patent dairesi tarafından verilmektedir (Oğuz, 2018: 14).
Yatırım ve AR-GE faaliyetleri yanı sıra bir ülkenin ya da işletmenin teknoloji alanındaki gelişim ve yeteneğini gösteren bir ölçüt olarak büyük öneme sahip olan, o ülke ya da işletmelerce alınan patent sayısıdır (Saygılı, 2003: 89).
Patent sayılarındaki artış, AR-GE alanında yapılan çalışmaları ve AR-GE faaliyetlerine verilen önemi göstermektedir. Aynı zamanda ülkelerin kalkınmışlık ve gelişmişliklerinin kıyaslanmasında önemli göstergelerden biridir (Evcim, 2017: 18).
1.3.6. Ticari Marka Başvuruları
Marka, herhangi bir sektörde üretilen bir ürünün kalitesini ve niteliğini gösteren ve ticari anlamda büyük önem taşıyan bir kavramdır. Bir ülkenin yenilikçi ve güçlü bir AR-GE yapısına sahip olması, ticari marka başvuru sayısının çokluğuna bağlıdır. Ticari marka başvuruları ne kadar çok olursa, o oranda ülke yenilikçi bir yapıdadır (Seçilmiş, 2017: 58).
1.3.7. Bilgi İletişim Teknolojileri Harcamaları
Ülkelerin istikrarlı bir ekonomik büyümeye ulaşmasında bir diğer önemli gösterge de, bilgi iletişim teknolojilerine yapılan yatırımlardır. Bilgi iletişim teknolojileri (BİT)’ nde elde edilecek gelişmelerle, birçok alanda yenilik ve buluş elde etmek mümkün olmaktadır (Seçilmiş, 2012: 59).
1.4. AR-GE’ nin Dışsal Etkileri
AR-GE dışsal etkileri omuz üstünde yükselme etkisi, bulup çıkarma hipotezi, ayağa basma etkisi ve yaratıcı yıkım etkisi olmak üzere dört aşamadan oluşmaktadır (Pessoa, 2010). Bu etkileri açıklamak gerekirse;
- Omuz Üstünde Yükselme Etkisi: Pozitif dışsallık olarak ifade edilen omuz üstünde yükselme etkisi; bir firmanın, başka firmaların eksikliklerinden yararlanarak
avantajlı konuma geçmesi ve diğer firmalara oranla maliyetlerinin düşmesi olarak ifade edilir. Diğer bir ifadeyle firmaların patent koruması eksikliği, yetenekli işgücü kaybı ve teknolojik bilgi sızması gibi nedenlerle firmanın avantajlı konuma geçmesi diyebiliriz.
- Bulup Çıkarma Hipotezi: Negatif dışsallık olarak ifade edilen bulup çıkarma hipotezine göre; AR-GE faaliyetlerinin fazla olması sonucu bilgi stokunun artmasına dolayısıyla yenilik ve verimliliğin düşmesine neden olur. Diğer bir ifadeyle bulunması kolay olan fikirler ilk aşamada keşfedilir ve yeni fikirler keşfetmek zorlaşır.
- Ayağa Basma Etkisi: Birçok insanın yeni fikirler üretmek amacıyla araştırma yapması sonucu kopya fikir ihtimalinin artmasını ifade eder.
- Yaratıcı Yıkım Etkisi: Keşfedilen yeni fikirlerin, üretim süreçlerini ve eski ürünleri etkisiz hale getirmesi olarak ifade edilir (Ünverdi, 2016: 6).
2. BÖLÜM
EKONOMİK BÜYÜME VE EKONOMİK BÜYÜME TEORİLERİ
2.1. Ekonomik Büyümenin Tanımı
İktisadi büyüme, mal ve hizmet üretimindeki artışlar olarak tanımlanabilir (İnce, 2006: 3). Diğer bir ifadeyle, iktisadi büyüme; ekonomide üretim kapasitesindeki artışlar yani toplam milli hasıladaki artış ya da kişi başına düşen ürün miktarındaki artış diyebiliriz (Bayraktar, 2009: 15). Büyüme reel bir artıştır yani mevcut duruma bir ilave söz konusudur (Önal, 2009: 4). Bir ekonominin üretim hacminde yıllar itibariyle meydana gelen artış olarak da ifade edebiliriz (Birinci, 2015: 7).
İktisadi büyüme iki şekilde gerçekleşmektedir: Birincisi, tam istihdam koşullarında ekonomik kaynakların daha verimli kullanılması, ikincisi ise; kullanılmakta olan kaynaklara yenilerini ekleyerek ekonomik gelişmeye katkı sağlanmasıdır (Köksal, 2016: 18).
Ülkelerin iktisadi büyümesinin artırılmasında önemli yer eden temel belirleyicileri ise, emek, beşeri sermaye, sermaye birikimi ve teknolojidir (Rouygarı, 2013: 1). Çünkü ülkelerin gelişememe nedeni sermaye kıtlığından ziyade teknolojiye ulaşamamak ve yerli beşeri sermayenin olmayışıdır. Bilgi birikimi, AR-GE, teknolojik gelişmeler ve nitelikli iş gücü gibi faktörler iktisadi büyümenin artırılmasında büyük önem teşkil etmektedir. (Köse ve Şentürk; 2017: 216). İktisadi büyümenin süreklilik arz edebilmesinde ise, beşeri sermaye yatırımları, tasarruf ve yeni yatırımlar ve yeni teknolojilerin bulunması gibi önemli etkenler vardır (Kantarcı, 2017: 39-40).
İktisadi büyüme konusunda bilinmesi gereken diğer bir konu ise, iktisadi kalkınma ile aynı anlamda kullanılmasıdır. İktisadi büyüme ve iktisadi kalkınma her ne kadar birbirine yakın terimler olsa da birbirlerinden oldukça farklı anlamlar içermektedir. İktisadi büyüme,
bir ekonominin üretim kapasitesindeki artışları sayısal olarak gösterirken, iktisadi kalkınma kavramın da, ekonomik olaylarla birlikte siyasal, sosyal ve kültürel olaylarda mevcuttur (Yıldırım, 2018: 4). Yani iktisadi kalkınma, sadece ekonomik anlamda sınırlanmayan, toplumu tüm boyutlarıyla kapsayan bir süreçtir (Kıraçlar, 2005: 14). Diğer bir ifadeyle, iktisadi kalkınma, sosyal sorunları çözerek büyümedir (Yıldırım, 2018: 5).
2.2. Geleneksel Büyüme Teorileri
Bu bölümde Geleneksel Büyüme Teorilerinden olan, Klasik Büyüme Teorileri, Sosyalist Büyüme Teorisi, Schumpeter Büyüme Teorisi ve Keynes Büyüme Teorisinden ve alt aşamalarından ayrıntılı olarak anlatılacaktır.
2.2.1. Klasik Büyüme Teorileri
Ekonomik büyümenin gelişmesi ve şekillenmesi aşamasında, Adam Smith (1723- 1790), Thomas Malthus (1766-1834), David Ricardo (1772-1823) ve Karl Marx (1818- 1883) gibi klasik iktisatçılar, ülkelerin iktisadi büyümelerinde büyük öneme sahiptir (Tiryakioğlu, 2006: 7).
2.2.1.1. Adam Smith Büyüme Teorisi
Adam Smith’in 1776 yılında yayınlanan ‘’Ulusların Zenginliğinin Doğası ve Nedenleri Üzerine Deneme’’ adlı eseri, iktisadi büyüme konusundaki düşüncelerini açıkladığı, ilk bilimsel iktisat kitabı olarak kabul edilmiştir (Taban, 2014: 51).
Smith kitabında ekonomik büyümeyi, sermaye birikimi, iş bölümü, uzmanlaşma, uluslararası ticaret, nüfus artışı, görünmez el ve fiyat ile ilgili faktörlerle açıklamıştır (Yıldırım, 2018: 9). Smith, işbölümü ve sermaye birikimini iktisadi büyümenin temel faktörleri olarak görmekte ve emeğin verimliliğini ve kalitesini artıran sürecin ‘‘işbölümü’’
olduğunu ifade etmektedir. Smith’e göre, işbölümünün artması sonucu emeğin verimliliği artacak dolayısıyla, işçi başına üretimde artacaktır (Taban, 2014: 51).
İşbölümünün üretim miktarını artması üç aşamaya bağlıdır. Bunlar;
- İşçinin kalitesini, her işgücünün tek iş üzerine yoğunlaşması artırır.
- İşbölümü sonucu, aynı işin sürekli yapılması ve uzmanlaşılması dolayısıyla işçinin bir işten diğer işe geçmesi sırasında oluşacak zaman kaybından tasarruf edilir.
- İşçiler tek bir işe odaklandıkları için, işçinin verimliliğini artıran makineleri ve aletleri geliştirerek, bunları işe uygulayabilirler (Aydın, 2016: 5).
Smith’e göre, belirli bir üretim alanında uzmanlaşan ülkeler, bir takım avantajlar elde edecekler ve uzmanlaştıkları ürüne yoğunlaştıklarında, teknolojik gelişme hızlanacaktır (Bayraktar, 2009: 21). Böylece hem zaman kaybından tasarruf edilecek, hem de teknolojik gelişme sonucu elde edilen makine ve aletler, odaklanılan işe uygulanabilecektir. Smith, makine kullanımının verimliliği artırdığını belirtir, ancak teknolojiye doğrudan değinmemektedir (Bayraktutan ve Kethüdaoğlu: 680).
Smith, sanayileşmeye dayalı ekonomik büyüme modelinde, artan işbölümünü önemli bir faktör olarak görmekte ve ulusal ekonominin zenginleşmesini, işbölümüne dolayısıyla işgücüne yani emeğe bağlamaktadır (Özsağır, 2008: 4). İşbölümünün doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan üretimde uzmanlaşma ve doğal mübadele eğilimi, emeğin verimini artırmaktadır. Verimin artması, üretimde uzmanlaşma ve ekonominin büyümesi dolayısıyla uluslararası ticaret yoluyla pazar alanlarının genişlemesi, ekonomik büyümenin sürdürülebilir olması açısından büyük önem arz etmektedir (Guma, 2015: 18). Çünkü Smith’e göre, uluslararası ticaret, pazar alanlarının genişletecek ve iş bölümünün daha çok artmasını sağlayarak ekonomik büyümeyi sağlayacaktır. Dolayısıyla devlet, daha ucuza
ürettiği malların üretiminde uzmanlaşmasını sağlayan uluslararası ticaret politikası izlemelidir (Aydın, 2016: 5).
Aynı zamanda Smith, sermaye birikimini, iş bölümünün bir sonucu olarak gerçekleştiğini ve işçinin üretimde uzmanlaşması ile sermaye stokundaki genişlemenin verimlilik artışına yol açacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla verimlilik artışı ulusal milli geliri artıracak ve milli gelirin artması, işçinin daha fazla uzmanlaşmasına ve piyasanın genişlemesine etki edecektir (Aydın, 2016: 5). Piyasanın genişlemesi, işbölümü ve uzmanlaşmanın artması, ulusal ve uluslararası ticareti artıracak ve emekte artan verim kanunu geçerli olacaktır (Kıraçlar, 2005: 23). Aynı zamanda piyasanın genişlemesi, iyi bir yönetime, ulaştırma olanaklarının mevcut durumuna ve paranın mübadele aracı olarak kullanılmasına bağlıdır (Bilen, 2010: 8).
Smith’e göre toplumların zenginleşmesine neden olan ve işbölümünü harekete geçiren neden, mübadele etme gücüdür. Mübadele etmeye yol açan istek ise, kişisel çıkardır (Taban, 2014: 53). Smith, kişisel çıkarın önemli olduğu bir piyasada, görünmez el olan fiyatın, toplumun çıkarlarını en üst noktaya çıkarabildiği için (Yıldırım, 2018: 9), devletin ekonomiye müdahale etmemesini, görünmez bir el olan fiyatın piyasayı dengelediği ve istikrarı sağladığını savunur. Öyle ki devlet tarafından yapılacak herhangi bir müdahale, ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyecektir (Köksal, 2016: 24).
Smith’e göre, uluslararası ticaretin de etkisiyle piyasanın genişlemesi sonucu, ekonomik büyüme artan ve gelişen bir sürece girer bu süreç içerisinde sermaye birikimi, nüfus ve gelir hızla yükselir. Ancak verimdeki bu artış sonuna kadar devam etmez ve karlar nihai aşama sıfıra düşer, sermaye birikimi ve buna bağlı olarak nüfus ve gelir artışı duracaktır. Dolayısıyla ekonomi durgunluk dönemine girecektir. Durgunluk dönemine giren
ekonomi de ise, nüfus sabit kalacak ve kar oranı düştüğü için yatırım yapılamamaktadır (Kazgan, 2004: 95; Hiç, 1994a, 26-27).
2.2.1.2. Ricardo Büyüme Teorisi
Klasik iktisadın büyümesinde ve gelişmesinde ilk adımı Adam Smith atmış ve devamında David Ricardo ve Thomas Malthus takip etmiştir. David Ricardo 19.yy başlarında İngiltere’deki sorunlardan büyük oranda etkilenerek (Taban, 2014: 64), 1817 yılında sanayi devriminde ‘’Ekonomi Politiğin ve Vergilendirmenin İlkeleri’’ isimli eserini yayınlamıştır (Erdoğan ve Canbay, 2016: 32). Eserinde makinelerdeki gelişmenin önemli olduğundan ve işçi sınıfı hariç bütün sınıflar için olumlu olduğundan bahsetmiştir ve
‘‘makinelerdeki gelişme’’ derken teknolojik gelişmeyi kastetmiştir (Ricardo, 2007: 337- 338).
Ricardo, daha iyi bir değer/fiyat kuramı oluşturmaya çalışmıştır. Ölçüm yapabilmek amacıyla değeri değişmeyen bir ‘değer’ arıyordu (Kıraçlar, 2005: 25). ‘Değer’den kastı yani piyasada mevcut bulunan metaların değeridir. Ricardo’ ya göre, bir malın değeri, o malın üretiminde harcanan emeğe bağlıdır. Yani ne kadar çok emek harcanırsa, malın değeri o kadar artmaktadır. İktisat literatürün de ՛՛ Emek Değer Teoremi ՛՛ olarak yerini almıştır (Bilen, 2010: 10). Ricardo, milli gelirin üretim faktörleri arasındaki dağılımını ve bu dağılımı belirleyen unsurların neler olduğunu araştırmıştır (Aydın, 2016: 7). Ricardo’ nun analizinde toprak azalan verimler kanununa tabidir ve toprağın verimli olması, ekonomik büyümenin temel unsurlarındandır. Topraktan elde edilen ürünlerin sınıfsal bir bölüşüm amacı olmaktadır (Guma, 2015: 21). Diğer bir ifadeyle büyüme ve bölüşüm konuları iç içe girmiş durumdadır (Acar, 2008: 61).
Ricardo, gelirin üretim faktörleri arasındaki dağılımını incelerken üç farklı gelir grubunu dikkate almıştır (Yılmaz ve Akıncı, 2012: 47-48). Bu üç farklı gelir grubunun üretimden aldıkları paylar sırası ile ücret, rant ve kar olmaktadır (Taban, 2014: 65). Gelir grupları aşağıdaki gibidir:
- Emek Sahipleri (işçiler) - Toprak Sahipleri
- Sermayedar- Müteşebbis (Kapitalist)
Ricardo, üretim faktörlerinin uzun dönemdeki değişimleri doğrultusunda ekonomi de büyüme ve durgunluk olarak iki farklı sürecin yaşanacağını ifade etmiş (Bilen, 2010: 10) ve bunu şu şekilde açıklamıştır:
- Ekonominin büyüme safhasında, karlar yüksek olduğu için tasarruf ve sermaye birikimi de yüksek olacaktır (Kıraçlar, 2005: 28). Sermaye birikiminin fazla olması, üretim artışını etkileyecek ve işgücüne olan talep artacaktır. İşgücü talebindeki artış, kısa dönemde reel ücretleri asgari ücret düzeyinin üzerine çıkaracak ve bu durum ürünlere olan talebi ve nüfusu artıracak (Yıldırım, 2018: 16). Ekonominin büyüme süreci bu şekilde devam ederken nüfus artışına bağlı olarak üretim teşvik edilecektir (Köksal, 2016: 27).
- Durgunluk safhasında ise, nüfusun artması tüketimi artıracak dolayısıyla üretimde artacak. Üretim miktarını karşılamak için ve ülkedeki verimli topraklarda kısıtlı olduğundan daha verimsiz topraklar üretime açılacaktır. Verimsiz topraklarda yapılan üretim, farklı maliyetlere neden olacak ve rantlar artacak. Emek ve sermaye de azalan verimler kanunu geçerli olduğundan bir süre sonra karlar azalacak ve
dolayısıyla yatırımlarda duracaktır. Sonuç itibariyle uzun dönemde ekonomide durgunluk safhası yaşanacaktır (Berber, 2006: 60-63).
Ayrıca Ricardo teknolojik yeniliklerin etkisini küçümseyerek, sanayi sektöründe artan verimler yasasının geçerli olduğunu iddia etmiştir. Sanayi sektöründeki artan verimler yasasının tarım için geçerli olmadığını, ancak uzun dönemde azalan verimler yasasının geçerli olduğunu ileri sürmüştür (Gürak, 2005).
Ricardo, ileride tarım sektöründeki maliyetlerin artışı, sanayi sektöründeki verimin sürekliliğini engelleyecek ve artan maliyetler sonucu, ücret düzeyini artırarak, yeni yatırımların oluşmasındaki en büyük etken olan kar güdüsünün ve kar oranlarının düşmesine neden olacağını, dolayısıyla ekonomik büyümenin sona ermesinin kaçınılmaz olacağını ifade etmiştir (Taban, 2014: 64).
Ricardo’ nun modeli, hem ekonomik büyüme modeli, hem de gelir bölüşümü modeli olup çok az sayıda fonksiyonel ilişkiye dayanmaktadır buna rağmen model, çok önemli genellemelere ve sonuçlara ulaştığı için modele, ‘‘Şahane Dinamikler’’ adı verilmiştir (Hiç, 1994: 14). Teorinin varsayımları;
- Başlangıçta karlar yüksektir ve bu nedenle tasarruf ve sermaye birikimi de hızlıdır.
- Sanayi kesiminde teknik ilerleme hızı yüksektir dolayısıyla işgücü için artan verim kanunu geçerli olmaktadır.
- Tarım kesiminde ise teknik ilerleme çok yavaştır, verimli toprakların kısıtlı olması ve verimsiz topraklara gidilmesi, tarımda azalan verimler kanunu geçerli kılmaktadır.
- Ekonominin tamamı için azalan verimler kanunu geçerlidir.
- Üretim fonksiyonu veridir.
- Malthus’ un nüfus teorisi geçerlidir. Dolayısıyla kısa dönemde ücretler işçi arz ve talebine göre belirlenirken, uzun dönemde asgari ücret düzeyinde sabit kalacaktır.
- Ekonomi sürekli tam rekabet ve tam istihdam koşullarında çalışır (Taban, 2014: 65).
Ricardo, uluslararası ticaret kavramına da değinmiştir, uluslararası ticarette tam rekabet koşullarının ülkeleri işbölümü ve uzmanlaşmaya götüreceğini savunmuştur (Kıraçlar, 2005:
26). Smith’in mutlak üstünlükler teorisinde uluslararası ticaret kavramını geliştirerek karşılaştırmalı üstünlükler teorisini oluşturmuştur. Bu teoriye göre, bir ülke daha düşük maliyetle ürettiği malın üretiminde uzmanlaşacak ve o ürünlerin ihracatını yapacak ve ülke içinde daha yüksek maliyetle ürettiği ürünleri, ucuz üreten ülkelerden ithal edecektir (Köksal, 2016: 28).
2.2.1.3. Malthus Büyüme Teorisi
Sistematik büyüme modelini oluşturan ilk iktisatçılardan olan Thomas R. Malthus (Bayraktar, 2009: 22), 1798 yılında ‘’Nüfusun Prensipleri Üzerine Bir Deneme’’ adlı eser yayınlamış ve eserinde, ekonomik büyüme ile nüfus arasındaki ilişkiyi incelemiştir.
Malthus eserinde, nüfusun sürekli artması, ilerde gıda yetersizliğine neden olacak ve bu durum gelecekte insanlığın refahını tehlikeye sokan bir sorun olarak karşımıza çıkacağını belirtir (Taban, 2014: 57). Dolayısıyla nüfus artışını kontrol altında tutmak gerektiğini ifade eder (Önal, 2009: 11). Eğer nüfus kontrol altına alınmazsa, nüfus geometrik oranlarda hızlı bir şekilde artacak (2, 4, 6, 8,….) ve gıda düzeyi ise aritmetik oranlarda artacak (1, 2, 3, 4…) aradaki fark gittikçe büyüyecektir. Bu durum kişi başına gıda düzeyinin yıllar itibariyle azalmasına ve gıda yetersizliğine neden olacaktır (Birinci, 2015: 16).
Malthus modeli iki önemli unsura bağlamıştır. Birincisi, üretim faktörlerinde önemli bir yeri olan toprağın arzı sabittir (Deliktaş: 3). Dolayısıyla tarım kesiminde azalan verimler
kanunu geçerli olacaktır. Artan nüfusu besleyecek yeterli düzeyde gıda ve tarımsal üretim olmayacaktır (Yıldırım, 2018: 13). İkincisi ise, nüfus artış oranı üzerinde yaşam şartlarının pozitif etkisi söz konusudur (Deliktaş: 3).
Malthus, teorisini daha çok insanlığın refah seviyesini iyileştirmek ve kurumların yetersizliğini göstermek amacıyla geliştirmiştir. Fakirliğe ve ahlaki bozulmaya sosyal çevrenin neden olduğunu kabul etmemiştir (Palumbo, 2010: 3). Çünkü Malthus’ a göre, fakirliğin temel nedeni, nüfus artışıdır ve nüfus artışını önlemek, önleyici ve pozitif olmak üzere iki faktöre bağlıdır:
- Doğum oranını azaltan faktörler aynı zamanda nüfus artışını da önleyecektir.
Malthus, çocuk bakamayacak kadar gelir düzeyi düşük olan kişilerin evlenmelerine karşı çıkmıştır. Evlilik öncesi ilişkiyi ahlaki bulmayıp doğum kontrol yöntemlerini ise, ilahi gücün işine karışılması olarak görmüş ve karşı çıkmıştır.
- Ölüm oranlarını artıran faktörler ise, nüfus artışını önleyeceği için pozitif faktör (kıtlık, salgın, hastalık, savaş vs.) olarak görülmüştür. Malthus’ a göre, pozitif faktörler günah işleyen insanlara verilmiş bir cezadır ve pozitif faktörler olmasaydı bir süre sonra insanlar açlıkla mücadele edecektir (Taban, 2014: 60).
Malthus’ un büyüme modelinde sağlık konusunda da görüşleri bulunmaktadır. Malthus’
a göre, sağlık alanındaki ilerlemeler yaşam standartlarını iyileştireceği için ölüm oranlarının azalmasına neden olacaktır. Ölüm oranlarının azalması, kişi başına düşen gelir miktarını azaltacak ve daha fazla insanın daha fakir bir biçimde yaşamasına yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Dolayısıyla da bir ülkede sağlık hizmetlerini iyileştirmenin ve ilaçların üretimine öncelik vermenin hiçbir anlamı yoktur (Taban, 2014: 61).
2.2.2. Sosyalist Büyüme Teorileri
Sosyalist büyüme modeli, kapitalizme ve klasik iktisada tepki olarak doğmuştur.
Sosyalist büyüme modelinde daha çok üretim sistemleri fabrika sistemine kaymış ve ücretli kesim hızla çoğalarak şehirlerde yoğunlaşmıştır. Belli başlı temsilcileri; Karl Rodbertus (1805-1875), Ferdinand Lassale (1825-1864), Karl Heinrich Marx (1818-1883) ve Friedrich Engels (1820-1895) olmuştur. Bu bölümde sosyalist büyüme modeline en önemli katkıyı yapan Karl Marx ve teorilerinden bahsedilecektir (Taban, 2014: 71).
2.2.2.1. Marx Büyüme Teorisi
Sosyalist büyüme modeline önemli katkıları olan Karl Marx, ‘’Das Capital’’ isimli üç ciltlik bir eser hazırlamıştır. Eserin ilk cildi 1867 yılında yayınlanmış olup diğer iki cilt ise, Marx’ ın ölümünden sonra arkadaşı Friedrich Engels tarafından yayınlanmıştır. Marx görüşleri, Emek-Değer Teorisi, Artı Değer Teorisi ve Kar Teorisi olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır (Taban, 2014: 71).
Marx’ ın Emek-Değer Teorisine göre, bir malın değerini, o malın üretimi için harcanan emek-zaman birimleri belirler (Özsağır, 2008). Emek-zamandan kastedilen ise, işçinin geçimini sağlayarak bir sonraki üretimde kendini yenileyebilmesi için olması gereken emeğin değer ölçüsü olarak ifade edilir (Erim, 2007: 91). Üretilen malın, üretiminde harcanan emek miktarı, malların piyasadaki mübadele değerini belirler (Guma, 2015: 23).
Ancak, işverenler işçilere emeklerinin gerçek değerini vermemekte, asgari geçim seviyesinde bir ücret vermektedirler. Dolayısıyla işverenler işçileri sömürmek suretiyle kar elde etmektedirler (Hiç, 1975: 21).
Marx’ ın Artık-Değer Teorisi ise, emek-değer teorisinin üzerine kurulmuş olup emek-değer teorisi ve artık-değer teorisi bütünleştirilmiştir (Bozkurt, 2012: 36). Yani Emek-
değer teorisine göre, emek gerçekte malın değerini belirleyen tek unsur ise, Marx kar ve faizi artık-değer olarak nitelendirmiştir. Dolayısıyla kapitalistlerin ve toprak sahiplerinin, emeğin sömürücüleri olduklarını daha somut verilerle ifade etmek gerekirse, gerçekte değerin tamamı emeğin ürünü olduğuna göre, kapitalistlerin aldığı kar ve toprak sahiplerinin kazandığı faiz, işçi sınıfın haklı kazançlarından haksız yere alınan artık-değer olarak nitelendirilmektedir (Skousen, 2014: 165).
Marx’ a göre karın temelini ise, değişken sermaye ve sabit sermaye oluşturmaktadır.
Sabit sermaye, makine, bina ve hammaddeleri ifade ederken, değişken sermayeden kastedilen belirli bir süre de işçilerin çalışmaları karşılığında ödenen ücretlerdir. Dolayısıyla toplam sermaye, sabit ve değişken sermayenin toplamıdır (Taban, 2014: 72-73). Kar oranı ise, artık değerin toplam sermayeye oranı olarak nitelendirilir (Bilgin, 2012: 11).
Marx’ a göre, kapitalist sistemin oluşumu, teknolojik ilerlemeler ile oluşan yeni ürün ve üretim süreçlerine bağlıdır (Bayraktutan ve Kethüdaoğlu: 680). Kapitalizmde işveren, işçi ve küçük ticari işletmeler olmak üzere üç sınıf vardır. İşverenler (kapitalistler), ekonomik çıkar elde etmek amacıyla işçilerden fazlasıyla faydalanacak, işçiler ise, kendi ekonomik çıkarlarını, daha az iş yaparak elde etmeye çalışacaklardır. Dolayısıyla işverenlerin önemi artınca ve onların kullandıkları sermaye miktarı genişledikçe, sabit sermaye, değişken sermayeye göre daha yüksek olacaktır. Sonuç itibariyle kar oranları düşecek, yatırımlar duraklayıp büyüme hızı yavaşlayacaktır (Guma, 2015: 22). Marx toplumda sınıflar arası çatışmaların artması ve kar oranlarının düşmesinin, kapitalist sistemin sonunu hazırlayacağını düşünmektedir (Fikirli, 2016: 65).
2.2.3. Schumpeter Büyüme Teorisi
Ekonomik büyümede yeniliklerin önemini vurgulayan ilk iktisatçılardan biri olan Schumpeter (Gülmez ve Akpolat, 2014: 3), ekonomik büyümede ‘’yaratıcı yıkım’’ ın öneminden, hem ‘’İktisadi Gelişme Teorisi’’ eserinde (Fikirli, 2016: 91), hem de 1942’ de yazdığı ‘’Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi’’ adlı eserinde bahsetmiştir (Uçak vd., 2018:
131). ‘Yaratıcı yıkım’ kavramı ile anlatılmak istenen, teknolojide ilerlemenin bir yandan toplumsal refahı artırıp diğer yandan eski teknolojileri zamanla yok edeceğidir (Gülmez ve Akpolat, 2014: 3).
Schumpeter’ e göre, teknolojideki gelişme özellikle yeni ürünlerin piyasaya sunulması, yeni üretim sistemlerinin uygulanması ve yeni satış ve pazarlama tekniklerinin uygulanması yoluyla kendisini gösterecektir. Dolayısıyla teknolojik gelişme, firmaların üretim maliyetlerinin düşmesine neden olmaktadır. Firmalar kar maksimizasyonlarını sağlamak amacıyla teknolojik yenilikleri yakından takip etmek zorundadır. Çünkü eski teknoloji ile devam ettikleri takdirde üretim maliyetleri yüksek olacağı için faaliyetlerini sürdüremez hale gelebilirler (Adak, 2007: 6).
Schumpeter’ e göre ekonomik büyümenin temel kaynağını teknolojik yenilikler oluşturmaktadır (Seçilmiş, 2012: 40) ve ekonomik büyüme konusundaki analizlerinin temeli de aslında yenilik ve girişimci kavramlarına dayanmaktadır (Ünsal, 2007: 71-74).
Schumpeter’ e göre, yenilik beş türden oluşmaktadır. Bunlar;
- Yeni bir ürün üretilmesi açısından yenilik,
- Yeni bir üretim sisteminin bulunması açısından yenilik, - Yeni bir piyasaya girilmesi açısından yenilik,
- Yeni bir hammadde kaynağının bulunması,
- Sanayinin yeniden organizasyonu olarak ifade edilir (Özsağır, 2008).
Schumpeter’ e göre, teknolojik yenilikler içsel bir yapıya sahiptir ve sistemin ayrılmaz bir parçasıdır (Çetin ve Işık, 2014: 76). Dolayısıyla teknolojik yenilikleri gerçekleştirip geliştirecek olanlar girişimcilerdir (Özsağır, 2008). Çünkü girişimciler, kapitalist ve idareci gruptan ayrı olarak yenilikleri uygulayan, gerekli yatırımları yapan ve yaptığı yatırımların risklerini üstlenen kişidir (Taban, 2014: 81).
Girişimciler, riskleri göze alarak piyasaya yeni ürün ürettiklerinde, ilk aşamada üretmiş oldukları yeni ürünün karını tekel firma olarak elde edecekler. Bir süre sonra bu yenilik diğer firmalar tarafından taklit edilecek ve ilk firmanın tekel karı zamanla azalacaktır. Eğer ki, yeni ürün eski ürünlere oranla çok daha iyi ve kaliteliyse, taklitçi firmaları piyasanın dışına itecektir ve bu süreç zamanla sürekli tekrar edecektir (Mankiw, 2010: 272).
2.2.4. Keynes Büyüme Teorisi
1929 ekonomik bunalımı, gelişmiş ülke ekonomilerini, talep yetersizliğinden dolayı büyük bir işsizlik ve ekonomik durgunluğa itmiştir. Klasik ekonomi teorileri sorunları çözmede yetersiz kalmıştır (Yardımcı, 2006: 19). Johnard Maynard Keynes, bu durumdan etkilenerek, 1936 yılında ‘’İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi’’ adlı eserinde işsizliğin ve ekonomik durgunluğun nedenleri üzerinde durmuştur (Börü, 2012: 17).
Ekonomik büyümeden ziyade, durgunluk içindeki ekonomilerin bu durumdan kurtulması için neler yapılması gerektiğine değinmiştir. Dolayısıyla ülke ekonomilerini durgunluktan çıkarmak için etken faktörün talep genişlemesi olduğunu ifade etmiştir (Bilen, 2010: 12). Keynes’e göre, talebin genişlemesi, stokları eritecek ve eriyen stoklar sonucu ihtiyaçları karşılamak için yatırımlara ağırlık verilecektir. Yatırımların artması, ekonomik
büyümeyi hızlandıracak ve dolayısıyla ekonomi eksik istihdamdan tam istihdam dengesine doğru geçecektir (Taban, 2014: 83).
İlerleyen zamanlarda Keynes’in fikirlerinden esinlenerek Keynesyen büyüme modeli oluşturan (Özsağır, 2008) ve Keynes’in göz ardı ettiği yatırımların kapasite artırıcı etkisini modeline dahil eden Harrod-Domar Büyüme modeli oluşturulmuştur (Yılmaz, 2005: 66).
2.3. Modern Büyüme Teorileri
Modern büyüme teorileri, R. F. Harrod ile E. D. Domar’ın çalışmalarıyla başlamıştır ve iki farklı çalışma birçok benzerlikleri olması bakımından Harrod-Domar büyüme modeli olarak bilinmektedir (Evcim, 2017: 30). Harrod-Domar büyüme modelinde, Keynes’in teorisinde göz ardı ettiği yatırımlar dahil edilmiş ve Keynesyen statik teoriyi büyüme teorisiyle dinamikleştirme çabaları yer almıştır (Bilen, 2010: 16).
İktisat literatürün de modern büyüme teorileri içsel ve dışsal olmak üzere iki grupta incelenmiştir. Teknolojik gelişmeleri üretim faktörlerine dahil etmeyen Solow’ un modeli diğer bir adıyla Neoklasik büyüme teorisi dışsal büyüme modeli olarak kabul edilir (Evcim, 2017: 30).
Diğer yandan büyüme modellerine beşeri sermaye ve hükümet politikalarını dahil eden R. J. Barro, fiziksel ve beşeri sermaye, AR-GE sektörü, dışsallıklar, aksak rekabet konularına değinen ve teknolojiyi AR-GE ve beşeri sermaye yollarıyla içselleştiren P. M.
Romer, R. E. Lucas, S. Rebelo, P. Aghion, P. Howitt, E. Helpman, G. M. Grossman gibi iktisatçıların büyüme modelleri, içsel büyüme modeli olarak kabul edilir (Bilen, 2010: 17).
Çalışmanın bu kısmında öncelikle Harrod-Domar büyüme modeli ele alınacaktır.
Daha sonra dışsal büyüme modeli olarak kabul edilen Neoklasik büyüme modeli
incelenecektir. Son olarak ise, AR-GE ve teknolojik gelişmenin önemine değinen İçsel büyüme modelleri detaylı olarak incelenecektir.
2.3.1. Harrod-Domar Büyüme Teorisi
Harrod-Domar büyüme teorisi, Roy F. Harrod (1939) ve Evsey D. Domar (1946) tarafından birbirinden bağımsız şekilde yapılan iki farklı çalışmaya dayanmaktadır. Bu iki çalışmanın benzerlikleri farklılıklarından çok daha fazla olduğu için Harrod-Domar büyüme modeli olarak bilinmektedir (Özel, 2012: 65). Harrod-Domar büyüme modeli, teoride büyümeyi ilk kez sistematik olarak ele alan model bir konumundadır (Yılmaz, 2005: 66).
Modele göre, dışa kapalı bir ekonomi varsayılmıştır ve ulusal tasarruflar sayesinde yatırımlar ve dolayısıyla sermaye birikimi gerçekleşmektedir (Gülmez ve Akpolat, 2014: 4).
Yatırım ve tüketim sektörleri için önemli tek bir mal üretilmekte olup ekonomide fiyat olgusu model dışında bırakılmıştır. Devlet ekonomiye müdahale etmeyip ekonomik kararlar özel sektör tarafından belirlenmektedir (Evcim, 2017: 30).
Harrod-Domar büyüme modeline göre; büyümenin kaynağı tasarruf, yatırım ve sermaye birikimidir ve yatırımların talep artıran yönünün yanı sıra üretim kapasitesini artıran yönü olduğu da vurgulanmıştır (Gülmez ve Akpolat, 2014: 3). Yatırımların talep artıran yönü, yani çarpan etkisiyle ifade edilen, yatırımın kendisinden daha büyük bir artışa neden olmasıdır. Diğer ise, yatırımların üretim kapasitesinde artışa yol açmasıdır (Özsağır, 2008).
Modele göre, büyüme oranlarının artırılması, sermayenin marjinal verimliliğine veya tasarruf oranlarının artırılmasına bağlanmıştır (Atamtürk, 2007: 90). Diğer bir ifadeyle, ekonomik büyümenin artırılabilmesi için ya tasarruf oranı artırılmalı ya da sermayenin verimliliği artırılmalıdır (Yülek, 1997: 4). Yani bir ekonomide marjinal tasarruf oranı ne
kadar büyük olur ve sermaye-hasıla katsayısı ne kadar küçük olur ise, o ekonominin büyüme hızı o denli büyük olacaktır (Yılmaz, 2005: 66).
Harrod-Domar büyüme modelinde, tek bir istikrarlı denge bulunmaktadır ve bu dengenin sağlanması için yatırımların düzenli ve devamlı bir biçimde gerçekleşmesi gerekmektedir (Saraç, 2009: 27). Model, genel olarak ekonominin eksik istihdam seviyesinden tam istihdam seviyesine ulaşması için çabalamıştır ve ekonomi istikrarsız denge noktasının etrafında yer almaktadır bu durum ‘’bıçak sırtı’’ olarak ifade edilmektedir.
Çünkü tasarrufların denge tasarruf oranına göre gittikçe artması işsizliğe, tasarruf oranının artması ise sermayenin artmasına neden olacak (Kıraçlar, 2005: 43) ve yatırımların olması gerekenden fazla olması halinde ekonomide dengenin bozulacağı düşünülür (Akyüz, 1980:
268-269).
Harrod-Domar büyüme modelini Keynesyen iktisattan ayıran en önemi özellik ise, Keynes’in modelinde uzun dönemde ortaya çıkan süreçleri açıklayamamasıdır. Keynes’ in göz ardı ettiği yatırımların kapasite artırıcı etkisi modele dahil edilmiştir. Dolayısıyla her ilave net yatırım, dengeyi sağlayan geliri ve üretim kapasitesini artırmakta olup artan üretim kapasitesi de ilerleyen dönemlerde daha büyük yatırımların oluşmasını sağlamaktadır (Songur, 2012: 18-19). Modelin dinamik bir ekonominin uzun dönemde istikrarlı bir büyüme üzerinde oluşturulması, Keynesyen iktisattan ayıran en önemli özeliktir (Şentürk, 2007: 65).
2.3.2. Neoklasik Büyüme Teorisi
Neoklasik büyüme modeline en büyük katkı Robert Solow ve Trevor Swan tarafından yapılmış olup model, ‘’Solow modeli’’ olarak adlandırılmaktadır. Robert Solow 1956 yılında yayınladığı ‘’Ekonomik Büyüme Teorisine Bir Katkı’’ adlı eseri ile Nobel
Ödülü kazanmıştır (Çoban, 2010: 9). Robert Solow’ un Neoklasik büyüme teorisine katkıları detaylı olarak anlatılacaktır.
2.3.2.1. Solow Büyüme Teorisi
Neoklasik büyüme modeline önemli katkılarıyla bilinen Robert Solow’ a göre, modelin amacı, bir ülke ekonomisinin sermaye stokundaki, işgücündeki ve teknolojideki büyüme ve gelişmeleri incelemek, birbirleri ile olan etkileşimlerini ve ülke ekonomisinin büyümesini ne denli etkilediklerini göstermektir (Taban, 2014: 109).
Solow büyüme modeline göre;
- Ekonomide tek sektörlü bir mal üretilmekte ve tüketilmekte olup tam rekabet ve tam istihdam şartları geçerli olmaktadır (Bilgin, 2012: 17-18).
- Kapalı bir ekonomi ve rekabetçi piyasalar mevcuttur.
- Üretim faktörleri için ölçeğe göre azalan, üretim fonksiyonu için ölçeğe göre sabit getirili üretim teknolojisi bulunmaktadır (Kaya, 2017: 3-4).
- Üretim faktörleri arasında ikame ise, faktör fiyatlarının değişmesiyle yoluyla mümkündür (Şen, 2007: 30).
- Teknolojik gelişmeler ve nüfus artış hızı modele dışsal olarak dahil edilmektedir (Atamtürk, 2007: 91).
- Nüfus artışı ekonomik faktörlerden bağımsız olarak gerçekleşmektedir (Taban, 2014: 109).
- Devletin ekonomiye müdahalesi yok denecek kadar az olmaktadır.
- Tasarruf oranındaki artış, durağan durumdaki ekonomik büyüme hızına etki etmemektedir (Atamtürk, 2007: 91).
- Ülke ekonomisi, tam istihdam seviyesinde dengededir (Çoban, 2010: 9).
- Beşeri sermaye ve kamu politikalarının üretim açısından herhangi bir etkisi bulunmamaktadır (İnce, 2006: 28).
Diğer bir ifadeyle, Solow büyüme modeline göre, üretim fonksiyonu ölçeğe göre azalan getiri durumundadır ve teknoloji dışsal bir değişken olduğundan, ekonomik büyüme bir durgunluk döneminde olacaktır (Genç ve Atasoy, 2010: 27). Solow, teknolojiyi her ne kadar dışsal bir değişken olarak ele alsa da, Solow’ a göre teknoloji, ekonomiye çok hızlı entegre olabilen bağımsız bir değişkendir. Dolayısıyla teknoloji seviyesinin gelişmiş olması işgücünün üretkenliğini ve verimliliğini artırdığını ifade eder (Jones, 2001: 33).
Solow, işgücü ve sermaye artışı dışında kalan ekonomik büyümenin açıklanamayan kısmının, teknolojik gelişmelerden kaynaklandığını ifade eder ve bu durum iktisat literatürün de ‘’Solow Artığı’’ olarak nitelendirilir. Yani ekonomik büyümenin açıklanamayan kısmının temel kaynağı teknolojik gelişmelerdir (Erdoğan ve Canbay, 2016:
35).
Neoklasik büyüme modeli diğer bir adıyla Solow büyüme modeli ülkeler arasındaki zengin-fakir kavramının neden oluştuğunu açıklamaktadır (Evcim, 2017: 33). Dolayısıyla teknoloji düzeylerinin değişmediğini ve bütün ülkelerde aynı olduğunu varsayar. Gelişmiş ve gelişmekte olan ülke ekonomilerinin, uzun dönemde reel büyüme oranlarının aynı uzun dönem değerine yakınlaşacağını ve bu oranın ‘’sıfır’’ sonucunu vereceğini ileri sürmüşlerdir (Kibritçioğlu, 1998: 8). Diğer bir ifadeyle, gelişmekte olan ülkelerde sermaye yoğunluğu az olduğu için, gelişmiş ülkelerden, gelişmekte olan ülkelere sermaye akışı oluşacaktır ve iki ülke arası yakınlaşma süreci oluşacaktır (İnce, 2006: 34). Bu iki ülke arasında yakınlaşmanın oluşma nedeni ise, emeğin gelişmekte olan ülkeden gelişmiş ülkeye doğru göç etmesidir;
sermayenin ise, tam tersi yönde gelişmiş ülkeden gelişmekte olan ülkeye doğru gitmesidir
(Armstrong & Taylor, 2000: 81). Bu duruma ise, iktisat literatürün de ‘’yakınlaşma hipotezi’’ denilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin, gelişmiş ülkeleri bu ekonomik büyüme sürecinde yakalamalarına ise, ‘’yakalama süreci’’ denilmektedir (Kibritçioğlu, 1998: 8)
2.3.3. İçsel Büyüme Teorileri
1980’li yılların ortalarından sonra Paul M. Romer ile başlayan ve aralarında Grossman, Helpman, Aghion ve Howitt, Rebelo, Arrow, Lucas, Barro gibi birçok ünlü iktisatçının da yer aldığı içsel büyüme teorisyenleri, yenilik ve AR-GE’ ye dayalı büyüme yaklaşımını geliştirmişlerdir (Çetin ve Işık, 2014: 77).
Teknolojik gelişmelerin modelde açıklanamaması ve yakınsama hipotezinin gerçekleşmemesi Neoklasik büyüme modeline bir tepki oluşturmuş ve içsel büyüme modellerini ortaya çıkarmıştır (Gülmez ve Yardımcıoğlu, 2012: 336).
İçsel büyüme modelleri, teknolojinin dışsal olduğunu reddederek teknolojiyi AR-GE ve beşeri sermaye yollarıyla içselleştirmiştir. Ölçeğe göre artan verimliliğe ve teknolojinin içselliğine önem vermişlerdir (Genç ve Atasoy, 2010: 28). Üretim sürecinde ekonomide ortaya çıkan ölçeğe göre artan verimlilik ise, çoğunlukla üretimde dışsal tasarruflar yaratmaktadır (Türker, 2009: 88). Durağan durum büyümenin üzerinde bir büyümenin gerçekleşebileceğini iddia etmişler (Genç ve Atasoy, 2010: 28) Sermaye kavramını, bilgi ve beşeri sermayeyi de kapsayacak şekilde genişletmişlerdir (Köksal, 2016: 40).
İçsel büyüme modellerinde iki tür yaklaşım bulunmaktadır: İlki Arrow’ un çalışmasın da, üretimde artan verimliliğin gerçekleşmesi için yaparak öğrenme yaklaşımıdır. Teoriye göre, işçiler yaptıkları işte zamanla uzmanlaşacak ve daha verimli hale gelecekler ve üretimde artış meydana gelecektir (Arrow, 1962: 609). İkinci yaklaşım ise, ekonomik
büyümeyi, yenilik ve teknolojik gelişmelerle açıklayan Schumpeterci görüştür. Bu varsayım üzerine Romer, Grossman ve Helpman araştırmalar yapmıştır (Köksal, 2016: 40).
İçsel büyüme modelleri, ekonomik büyümenin kaynaklarına getirdikleri farklı açıklamalar ile AR-GE’ ye dayalı, bilgi birikimine dayalı, beşeri sermayeye dayalı, kamu politikalarına dayalı ve yaparak öğrenmeye dayalı içsel büyüme modelleri şeklinde sınıflandırılır (Önal, 2009: 26). İlerleyen bölümlerde içsel büyüme teorileri ve alt aşamaları detaylı olarak anlatılacaktır.
2.3.3.1. Rebelo Ak Modeli
Rebelo (1991) teorisinde daha çok, ülkelerin ekonomik büyüme hızlarının ve büyüme oranlarındaki farklılıkların, farklı iktisat politikalarından oluşabileceği üzerinde durmuştur (Taşar, 2015: 6).
Rebelo modelinde, iki sektörlü beşeri sermaye oluşumuna dayanan içsel bir büyüme modeli oluşturarak, vergi politikalarının ekonomik büyüme ve teknoloji üzerindeki etkisini incelemiştir. Devletin politikalar yoluyla, fiziki ve beşeri sermayenin birikimini teşvik edebileceğini iddia etmektedir (Bilen, 2010: 27). Rebelo’ ya göre, Neoklasikler ekonomide büyüme oranlarının farklılaşmasında vergi oranlarının önemine yeterince değinmemiştir (Ateş, 1998: 75). Dolayısıyla ülkeler arasında farklı vergi politikaları uygulandığı için bu yöntem seçilmiştir (Guma, 2015: 46).
Rebelo, sermayenin azalan marjinal verimliliği varsayımını kaldırarak, dışsal teknolojik gelişmelerin olmadığı durumlarda bile uzun dönemde kişi başına büyümenin sürdürülebileceğini ifade eder (Aydın, 2016: 29).
Ekonomide iki tür üretim sektörü bulunmaktadır. Bunlardan ilki sermaye sektörü olup bu sektörde yatırım malları üretilmektedir. Diğeri ise tüketim mallarının üretildiği tüketim sektörüdür (Şen, 2007: 59).
Modele göre, ekonomi tam rekabet piyasasında varsayılır (Taşar, 2015: 8) ve ekonomide iki tür üretim faktörü bulunmaktadır: Birincisi, sürekli yenilenebilir ve zamanla biriktirilebilir özellikteki üretim faktörü olup fiziksel ve beşeri sermaye bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Yenilenebilir üretim faktörleri olan fiziksel ve beşeri sermaye, modele dahil edilmiştir. İkincisi ise, üretilemeyen ve sürekli yenilenemeyen, sabit miktarı olan ekonomide sermaye stokunu oluşturan üretim faktörüdür. Bu üretim faktörüne işgücü ve toprak diyebiliriz (Şen, 2007: 58-59). İşgücü ve toprak gibi yeniden üretilemeyen girdilerin ekonomik büyüme sürecindeki etkileri modele dahil edilmemiştir (Ateş, 1998: 75).
2.3.3.2. Arrow Yaparak Öğrenme Modeli
İçsel büyüme teorilerinin geliştirilmesine katkıda bulunan bir diğer iktisatçı Arrow, üretimde artan verimlilik üzerine çalışmalar yapmıştır (Arrow, 1971: 155). Yaptığı çalışmalarda, firmalar üretime devam ettikçe, işçilerin işlerini daha iyi kavradıklarını, üretim maliyetlerinin düştüğünü, üretimin, verimin ve kalitenin arttığını fark etmiştir. Dolayısıyla üretim ve kalitenin artmasını bilgi birikimine bağlayarak ՛՛yaparak-öğrenme modeli՛՛ ‘ni oluşturmuştur (Birinci, 2015: 26).
Arrow, 1962 yılında ‘’The Economic Implications of Learning by Doing’’ adlı eserinde, yaparak öğrenme modeliyle ekonomik büyüme teorisine katkı sağlamıştır (Kantarcı, 2017: 43).
Arrow’ a göre, teknolojik yeniliklerin birçoğu firma içerisinde meydana gelmektedir.
İşçiler zamanla yaptıkları işi daha iyi öğrenirler ve zamanla maliyetlerde düşüş yaşanır
(Oğuztürk, 2003: 262). Yani öğrenme işgücü deneyiminin bir ürünüdür ve deneyim arttıkça, ürünlerde yenilik, üretimde artış ve verimlilik artacaktır. Firmaların verimliliği arttıkça, yaparak öğrenme modeli dahilin de ekonominin genelindeki toplam üretim düzeyi artacaktır (Taban, 2014: 148).
Arrow’ a göre, fiziksel sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi sonucu elde edilen bilgi ve deneyim, ekonomik büyümeye etki edecek ve uzun dönemde sürdürülebilir bir büyüme sağlanmış olacaktır (Çiftçi, 2008: 4). İçsel büyüme modeline katkı yapan bir diğer önemli iktisatçı Romer ise, Arrow’ un yaparak öğrenme modelinden esinlenerek modelini geliştirmiştir.
2.3.3.3. Romer Bilgi Birikimi Modeli
Paul Romer 1986 yılında Arrow’ un yaparak öğrenme modelinden esinlenerek
‘’Artan Verimlilik ve Uzun Dönemli Büyüme’’ adlı eserini yayınlamıştır. Eserinde teknolojik gelişme kavramını, bilgi stokundaki artış ile etkin ve verimli üretmeyi mümkün kılan yeni bilgi olarak tanımlamıştır (Ünsal, 2007: 244).
Romer, Arrow’ un yaparak öğrenme modelini geliştirerek, üretim ve yatırım süreci içerisinde teknik bilginin bir yan ürün olarak oluştuğunu varsaymıştır. Bu teknik bilginin, yeni ürünlerin üretiminde bir nevi ücretsiz girdi olarak kullanılarak, yeni üretimlerin daha düşük maliyetle ve daha yüksek kaliteyle olacağını öne sürmüştür. Dolayısıyla üretim ve yatırım sonucu oluşan teknik bilgi, saklanamayacağı için sürekli artarak bilgi taşmasına (spillover effect) neden olur ve diğer firmaların üretiminde kullanılarak pozitif dışsallığa neden olur (Birinci, 2015: 29-30). Bu bilgi üretimindeki ‘’taşmalar’’ ve pozitif dışsallıklar ise, ekonomik büyüme üzerinde ölçeğe göre artan verimliliğe ve içsel büyümeye neden olur (OECD, 2003: 10).