• Sonuç bulunamadı

1980 SOҭRASI DEĞĐŞĐMĐҭ IŞIĞIҭDA KADIҭ VE LĐDERLĐK OLGUSU: TAҭSU ÇĐLLER ÖRҭEĞĐ

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "1980 SOҭRASI DEĞĐŞĐMĐҭ IŞIĞIҭDA KADIҭ VE LĐDERLĐK OLGUSU: TAҭSU ÇĐLLER ÖRҭEĞĐ"

Copied!
300
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

AKARA ÜĐVERSĐTESĐ SOSYAL BĐLĐMLER ESTĐTÜSÜ

GAZETECĐLĐK AABĐLĐM DALI

1980 SORASI DEĞĐŞĐMĐ IŞIĞIDA KADI VE LĐDERLĐK OLGUSU:

TASU ÇĐLLER ÖREĞĐ

Doktora Tezi

Đlkay DEMĐRKÜREK

Ankara-2011

(2)

T.C.

AKARA ÜĐVERSĐTESĐ SOSYAL BĐLĐMLER ESTĐTÜSÜ

GAZETECĐLĐK AABĐLĐM DALI

1980 SORASI DEĞĐŞĐMĐ IŞIĞIDA KADI VE LĐDERLĐK OLGUSU:

TASU ÇĐLLER ÖREĞĐ

Doktora Tezi Đlkay DEMĐRKÜREK

Tez Danışmanı Prof. Dr. Oya TOKGÖZ

Ankara-2011

(3)

ĐÇĐDEKĐLER

GĐRĐŞ ... 2

I.BÖLÜM: SĐYASET ĐÇĐDE KADII KOUMU VE TEMSĐLĐ ... 15

1.1.Siyasi Erk ve Toplumsal Cinsiyet Kavramının Düşündürdükleri: ... 15

1.2.Kadında Siyasal Bilincin Gelişim Süreci ... 28

1.3.Siyasetin Dışına Atılan Kadın ... 51

1.4.Siyasi Temsil Olgusu Olarak kadın ve Toplumsal Cinsiyetçi Bir Uygulama: Kota ... 60

II. BÖLÜM: MEDYA VE KADII TEMSĐLĐ ... 81

2.1.Yasal Çerçeve ... 81

2.2.Türkiye’de Medyanın Kadının Temsiline Etkileri ... 84

2.3.Medyada Cinsiyetçilik ve Kadın Temsili ... 90

2.4.Türkiye’de Medyanın Siyasetçi Kadına Bakışı ... 120

III.BÖLÜM: KADI VE TEMSĐL OLGUSU: BĐR SĐYASĐ LĐDER OLARAK TASU ÇĐLLER ... 127

3.1. Tansu Çiller’in Yaşamı ve Siyasete Girişi ... 127

3.2. Tansu Çiller’e Bırakılan Siyasi Mirasın Değerlendirilmesi ... 134

3.3. Siyasette Tansu Çiller ... 140

3.4. Kadın Siyasetçi Olarak Tansu Çiller ... 148

3.5. Tansu Çiller Döneminde Siyasal ve Sosyal Olaylar ... 154

IV: BÖLÜM: ÇERÇEVELEME KURAMI VE MEDYADA TASU ÇĐLLER ... 172

4.1. Çerçeveleme Kuramı ... 172

4.2. Araştırma Soruları, Kapsam ve Sınırları ... 181

4.3. Araştırmaya Konu Edilen Yazarlar ... 183

4.3.1. Đlhan Selçuk ... 183

4.3.2.Ertuğrul Özkök ... 187

4.3.3.Fehmi Koru ... 189

4.4.Araştırmanın Bulguları ve Değerlendirilmesi ... 192

Grafik 2 ... 193

4.5. Yazarların Tansu Çiller Algılaması ... 197

Grafik 4 ... 198

4.6. Kullanılan itelemelere Göre Yazarların Tansu Çiller Kurgusu ... 200

Tablo 1 ... 201

(4)

Tablo 2 ... 202

Tablo 3 ... 203

Tablo 4 ... 204

Tablo 5 ... 207

Tablo 6 ... 208

4.6.1. Cinsiyetçi nitelemeler... 209

A.Đlhan Selçuk ... 209

A.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 209

A.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 211

B.Ertuğrul Özkök ... 213

B.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 213

B.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 217

C.Fehmi Koru ... 220

C.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 220

C.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 222

4.6.2. Đdeolojik itelemeler ... 225

A.Đlhan Selçuk ... 225

A.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 225

A.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 226

B. Ertuğrul Özkök: ... 227

B.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 227

B.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 230

C. Fehmi Koru: ... 231

C.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 231

C.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 235

4.6.3. Kişisel itelemeler ... 236

A.Đlhan Selçuk: ... 236

A.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 236

A.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 238

B. Ertuğrul Özkök: ... 239

B.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 239

B.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 242

C. Fehmi Koru: ... 244

(5)

C.1. 14.06.1993-14.09.1993 (Đlk Üç Ay) ... 244

C.2. 06.12.1995-06.03.1996 (Son Üç Ay) ... 246

SOUÇ ... 250

KAYAKÇA ... 276

(6)

2 GĐRĐŞ

Kadınların siyasette temsili konusu çetrefilli ve bir o kadar da çelişkili bir alanı işaret etmektedir. Siyasetin daha doğru bir deyişle siyasi etkinliğin tarihsel süreci irdelendiğinde bu çelişkili alan daha da görünür olacaktır. Erkek egemen zihniyetin şekillendirdiği toplumsal yapı ve dolayısıyla siyasal yapı kadınların

“kadın” olarak varlığına imkan tanımamakta ya da kısıtlı imkanlar sunmaktadır. Aynı şekilde kadınların medyada sunumu da sorunludur. Erkek egemen zihniyetin etkisinin yanı sıra medya sahipliğinin iktidarla ilişkisi, toplumsal ve ekonomik anlamda güçten yoksun bir kesim olan kadınlar için medya kendilerini var edecekleri bir alan olmaktan uzaktır. Söz konusu kısıtlılık, uzun yıllar bu durum cinsiyet farklarıyla ve kadın bedeninin olanaklarıyla açıklanmıştır.

Cinsiyet farkları biyolojik doğanın gerçekleridir; bunun toplumsal sonuçlarının da bu nedenle normal kabul edilmesi gerektiğini belirten Sancar’a göre sorun, toplumsal cinsiyet farklarının biyolojik gerçekliklerin bir tür yansıması olup olmadığıdır.1 Cinsiyet farklılığı nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlik, kadınları kadınlar olarak tanımlamakta ve statülerini belirlemektedir.2 Erkeğin, “erkekten efendiye”

dönüşüm süreci patriyarkinin de tarihsel sürecini oluşturmaktadır.3 Erkek ve kadın zihinlerinin farklı olduğunu ve farklılıkların evrimin doğrudan sonuçları olduğunu

1 Sancar, Serpil. Erkeklik: İmkansız İktidar Ailede, Piyasada ve Sokakta Erkekler. İstanbul Metis Yayınları, 2009, s. 176

2 MacKinnon, Catharine A. Feminist Bir Devlet Kuramına Doğru. İstanbul, Metis yayınları, 2003, s.

247

3 Tannahill, Reay. Tarihte Cinsellik. Ankara, Dost Kitabevi, 2003, s. 36-52

(7)

3 ifade eden Ridley’e göre kadınların zihni çocuk doğurma ve yetiştirmenin ve bitkisel yiyecekleri toplamanın gereksinimlerine uygun olarak, erkek zihni ise, bir erkek hiyerarşisi içinde yükselmenin, kadınlar için savaşmanın ve aile için et sağlamanın gereksinimlerine göre evrim geçirmiştir.4 Burada “zihin” yerine “beden” kavramı kullanılmış olsaydı bu çok alışageldik bir düşünme aktarımı olacaktı fakat bu metinde “zihin” kavramını kullanmak kültüre vurgu yapmanın aracı olmaktadır.

Visweswaran, dünya üzerinde ne kadar farklı cinsel yönelim, sınıf, din ve kültürel yapı varsa o kadar çeşitli ve karmaşık kadınlık hallerinin bulunduğunu ifade etmektedir.5 Bora’nın deyimiyle, cinsiyet farkları sabit değildir ve toplumdan topluma değişmektedir ve kadınlar erkeklerden olduğu kadar birbirilerinden de farklıdırlar.6

Erkek egemen sistemi doğa ve kültür alanlarında sorunsallaştıran Val Plumwood, kadınların doğa alanında asimile edilmesiyle zarar görüp ezilenlerin yalnızca kadınlar değil, erilleşmiş olması ve kadınlarla bağdaştırılan alanı inkar etmesi yüzünden bozulan Batı kültürü olduğunu söylemektedir. Buna göre; Batı kültürünün egemen biçimleri en azından kısmen, dişil olanın ve dolayısıyla doğal olanın kısmen de olsa denetlenmesi, dışlanması ve değersizleştirilmesi yoluyla inşa edilmiştir. Batı kültürü insanlığın temel özelliklerini tahakkümcü efendi kimliği açısından düşünüp dişi nitelik ve alanlar karşısında eril olarak sınıflandırılan nitelik

4 Ridley, Matt. Kızıl Kraliçe Cinsellik ve İnsan Doğasının Evrimi. İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2010, s.295-296

5 Visweswaran, Kamala. Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar 2006-2007 Seçkisi, İstanbul, Pasifik Ofset, 2008, s.76

6 Bora, Aksu. Kadınların Sınıfı Ücretli Ev Emeği ve Kadın Öznelliğinin İnşası, İstanbul, İletişim Yayınları, 2010, s. 38-50

(8)

4 ve alanları teşfik etmiş olduğu için, doğa ve insan yaşamı da dahil yaşam karşısında hiyerarşik, saldırgan ve yıkıcı bir gelişme göstermiştir.7 Schick, daha farklı bir noktadan, Batının cinsellik kurgusunu altını deşerek, Batı kültürü tarafından “öteki”

kültürlerin ve mekanların cinselleştirilmesinden söz etmektedir.8 Schick’e göre;

cinsellik Avrupalı olmayanların ötekiliğini ortaya koymak suretiyle Avrupa’nın ötekilik mekanlarının inşasında önemli rol oynamaktadır. Yani ataerkinin yinelenmesine sömürgeciliğin tarihsel süreci eklemlendiğinde katmanlı bir ataerki inşa edilmektedir.

Cockburn, patriyarkal iktidar ilişkileri ve savaş konularını sorguladığı çalışmasında, her türlü iktidar sisteminin kuşaktan kuşağa uyarlanarak yeniden üretildiğininin altını çizmektedir. Sınıf ve etnik- ulusal iktidar sistemleri gibi patriyarki de tarihsel bir evrim geçirmiştir. Monarşik ve aristokratik yönetimlerin tedrici çöküşünü ve bunların yerlerini tamamen kapitalist bir üretim modelinin ve kapitalist burjuva sınıfının almasını da kapsayan feodalizmden kapitalizme geçiş süreciyle birlikte, Avrupa’da toplumsal cinsiyetle ilgili iktidar ilişkilerinde önemli bir değişim yaşanmış, bu sosyal değişim, aydınlanmanın liberal felsefesi ve ve daha sonra da temsili demokrasinin yeni politik yapıları içinde yer almıştır.9 Fakat toplumsal cinsiyet açısından erkek egemenliğine hiçbir biçimde son verilmemiştir.

Sosyo-ekonomik ilişkilerin karmaşık evrimi, kadının toplumsal yaşam içindeki

7 Plumwood, Val. Feminizm ve Doğaya Hükmetmek, İstanbul, Metis yayınları, 2004, s.48

8 Schick, İrvin Cemil. Batının Cinsel Kıyısı Başkalıkçı Söylemde Cinsellik ve Mekansallık, İstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000, s. 177-205

9 Cockburn, Cynthia. Buradan Baktığımızda Kadınların Militarizme Karşı Mücadelesi, İstanbul, Metis Yayınları, 2009, s. 287-288

(9)

5 rolüyle ilgili kavramları da altüst etmektedir 10 ve ulusötesi bir ekonominin karakterize ettiği dünya düzeninin mantığı içinde patriyarkinin bakış açısıyla kodlamaktadır.11 Temelde bu durum homojen kapitalist toplumsal oluşum gibi sistematik bir temsilin yerini buna alternatif olabilecek merkezsiz ve karmaşık bir heterojenlik anlayışı alınca, sınıf da diğer süreçler gibi heterojen ve eşitsiz oranlarda gelişmiş bir süreç olarak algılanmaya başlar.12 Aynı şey kadınlık olgusu için daha da katmanlıdır. Post modernitenin dayattığı ve yukarıda sözü edilen karmaşık sistem düşünüldüğünde; kadınların kendilerini tutarlı, bir bütünlüğe kavuşmuş bir benlik olarak tasavvur etmeleri zordur, çünkü kültür tarihi tutarlı özne kavramını erkeklerle özdeşleştirmiştir.13

Kadınlar da en az erkekler kadar cinsiyetçi olabilmektedir, 14 ataerkiden kasıt erkek-kadın toplumsal iktidar ilişkileri içinde biçimlenen erkek egemen zihniyettir. Ataerkiyi, yalnızca erkelerin kadınlar üzerindeki tahakkümü olarak değil, güçlülerin, “ötekileştirilmiş” çoğunlukla da “eril” olarak tanımlanan iktidarın dışına düş(ürül)müş güçsüzler (iktidar-sız’lar) üzerindeki topyekun tahakkümü olarak15 algılayan Özbudun, Sarı ve Demirer; iktidarın, tarihin ilk baş gösterdiği momentinden itibaren “eril”, bu nedenle de “ataerkil” olduğunu vurgulamaktadırlar.

Sancar, hegonomik erkeklik konumunda bulunan az sayıda erkeğin, kendi

10 Kollontaj, Aleksandra. Marksizm ve Cinsel Devrim, İstanbul, Akyüz Kitabevi, 2001, s. 133

11 Talpade Mohanty, Chandra. Sınır Tanımayan Feminizm Teoriyi Sömürgeleştirilmekten Kurtarmak, Dayanışmayı Örmek, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınları, 2008, s.204

12 Gibson, J.K.-Graham. (Bildiğimiz) Kapitalizmin Sonu Siyasal İktisadın Feminist Eleştirisi. İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s. 127

13 Aksoy, Nazan. Kurgulanmış Benlikler Otobiyografi, Kadın, Cumhuriyet, İstanbul, İletişim Yayınları, 2009, s. 39

14 Hooks, Bell. Feminizm Herkes İçindir. İstanbul, Çitlembik Yayınları, 2002, giriş

15 Özbudun, Sibel-Sarı, Cahide-Demirer, Temel. Küreselleşme, Kadın ve ‘Yeni’-Ataerki, Ankara, ütopya Yayınevi, 2007, s.9

(10)

6 konumlarını insanlığın en gelişmiş biçimi ve evrensel toplumsal-teknolojik gelişmenin itici gücü olarak sunmayı başararak öteki erkekler ve erkeklikler üzerinde denetim sağlayabildiğini ve bu nedenle de hegemonik olduğunu vurgulamaktadır.16 Zaten, toplum tarafından ancak, toplumsal cinsiyet kalıplarının içine giren bireyin toplumsal varoluşu kabul edilebilmektedir.17 Feminist kuram modernite diyalektiğine sıkışmış görünse de,18 bu tanımlama feminist kuramın geldiği nokta açısından değerlidir. Kadınların kendi benlikleri ve özerklikleri adına konuşmaya başlaması19 bu süreci değerli kılmaktadır.

Cinsiyetlendirilmiş öznelliğin tarihsel deneyimin önemli bir özelliği olarak kabul edilmesi, kimliğin, kişinin tarihinin siyasal bir yorumunu içeren etkin bir kurgu olduğunu ima eder. 20 Keller, kadınların kadın olarak yaşadıkları ayırt edici deneyimlerin, toplumsal olarak kişisel-özel, duygusal, içselleştirilmiş, tikel, bireyselleştirilmiş, mahrem- bir biçimde yaşanmış alan içerisinde gerçekleştiği anlamına geldiğini ve dolayısıyla kadının konumunun siyasetini bilmek kadınların kişisel yaşamlarını bilmeyi ifade edeceğini vurgulamaktadır.21 Bu durumda, kişisel olanın siyasal olması bir teşbih, bir metafor ya da bir analoji değildir.

16 Sancar, S. a.g.e. s. 34

17 Selek, Pınar. Sürüne Sürüne Erkek Olmak. İstanbul, İletişim Yayınları, 2010, s. 20

18 Benhabip, Şeyla. “Öznellik, Tarih Yazıcılığı ve Politika”. İçinde: Çatışan Feminizmler Felsefi Fikir Alışverişi. İstanbul, Metis Yayınları, 2008, s. 137

19 Irzık, Sibel. “Öznenin vefatından Sonra Kadın Olarak Okumak”. İçinde: Kadınlar Dile Düşünce Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet. Der: Sibel Irzık-Jale Parla, İstanbul, İletişim yayıncılık, 2005, s. 36

20 Berktay, Fatmagül. Tarihin Cinsiyeti. İstanbul, Metis Yayınları, 2006, s. 13

21 Keller, Evelyn Fox. Toplumsal Cinsiyet ve Bilim, İstanbul, Metis Yayınları, 2007, s. 33

(11)

7 Kamusal ve özel alanlar arasındaki yasal ayrım, özel alana hala yurttaşlık haklarından çok akrabalık tarafından yönetilmesi ve çoğu durumda kadınların hala ataerkil yasa içinde tanzim edilmiş bir yerlerinin olması anlamına gelmektedir.22 Kadın emek gücü yok sayılmakta, Üstelik bu denli özel alana hapsedilmelerine rağmen kadınların özel yaşamları da çoğu zaman kendilerine ait değildir.23

Demokrasi unvanına sahip çıkan ülkelerde, kadınlar, on yıllardır oy kullanma hakkını erkeklerle paylaşarak, seçimlerde aday olarak, ülkedeki herhangi bir görev için mücadele ederek biçimsel eşitliği yaşamaktadırlar. Seçimlerde oy kullanma oranları erkeklerin oy kullanma oranıyla hemen hemen aynıyken, kadınların oy kullanma hakkını kazanma tarihleri ne olursa olsun kadınlar ulusal politikada yüzde 2 ile 10 arasında bir yer tutmaktadırlar.24 Kadının üretimdeki yeri ne olursa olsun, katkısı büyük oranda yok sayılmakta ve uzmanlık gerektiren uğraşlar ve kamusal alanla ilgili işler erkeklerin elinde olmaya devam etmektedir.25 Hatta kadınlar neredeyse, sosyal, kültürel ve dinsel (ilginç bir biçimde Schirmer, kadını politika dışı görme ile birlikte cezalandırılabilir bulma yolundaki çelişkili görüşün kökenini Katolik çerçevelere bağlamaktadır.26) kuşatılmışlık içinde “kadın olmanın bir eksiklik olduğuna”27 inanarak/inandırılarak yaşamlarını sürdürmüşlerdir. Bu anlamda eşit haklar savı, esas gövdesi çok derinlerde olan bir buzdağının önemli uç

22 Donovan, Josephine. Feminist Teori. İstanbul, İletişim Yayıncılık, 2007, s. 354

23 Kadıoğlu, Ayşe. Zaman Lekesi. İstanbul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2006, s. 8

24 Phillips, Anne. Demokrasinin Cinsiyeti. İstanbul, Metis yayınları, 1995, s. 82

25 Kandiyoti, Deniz. Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar Kimlikler ve Toplumsal Dönüşümler. İstanbul, Metis Yayınları, 2007, s. 50

26 Schirmer, Jennifer G. “ ‘Yaşam İçin Ölenler Ölmüş Sayılmazlar’: Latin Amerika’da Kadınlar ve İnsan Hakları Protestosu**”. İçinde: Latin Amerika’da Askeri Diktatörlük ve Kadın. Der: Ümit Cizre-Serpil Üşür, Ankara, Belge Yayınları, 1989, s. 75

27 Köşgereoğlu, Nedime. “Kayıtlara Geçilsin Kadın Var!” Sıkıştırılmış Alanlardan Yaratıcı Yaşamlara Kadın. İstanbul, Anfora yayıncılık, 2008, s. 124

(12)

8 kısmıdır28 sadece. Bu anlamda sosyal eşitliği kanun önünde eşitlikten ayırmak29 gerekecektir.

Kamusal alandaki eşitliğin var edilmesi süreci uzun ve zorlu bir mücadelenin sonucunda olmuştur. Bu anlamda elde edilen seçme/seçilme hakları, yani toplumsal yaşamı şekillendiren karar mekanizmalarına etkide bulunma, etkili olma yolunda elde edilmiş haklar, siyasal varlık olma yolunda kadınlar için önemlidir. Fakat, tarihsel gelişim süreci incelendiğinde kadınlar açısından cinsiyet ayrımının en yoğun olarak yaşandığı alan siyasal etkinlikler alanıdır.30 Bu durumun kökleri sosyo-kültürel yapıda, açıkça toplumdaki cinsiyet ayrımında aranmalıdır.31 Siyasal katılma her şeyden önce bir siyasal davranış gösterisidir, ayrıca bir karar verme işlemini de içermektedir. Artık erkeklerin yanında siyasal davranışın ana öğesi olan kadının, eğitim, kitle haberleşme araçlarından yararlanma, gelir gibi siyasal katılmayı engelleyen etkenler bakımından erkekten daha elverişsiz olmadığı ülkelerde dahi söz konusu eşitliğin henüz sağlanamadığı yapılan siyasal davranış araştırmalarında görülmektedir. 32

28 Mitchel, Juliet.- Oakley, Ann. Kadın ve Eşitlik. İatnabul, Pencere Yayınları, 1998, s. 26

29 Kalkan, Atiye. Tanrının Bahçesinde Bir Kadın. İstanbul, Bildik Basın Yayın Dağıtım, 2010, s. 30

30 Bele, Tansu. Kadın Yazın Siyasa. İstanbul, Pencere Yayınları, 2001, s. 124

31 Koray, Meryem-Tekeli Şirin. Devlet Kadın Siyaset. İstanbul, Tüses Türkiye Sosyal Ekonomik Siyasal Araştırmalar Vakfı Yayınları, 1991, s. 81

32 Tokgöz, Oya. Siyasal Haberleşme ve Kadın. Ankara, Sevinç Matbaası, 1979, s. 16

(13)

9 Özellikle 1980 sonrası kadınların oy potansiyelini değerlendirmek amacıyla bir çok siyasal parti seçim çalışmalarında kadın söylemi geliştirmeye çalışmıştır.33 Ne yazık ki seçim sonuçlarında kadınların seçilme oranında hiçbir farklılık görülmemiştir. Kadın hakları ve sosyal haklar konusunda parti programlarında belirgin bir gelişme görülmemektedir. Kadın oyunu çekebilmek için yapılan söylemlerin kadın sorunlarına ulaşmada oldukça yetersiz kaldığı, kadınları geleneksel rollerine mahkum etmeye devam ettiği söylenebilir. Hatta bu söylemlerin erkek egemen söylemi pekiştirdiği yapılan pek çok araştırmada vurgulanmıştır.34

Kadın bakış açısından üretilmiş politikaların azlığı ve üretilmiş politaka ve bakış açısının ise etkililik bakımından sınırlı kaldığı bilinmektedir. Bu çalışma öncelikle kadın temsili üzerinden kadın bakışı açısından siyasetin örgütlenebilmesi için gerekli argümanları tespit etme ihtiyacından doğmuştur. Son yıllarda kadın çalışmaları hem üniversitelerce hem de devlet kurumlarınca tartışılmaktadır. Fakat, söz konusu çalışmaların kadın temsilinin niteliksel yapısını ortaya çıkarmaktan ziyade rakamsal verilerle görünen çerçevenin aktarılmasını kapsadığı görülmektedir.

Kadın, medya ve siyaset üçgeninde kadının temsilinin ele alınacağı bu çalışmada ise amaç yukarıda sözü edilen temsilin niteliksel çözümlemesini yapmakta bir adım atabilmektir.

33 Tokgöz, O. “Siyasal Reklamlarda Kadın Söylemi ve Kadın İmgeleri Örnek Olay Olarak 1987 ve 1991 Genel Seçimleri”, içinde: Ankara Üniversitesi İletişim fakültesi Yayınları/1 Yıllık 92’den Ayrı Basım.

S:374

34 Tokgöz, O. “Doğru Yol Partisi’nin Kadına Yönelik Söylemi (1987-1995)”, içinde: 20. Yüzyılın Sonunda Kadınlar ve Gelecek Konferansı Bildirileri, Ankara, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü Yayın No: 285. s:557

(14)

10 Araştırmada temel varsayım; 1980 sonrası gelişen dönüşüm sürecinin kadının toplumsal rolünde etkisinin olup olmadığı varsa bu etkinin ne ölçüde olduğudur. Kadının siyaset içindeki konumunun sorgulanması bu açıdan önemlidir.

Siyasi aktör olarak kadının medyada nasıl kurgulandığı ve metin olarak nasıl inşa edildiği araştırılmıştır. Bir diğer varsayım şudur; tarihsel sürecin bir sonucu olarak siyasetin dili erkektir ve medya gerek çalışanları gerek zihniyeti bakımında erkek egemen söylemi içermektedir. Tansu Çiller’in siyasi figür olarak kadınları temsil etmemektedir ve “kadın” söylemine sahip değildir. Üçüncü varsayım medyada kadına bakışın erkek egemen zihniyetin bir sonucu olduğu yönündedir.

Özellikle Tansu Çiller’in seçilmesinin nedeni Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olmasına karşın, Çiller’in söylem ve temsil bakımından kadın dilini yansıtmamasıdır. Çiller’in medya açısından “kullanışlı” bir malzeme olması nedeniyle, kadın temsilinin niteliksel yapısının çözümlenmesi açısından kolaylıklar sağlayacağı düşünülmüştür.

Köşe yazılarının gazetelerde oldukça fazla bir alan kaplaması nedeniyle okumaların ve sınıflandırmaların uzun zaman alacağı kesindir. Bu nedenle araştırma farklı yayın politikalarına sahip üç gazete ve bu üç gazeteden seçilmiş üç köşe yazarıyla sınırlandırılmıştır. Köşe yazarlarının seçiminde, öncelikle her gün yazıyor olması, gazetenin yayın politikasına uyumlu olması ve gazete içinde etkin olan isimler olması etkili olmuştur. Araştırmada seçilen tarama takvimi Çiller’in başbakanlığının ilk üç ayı ve son üç ayı ile sınırlandırılmıştır. Burada amaç, Çiller’in

(15)

11 siyasi temsilinde medyanın önemini ortaya çıkarabilmektir. Aynı sürelerden hareket edilerek medyanın değişen tutumu da açığa çıkarılmış olacaktır.

Çerçeveleme kuramından hareketle, altı ayı kapsayan bu araştırma, Hürriyet, Zaman ve Cumhuriyet gazeteleri üzerinde yapılacaktır. Bu süre içinde, Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök, Cumhuriyet Gazetesinden Đlhan Selçuk ve Zaman Gazetesi’nden Fehmi Koru’nun köşe yazıları taranarak siyasi aktör olarak

“kadın”ı nasıl inşa ettikleri tartışılacaktır.

Hem kurumsal hem de ideolojik etkenlerin bir araya geldiği bir alan olarak niteleyen ve bu analizi bilgi transferi ya da iletişim yoluyla insan bilincini etki altına alma yöntemi olarak çerçeveleme kuramı35, belli bir olayda belli bir konunun kuramsal tercihler ve ideolojik nedenlerden dolayı diğer konulara göre daha fazla yer tutması, zaman alması ve daha görünür hale gelmesini ifade etmektedir. Çerçeveler aracılığıyla konuyu yorumlayacak alıcı için geliştireceği tutumlara, etkileyeceği düşüncelere yönelik bazı yollar ve ifadeler önerilmektedir. Bu doğrultuda düşünüldüğünde bu araştırmada çerçeveleme kuramının araştırma yöntemi olarak seçilmesi, Çiller’in medyada temsilinin açıklanmasında ve yorumlanmasında oldukça etkili olacağı inancıyla gerçekleşmiştir.

35 Kılıç, Deniz. Türk Basınında İran Nükleer Krizi’nin Sunumu: Haberlerin Çerçevelenmesi, İleti-ş-im, 2007, Yaz, Sayı; 6

(16)

12 Kadın medya ve siyaset alanlarının girift yapısının inceleneceği bu çalışmanın birinci bölümünde toplumsal cinsiyetin belirlediği kodlarla siyasi iktidar alanlarında ortaya çıkan çerçevelerin çakıştığı noktaları tespit etme çabası görülecektir. Fırsat eşitliği kavramının nitelikli eşitlik kavramıyla özdeş tutulamayacağı düşüncesiyle siyasal alan içindeki kadın temsili ve kota uygulamaları mevcut yapı düzleminde ele alınacaktır.

Siyasal sistemin medya sahnesine ulaşmasını sağlayan kilit kaynak, siyasetin kendi performansını tiyatrolaştırmasıdır. Benliğin ve siyasetin sergilenmesine tiyatrosal yaklaşım, medya sahnesi için neredeyse biçilmiş kaftan gibi görünür.36 Söz konusu olan siyaset içinde kadın aktörler olduğunda tiyatrolaştırma medya için daha güçlü ve renkli bir kaynağa dönüşmektedir. Bu doğrultuda, ikinci bölümde siyasi erk, toplumsal kalıp yargılar ve medya üçgeninde sıkışmış kadınların medyada temsil edilme ve sunulma biçimleri irdelenecektir. Medya tartışmalarında, medya ele alınırken “bütüncül” bir dil kullanılmakta, medyanın “homojen” bir yapısı olduğu varsayılarak, medyanın diline karşı kullanılan “karşı dil” de “homojen” bir nitelik kazanmakta, tartışma zemini “medya dili”ne karşı oluşturulan “karşı dil” ile sürdürülmektedir. Medyanın “homojen” olmadığını, bu nedenle dilinin ve sunumunun da homojen olamayacağını, dolayısıyla ona karşı yapılacak eleştiri dilinin de homojen bir yapıda olmaması gerektiğini belirterek konuyu başlamak doğru eksende ilerlemeyi sağlayacak ve tartışma zeminini genişletecektir.

36 Meyer, Thomas. Medya Demokrasisi (Medya Siyaseti Nasıl Sömürgeleştirir). İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınları, 2002, s. 85

(17)

13 Tansu Çiller, Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olma sıfatıyla olduğu kadar, 1990’ların kadınlarına ilişkin rol modelleri yelpazesi içinde piyasa ekonomisi ve dolayısıyla medya tarafından en çok “pompalanan” rol modelinin neredeyse tüm özelliklerini üzerinden taşımasından kaynaklanan bir önem arz etmektedir. 37 Partinin “vitrinini doldurması”38 için siyasete çağrılan Çiller’in siyasete girmesi ve parti tabanından gelmemesine karşın hızlı bir yükseliş göstermesi Türk siyasi geleneğinde kadınların siyasete girme tarzının korunduğunu göstermektedir. Bu tarz, siyasete katılan kadınların genellikle yakınlarındaki erkeklerin aracılığıyla var olmalarını içermektedir. Çiller’in de arkasında, siyasetle iç içe yaşamış fakat siyaset yapamamış bir baba, destekçi bir eş ve en önemlisi; Türk siyasi hayatının “yerinden oynatılamaz” taşlarından biri olan Süleyman Demirel39 bulunmaktadır. Üçüncü bölümde Tansu Çiller’in yaşamı, siyasete girişi, siyasetteki konumu, medyada temsil edilme biçimi ve Çiller’in kendi söylemi incelenecektir.

Dördüncü bölümde; siyasal alanda en üst basamağa tırmanmış bir kadın lider, Tansu Çiller ve Çiller’in kadınlığı temsil biçimi üzerinde durulacaktır. Yazılı basın üzerinde yapılan bir araştırmaya dayanılarak medyanın bu temsilde oynadığı rol gösterilmeye çalışılacaktır. Çerçeveleme kuramı eşliğinde altı ayı kapsayan bu araştırma, Hürriyet, Zaman ve Cumhuriyet gazeteleri üzerinde yapılacaktır. Bu süre içinde, Hürriyet Gazetesi’nden Ertuğrul Özkök, Cumhuriyet Gazetesinden Đlhan

37 Ağduk, Meltem. “Cumhuriyetin asi Kızlarından 90’ların Türk Kızlarına… 1990’larda Bir ‘Türk Kızı’:

Tansu Çiller*. İçinde: Vatan Millet Kadınlar. Der: Ayşe Gül Altınay. İstanbul, İletişim Yayınları, 2009, s.310

38 Ağduk, a.g.e., a.g.m. s. 311

39 Ağduk, a.g.e., a.g.m. s. 311

(18)

14 Selçuk ve Zaman Gazetesi’nden Fehmi Koru’nun köşe yazıları taranarak siyasi aktör olarak “kadın”ı nasıl inşa ettikleri tartışılacaktır.

(19)

15 I.BÖLÜM: SĐYASET ĐÇĐDE KADII KOUMU VE TEMSĐLĐ

1.1.Siyasi Erk ve Toplumsal Cinsiyet Kavramının Düşündürdükleri:

Simone de Beauvoir “Đkinci Cins” adlı kitabında “kadın doğulmaz kadın olunur”40 demektedir. Aynı düşünce Sylviane Agacinski tarafından “Kız ya da oğlan doğulur, kadın ya da erkek olunur”41 olarak ifade edilmektedir. Bu cümle toplumsal cinsiyet kavramını özetlemektedir. 1970’lerden itibaren kullanılmaya başlanan toplumsal cinsiyet en genel tanımlamayla; kadın veya erkek olmaya toplumsal ve kültürel olarak yüklenen rol ve beklentileri ifade etmektedir. Biyolojik farklılaştırmadan ayrı, doğa ile ilgisi olmayan bir kavramlaştırma42 olarak toplumsal cinsiyet, cinsiyet rollerinin doğal değil, öğrenilmiş olduğu fikrine dayanmaktadır. 43 Doğumdan sonra aile ve toplumun etkisiyle şekillenen toplumsal cinsiyet rollerinin biyolojik cinsiyet rollerinden ayrıştırılması, eşitsizliğin meşrulaştırıldığı toplumsal ve kültürel iktidarların çözümlenmesini kolaylaştırmıştır. Fakat cinsellikte toplumsal bir yapının mevcut olduğunun kabul edilmesi için, öncelikle cinselliğin toplumsal olarak görülmesi gerekmektedir. 44

Lacan, “erkek” ve “kadın”ı birbirinden ve kendi kimliklerinden emin, birbirini tamamlayıcı varlıklar olarak tanımlamak yerine, bu düşüncenin dayandığı

40 Beauvoir, Simone de. Kadın- İkinci Cins- Genç Kızlık Çağı, Payel Yayınları, İstanbul, 1993, s: 231

41 Agacinski, Sylviane. Cinsiyetler Siyaseti, Dost Kitabevi, Ankara, 1998, s: 15

42 Mutlu, Erol. İletişim Sözlüğü, Ankara, Bilim ve Sanat Yayınları, 2004, s:279

43 Arat, Necla. Feminizmin ABC’si, İstanbul, Say Yayınları, 2010, s:10

44 Connel, R.W. Toplumsal Cinsiyet ve İktidar, İstanbul, Ayrıntı yayınları, 1998, s: 156

(20)

16 fantezinin ifşa edilmesi gerektiğini savunmuştur45. Pek çok araştırmada toplumsal cinsiyet kavramının cinsler arasındaki ilişkinin toplumsal olarak örgütlenmesini kastetmek için kullanıldığı görülmektedir. Judith Butler, cinsiyet ile toplumsal cinsiyet arasındaki ayrımın ilk başlarda “biyoloji kaderdir” ifadesine itiraz getirmek için kullanıldığını işaret etmektedir. Aynı zamanda da cinsiyet biyolojik anlamda ne denli geri çevrilemez görünürse görünsün toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiği, dolayısıyla ne cinsiyetin nedensel sonucu, ne de onun kadar sabit bir şey olduğu savı için de kullanılmaktadır46.

Joan W. Scott ise; toplumsal cinsiyet kavramı kadınsılığın normatif tanımlarının ilişkisel yönünü vurgulamıştır. Diğer bir deyişle, kadınlar ve erkekler birbirine göre tanımlanmıştı ve herhangi birinin tamamıyla ayrı bir çalışmada kavranabilmesi mümkün değildi. Scott, bu doğrultuda yapılacak çalışmaların verili tarihin bir eleştirisi olmaktan öte yeni bir tarihi ima ettiğini düşünmek abartılı olmayacağını savunmaktadır. 47

Bu noktada, kadınların tarih yazımına dâhil edilmesinin kamusal ve siyasal etkinlikler kadar kişisel ve öznel deneyimlerin de kapsanabilmesi için tarihsel anlamın geleneksel kavramlarının yeniden tanımlanması ve genişletilmesi anlamını

45 Lacan, Jacques. “La signification du phallus” (1958), Ecrits;İng.: “the Meaning of The Phallus”, Feminine sexuality, s.80’den aktaran: Jacqueline Rose. Görme ve Cinsellik. İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s.69

46 Butler, Judith. Cinsiyet Belası -Feminizm ve Kimliğin Altüst Edilmesi, İstanbul, Metis Yayınları, 2010, s: 50

47 Scott W., Joan. Toplumsal Cinsiyet: Faydalı Bir Tarihsel Analiz Kategorisi, İstanbul, Agora Kitaplığı, 2007, s: 3-8

(21)

17 taşıdığını vurgulamak gerekmektedir. Scott, toplumsal cinsiyet kavramının mevcut basit kullanımında “kadınlar” ile eş anlamlı kullanıldığına dikkat çekmektedir. Kadın tarihi üzerine yazılmış çok sayıda kitap ve makalede “kadınlar” sözcüğü yerine

“toplumsal cinsiyet” kavramının kullanıldığını ifade eden Scott’a göre; bu durumun nedeni söz konusu çalışmalara belli bir ciddiyet kazandırma çabasından kaynaklanmaktadır çünkü toplumsal cinsiyet kavramı “kadınlar” sözcüğüne göre daha nesnel ve nötr bir anlama işaret ediyor görünmektedir. Böylece toplumsal cinsiyet kavramı feminist teoriden kendini ayrıştırıp sosyal bilimler içinde uyumlu bir alanı kapsar görünmektedir.

“ ‘Toplumsal cinsiyet’ ifadesinin bu şekilde kullanımı, ne eşitsizlik veya iktidar ile ilgili taşıması gerekli ifadeyi barındırmaktadır ne de incitilmiş ve rencide edilmiş –şimdiye kadar görünmez olan- tarafı adlandırmaktadır. Oysa kadın tarihi terimi geleneksel uygulamanın aksine kadınların geçerli tarihsel özneler olduğunu iddia ederek kendi politikasını ifade ederken; ‘toplumsal cinsiyet’ ifadesi kadınları kapsar ama isimlerini zikretmez ve böylelikle eleştirel bir tehdit ortaya koyuyor gözükmez.”48

Scott, “toplumsal cinsiyet”in “kadınlar” yerine kullanımının kadınlar hakkındaki bilginin mecburen erkeklerle ilgili bir bilgi olduğu; birinin çalışılmasının

48 Scott. a.g.e. s:10

(22)

18 ötekinin de çalışılmasını ima ettiğini öne sürmek için kullanıldığını ifade ederek söz konusu ikamenin diğer bir yüzüne dikkat çekmektedir.49

“Bu kullanım, ayrı alanlar fikrinin yoruma dayalı faydasını reddeder ve kadınları izole edilmiş bir şekilde çalışmanın bir alanın, bir cinsiyet deneyiminin diğeriyle çok az bir ilişkisi olduğu ya da hiç olmadığına ilişkin kurgunun devam ettirilmesi olarak kabul eder.”

Bu biçimiyle toplumsal cinsiyet, kadınlar ve erkeklere ilişkin uygun rollerin tamamen toplumsal olarak üretildiğini ifade eden kültürel inşa fikrine gönderme yapmaktadır; kadınların ve erkeklerin öznel kimliklerinin sadece toplumsal kökenlerini belirgin kılmanın bir yoludur. Fakat toplumsal cinsiyetin bu biçimde kullanımı hala cinsler arasındaki ilişkilerle ilgili yapısal ve ideolojik alanları işaret etmektedir. Bu yönüyle; savaş, diplomasi ve siyaset açık bir biçimde cinsler arası ilişkilerle bağlantılı düşünülmediğinden toplumsal cinsiyet, tarihçilerin siyaset ve iktidarla ilgili düşünüş biçimlerine uyarlanabilir değildir ve dolayısıyla söz konusu düşünüşleri açısından önemsiz olmaya devam etmektedir 50 . Biyoloji içinde kökleşmiş belirli işlevselci görüşün benimsenmesi ve ayrı alanlar (cinsiyet veya siyaset, aile ve ulus, kadınlar ve erkekler) fikrinin tarih yazımında varlığını sürdürmesinden kaynaklanmaktadır. Toplumsal cinsiyet bu haliyle yeni bir başlık ve yeni bir tarihsel araştırma bölümüdür fakat mevcut tarihsel paradigmalara işaret edecek ve onları değiştirecek analitik güçten yoksundur.

49 Scott. a.g.e. s: 11

50 Scott. a.g.e. s: 12-13

(23)

19 Cordelia Fine, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını sorguladığı çalışmasında toplumsal cinsiyeti, “erkek ve kadınların eşit olmadığı ama özde birbirinden farklı doğalarını ifade etmede eşit derecede özgür oldukları eşitliğin gözden geçirilmiş bir versiyonu” olduğunu ve politika, servet, bilim, teknoloji ve sanatsal başarının esas olarak (beyaz) erkeklerin elinde olduğu statükoyu meşrulaştırdığını ifade etmektedir51. Hala kalıp yargıların ve bu kalıplardan kaynaklanan tehdidin “erkeklerin ağırlıkta olduğu alanlara yatırım yapan kadınların genelde kalıp yargı tehdidinin yarattığı rahatsız ve kadir bilmez bir atmosferde” iş yapması gerektiğinden ve bunun sonucunda kaygı, işleyen belleğin yorulması, beklentilerin düşmesi ve hayal kırıklığına neden olduğunu öne sürmektedir.52

Butler, toplumsal cinsiyetin inşa edildiği fikri ile birlikte; toplumsal cinsiyet anlamlarının anatomik olarak farklılaşmış bedenlere işlendiği fikri belli bir determinizmle sunulduğunu ve bedenler amansız bir kültürel yasanın edilgen alıcıları olarak kavrandığını söylemektedir. Böylece; toplumsal cinsiyeti “inşa” eden “kültür”

böyle bir yasa ya da yasalar dizisi üzerinden kavrandığında toplumsal cinsiyet, eskiden “biyoloji kaderdir” formülasyonunda olduğu denli belirlenmiş ve sabitlenmiş olmaktadır. Bu sefer biyoloji değil kültür kader olmaktadır.53

51 Fine, Cordelia. Toplumsal Cinsiyet Yanılsaması. İstanbul, Sel Yayıncılık, 2010, s: 108-109

52 Fine, C. a.g.e. s: 63

53 Butler. a.g.e. s: 53

(24)

20 Sheila Margeret Pelizzon ise, toplumsal cinsiyet kavramı ile ırk kavramının benzer işlevleri olduğunu ifade etmektedir54. Pelizzon, toplumsal cinsiyetin de ırk ve etnik köken gibi, iktisadi düzende kadına ve erkeğe farklı mevkiler vermeye gerekçe olduğunu, toplumsal cinsiyetin, aynı iktisadi konumda bulunan kadının ve erkeğin farklı ücretlendirilmesinin de dayanağı olduğunu belirtmekte ve toplumsal cinsiyete kamusal alan ile özel alan arasında hiyerarşi kurmak ve kadını bu alanlardan ikincisine mahkum etmek de dahil edildiğini aktarmaktadır. Pelizzon’a göre;

toplumsal cinsiyet kapitalizmin dinamikleri tarafından üretilmektedir. Kadını tahakküm altına alarak ucuz işgücüne çevirmeksizin kapitalizm ne asıl hedefi olan kar etme olanaklarını elde edebilirdi, ne de sistem bütünlüğünü koruyabilirdi. Bu durumda; toplumsal cinsiyet geniş bir toplumsal tabakalaşma sisteminin boyutlarından biri olarak görülmelidir. Söz konusu sistem, toplumsal cinsiyetin yanı sıra coğrafi alanlar ve buralarda yerleşik insanlar arasında, kent ile kasaba arasında, ırklar arasında ve sınıflar arasında toplumsal tabakalaşmayı da içermektedir.

Friedrich Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı çalışmasında tarihsel olarak kadın-erkek ilişkilerinin geçişken sürecini irdelerken bu sürecin üretim ilişkilerinin merkezinde farklılaştığını ifade etmektedir. Đnsanlığın gelişimindeki belli başlı üç aşamaya uygun düşen üç evlilik biçiminden ( yabanıllığa denk düşen grup halinde evlilik, barbarlığa denk düşen iki başlı-evlilik ve uygarlığa

54 Pelizzon, Sheila Margeret. Kadının Konumu Nasıl Değişti Feodalizmden Kapitalizme, Ankara, İmge Kitabevi Yayınları, 2009, S: 31

(25)

21 denk düşen, eşaldatma ve fuhuşla tamamlanan tek-eşlilik 55 ) söz eden Bu çalışmasında Engels, analık hukukunun yıkılışını tek-eşli evliliklere bağlar.

Bu ilişki biçimiyle beraber erkek egemenliğinin kesin bir hal aldığını ve özel mülkiyet kavramının oluşumunda söz konusu şekillenişin önemini vurgulayan Engels’e göre; analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsin büyük tarihsel yenilgisi oldu.

Evde bile, yönetimi elde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti ve erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti haline geldi. Kadının özellikle Yunanlıların kahramanlık çağında, sonra da klasik çağda görülen bu aşağılanmış durumu, giderek süslenip püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazen yumuşak biçimler altında saklandı;

ama hiçbir zaman ortadan kaldırılmadı.56 Tek eşliliğin doğal koşullar üzerinden değil iktisadi koşullar üzerine kurulu ilk aile biçimi olduğunu ifade eden Engels, tek eşliliğin hiçbir biçimde bireysel cinsel aşkın meyvesi olmadığını belirtirken mülkiyet olgusunu tartışmakta ve bu durumu özel mülkiyetin, ilkel ve kendiliğinden ortaklaşa mülkiyet üzerindeki yengisi olarak görmektedir.57

Engels, bu düşüncesini daha ileri götürerek tarihin ilk sınıf çatışmasının kadın cinsi ile erkek cinsi arasında yaşandığına vardırır. Tarihteki ilk sınıf çatışmasının erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cinsi tarafından baskı altına

55 Engels, Friedrich. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, İstanbul, Sol Yayınları, 1986, s: 90

56 Engels, F. a.g.e. s: 70

57 Engels, F. a.g.e. s: 79

(26)

22 alınmasıyla düşümdeştir58 diyen Engels’e göre karı-koca evliliği (tek-eşlilik), büyük bir tarihsel ilerlemedir fakat aynı zamanda; kölelik ve özel mülkiyetin yanı sıra günümüze kadar uzanan ve bazılarının gönenç ve gelişmesi, bazıların da acı ve gerilemesiyle elde edildiğine göre aynı zamanda gerilemedir.

Marksist anlayış, kapitalizmin kadını özgür kılmak için değil, onu erkekten daha fazla sömürmek için aile yuvasından çekip çıkardığını ve toplumsal üretime ittiğini ve bu nedenle “kadını aileye hapsetmek için dikilen ahlaki, politik, hukuki ve ekonomik engelleri devirmemeye çok dikkat edildiğini” iddia etmektedir.59 Marksist çerçeve içinde kadın sorunu, “binlerce biçime bürünmüş sömürü, ihtiyaç, baskı ve sefaletin yerine özgür bir insanlık, sosyal bakımdan olduğu kadar fiziki bakımdan da tam sıhhatli bir toplum getirmek için, insan toplumunun alacağı örgütlenme şeklinin ne olacağını bilmek” sorunu ile çakışmaktadır ve sorunun nihai çözümü ancak sosyal çelişkilerin ortadan kaldırılması ile bu çelişkilerden doğan zorlukların ortadan kaybolmasında bulunabilecektir.60 Lenin’e göre “Kadınlar, genel olarak politik hayata serbestçe katılmaya çağrılmadıkça ne evrensel ve sürekli bir yurttaşlık hizmetinden ve sosyalizmden ne de eksiksiz ve devamlı bir demokrasiden söz edilebilir. 61

58 Engels, a.g.e. s: 80

59 Lafargue, Paul. “Kadın Sorunu”, içinde: Kadın ve Marksizm, İstanbul, Sorun Yayınları, 2003, s: 119

60 Bebel, Auguste. “Kadın Sorunu Sosyal Sorunun Bir Çehresidir” , içinde: Kadın ve Marksizm S: 120- 122

61 Lenin, V.I. “Kadın ve Kamu Hayatı”, içinde: Kadın ve Marksizm, s: 175

(27)

23 Pelizzon, marksizmin kadın üzerindeki tahakkümü özel mülkiyetle ilintili bir toplumsal ilişki olarak görmekte ve mülkiyeti de kapitalizmin temeli olarak görmekte haklı olduğunu fakat buna mukabil olarak atarekini çözmekte kadınların işgücüne katılımını fazlasıyla önemsediklerini belirtmektedir. Pelizzon’a göre;

Marksizm, sınıf mücadelesinin içinde kadınların tabiyet sorununu yutup yok etmektedir ve bunun mantıksal sonucu olarak Marksist feministler, toplumsal cinsiyeti sınıfla ilişkilendirebilecek iken ve bunların ikisini de egemen zümrenin nasıl kendi lehine yonttuğunu ifşa edebilecek iken, “biri, ailenin içinde değişmez cinsiyet farklarına dayanan ataerkil bir ideoloji; ve diğeri işyerinde cinsiyete dayalı iş bölümü olan … iki yarı özerk tahakküm düzeneği”62 şeklinde çözümlemeye elvermez bir kavrayışta takılı kalmıştır.

Oysaki, kapitalizm etki alanı ne işyerine, ne aile içine indirgenebilecek bir sistemdir. Kapitalizmde kadının konumunun, diğer tarihsel toplumsal sistemlerdekinden herhangi bir şekilde farklılaşıp farklılaşmadığına dair bir şey söylemek güçtür. Öte yandan ataerki çok eski bir kurum olmakla birlikte, kadının bugünkü konumu ne Mezopotamya’nın, ne Roma Đmparatorluğu’nun, ne kadim Đsrail oğullarının, ne de kadim tarihin sayfalarında görülen başka herhangi bir topluluğun geleneksel ataerkine benzemektedir.63

Fatmagül Berktay ise erkek egemenliğinin inşasını üretim ilişkileri ve buna bağlı olarak gelişen mülkiyet üzerinden değil başka karşıtlıkların ürünü olan bir olgu

62 Pelizzon, S. M. a.g.e. S: 21

63 Pelizzon. a.g.e. s:25

(28)

24 olarak açıklamaktadır. Berktay’a göre, ana tanrıçanın yerini bir tanrılar panteonunun alması, sonra da giderek bir Baş Tanrı ilkesinden “Kadir-i Mutlak” Baba Tanrı anlayışına varılması süreci, kadının statüsünün düşmesi, ikincilleşmesi ve bağımlı kılınması olgusuyla el ele gitmiştir ve bu süreci yansıttığı kadar, onun pekiştiricisi ve hızlandırıcısı olmuştur. Bu sürecin bir başka boyutunu ise, eski Yunan’da ruh/madde, daha sonra Hristiyanlık’ta ruh/beden biçimini alan hiyerarşik düalizmin derinleşmesi ve kadının bu dikotominin “aşağı” sayılan kutbuyla, yani beden ile özdeşleştirilerek onun bedeni üstündeki toplumsal denetimin meşrulaştırılması oluşturur. 64

Cinsler arası biyolojik farklılığın otomatik olarak iki cins arasında eşitsizlik yaratamayacağını belirten Berktay, biyolojik farklılığın nasıl olup da toplumsal alanda bir eşitsizliğe yani bir cinsin diğerinden daha aşağı sayılmasına yol açtığı sorusunun yanıtını; erkeğin üstünlüğünü dile getiren bu “ilk dikotomi”ye sonradan ideoloji tarafından el konup hayatın her düzeyine ve bilginin bütün alanlarına yayılmış olmasında arar. Fakat bu noktada ideoloji kavramının bağımsız ve eyleyeni belirsiz olarak nitelendirilmesi sorunun algılanmasında belirsizliğe yol açmaktadır.

Berktay’a göre, insanlar, büyük düşünce sistemleri içinde evreni ve insanların kutsal olanla ilişkilerini simgesel olarak düzenlemeye başladıkları sıralarda, kadınların baskı altına alınmışlıkları öylesine yerleşmiş durumdaydı ki, onların bu aşağı konumu erkeklere olduğu kadar kadınlara da doğal gelmekteydi65.

64 Berktay, Fatmagül. Tek Tanrılı Dinler Karşısında Kadın, İstanbul, Metis Yayınları, 2009, s: 79

65 Berktay, F. a.g.e. s: 80

(29)

25 Beden, kültür aracı olarak toplumsal denetimin odağındadır. Her kültür bedenselliğin bazı yönlerini vurgularken, diğer bazı yönlerini de göz ardı etmektedir.

Beden, çok güçlü bir sembolik form, bir kültürün merkezi kurallarının, hiyerarşilerinin ve hatta metafizik bağlılıklarının yazılı olduğu bir yüzeydir. 66 Michel Foucault’nun tüm eserlerinde özellikle de Cinselliğin Tarihi” adlı çalışmasında bir kültür metni olarak beden üzerinde kurulan toplumsal denetimi görmek mümkündür.

Siyaset ve temsil tartışmalı terimlerdir. Temsil, bir yandan kadınlara siyasi özneler olarak görünürlük ve meşruiyet sağlamayı hedefleyen siyasi süreç içindeki anahtar terim görevini görmekte, öte yandan kadınlar kategorisine dair bazı varsayılan hakikatleri ya açığa çıkardığı ya da çarpıttığı söylenen bir dilin normatif işlevidir67. Feminist kuram kadınların yaşamlarının ya yanlış temsil edildiği ya da hiç temsil edilmediği yaygın kültürel durumu göz önünde bulundurarak; kadınları tümüyle ya da yeterince temsil eden bir dilin geliştirilmesi, kadınların siyasi görünürlüğünü teşvik etmeyi hedeflemiştir. Fakat yukarıda da aktarıldığı üzere özne olarak “kadın” istikrarlı ve kalıcı bir kavram gibi görünmemektedir. Kadınlar kategorisini neyin oluşturduğu veya oluşturması gerektiği hakkında net bir çerçeve belirlemek zor görünmektedir. Butler’in de belirttiği gibi; siyasi ve dilsel temsil alanları, özneleri oluşturup biçimlendiren kriteri baştan belirlemekte, bunun sonucunda temsil yalnızca özne olarak tanımlanabilene bahşedilmektedir.68

66 Berktay. a.g.e. s: 80

67 Butler, J. a.g.e. s:43

68 Butler. a.g.e. s: 44

(30)

26 Bu düşünce biçimi, Faucault’nun, hukuki iktidar sistemlerinin, sonrasında temsil ettikleri özneleri ürettiklerine69 dair görüşünden farklı değildir. Faucault’ya göre, iktidarın siyasi mefhumları, görünüşe göre siyasi yaşamı tümüyle olumsuz açıdan düzenler, yani kısıtlamayla, yasakla, düzenlemeyle, denetimle ve hatta, bu siyasi yapıyla arasındaki ilişkiyi olumsal ve geri çekilebilir bir seçim edimiyle kurmuş olan bireylerin “korunması”yla70. Söz konusu yapılar tarafından düzenlenen özneler, tam da onlara tabi olmaları nedeniyle bu yapıların gereklerine uygun şekillerde biçimlendirilmekte, tanımlanmakta ve yeniden üretilmektedirler. Bu analiz doğru kabul edildiğinde; kadınları feminizmin öznesi olarak temsil eden dil ve politikanın hukuki oluşumunun, belli bir temsiliyet politikasının ürünü ve sonucu olarak görmek gerekmektedir.

Toplumsal cinsiyeti tartıştığı çalışmasında Judith Butler, tam da bu nedenle, kadınların dil ve siyaset içinde nasıl daha etraflı bir biçimde temsil edildiklerini veya edilebileceklerini sorgulamanın yeterli olmadığını ifade etmektedir. “Kadınlar”

kategorisinin iktidar yapıları tarafından nasıl üretilip, kısıtlandığını kavramak gerekmektedir.71 Butler’e göre, “kadın” terimi yeterince kapsayıcı değildir ve yetersiz kalmasının sebebi toplumsal cinsiyeti verili bir “kişi”nin toplumsal cinsiyeti ile gelen teferruatı aşması değil, toplumsal cinsiyetin farklı tarihsel bağlamlarda ille de her zaman kesin ve tutarlı bir şekilde kurulmuş olmaması ve söylemsel olarak kurulmuş ırksal, sınıfsal, etnik, cinsel ve bölgesel kimlik halleriyle kesişmesidir72. Bu

69 Faucault, Michel. Cinselliğin Tarihi. İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2010, s:99-118

70 Faucault, M. a.g.e. s:99-118

71 Butler. a.g.e. s: 45

72 Butler. a.g.e. s: 45-48

(31)

27 durumda toplumsal cinsiyeti, içinde üretilip süregeldiği siyasi ve kültürel kesişme noktalarından ayırarak değerlendirmek imkânsızlaşmaktadır. Dolayısıyla; iktidar alanını kuran dilin ve siyasetin hukuki yapıları dışında herhangi bir konum olmadığından temsili siyaseti reddetmek yerine, bu alanın kendi meşrulaştırıcı pratiklerinin eleştirel bir soy kütüğünü çıkarmak gerekmektedir.

Simon De Beauvaoir’den bu yana cinsiyet kategorileri üzerine yapılan çalışmalarda, yalnızca dişil toplumsal cinsiyetin işaretlenmiş olduğunu, öte yandan evrensel kişi ile eril toplumsal cinsiyetin çakıştığını, böylece kadınlar cinsiyetleri üzerinden tanımlanırken erkeklerin bedenden aşkın bir “evrensel kişi”liğin 73 taşıyıcısı olarak yüceltildiği öne sürülmekteydi. Fakat, Luce Irigaray bu bakış açısını ters yüz ederek tartışmaya yeni bir boyut kazandırdı. Kadınların kimlik söylemi içinde bir paradoks, hatta belki de çelişki teşkil ettiğini öne süren Irigaray, kadınların bir “olmayan cinsiyet” olduğunu, “maşistliğin içine işlediği fallogosantrik bir dilde kadınların temsil edilemez olanı” teşkil ettiğini ifade etmektedir. Diğer bir deyişle, kadınlar düşünülemeyen cinsiyeti, dilsel bir olmayışı ve matlığı temsil etmektedir.74

Toplumsal cinsiyeti, belirlenebilir bağlamlarda toplumsal olarak kurulmuş özneler arasındaki ilişki olarak kavrayan tarihsel ve antropolojik konumlarca yukarıda sözü edilen evrensel kişi kavrayışı toplumsal kuramın hareket noktası olmaktan çıkarılmıştır. Buna göre, kişinin ne olduğu hatta toplumsal cinsiyetin ne

73 Butler. a.g.e. s: 56

74 Irigaray, Luce. This Sex Which Is Not One, çev: Catherine Porter ve Carolyn Burke, Ithaca: Cornell University Press, 1985’ten aktaran; Butler. a.g.e. s: 57

(32)

28 olduğu her zaman, içinde belirlendiği toplumsal ilişkilere bağlıdır. Değişken ve bağlamsal bir fenomen olarak toplumsal cinsiyet tözel bir varlığı değil, kültürel ve tarihsel açıdan özgül ilişki kümeleri arasındaki göreli yakınsama noktasını ifade etmektedir. Fakat Irigaray, dişil cinsiyetin dilsel bir “yokluk” noktası, tözün gramerle ifaede edilmesinin imkansızlığı olduğunu, dolayısıyla da o tözü maşist söylemin kalıcı ve temelci bir yanılsaması olarak teşhir eden bakış açısı olduğunu savunmaktadır.

Butler’e göre Simon De Beauvaoir, zihin-beden ikiciliğini aşamamıştır. Bu durum Beauvaoir’ın güzünü azımsadığı fallogosantrizmin bir semptomu olarak okunabilir. Platon’la başlayıp Descartes, Husserl ve Sartre ile devam eden felsefi gelenekte, ruh (bilinç, zihin) ile beden arasındaki ontolojik ayrım daima siyasi ve ruhsal tabi kılma ve hiyerarşi ilişkilerini desteklemiştir.75

1.2.Kadında Siyasal Bilincin Gelişim Süreci

Türkiye’de, modernleşme projesinin gerçekleşmesinde iyileştirilmesi gereken bir “faktör” olan kadının, 1980’lerden başlayarak bilinçsel dönüşüme uğraması ve toplumsal, siyasal anlamda “aktör”leşmesinin düzeyleri kadınların “var olma” halleri üzerinden değerlendirilmeye çalışılacaktır. Burada kastedilen; özellikle Cumhuriyet’in ilk yıllarında, kadınların toplumsal ve siyasal alanda haklarının

75 Butler. a.g.e. s: 60

(33)

29 düzenlenmesinin modern, batılı ve demokratik bir ülke projesinin bir parçası olarak görülmesidir yani bütünü tamamlayan ve bütün içinde kaybolan bir “faktör” olarak algılanmasıdır. Aktör olmasından kasıt ise, kadın bakış açısından politikaların üretildiği, kadının siyasi ve toplumsal alanda belirlenen konumundan çıkıp, belirleyen, etkileyen, dönüştüren konumuna yerleşmesidir.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir çok Avrupa ülkesinden önce Türkiye’de kadınlara haklar tanınmıştır. Kadınlar milletvekili olarak meclise girebilmiş fakat yönetimde yer alamamışlardır. Nermin Abadan Unat, bu dönemi “devlet feminizmi”76 olarak nitelemektedir. Yeşim Arat ise; tek parti döneminde mecliste bulunan kadın vekillerin kendilerini “kadınların temsilcisi” olarak gördüklerini fakat çok partili dönemde “partilerinin temsilcisi” olarak gördüklerini ifade etmiştir.77 1950 yılında ilk kadın belediye başkanı78, 1971 yılında ilk kadın bakan79, 1991 yılında ilk kadın vali, 1992 yılında ise ilk kadın kaymakam80 atanmıştır. 1990 yılında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı olarak Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (bu genel müdürlüğün uzun zaman kanunu çıkarılamamıştır. Çıkarılan kanunlar da Anayasa Mahkemesi tarafından iki defa iptal

76 Abadan -Unat, Nermin., “Söylemden Protestoya:Türkiye’de Kadın Hareketlerinin Dönüşümü”, içinde:75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1998. s:328

77 Arat, Yeşim, “Türkiye’de Kadın Milletvekillerinin Değişen Siyasal Roller, 1934-1980”, içinde:75 Yılda Kadınlar ve Erkekler, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1998. s:266

78 www.die.gov.tr/tkba/kadin_haklari.htm

79 www.cnnturk.com/TURKIYE/haber_detay.asp?

80Kara, Nurten. Feminist Kadın Hareketleri ve Medya Profesyonellerinin Tutumu, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi S.B.E. Radyo Televizyon ve Sinema Anabilim Dalı, Ankara, 2000.

s:101

(34)

30 edilmiştir.) 81 ve 1991 yılında kadın sorunlarıyla ilgili bir devlet bakanlığı kurulmuştur, ayrıca; Kadın Eserleri Kütüphanesi, Đ.Ü. Kadın Sorunlarını Araştırma Merkezi, Mor Çatı Kadın Sığınağı gibi kadını merkez alan kurumlar açılmıştır.

Tanzimat’la başlayan ve Cumhuriyet Dönemi’nde devam eden iyileştirmeler ulus inşasının içinde yeni ve batılı kadın inşasını da taşımıştır. Evlenme, miras, eğitim konusunda ilk düzenlemeler Tanzimat Dönemi’nde verilmiştir. Yaprak Zihnioğlu, anılan döneme kadın hukuku yönünden baıldığında, Tanzimat sonrası kanunlaştırma hareketlerinin kadınlara bir yenilik getirmediğini savunmaktadır.82 Bu konuda Cumhuriyet’i eleştirenlere karşı Necla Arat, Cumhuriyet’in kadın devrimini kadınsız gerçekleştirdiğine ve verilen hakların tepeden inme olduğuna dair düşünceleri eleştirmektedir. Arat’a göre, dünyayı şaşkına çeviren bu devrimci oluşum içinde kadınların yeri tartışıldığında ‘kadın devrimi’ni kadınsız gerçekleşmesinin, kadın haklarınnı tepeden inme verilmesinin koşulları mevcut değildir. Çünkü, Osmanlı Đmparatorluğu’nun son dönemlerinde, II. Meşrutiyet döneminde Đstanbul, Selanik ve başka şehirlerde, son derece canlı, etkili kendi hakları için mücadele veren, bunun için yayın çıkaran bir kadın hareketi bulunmaktadır dolayısıyla Atatürk’ten önce bu alanda hiçbir şeyin yapılmadığı, her şeyin Atatürk’le birlikte başladığı bilgisi oldukça yanlıştır.83 Serpil Üşür Sancar ise,

81 Cumhuriyetimizin 75. Yılında Türkiye’de Kadının Durumu, Rapor, T.C. Başbakanlık Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Kasım 1998, s. 73

82 Zihnioğlu, Yaprak. Kadınsız İnkılap, İstanbul, Metis Yayınları, 2003, s:51

83 Arat. Necla. Aydınlanmanın Kadınları, İstanbul, Cumhuriyet Kitap Kulübü, 1998, s. 26

(35)

31 kadın hareketinin, Cumhuriyetle verilen haklara rağmen evrensel bir dönüşüm sağlayamadığını açık bir biçimde dile getirmektedir: 84

“Bugüne kadar çoğunluğumuzun pek de eleştirmediği ender konulardan biri ise, bu topraklarda yaşanan Türk Devrimi’nin kadın hakları konusunda evrensel ya da Batılı diyebileceğimiz standartlarda bir dönüşümü gerçekleştirdiği iddiası idi.

Oysa, 2000’li yıllarda âdet olan ‘bilanço çıkarma’ faaliyetleri sırasında gördük ki,

‘kadın hakları’ konusunda ‘Tanzanya’dan da geri’ kalmış olmakla malül du- rumdayız. Bilançolarda görünen, % 85’i okumaz-yazmaz ya da sadece ilkokul okumuş; ömür boyu çalışsa da % 80’inin elinin paraya değmediği gönüllü emekçiler ordusundan oluşan bir kadın ‘nüfus’a sahibiz.”

Tekeli, Türk modernleşmesine, kadınların toplum içindeki konumu açısından bakıldığında, 150 yıllık bir dönemi esas alınırsa, modernleşmenin çok başarılı olduğuna hükmedebileceğini, fakat modernleşmeye 70 yıllık bir zaman diliminde bakıldığında başarının daha az göz kamaştırıcı olduğunu ifade etmektedir.85 Arat ise; Tekeli’nin Cumhuriyet dönemini küçümsediğini ileri sürerek, Tekeli’nin kadınların özgürlük mücadelesinde en büyük adımı, 1870 ile 1920 arasındaki son elli yılda atmalarına gerekçe olarak eğitim hakkını bu dönemde kazanmalarını göstermesinde belki bir ölçüde doğruluk payı olduğunu kabul

84 Sancar, Serpil. “Otoriter Türk Modernleşmesinin Cinsiyet Rejimi”, a.g.m.

kasaum.ankara.edu.tr/yazi.php?yad=10127 -

85 Arat. Necla. “Cumhuriyet’in 75.Yılında ‘Türkiye’de Kadın’ Tartışmaları”, içinde: Aydınlanmanın Kadınları, İstanbul, Cumhuriyet Kitap Kulübü, 1998, s. 26

(36)

32 etmektedir. Arat’a göre; kuşkusuz, bir başlangıç yapılmış, bir ön adım (ya da adımlar dizisi) Tanzimat döneminde atılmıştır.86

Tekeli’ye göre Cumhuriyet Dönemi, kadınların kendi durumlarını iyileştirmek için herhangi bir öneri getirmek yerine, sabırla bekleme ve devlete güvenme politikası yürüttükleri ve feminizmin kadınların elinden alınıp kullanıldığı, giderek anti-feminist bir devlet feminizmine dönüştürüldüğü ve sonunda da unutturulduğu bir dönemdir87. Çağdaşlaşma yolunda kadınlara verilen hakların

“tepeden inme” olduğunu ve kadın mücadelesine dayalı olarak elde edilmediğinden, kadın hakları mücadelesine yeteri derecede katkı sağlayamadığını ifade eden Şirin Tekeli’ye göre; Resmi politik ideoloji, Kemalizm, kadınların sorunlarının devlet eliyle çözüldüğünü, egemen toplumsal ideoloji, Đslam, kadınların zaten ezilme diye bir sorunları olmadığını, hegemonyaya oynayan Marksist sol ideoloji de kadınların kapitalist sömürü dışında bir sorunları olmadığını savunmaktaydı.88

Necla Arat ise, bazı siyaset bilimcilerin “kadınlarımızın yüzlerce yıllık geri bırakılmışlıklarını ortadan kaldırmak isteyen ve bunu aşama aşama gerçekleştirmeyi planlayan Kemalist kadın hakları devrimini küçümseyici bir tutum içinde ele alma eğilimi gösterdiklerini” belirtmektedir. Arat’a göre, hiç kuşkusuz, “her şey Atatürk’le birlikte başlamamıştır”. Toplumsal değişimler bugünden yarına çok kısa bir sürede

86 Arat. Necla. a.g.e. a.g.m. , s. 26

87 Tekeli, Şirin. “80’lerde Türkiye’de Kadınların Kurtuluşu Hareketinin gelişmesi” , içinde: Birikim Dergisi, Temmuz 1989, sayı 3

88 Tekeli. Ş. “ ‘80’lerde Türkiye’de Kadınların Kurtuluşu Hareketinin Gelişmesi”, içinde: Birikim Dergisi, Temmuz 1983, sayı:3

(37)

33 gerçekleşemezler. Ama Atatürk, toplumsal dönüşümün odak noktasında kesin sözü söyleyebilmiş hem kendisinden önce söylenenleri hem kendi düşündüklerini eyleme dönüştürebilmiş; ayrıca kitleleri de harekete geçirebilmiş olan kişidir”89

Cumhuriyet dönemi tüm organlarıyla yeni bir ulus inşa etme dönemidir. Bu bağlamda modern Türk kadını bu bütüncül resmin bir parçasıdır. Bu parça, Kurtuluş savaşında efsaneleştirilen “Türk kadını”nı ifade etmektedir. Söylem fedakarlık, cefakarlık ve kutsal “ana”lık ile çerçevelenmektedir. Kaplan’a göre, Cumhuriyet’in ilanından sonra Türk kadınının sosyal statüsünün düzenlenmesi için harekete geçilmiş, milliyetçi ve mücadeleci kadın tipi bu dönemde de devam ettirilmiştir.Ayrıca ülkenin ekonomik, sosyal, kültürel, eğitim ve siyasal hayatına katkıda bulunan, kalkınmasına hizmet eden fedakar ‘Milliyetçi Türk kadını’ anlayışı yerleştirilmeye çalışılmıştır.90

Kurtuluş savaşının “fedakar ana” imajı veya “kağnı süren” ana imajı tek parti döneminde giderek yerini genç, bakımlı, modern giyimli “idealize” edilmiş genç kadın imajına terk etmiştir. Zihnioğlu, “yeni kadın”ı yaratacak olanların Mustafa Kemal’in elinden tuttuğu, Cumhuriyet’in inkılaplarıyla büyüyen çocuk ve genç kızlar olduğunu ve bu bakımdan “Kemalistlerin tasavvurundaki “yeni kadın”

89 Arat. Necla. a.g.e. s. 24-29

90 Kaplan. Leyla, Cemiyetlerde ve Siyasi Teşkilatlarda Türk Kadını, Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi, 1998, s. 236

Referanslar

Benzer Belgeler

Yeni toplumsal hareketler, dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplumun sistem yıkıp sistem kurucu ideolojilere olan güven ve inancının sarsılması, böylelikle

Doğumdan önce başlayan cinsiyet ayrımcılığının göstergesi olan gebelik süresince kız çocuk istenmemesi ve gebelik sonucunun kız cinsiyeti olması halinde gebeli-

yılında birleşmiş milletler genel kurulunun Kadına Karşı Her türlü Ayrımcılığın

Atasözlerinde kadın ve onun aile, iş yaşamında üstlendiği roller bütüncül bir cinsiyet algısı üzerine kurulmadığından, bunu kadın ve erkek cinslerine göre ayrı

Özellikle kadın bedeninin seyirlik bir obje olması bazen de tamamen tersi yapılarak, tabulaştırılması, bunun yanında farklı cinsel kimliklerin bedensel farklılıkları ve

Bu çalışmada, 1970'lerden günümüze kadar yaşanan toplumda meydana gelen değişimlerin doğrultusunda ve kültürel yapı ile etkileşim içerisinde olan Türk

Kadın ve erkeğin toplumsal cinsiyet rollerinin televizyon reklamlarında yer alan geleneksel yansımaları özellikle 1980’li yıllarda yaşanan hukuksal, sosyal ve

Akdeniz Kadın Çalışmaları ve Toplumsal Cinsiyet Dergisi / Mediterranean Journal of Gender and Women’s Studies.. Yazışma Adresi /Contact: Kadın Çalışmaları ve Toplumsal