FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ
PLANSIZ GELİŞMİŞ KONUT ALANLARINDA 6306 SAYILI KANUN ÇERÇEVESİNDE RİSKLİ YAPI
UYGULAMALARI: SULTANBEYLİ ÖRNEĞİ
Tuncay AKÇAY
Danışman
Doç. Dr. Elif KISAR KORAMAZ
YÜKSEK LİSANS TEZİ
KENTSEL SİSTEMLER VE ULAŞTIRMA YÖNETİMİ ANABİLİM DALI İSTANBUL - 2020
KABUL VE ONAY SAYFASI
Tuncay AKÇAY tarafından hazırlanan "Plansız Gelişmiş Konut Alanlarında 6306 Sayılı Kanun Çerçevesinde Riskli Yapı Uygulamaları: Sultanbeyli Örneği" adlı tez çalışması 14/07/2020 tarihinde aşağıdaki jüri üyeleri önünde başarı ile savunularak, İstanbul Ticaret Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Kentsel Sistemler ve Ulaştırma Yönetimi Anabilim Dalı’nda Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir.
Danışman Doç. Dr. Elif KISAR KORAMAZ ...
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Jüri Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Özdemir SÖNMEZ ...
İstanbul Ticaret Üniversitesi
Jüri Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Özlem ÖZER ...
İstanbul Gelişim Üniversitesi
Onay Tarihi: 24/07/2020
İstanbul Ticaret Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsünün 24.07.2020 tarih ve 2020/288 numaralı Yönetim Kurulu Kararının 1. maddesi gereğince, ders yüklerini
ve tez yükümlülüğünü yerine getirdiği belirlenen Tuncay AKÇAY ( T.C: 38656394464 ) adlı öğrencinin mezun olmasına oy birliği ile karar verilmiştir.
Prof. Dr. Necip ŞİMŞEK Enstitü Müdürü
AKADEMİK VE ETİK KURALLARA UYGUNLUK BEYANI
İstanbul Ticaret Üniversitesi, Fen Bilimleri Enstitüsü, tez yazım kurallarına uygun olarak hazırladığım bu tez çalışmasında,
tez içindeki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi,
görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu,
başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda ilgili eserlere bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu,
atıfta bulunduğum eserlerin tümünü kaynak olarak gösterdiğimi,
kullanılan verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı,
ve bu tezin herhangi bir bölümünü bu üniversitede veya başka bir üniversitede başka bir tez çalışması olarak sunmadığımı
beyan ederim.
24/07/2020
Tuncay AKÇAY
i
İÇİNDEKİLER
Sayfa
İÇİNDEKİLER ... i
ÖZET... iii
ABSTRACT ... iv
TEŞEKKÜR ... v
ŞEKİLLER DİZİNİ ... vi
ÇİZELGELER DİZİNİ ... vii
1. GİRİŞ ... 1
2. LİTERATÜR ÖZETİ ... 4
2.1. Kent ve Kentleşme ... 4
2.2. Kentleşme Sürecinde Kentsel Dönüşüm ve Uygulama Türleri ... 6
2.2.1. Kentsel yenileme ... 8
2.2.2. Kentsel sağlıklaştırma ... 9
2.2.3. Kentsel koruma ... 9
2.2.4. Kentsel yeniden canlandırma ... 10
2.3. Türkiye’de Kentsel Dönüşüm Gündemi ve Uygulamaları ... 11
2.3.1. 1950-2000 arası dönemde Türkiye'de kentsel dönüşüm... 11
2.3.2. 2000'den sonra Türkiye'de kentsel dönüşüm ve 6306 sayılı Kanun 13 2.3.2.1. Rezerv yapı alanı ... 15
2.3.2.2. Riskli alan. ... 15
2.3.2.3. Riskli yapı ... 16
3. SULTANBEYLİ İLÇESİ'NİN GELİŞİM SÜRECİ VE YAPILAŞMA ÖZELLİKLERİ ... 19
3.1. İlçenin Konumu ... 19
3.2. Tarihsel Gelişim Süreci ... 20
3.2.1. 1950 öncesi dönem. ... 20
3.2.2. 1950-1980 arası dönem. ... 22
3.2.3. 1980 sonrası dönem. ... 23
3.3. Demografik Özellikleri ... 27
3.4. Doğal ve Yapılı Çevre Özellikleri ... 31
3.5. Mülkiyet Yapısı ... 35
3.6. Planlama Süreci ... 40
4. SULTANBEYLİ İLÇESİNDE RİSKLİ YAPI UYGULAMALARI ... 45
4.1. Sultanbeyli İlçesi Riskli Yapı Uygulamalarının Yıllara ve Kadastral Yapıya Göre Değişimi ... 46
4.2. Sultanbeyli İlçesi Riskli Yapı Uygulamalarına İlişkin İnşaaat Sektör Temsilcilerinin Değerlendirmeleri ... 50
4.2.1. Görüşmecilerin özellikleri ve mesleki uygulama alanları ... 51
4.2.2. Görüşmecilerin riskli yapı uygulama deneyimleri ... 52
4.2.3. Görüşmecilerin riskli yapı uygulamalarına dair değerlendirmeleri . 54 4.2.4. Görüşmecilerin Sultanbeyli ilçesine ilişkin değerlendirmeleri ... 55
5. SONUÇ VE ÖNERİLER. ... 58
KAYNAKLAR. ... 61
ii
EKLER ... 64
EK-1. 2011/2266 Karar Sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ... 64
EK-2. 7143 Sayılı Kanun ... 66
EK-3. İnşaat Sektörünün Temsilcileriyle Yapılan Anket Çalışması ... 67
ÖZGEÇMİŞ ... 72
iii ÖZET
Yüksek Lisans Tezi
PLANSIZ GELİŞMİŞ KONUT ALANLARINDA 6306 SAYILI KANUN ÇERÇEVESİNDE RİSKLİ YAPI UYGULAMALARI:
SULTANBEYLİ ÖRNEĞİ Tuncay AKÇAY İstanbul Ticaret Üniversitesi
Fen Bilimleri Enstitüsü
Kentsel Sistemler ve Ulaştırma Yönetimi Anabilim Dalı Danışman: Doç. Dr. Elif KISAR KORAMAZ
Ülkemizde son yıllardaki depremlerde çok sayıda bina yıkılmış ve can kayıpları yaşanmıştır. Yıkılan binalarla birlikte şehirlerdeki yapılaşmalar gündeme gelmiştir.
Nüfus yoğunluğunun kontrolsüz bir şekilde artması, kaçak yapılaşmayı ve sağlıksız bina yığınlarını oluşturmuştur. Deprem kuşağında kalan ilçelerden Sultanbeyli'de de yapı stoğunun büyük bir kısmı kaçak olarak yapılmıştır. İlçenin mülkiyet yapısı ağırlıklı olarak çok hisseli kadastral parsellerden ve 2/B parsellerinden oluşmaktadır.
Bu tez çalışması ile Sultanbeyli’deki kadastral yapı özellikleri ve konut dokusu incelenerek, 6306 sayılı Kanunla gerçekleştirilen riskli yapı uygulamalarına etkileri tartışılmaktadır. Yapılan inceleme, düzensiz kadastral yapı ve üzerindeki yoğun yapılaşmanın, parsel ölçeğindeki dönüşüm uygulamalarını olumsuz etkilediğini göstermiştir. Sultanbeyli örneğinde gerçekleştirilen bu araştırma, benzer yapılaşma koşullarına sahip yerleşimlerde, mevcut konut dokusunun yenilenmesi ve nitelikli yaşam alanlarının oluşturulması amacıyla, uygulamaları kolaylaştırıcı nitelikte alternatif dönüşüm yaklaşımlarının geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
Anahtar Kelimeler: Bina yenileme, riskli yapı, Sultanbeyli
iv ABSTRACT M.Sc. Thesis
RISKY BUILDING PRACTICES IN UNPLANNED RESIDENTIAL AREAS WITHIN THE FRAMEWORK OF LAW NO. 6306:
EXAMPLE OF SULTANBEYLI Tuncay AKÇAY
İstanbul Commerce University Scıences Instıtute
Department of urban systems and transportation management Supervisor: Doç. Dr. Elif KISAR KORAMAZ
2020, 72 pages
In our country, many buildings have been destroyed and life losses have occurred in recent earthquakes. Along with the collapsed buildings, urban settlements came to the agenda. The uncontrolled increase in population density has created illegal construction and unhealthy building piles. In Sultanbeyli, one of the districts in the earthquake zone, a large part of the building stock was made illegally. The ownership structure of the district is mainly composed of many shares cadastral parcels and 2 / B parcels. With this thesis, the cadastral structure features and the housing texture in Sultanbeyli are examined, and the effects on the risky construction practices carried out by Law No. 6306 are discussed. The investigation showed that the irregular cadastral structure and the dense construction on it negatively affect the transformation applications on the parcel scale. This research, carried out in the example of Sultanbeyli, revealed that alternative settling approaches that facilitate applications should be developed in order to renew the existing housing texture and create qualified living spaces in settlements with similar construction conditions.
Keywords: Building renewal, risky building, Sultanbeyli
v
TEŞEKKÜR
Uzun bir çalışmanın sonucu olarak ortaya çıkan bu araştırmada;
Bana destek olan, bilgisi ve tecrübesi ile yol gösteren, beni yönlendiren ve gelinen bu noktada büyük bir emeği olan çok değerli Danışman Hocam Doç. Dr. Elif KISAR KORAMAZ’a teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Belki de hayatımın eksik olan bir yönünde bana pencere olarak hayatıma yeni bir bakış açısı kattınız, yoluma ışık oldunuz. Bizlere karşı göstermiş olduğu sabrın her damlası bu çalışmada bir kulaç daha atmamıza sebep olduğu için sizlere minnettarız.
Ayrıca çalışmam boyunca her türlü bilgi ve belgenin temini noktasında bana yardımcı olan Sultanbeyli Belediyesi Yapı Kontrol Müdürlüğü, Emlak-İstimlak Müdürlüğü, İmar ve Şehircilik Müdürlüğü, Bilgi İşlem Müdürlüğü, Strateji Geliştirme Müdürlüğü çalışanlarına, bu süre boyunca anlayışını hiç eksik etmeyen Park ve Bahçeler Müdürü ve çalışanlarına teşekkür ediyorum.
Ve;
Zaman kavramının başlangıcı olmamasına rağmen bu yolculuğa sayesinde başladığım, yol boyunca zorlandığım belki yorulup bırakmayı düşündüğüm, her anımda bana omuz veren destek olan ve belki kendisini ihmal etmeme rağmen aynı iştiyakla yanımda olduğunu hisssettiren kıymetlim, sevgili eşime,
Bazen bedenen bazen de ruhen benden yoksun olan ve ben yokken annesini yoran, üzen, ama yine de kendisini bize sevdirerek bütün yorgunluklarımızı unutturan sevgili oğluma,
Tarifsiz sevgilerle...
Tuncay Akçay İSTANBUL, 2020
vi
ŞEKİLLER
Sayfa
Şekil 3.1. Sultanbeyli ilçesinin coğrafi konumu ...20
Şekil 3.2. Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü, 1970 ...23
Şekil 3.3. Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü, 1982 ...24
Şekil 3.4. Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü, 2006 ...25
Şekil 3.5. Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü, 2017 ...27
Şekil 3.6. Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü, 2020 ...31
Şekil 3.7. Kuzey çevre yolu Sultanbeyli bağlantı güzergâhı...32
Şekil 3.8. Sultanbeyli ilçesi mahalle sınırları haritası ...33
Şekil 3.9. Sultanbeyli ilçesi 2009 ve 2019 yıllarına ait kadastral haritaları ...39
Şekil 3.10. Sultanbeyli ilçesi 1/5000 ölçekli nazım imar planı ...41
Şekil 3.11. Sultanbeyli İlçesi 1/1000 ölçekli uygulama imar planlarının bölgesel dağılımı ...42
Şekil 3.12. Sultanbeyli İlçesi1/1000 ölçekli uygulama imar planları ...43
Şekil 4.1. İstanbul ili deprem risk haritası ...46
Şekil 4.2. Sultanbeyli ilçesi K-4 bölgesi uygulama imar planı örneği ...48
vii
ÇİZELGELER
Sayfa
Çizelge 2.1. Yıllar itibariyle Türkiye ve Dünya kentsel nüfus oranları ...6
Çizelge 2.2. Türkiye’de kent ve köylerde yaşayan nüfus ...12
Çizelge 3.1. Nüfusun tarihsel gelişimi ve artış hızı ...28
Çizelge 3.2. Yıllara göre yaş gruplarının dağılımı ...28
Çizelge 3.3. Nüfusa kayıtlı olunan ile göre ilçe nüfus dağılımı ...29
Çizelge 3.4. İlçe, il, ülke bazında eğitim durumu ...30
Çizelge 3.5. Yıllara göre eğitim durumu ...31
Çizelge 3.6. Bina kat sayısına göre mahalle bazlı bina sayıları ...35
Çizelge 3.7. 2012 yılına ait mülkiyet deseni alan dağılım tablosu...36
Çizelge 3.8. Yıllara göre verilen yapı ruhsat sayıları ...37
Çizelge 3.9. Sultanbeyli ilçesinde ada ve parsellerin alansal dağılımı ...40
Çizelge 4.1. Yıkım ruhsatlarının parsel alanlarına göre dağılımı ...46
Çizelge 4.2. Yıkım ruhsatlarının kat yüksekliklerine göre dağılımı ...47
Çizelge 4.3. 190 adaya ait parsellerin alansal dağılımı ...49
1
1. GİRİŞ
Sanayideki gelişmelerin dünyada oluşturduğu etki 1950’li yıllardan sonra ülkemizde de kendini hissettirmiş ve kentlerdeki nüfus yoğunluğu artmaya başlamıştır. Artan nüfus yoğunluğu kendi sosyal çevresini, yaşam koşullarını ve kırsal hayat kültürünü de beraberinde getirmiştir. Aynı zamanda geldikleri sosyal çevre ve kültürden farklı bir kültür olan kent yaşantısıyla karşılaşmışlardır. Birçok ortak paydayla bir arada yaşama disiplini kent hayatı öğretilerinden olmakla beraber, insanların yeni disiplinleri kazanmaları bir anda olmamış, kentleşmeleri bir süreç gerektirmiştir.
Bu süreç içerisinde karşılaşılan temel sorunlardan biri barınma ihtiyacı olmuştur. Bu ihtiyacın karşılanabilmesi beraberinde gecekonduları oluşturmuştur. Gecekondu;
bilindiği gibi, belli bir plan dâhilinde olmayan, kaçak ve hızlı bir şekilde yapılan yapılardır. Gecekondular yapısal olarak sorunlar oluşturduğu gibi, plansız hareket edildiğinden düzensiz bir yapılaşma ortaya çıkmıştır. Bu durum altyapı ve mülkiyet sorunu olan çevreleri doğurmuştur.
Ülkemizde kentlerin nüfusunun artmasıyla birlikte oluşan barınma ihtiyacı, önce gecekondularla, daha sonra bu yapıların çok katlı apartmanlara dönüşmesiyle karşılanmıştır. Zamanla kentin yaşam kalitesini düşüren bu yapılar, birçok sosyo- ekonomik sorun üretmiş, aynı zamanda doğal afetler karşısında da ciddi bir tehlike oluşturmuştur. Bu bağlamda mülkiyet konulu problemler ve şehirlerin oluşmasındaki denetimlerin yetersizliği ciddi bir yapı stoğu sorununu ortaya çıkarmıştır.
İstanbul’un 39 ilçesinden biri olan Sultanbeyli, 1989 yılında belde, 1992 yılında ilçe statüsüne kavuşmuştur. Her ne kadar idari yapısı ilçe statüsünde olsa da kırsal hayatın tamamıyla bittiğini ve kent hayatının egemen olduğunu söylemek mümkün değildir. İlçe halkının büyük çoğunluğunun Anadolu’dan gelmiş olması, beraberinde ilçenin şu anki sosyal yapısını da şekillendirmiştir. Öyle ki, özellikle gelen vatandaşlar burada kurdukları sosyal yaşamla beraber memleketlerindeki akraba ve diğer komşularını da buraya çekmiştir. Hâlihazırda ilçede aynı köyden hatta aynı aileden olan çok sayıda hane mevcuttur. Planlı ve kontrollü bir yapılaşmanın sağlanabilmesi için şartların müsait olmadığı ilçe 80’li yıllardan sonra hızla göç
2
almış ve büyümeye başlamıştır. Süregelen bu göçler karşısında sorunlar çözülememiş ve ilçede kaçak yapılaşma nüfus artışına paralel olarak artmıştır.
Kent hayatının tam olarak yerleşmemiş olmasının nedenleri yıllardır çözülememiş mülkiyet sorununa kadar dayanmaktadır. İlçede 2/B diye tabir edilen orman vasfını yitirmiş arazilerin ve tarla vasıflı hisseli parsellerin çokluğu göze çarpmaktadır. Bu durum kolayca yapılaşmanın önünü açmış ve vatandaşlar tarafından bu arazilerde kolayca yapılaşma yapılmıştır. Orman arazilerinin de bu yapılaşmadan nasibini aldığı ilçe diğer yandan kendi içindeki büyümesini de sürdürmüştür. Evlilik gibi durumlarda yeni kurulacak aileyi dışarıya göndermekten ziyade kendi içinde koruma içgüdüsüyle hareket edilmiş ve mevcut yapıların üstüne ilave yeni katlar yapılmıştır.
Zaman içerisinde devam eden bu büyüme kaçak ve plansız yapılaşmayı gecekondudan çıkararak kaçak apartmanlara, ruhsatsız bina yığınlarına dönüştürmüştür. Belediye kayıtlarına göre 38.307 adet farklı kat yüksekliklerinde yapı bulunmakta olup, bunların büyük bir kısmı ruhsatsız ve belli bir mühendislik hizmeti almamış yapılardır. Buna bağlı olarak altyapı, ulaşım gibi sorunların olması, yaşam kalitesini düşürmüş, sağlıklı bir kentsel çevre ve kent yaşantısı oluşturulamamıştır.
İlçede, mülkiyet sorununun yeni çözüme kavuşması ve deprem riski taşıyan binaların çokluğu kentsel yenileme ve dönüşüm ihtiyacı oluşturmuştur. Bu tez çalışmasında;
mülkiyet çözümüne bağlı olarak oluşan yeni parselasyon yapısı vemevcut imar planlarının ilçenin yenileme ve dönüşüm sürecine olan etkileri araştırılmıştır.
Çalışmada ilk olarak,literatür araştırması yapılarak kent ve kentleşme kavramları açıklanmış, bu kavramlardan hareketle kentsel dönüşüm kavramı ve uygulama türleri hakkında bilgi verilmiştir. Ülkemizde kentsel dönüşüm kavramı, uygulamaları ve konuyla ilgili yasal düzenlemelere değinilmiştir.
Ardından, Sultanbeyli ilçesinin tarihsel gelişim süreci, demografik yapısı, doğal ve yapılı çevre özellikleri hakkında bilgilendirmeler yapılmıştır. Ayrıca mülkiyet yapısı ve imar planlarının güncel durumları hakkında veriler paylaşılmış, tablo ve şekillerle açıklamalar yapılmıştır.
3
Çalışmanın özgün bölümünde 6306 sayılı Kanunun Sultanbeyli'de uygulanışı ve sürece dair istatistiki veriler paylaşılarak, genel değerlendirmeler yapılmıştır. Mevcut imar planları incelenerek, plan notlarının mevcut parsel yapısına olan etkileri üzerine analizler yapılmıştır. Yine bu bölümde araştırma grubu olarak kentsel dönüşüm ve yenileme işlemlerini yürüten müteahhit firmalar belirlenmiş ve bu firmalarla anket çalışması yapılarak mevcut uygulamalar hakkında görüşleri alınmıştır. Böylelikle arazideki uygulamaların yasal mevzuatla uyumluluğu araştırılarak çözüm önerileri üzerinde durulmuştur.
Ayrıca, Sultanbeyli'de gerçekleştirilen bu araştırma, benzer yapılaşma koşullarına sahip yerleşimlerde, mevcut konut dokusunun yenilenmesi ve nitelikli yaşam alanlarının oluşturulması amacıyla, uygulamaları kolaylaştırıcı nitelikte alternatif yenileme ve dönüşüm yaklaşımlarının geliştirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur.
4
2. LİTERATÜR ÖZETİ
2.1 Kent ve Kentleşme
Belli bir idari yapı ile sınırlandırılmış yerleşmeler kent olarak tanımlanmaktadır.
Burada idari yapı kavramından yerel yönetimler, yani belediyeler ifade edilmektedir.
Ancak bazen, belediyelerin kendi sınırlarının dışında başka idari birimler de kent kavramı içinde düşünülür (Keleş, 2017).
Günümüzde en yaygın yerleşim yeri olan kent; zaman içerisinde, insanların toplumsal varlık olma özelliklerinin, yaşadıkları ortamlarda oluşturduğu durumdur.
Kentlerin içerisindeki mahallelerin, ortaya çıkış şekilleri, kentleri birçok açıdan birbirlerinden ayırmaktadır. Kent; sadece yaşayan insanların ekonomik yapısını ve farklı çevresel özelliklerini ifade etmez, insanların yaşamlarına etki eden davranış ve düşüncelerinin oluşturduğu bir düzendir. (Sezal, 1992).
Bal (2015) kent kavramını şöyle tanımlamaktadır: “Kentler, ekonominin etkin kılındığı çeşitli hizmet sektörlerinde, tarımsal hayatın aktif olarak içinde olduğu, belli bir sınır içerisinde yaşayan nüfusun sosyal açıdan sınıflara ayrıldığı, meslek alanlarına göre farklılıkların gözlemlendiği, toplumsal yapının ve bilincin bir ürünü olan sivil toplum hareketliliğinin oluştuğu, yönetim unsurlarını temsil eden kurumların bulunduğu, yerel veya genel bağlantıları olan ayrışık bir toplumdur”(Bal, 2015).
Kent kavramını sadece nüfusa ve mekâna göre değerlendirmek anlamını daralttığı gibi farklı yönlerini de görmemizi engellemiş olur. Birçok farklı disiplini bir arada bulunduran yapısı ile tanımlaması yapılırken tüm yönleriyle ele alınması daha anlaşılır kılınmasını sağlayacaktır.
Çezik (1982)’e göre en genel ifadeyle kent; " tarımsal ve tarım dışı üretimle ilgili gerekli denetimlerin yapılarak ekonomik yapının da tarım dışı üretle bağlantılı olduğu, teknolojik gelişmelerin iş alanına göre nitelik kazandığı ve iş planlamasının iyi yapıldığı, toplumsal yapıda heterojen bir görünümün oluştuğu ve hareketli bir
5
mekanizmanın devamlı çalıştığı, insanların oluşturduğu bir yerleşim yeridir" (Çezik, 1982).
Kentler, köylerin kendi doğal yapılarının değişmesi sonucu meydana gelen yeni yerleşim yerleridir. Kentler oluşurken bir takım yapısal değişiklikler meydana gelir ve bu değişiklikler kentleşme olarak adlandırılabilir. Kentleşmeyi bir göç yoğunluğu, nüfus hareketi veya sanayideki gelişimi ve değişim olarak değerlendirmemek gerekir.
Ayrıca toplumsal yapıdaki bazı farklılıkları, kültürel zenginlikleri, bir arada çalışabilme olgusunun gelişmesini ve demokratikleşme gibi kavramların da vurgulanması gerekir (Bal, 2015).
Kentleşme kavramını dar bir çerçeveden değerlendirecek olursa, kentlerdeki nüfus hareketliliği ve buna bağlı olarak kentlerin artması olarak ifade edilebilir. Kentlerdeki nüfus artışında doğumların ölümlerden fazla olması da etkili olmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin kentlerinde, doğumlar oransal olarak azaldığından, kentleşme daha çok köylerden kentlere doğru oluşan göç hareketlerinden gelişmektedir. Kentleşmenin genel olarak tanımlaması yapılacak olursa; "endüstri ve sanayileşme hareketlerinin ekonomide oluşturduğu pozitif durumun kentlere yansıması ve toplumun kendi içerisinde organizasyon kaabiliyetinin gelişmesi, paylaşımların artması ve üzerinde barındırdığı toplumun yapısına göre kentlerin şekillendiği toplumsal gelişim sürecidir" (Keleş, 2017).
Kente yapılan göçlerin zamana yayılım oranı aynı zamanda kentin kendi içinde kentleşebilme oranını doğrudan etkilemiştir. İnsanların alışkanlıklarını, çevresel yaşam koşullarını ve sosyal hayat gibi bulundukları ortamın direk etki ettiği unsurlarını değiştirmeleri veya bulundukları ortama uyum sağlama süreci zamanla kazanılacak bir edinimdir. Bu bağlamda kentleşme uzun soluklu bir süreç olduğundan kentlerdeki nüfus hareketlerinin kontrollü ve zamanla orantılı olan bir ivme kazanması gerekmektedir.
Ülkemizde 1950’li yıllarda başlayan kentleşme sürecini dünya kentsel nüfus oranlarıyla kıyaslarsak özellikle 1970 yılından itibaren kentlerimizdeki nüfus hareketlerinin hızlı bir şekilde arttığı görülecektir (Çizelge 2.1). 1960’lı yıllarda
6
Türkiye’de ve Dünya’da nüfusun neredeyse 3’te 1’i kentlerde yaşarken, bu oran 2017 yılında Dünya’da yarı yarıyayken, ülkemizde nüfusun 4’te 3’ünün kentlerde yaşadığını görmekteyiz. Kentlerimizde yaşanan sosyo-ekonomik ve kültürel sorunları göz önünde bulundurduğumuzda yaşanan kentleşme sürecinin dünya ortalamasının üzerinde olduğu anlaşılmaktadır.
Çizelge 2.1: Yıllar itibariyle Türkiye ve Dünya kentsel nüfus oranları (ÇŞB, 2020)
2.2 Kentleşme Sürecinde Kentsel Dönüşüm ve Uygulama Türleri
Kentleşme sürecinde kentler, farklı gerekçeler ve faktörlerin etkisiyle dönüşüme uğramaktadır. Göç, sanayinin ve diğer ekonomik faaliyetlerin gelişimi gibi faktörler kentsel süreçler ya da afetler, savaşlar gibi kontrol dışı faktörler, kentlerin fiziksel dokusunun ve sosyo-ekonomik yapısının dönüşümüyle sonuçlanabilmektedir. Diğer yandan mevcut kentsel alanların yenilenmesi, iyileştirilmesi, ekonomik açıdan canlandırılması gibi sebeplerle kentlerin dönüşümü sağlanmaktadır. Bu nitelikteki süreçler, planlama, politika ve araçlarıyla kontrol altında ve kentsel dönüşüm uygulamalarıyla gerçekleştirilmektedir. İlkme (2008), kentleşme süreçlerinde zaman faktörüne değinmekte, toplumun dinamik ve hareketli yapısının zaman içerisinde sosyal, çevresel ve ekonomik nedenlere bağlı olarak bozulmalara yol açabildiğini
1960 1965 1970 1975 1980 1985 1990 1995 2000 2005 2010 2015 2017 TÜRKİYE 31,52 34,23 38,23 41,59 43,78 52,45 59,2 62,12 64,74 67,78 70,52 73,4 74,36 DÜNYA 33,57 35,53 36,53 37,65 39,28 41,12 42,92 44,69 46,52 48,96 51,45 53,84 54,74
0 10 20 30 40 50 60 70 80
yüzde(%)
TÜRKİYE DÜNYA
7
belirtmektedir. Doğal olarak bu durumda mekanların dönüşümü zaman içerisinde ortaya çıkan bir ihtiyaç olmaktadır. (İlkme, 2008).
Türk Dil Kurumunda dönüşüm ve kentsel dönüşüm kavramları şu şekilde tanımlanmıştır; Dönüşüm; olduğundan başka bir biçime girme, başka bir durum alma, şekil değiştirme, Kentsel Dönüşüm; kentin imar planına uymayan ruhsatsız binalarının yıkılıp planlara uygun olarak toplu yerleşim alanlarının oluşturulmasıdır.
Özden (2006), kentsel dönüşümü “belli bir zaman kavramı çerçevesinde varlığını devam ettiren yapılarda zamanla meydana gelen yıpranmaları ve bu yıpranmalardan kaynaklı oluşan değer kayıplarını, ayrıca çevre kalitesindeki bozulmalar gibi etkenlerin iyileştirilerek fiziksel mekânların canlandırılması eylemi" olarak tanımlar.
Kentsel dönüşümle ilgili başka bir tanımda ise Roberts (2000) kentsel dönüşümü;
kapsamlı ve geniş bir hareket olarak, bir bölgenin yaşam kalitesini artırıcı etkenlerin devamlı iyileştirilmesi için yürütülen çalışmalar olarak tanımlamaktadır.
Kentsel dönüşüm, özellikle mevcut yapıların eskimişliği ve buna bağlı olarak meydana gelen bozulma ve deformasyonlarla ilgili gerekli iyileştirmelerin yapılması olarak tanımlanabilir. Bu durumda aslında kentsel dönüşümün yeni bir planlama, yeni bir kent alanı oluşturulmasından ziyade çöküntüye uğrayan alanlarda yenileme işlemlerinin yapılması anlamı taşıdığı ifade edilmektedir. (Akkar, 2006).
Genel bir çerçeve içerisinde kentsel dönüşümün amacı ise; durumu itibariyle tehlikeli olan, eskimiş, köhneleşmiş, değer kaybına uğramış, riskli yapıları yenileyerek, yaşam alanlarının yeniden canlanmasını sağlamaktır. Bununla birlikte, çevresel yaşam kalitesini artırarak kentlerin tarihi ve doğal yapısını korumak, kentsel dokuyu günün fiziksel şartlarını da göz önünde bulunduracak şekilde iyileştirerek yeniden canlandırıp kente kazandırılmasını hedeflemektedir (Alpaslan, 2016).
Kentlerin yenilenme ihtiyaçları beraberinde farklı sorunlar da ortaya çıkarmaktadır.
Bu durumda hem kentlerin yenilenebilmesini sağlamak, hemde karşılaşılan sorunlara çözüm üretmek açısından kentsel dönüşüm başvurulan bir yöntemdir. Diğer bir deyişle kentsel dönüşüm, işlevini yitiren sanayi bölgelerinde, tarihi yerleşim
8
yerlerinde, oluşumu itibariyle birçok sorunu ortaya çıkaran konut bölgelerinde veya plansız ve sorunlarla gelişen kentlerde altyapı, üstyapı, sağlık ve ulaşım gibi bir çok alandan ortaya çıkan sorunlara çözüm üretebilmeyi hedeflemektedir. (Genç, 2008).
Bu amaçlardan hareketle kentsel dönüşümün düşünüldüğü alanlarla ilgili ortaya koyulacak çalışmalar orada yaşayan toplumların özellikleriyle doğrudan ilişkilidir.
Orada yaşayan halkın nereden geldiği, eğitim düzeyinin ne durumda olduğu, sosyo- kültürel yapısı, ekonomik yapısı, kendi öz değerlerine olan bağlılıkları, dönüşüm uygulamalarının en başından itibaren konu ile ilgili alınan kararlar süreci direk etkiler ve yönetir. (Özden, 2006).
Kentsel dönüşüm türleri/yöntemleri zaman içerisinde farklılıklar göstererek uygulanmış ve yapıların deformasyan durumu da göz önünde bulundurularak hareket edilmiştir. Sanayi devriminden sonra kentlerdeki nüfus hareketlerinin yoğun olması kentteki sosyal yaşamı zora sokmuştur. Özellikle sanayi ile beraber kentlerde sağlıklı yaşam alanları daralmış, sanayi endeksli yapılaşmalar artmıştır. Yaşam standartlarının düşük olduğu bu dönemde “kentsel yenileme” kavramı ön plana çıkmıştır. Bununla birlikte kentlerde sağlıklı yaşam koşullarına sahip yeni mekanlar oluşturulmuştur. Alt yapıdan park alanlarına, ulaşım ve üst yapı yeniliklerinden yaşamsal düzeyi ideal konut yapımına kadar bir çok alanda yenilikler yapılarak kentler rehabilite edilmiştir.
Kentsel dönüşümle ilgili yapılan değerlendirmelerde farklı kavramlar üzerinde durulduğu görülmüştür. Literatürde dönüşümle ilgili bir fikir birliğine varılmış olmamakla beraber, yaygın olarak kullanılan uygulama yöntemleri 4 başlıkta toplanarak tanımları ve uygulama koşullarıyla birlikte açıklanmıştır.
2.2.1 Kentsel yenileme
Adilhan vd. (2018) kentsel yenilemeyi “kentler, farklı zaman dilimlerinde ve farklı nedenlerden dolayı çöküntüye uğramaktadırlar. Bu çöküntü halini gidermek için, kenti etkileyen her alanda yapılan müdahaleler” olarak tanımlamaktadır (Adilhan ve Ünverdi, 2018). Başka bir tanımda ise yenileme, “kentlerdeki karışıklık ve bozulmaları düzeltmek ve gelişen ve değişen şartlara göre uyarlayarak yeniden tasarlamak için yapılan çalışmalar bütünü” olarak tanımlanmıştır (Hasol, 1998).
9
Diğer bir ifade ile kentsel yenileme; kamunun mevcut şartlar içerisinde yaptığı müdahaleyle, yapıların daha yaşanabilir hale gelmelerini sağlamak, çevresel yaşam kalitesini artırıcı şekilde günün şartlarına uyarlayarak tasarlamak ve böylelikle refah düzeyini artırmaktır. (Keleş, 1980).
2.2.2 Kentsel sağlıklaştırma
Kentsel sağlıklaştırma çöküntülerin, bozulmaların başladığı, kendi doğal yapısını kaybetmemiş olan kentlerin tekrar eski hallerine kavuşturulmasıdır. Fiziksel açıdan kentsel sağlıklaştırma sonrasında bölgenin kullanılabilir hale gelmesi için altyapı ve üstyapıda yenileme çalışmaları yapılması gerekmektedir. Bunlar; mevcut yolların kontrol edilerek bozulan kısımlarının tamir edilmesi, altyapı sistemini tamamen yeni teknolojiyle yapılarak yenilenmesi, alanda bulunan yapıların ihtiyaç durumuna göre tadilatlarının yapılması işlemleridir. Uygulama açısında kentsel sağlıklaştırma normal şartlarda var olan ancak kullanım durumu zayıflamış yapıları kullanabilir hale getirmektedir. Sonuç olarak fiziksel ve işlevsel olarak sağlıklaştırma projesi gerçekleştirilmesi sonucunda, kentin ekonomik açıdan daha sağlıklı hale gelmesini sağlamaktadır (Dinçer, 2020).
Kentsel sağlıklaştırma projelerinin amacı yapıların korunarak restore edilmesi olup sokaklarda, özellikle yapıların sokağa bakan cephelerinde yıpranan orijinal haline zarar vermeden yenilenmesi, ayrıca sokaklarda bulunan tarihi çeşme, kentsel mobilya vb. gibi yerlerin restore edilerek geri dönüştürülmesidir (Nuriyeva, 2019).
2.2.3 Kentsel koruma
Koruma, uygulamalı bir yaklaşımla değerlendiğinde, bir eylemi ifade eder. Kelime anlamı itibariyle savunma, sahip çıkma gibi kelimelerle aynı anlamı taşımaktadır.
Yani herhangi bir tehditle karşı karşıya olan ve buna karşı gözetlenmesi gereken, sahip çıkılan gücünü yitirmiş, zayıf bir olgu söz konusudur. Kentsel korumanın ilk adımı korunacak yapının veya alanın değerinin fark edilip, bir sonraki adımlar olarak tespit ve tescil işleminin yapılması bulunmaktadır (Can, 1993)
Keleş (2017)’e göre koruma; “ genellikle fonksiyonunu icra edebilen yapıların, geçmişi açısından, estetiksel yapısı ve taşıdığı kültürel değerler bakımından, bütün
10
bunlarla birlikte muhafaza edilmesini sağlamak için kuralsızlığın denetlenmesi ve aşırı nüfus birikiminin önlenmesidir” (Keleş, 2017).
Kentsel koruma faaliyeti, altyapı ve üstyapı elemanlarının gerekli kontrollerinin ve tamirlerinin yapıldığı, sosyal dokunun korunmak suretiyle bozulmadan günümüze kadar gelmesinin sağlandığı kent dokularıdır. Bu alanlarda mevcut yapıların basit ve esaslı bakım ve onarımları sürekli yapılmaktadır. Ayrıca, bu bölgelerde yeni yapılaşma nadiren olmakla beraber, asıl hedef kentsel koruma alanlarının fonksiyonunun değişmemesi ve sosyal dokunun korunmasıdır (Dinçer,2009).
2.2.4 Kentsel yeniden canlandırma
Canlandırma, “Yapıların, kendi fonksiyonlarını yitirdikleri, yapı olarak sağlam bulunmalarına rağmen, kıymetlerinin türlü nedenlerle azalmış olduğu durumlardaki bir gereksinim” (Keleş, 2017) olarak değerlendirildiğinde, kentsel yeniden canlandırma, ekonomik, sosyo-kültürel ve fiziksel olarak bozulmanın oluşmasındaki nedenleri gidermek veya değiştirmek için bölgenin değişikliğe uğrayarak canlanmasıdır (Özden, 2001).
Kentlerde, çeşitli nedenlerden dolayı bozulmalar olmuştur. Toplumun sosyal ve ekonomik yapısına bağlı bu bozulmalar, tekrar toplumun bu özelliklerini canlandırma ile giderilebilmektedir. Yıpranmış ve bozulmaya yüz tutmuş mekânlarda yeniden canlandırma ile beraber alanlar dönüştürülerek tekrar eski haline dönmeleri sağlanmaktadır. Kentsel yeniden canlandırma projeleri ekonomik, sosyal ve çevresel koşulların düzelmesini sağlayarak, insanlar arasındaki sosyal ilişkileri güçlendirmektedir. Kentlerin zaman içerisindeki büyümesi ve genişlemesi sonucundan kenarlarda bulunan özellikle endüstri ve sanayi alanlarının merkezi yerlerde kendini bulması kaçınılmaz bir gerçektir. Bu durumda da bu alanlarda gerçekleştirilen yenileme ve iyileştirme çalışmaları bölgenin yeniden hareketlendirilmesi açısından kentsel yeniden canlandırma projelerine örnek teşkil etmektedir (Şengünalp ve Doğruer, 2017)
11
2.3 Türkiye’de Kentsel Dönüşüm Gündemi ve Uygulamaları
Cumhuriyetle birlikte başlayan, sanayileşme ile hız kazanan kentleşme süreci Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerin kontrolsüz bir şekilde büyümesine sebep olmuştur.
Büyük yerleşim yerlerine yapılan bu göçler neticesinde sosyo-kültürel ve ekonomiksorunların yanında barınma sorunu da ortaya çıkmıştır. Barınma ihtiyacının kısa zamanda çözülmesi, sağlıksız ve kanunsuz yapılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Kontrolsüz bir şekilde yapılaşan kentlerde kötü yaşam koşulları, sağlıksız çevre şartları, çöküntü alanları oluşturmuş ve hem mekansal hem de sosyal anlamda dönüşüme ihtiyaç duyulmuştur. Özden’e göre kentsel dönüşümün ortaya çıkışını 4 grupta toplamak mümkündür. Bunlar göç, yasadışı yapılanma, kent merkezlerinin ve eski kent parçalarının sorunları ve süzülme süreci ile afetler, özellikle depremdir (Özden, 2006).
2.3.1 1950 - 2000 arası dönemde Türkiye'de kentsel dönüşüm
1950’li yıllarda kentlere başlayan göç hareketleriyle birlikte plansız yaşamın ilk adımları atılmaya başlanmıştır. Özellikle sanayileşmenin gelişmesiyle nüfus hareketleri kentlere doğru hız kazanmıştır. Kentleşme hareketlerini sadece nüfusun kırsal mekanlardan kentlere doğru hareket etmesi olarak değerlendirmemek gerekir.
Kentleşme süreci, nüfusun yer değiştirmesinden de öte ekonomik, sosyal, ve kültürel gibi birçok alanda değişimi beraberinde getirmektedir. (Işık ve Pınarcıoğlu, 2018)
1970’lere doğru şehirlerdeki kontrolsüz yapılaşma hızla devam etmiş, oluşan konut yapısı yasadışı yapılaşmanın etkisiyle şehirler için tehlikeli hale gelmeye başlamıştır.
Kentlerdeki plansızlık sonucu oluşan bu sağlıksız yapı, problemleri ortaya çıkarmaya başlamıştır (Aydınlı, Turan, 2012). Bu dönemde çıkarılan 775 sayılı Gecekondu Kanunu ile mevcut gecekonduların temizlenmesi, iyileştirilmesi ve artık gecekondulaşmanın önüne geçilmesi hedeflenmiştir. 1970’lere gelindiğinde ise hareketlenen kent merkezleri arasında kalamayan sanayi yapıları kendilerine yeni yerler oluşturmuşlardır. Bu durum da merkezi yerlerdeki bozulmaları hızlandırmış ve böylece bu alanların yenilenmesi ve rehabilite edilmesi düşünceleri oluşmaya başlanmıştır. (Uzun, 2006).
12
1980 öncesi döneme dair Türkiye’deki kent hareketlerinin toplumsal boyutunu Işık ve Pınarcıoğlu şöyle yorumlamaktadır; “Türkiye en başından bu yana kentleşmesini ağ türü ilişkiler içerisinde yaşamıştır. Bu ilişki ağları sayesinde kente gelen göçmenler, yabancısı oldukları kentte korunaklı sayılabilecek ortamlar yaratabilmişlerdir. Bu ilişki ağları göçmenleri, kentin anonimleştirci etkileri karşısında kaybolmaktan kurtarmış, kentte var kalabilmenin temel koşulu olan iş ve konut piyasasında tutunabilme fırsatları yarattığı gib, göçmenlere yükselebilme ve refahlarını artırabilme umudu sağlamıştır. Burada vurgulamak istediğimiz, göçmenlere refah vaat eden ve çoğu durumunda da bu refahı sağlayan korunaklı ilişkiler sisteminin, büyük çaplı değişiklikler geçirmiş de olsa Türkiye kentleşmesinin ilk aşamalarından bu yana varlığını sürdürdüğüdür” (Işık ve Pınarcıoğlu, 2018).
Çizelge 2.2. Türkiye’de Kent ve köylerde yaşayan nüfus, (1950-2014), (%) (Kiziroğlu, 2017)
Yıllar Toplam Nüfus
Kent Nüfusu Köy Nüfusu KentNüfus Oranı (%)
KöyNüfus Oranı (%) 1950 20.947.188 5.244.337 15.702.851 25,0 75,0 1955 24.064.763 6.927.343 17.137.420 28,8 71,2 1960 27.754.820 8.859.731 18.895.089 31,9 68,1 1965 31.391.421 10.805.817 20.585.604 34,4 65,6 1970 35.605.176 13.691.101 21.914.075 38,5 61,5 1975 40.347.719 16.869.068 23.478.651 41,8 58,2 1980 44.736.957 19.645.007 25.091.950 43,9 56,2 1985 50.664.458 26.865.757 23.798.701 53,0 47,0 1990 56.473.035 33.326.351 23.146.684 59,0 41,0 2000 67.803.927 44.006.274 23.797.653 64,9 35,1 2007 70.586.256 49.747.859 20.838.397 70,5 29,5 2014 77.695.904 71.286.182 6.409.722 91,8 8,2
80’li yıllara gelindiğinde ise artık kentler belli bir nüfus yoğunluğuna ulaşmıştır.
Kentlerin cazibesi nüfus hareketlerini hızlandırmış ve kaçak yapılaşma artık olağan bir hale gelmiştir. Öyle ki, 1980’li yıllarda gecekondular yerlerini kaçak apartmanlara bırakırken mevcut yapılar ekonomik amaçla kullanılmaya başlanmıştır.
85’li yıllara gelindiğinde ise kent nüfusu, köy nüfusunu geçmiştir (Çizelge 2.2). 1985
13
yılında çıkarılan Toplu Konut Kanunu ile, konut ihtiyacının karşılanmasında devlet desteklimevzuat çalışması yapılmıştır. Yine aynı yıl, amacı; yerleşim yerleri ve buralardaki yapılaşmaların mevzuata uygun olmasını düzenlemek olan, plan, fen, sağlık ve çevre şartları eksenindeki uygulamaları belirleyen 3194 sayılı İmar Kanunu yürürlüğe girmiştir. İmar Kanununun yürürlüğe girdiği tarihe kadar kentlerdeki çarpık yapılaşmayı, mevcut gecekonduları ve arazideki diğer harici uygulamaların tamamını tespit ve değerlendirme amaçlı 2981 sayılı İmar Affı Kanunu çıkarılmıştır.
Böylece kentlerin belli bir doygunluğa ulaştığı dönem olan 80’li yıllarda, bütün gayri resmi yapılar bu kanunla birlikte yasal hale gelmiştir (Işık ve Pınarcıoğlu, 2018).
1990’lı yıllarda başlayan yeni süreçte dünyadaki küreselleşmenin etkileri ülkemizde de hissedilmeye başlanmıştır. Özellikle uluslararası politikaların ülke politikalarını belirlediği dönemlerde (Avrupa Birliği süreci gibi) buna eklenince kentsel dönüşüm projeleri ön plana çıkmaya başlamıştır. Şehirlerde artık planlama kararları toplumun bazı kesimlerininde katılım sağladığı platformlarda belirlenmeye başlanmıştır. Bütün bu süreç kent merkezlerinde sitelerin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Kısacası kendi içerisinde kendi sosyal döngüsünü kurmaya çalışan ve daha ölçülü, daha olağan bir planlama anlayışı benimsenmiştir (Özden, 2006).
2.3.2 2000'den sonra Türkiye'de kentsel dönüşüm ve 6306 sayılı Kanun
2000’li yıllarda da kentsel dönüşümle ilgili mevzuat çalışmalarına devam edilmiştir.
5393 sayılı Belediye Kanunu, 5216 sayılı Büyükşehir Belediye Kanunu, 5226 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu, 5366 sayılı Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun 2005 yılı ve öncesinde yürürlüğe giren kanunlardır. Yine bu tarihlerde kentsel dönüşümle ilgili tasarı olarak kalan düzenlemeler yapılmıştır.
Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Kanunu tasarısı ve Dönüşüm Alanları Hakkında Kanuntasarısı çalışmaları yapılmış, ancak kanunlaşamamıştır (Seydioğulları, 2016).
2011 yılında Van’da meydana gelen depremden sonra, kentsel dönüşümle ilgili yürütülen çalışmalara hız verilmiştir. Özellikle mevcut yapı stoğunun yenilenmesi ve deprem, sel ve heyelan gibi doğal afetler karşısında can ve mal kaybını önleyici adımların atılmasına yönelik hükümlere yer verilerek süreç hızlandırılmıştır. 2012
14
yılına gelindiğinde ise çalışmalar tamamlanarak kanunlaşmış ve mayıs ayında 6306 sayılı Afet Riski Altında Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, aynı yılın ağustos ayında da kanunun uygulama yönetmeliği yürürlüğe girmiştir.
Kentsel dönüşüm konusunda atılan bu adımla arazideki uygulamalarda yasal bir zemine oturtulmuştur. 6306 sayılı Kanunun amaç kısmında: Bu kanunun amacı; “afet riski altındaki alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapıların bulunduğu arsa ve arazilerde, fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek üzere iyileştirme, tasfiye ve yenilemelere dair usul ve esasları belirlemektir.” Amacından da anlaşılacağı üzere, afetlere karşı risk kavramı üzerinden yaklaşılmış olan bu çalışmada, riskli durumu ortadan kaldıracak uygulamalarla beraber gerekli iyileştirme ve yenileme çalışmalarından bahsedilmiştir. Bu çalışma aynı zamanda, plansız yapılaşmayla oluşan kentlerin dönüşümü için doğrudan bu amaç ve başlıkla çıkan ilk kanuni düzenleme olmuştur.
Bu kanunla birlikte Çevre ve Şehircilik Bakanlığı müdahale alanlarına sadece riskli alanlar değil aynı zamanda fiziksel ve ekonomik ömrünü doldurmuş riskli yapılar da dâhil edilmiştir. Böylelikle riskli alanlarda yer alan, riskli olan veya olmayan yapılarla birlikte riskli alanlarda olmayan, fakat ekonomik ömrünü tamamlamış, yıkılma tehlikesi bulunan riskli yapıların da bu kanun kapsamında olduğu anlaşılmaktadır. Bu yasa ile Bakanlığa tek yapı ölçeğinde müdahale olanağı sağlanmıştır. Kanun hem alan bazında, hem de yapı ölçeği bazında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yetki kullanabileceği bir durum oluşturmuştur (Nuriyeva, 2019).
Afet riski altında bulunan alanların ve yapıların sorunlarının giderilmesine yönelik uygulamalarda karşımıza çıkan kavramların bilinmesi, uygulamaların anlaşılması ve doğru değerlendirilmesi açısından önemlidir. Bu kanunla beraber karşımıza çıkan ve uygulamada kriter olarak değerlendirilen rezerv yapı alanı, riskli alan ve riskli yapı tanımlarına aşağıda yer verilmiştir.
15 2.3.2.1 Rezerv yapı alanı
6306 sayılı Kanunda rezerv yapı alanı; bu kanun uyarınca gerçekleştirilecek uygulamalarda yeni yerleşim alanı olarak kullanılmak üzere, TOKİ’nin veya İdarenin talebine bağlı olarak veya resen Bakanlıkça belirlenen alanlardırşeklinde tanımlanmıştır. Rezerv yapı alanı tespitinin kimler tarafından ve nasıl yapılacağı yönetmelikte belirtilmiştir. Buna göre bir alanın rezerv yapı alanı olarak tespiti bakanlıkça resen yapılabilir. Yine TOKİ veya ilgili idare tarafından veya taşınmaz maliki olan gerçek veya özel hukuk tüzel kişileri tarafından bakanlığa veya ilgili idareye yapılan müracaat üzerine yapılabilmektedir. Yapılan çalışmalar ve hazırlanan dosya bakanlığa ve oradan da cumhurbaşkanına sunulmak üzere, Cumhurbaşkanının onayıyla, söz konusu alan rezerv yapı alanı olarak belirlenmektedir.
Rezerv yapı alanlarında, kanunun amacı çerçevesinde fen ve sanat norm ve standartlarına uygun, sağlıklı ve güvenli yaşama çevrelerini teşkil etmek ve kanunda öngörülen amaçlar çerçevesinde kullanılmak üzere;
Riskli alanlar ile bu alanlar dışındaki riskli yapılarda ikamet edenlerin nakledileceği rezerv konut ve işyerleri,
Gelir ve hasılat getirecek her türlü uygulama yapılabilir ve bu alanlar yeni yerleşim alanı olarak kullanılabilir.
2.3.2.2 Riskli alan
6306 sayılı Kanunda riskli alan; “zemin yapısı veya üzerindeki yapılaşma sebebiyle can ve mal kaybına yol açma riski taşıyan alan” olarak ifade edilmiştir. Yine 14/04/2016 tarih ve 6704 sayılı torba kanunda da riski alan tanımı; Kamu düzeni veya güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu yerlerde; planlama ya da altyapı hizmetleri yetersiz olan veya imar mevzuatına aykırı yapılaşma bulunan yahut yapı ya da altyapısı hasarlı olan alanlar, üzerindeki toplam yapı sayısının en az %65’i imar mevzuatına aykırı olan veya yapı ruhsatı alınmaksızın inşa edilmiş olmakla birlikte sonradan yapı ve iskân ruhsatı alan
16
yapılardan oluşan alanlar şeklinde genişletilmiştir. Tanımlardan da anlaşılacağı üzere alanın zemin yapısı dışında üzerinde bulunan yapıların durumuna göre de riskli alan tespiti yapılabilmektedir.
İlgili kanun ve buna bağlı olarak çıkarılmış olan kanunun uygulama yönetmeliğinde riskli alan çalışmalarını yapmaya yetkili kuruluşlar ve çalışma süreci hakkında detaylı bilgilendirme yapılmıştır.
Riskli alanla ilgili çalışmalar Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, TOKİ ve ilgili idareler tarafından yürütülebilebileceği gibi alanda bulunan taşınmaz maliki olan gerçek veya özel hukuk tüzel kişileri tarafından da yürütülebilmektedir. Çalışmalar neticesinde Cumhurbaşkanlığı makamının onayına sunulan çalışmalarda, onayın ardından riskli alan olarak belirlenen yerler Resmi Gazetede yayınlanır ve yürürlüğe girer. Karar sonrası yürürlüğe giren riskli alanlardaki uygulamalarla ilgili öncelikle süreci yürütecek idare belirlenmektedir. Çevre ve Şehircilik Bakanlığının süreci yürütebileceği gibi yetki devriyle İlgili İdare veya TOKİ de proje sürecini yürütebilmektedir.
2.3.2.3 Riskli yapı
6306 sayılı Kanunda riskli yapı; riskli alan içinde veya dışında olup ekonomik ömrünü tamamlamış olan ya da yıkılma veya ağır hasar görme riski taşıdığı ilmî ve teknik verilere dayanılarak tespit edilen yapılar şeklinde tanımlanmıştır.
Riskli yapıların tespiti Bakanlık ve idare tarafından yapılır. Ayrıca yine kanunun uygulma yönetmeliğinde belirtilen ve Bakanlık tarafından lisanslandırılan;
Kamu kurum ve kuruluşları,
Üniversiteler,
Sermayesinin en az yüzde kırkı kamu kurum ve kuruluşlarına ait olan şirketler,
17
Depremden korunma, deprem zararlarının azaltılması ve deprem mühendisliğinin gelişmesine katkıda bulunmak gibi konularda faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları,
29/6/2001 tarihli ve 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanuna göre bakanlıktan izin belgesi almış yapı denetim kuruluşları ile laboratuvar kuruluşları,
27/1/1954 tarihli ve 6235 sayılı Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Kanunu uyarınca, inşaat, jeoloji ve jeofizik mühendisleri odalarına büro tescilini yaptırmış kurum ve kuruluşlar tarafından tespit yapılabilir.
Taşınmaz malikleri veya kanuni temsilcileri tarafından Bakanlıkça lisanlandırılmış olan kurum veya kuruluşlara riskli yapı tespiti için müracaatta bulunulur. Yapılan incelemeler neticesinde Riskli olduğu tespit edilen yapılar, tespiti yapan kurum veya kuruluşlar tarafından Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğüne veya yetki verilmesi halinde ilgili idareye bildirilir. İl Müdürlükleri veya ilgili idareler raporları inceler, raporlarda eksik veya yanlış hususların bulunması halinde raporlar ilgilisine iade edilir, diğer uygun bulunan tespitlere ilişkin şerh bildirimi ilgili tapu müdürlüklerine iletilir.
İlgili tapu müdürlüğünce, tapu kütüğüne işlenen belirtmeler, riskli yapı tespitine karşı tebligat tarihinden itibaren onbeş gün içinde reskli yapının bulunduğu yerdeki müdürlüğe dilekçe ile itiraz edilebileceği, aksi takdirde tebligat tarihinden itibaren idarece altmış günden az olmamak üzere belirlenen süre içinde yapının yıktırılması gerektiği de belirtilmek suretiyle, hak sahiplerine tebliğ edilir ve yapılan tebligat müdürlüğe bildirilir.
Riskli yapı raporuna yapılan itirazlardan incelenmelerde haklı bulunanlar ilgili idareye bildirilerek gerekli düzeltmelerin yapılması sağlanır. Riskli yapı tespiti kabul edilen durumlarda ise riskli yapı olarak tapu kütüğüne kaydedilen taşınmazların maliklerine, altmış günden az olmamak üzere süre verilerek riskli yapıların yıktırılması istenir. Kanunun ön gördüğü süre içerisinde riskli yapının malikler tarafından yıktırılmaması halinde, hak sahiplerinin de görüşü alınarak riskli yapılara elektrik, su ve doğalgaz verilmemesi ve verilen hizmetlerin durdurulması ilgili
18
kurum ve kuruluşlardan istenir. Riskli yapıların insandan ve eşyadan tahliyesi ve yıktırma işlemleri; mülki amirler tarafından sağlanacak kolluk kuvveti, desteği ile İdarece yapılır veya yaptırılır.
Sonuç olarak kamuoyunda "kentsel dönüşüm yasası" olarak adlandırılan bu kanunda
“alan” ve “parsel” düzeyinde olmak üzere iki farklı uygulama yapılabilmektedir.
Riskli alan uygulamaları alan düzeyinde olup sosyal, ekonomik ve kültürel gibi çok yönlü etkileri sebebiyle geniş bir zeminde değerlendirilmekte ve tartışılmaktadır.
Bununla birlikte parsel düzeyindeki riskli yapı uygulamaları, mülk sahiplerinin girişimleri doğrultusunda yıkarak yeniden yapma şeklinde yürütüldüğü için kolaylıklar sağlamaktadır. Özellikle planlı gelişen alanlarda, çeşitli nedenlerle ekonomik ömrü kısalan veya bitme noktasına gelen yapılarda uygulandığı görülmektedir. Parsel düzeyinde yenileme uygulamalarıyla bir yandan mevcut yapı stoğu yenilenirken diğer yandan hem konut alanlarının fiziksel çevre özelliklerinde hem de sosyal ve ekonomik özelliklerinde bir değişim ve dönüşüm gerçekleşmektedir (Koramaz vd. 2014).
19
3. SULTANBEYLİ İLÇESİ'NİN GELİŞİM SÜRECİ VE YAPILAŞMA ÖZELLİKLERİ
Sultanbeyli ilçesinin, kentleşme sürecinin ele alınacağı bu bölümde, ilçenin sosyo- ekonomik yapısı, yapılı ve doğal çevre özellikleri, mevcut yapı stoğu ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sorunlar üzerinde durulmuştur. Kaçak yapılaşmadaki önemli etkenlerden biri olan mülkiyet yapısı ve gelinen son durum hakkında bilgi verilmiştir.
Ayrıca planlama sürecine değinilerek, bütün bu veriler ışığında 6306 sayılı Kanunun ilçede uygulanabilirlik koşulları incelenmiş ve gerekli değerlendirmelerde bulunulmuştur.
Bütün bu çalışmalar yapılırken; Sultanbeyli Belediyesi İmar ve Şehircilik Müdürlüğü'nden ilçedeki mevcut imar planları ve yapılaşma durumu hakkında ve Emlak-İstimlak Müdürlüğü'nden ilçenin mülkiyet yapısı, mülkiyet sorununun çözüm sürecindeki yasal düzenlemeler ve arazideki tespitler noktasında yapılan çalışmalar hakkında gerekli bilgi ve belgeler temin edilmiştir. Yine Sultanbeyli Belediyesi Yapı kontrol Müdürlüğü'nden 6306 sayılı Kanun çerçevesinde işlem yapılan dosyalar hakkında bilgiler alınmış, Strateji Geliştirme Müdürlüğü tarafından hazırlanan 2020 yılı Stratejik Plan'dan gerekli istatistiki veriler temin edilmiştir.
3.1 İlçenin Konumu
İstanbul’un 39 ilçesinden biri olan Sultanbeyli; Anadolu yakasında 2910 ha yüz ölçüme sahiptir. Kuzey ve Batıda Sancaktepe, Güney ve Doğuda Pendik, Güneybatı da ise Kartal ilçeleri bulunmaktadır. Güneyinde Pendik ve Kartal ilçe sınırları birleşiminde bulunan ve İstanbul’un en yüksek dağı olan ve üzerinde Aydos Kalesini barındıran Aydos Dağı (537m), kuzey kısmında ise Teferrüç Tepe (339 m) bulunmaktadır (Ağırman, 2014) (Şekil 3.1).
20
Şekil 3.1: Sultanbeyli ilçesinin coğrafi konumu (Google Earth, 2020)
3.2 Tarihsel Gelişim Süreci
İlçenin tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, Aydos Kalesi ve kalenin fethi sürecine kadar bakılabilmektedir. O dönemlerde askeri merkezi konumunda olan ve Sultanbeyli’yi de içine alan bölge Bizans dönemine aittir. Kalenin Osman Bey ve Orhan Bey dönemlerinde fethedildiği şeklinde farklı görüşler olmasına rağmen, 1328 yılında Orhan Bey döneminde fethedildiği kabul edilmektedir. Fetih sonrası Aydos kalesinin bölgeye hakimiyeti ve konumu nedeniyle İstanbul’un fethine kadar önemini korumuştur (Ağırman, 2014).
3.2.1 1950 öncesi dönem
Sultanbeyli arazilerine ilişkin kayıtlara geçmiş ilk satış işleminin 1954 yılına dayadığı bilinse de ilçenin mülkiyet açısından değerlendirilmesi 1800’lü yılların ikinci yarısına kadar gitmektedir. Sultan Abdülhamit tarafından dönemin bahriye nazırlarından Hasan Hüsnü Paşa’ya üstün başarılarından dolayı Samandıra, Paşaköy ve Sultanbeyli civarındaki arazilerin 84 parça halinde bağışlandığından söz edilmektedir (Işık, Pınarcıoğlu, 2018). Başka bir kaynakta ise, Sultan Abdülmecit’in kızı Cemile Sultan’ın eşi vefat edince maddi sıkıntılar çekmeye başladığı ve Hasan Hüsnü Paşa’ya Sultanbeyli çiftliğini sattığı yazmaktadır (Engin vd. 2013). 1894
21
yılında Hasan Hüsnü Paşa tarafından arazileri için yaptırılan harita, bölgenin özel mülkiyete geçtiği tarih olarak değerlendirilebilir. Yaklaşık 20 yıl arazilerin mülkiyetinde herhangi bir değişiklik olmamıştır. 1908-1911 yılları arasında arazilerin Frans Philipson isimli bir kişiye geçtiğinden bahsedilmekte ve bu konuda da kaynaklarda farklı ifadelere yer verilmektedir. Işık ve Pınarcıklıoğlu’na göre; Belçika Uyruklu bir levanten olan Philipson 1910’lu yıllarda arazinin yeni sahibidir. Gökçen ise kitabında konuyu şöyle anlatıyor: Osmanlı Sultanı 2. Abdülhamit, Hasan Hüsnü Paşa adlı paşasına 20 bin dönüm büyüklüğündeki Sultan Beyli Çiftliğini tımar olarak vermiştir. Hasan Paşa’nın ölümünden sonra oğluna kaldı. Hasan Paşa’nın oğlu, France Philipson adlı bir musevinin kızıyla evlendi. Musevikayınpeder, damadını borçlandırarak 20 bin dönüm çiftliğin tapusunu aldı (Gökçen, 1997). İlçenin kuruluş hikayelerinde ise Frans Philipson’un Belçika asıllı bir yahudi olduğu ve bölgede bir Yahudi devleti amacıyla hareket ettiği rivayet edilmektedir (Işık, Pınarcıoğlu, 2018).
Frans Philipson 1929 yılında vefat eder. 1942 yılında Av. Osman Vefik Bakan tarafından mahkemeye başvurarak müvekkilleri adına veraset senedi verilmesini talep eder. 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kapsamında devlet tarafından Bulgaristan göçmenlerine Philipson’un arazilerinin bir kısmı verilir. 1953 yılında yapılan bu kamulaştırma işleminin parası Philipson’un varisleri adına bankaya yatırılır. Fakat varisler tarafından kamulaştırma bedeline itiraz edilir ve ödenen paraya dokunulmaz. Aynı zamanda arazilerin kalan kısmı da 1954 yılında varisleri tarafından 103 kişiye 155 hisse olarak satılır. Ancak bu satış işlemi noter huzurunda yapılır ve tapuda herhangi bir işlem gerçekleşmez (Işık, Pınarcıoğlu, 2018). Işık ve Pınarcıoğlu bu satış işlemini şu şekilde değerlendirmektedir;bundan sonraki 30 yıl boyunda 103 kişinin sahibi olduğu 155 hisse yasal olan ve olmayan yollarla ufalarak binlere, hatta on binlere bölünecek ve araya gerçek hisse sahibi olmayanlarında karışmasıyla Sultanbeyli arazisinin sahibinin kim olduğunu bile belirlemenin imkansız olduğu bir durum çıkacaktır ortaya. 1987 yılına dek sürecek olan yasal sürecin sonunda, nerelerin orman olduğu ve kimin nereye sahip olduğuna dair başlangıçtaki çatışmaların tümüyle anlamını yitireceği bir noktaya gelinecektir (Işık, Pınarcıoğlu, 2018).
22
Noter huzurunda yapılan satış işlemi sonrasında alıcılar tarafından aynı yıl tapu tescil davası açılır. 1987 yılına kadar sürecek olan bir süreç başlamış olur. Süreç içerisinde Orman Genel Müdürlüğü, Maliye Hazinesi ve Vakıflar Genel Müdürlüğü davaya müdahil olur. 1984 yılında dava sonuçlanır ve arazilerin bir kısmı 1954 yılında satın alan alıcılar, varisleri ve bu alıcılardan satın alan alıcılararasında hisseleri oranında ve bir kısmı da orman ve maliye hazinesi adına tescil edilir. Karar 1987 yılında Yargıtay tarafından onanır (Ağırman, 2014).
3.2.2 1950-1980 arası dönem
1957 yılında idari yapısına kavuşan bölge adını da üzerinde bulunan çiftlikten almış ve Sultanbeyli köyü kurulmuştur. Bir yandan mahkemeler ve tapuya işlenmemiş arsa satışları devam ederken Sultanbeyli’nin köy statüsünü almış olması, köy muhtarlığının olması sonraki süreçleri etkilemiştir. Köy statüsü Sultanbeyli’nin gelişimi üzerinde iki açıdan etkili olmuştur. Bunlardan ilki, köy muhtarlığının arsa satışlarına ilişkin olarak en azından Sultanbeyli’de yaşayanlar nezdinde geçerli bir belge vermesi, arsa satışlarını ve mülkiyetin parçalanmasını hızlandırmıştır. İkincisi ise bu sayede, nüfusun, köylülerin arsa satışları üzerinde denetim yapabilmesi kolaylaşmıştır. Özellikle daha sonraki yıllarda muhtarlıktan satış senedi ile arsa alanlar, denetimsiz Sultanbeyli toprakların istedikleri yere yerleşmiş, rahatlıkla diledikleri binayı yapmışlardır (Işık, Pınarcıoğlu, 2018).
Kurulduğu tarihte Sultanbeyli köyü nüfusunun büyük bir kısmını 1945 yılında çıkarılan Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kapsamında devlet tarafından kamulaştırma yapmak suretiyle Frank Philipson’un arazilerine yerleştirilen Bulgar göçmenleri oluşturmaktadır. 1960 yılında 433 kişinin yaşadığı Sultanbeyli köyünde tarım ve hayvancılık ana geçim kaynakları olarak varlığını devam ettirmiştir. ( Şekil 3.2). Geçen 20 yıllık süre içerisinde köy nüfusunda zamana göre büyük bir değişim olmamış, 1980 yılında nüfus 2431’e ulaşmıştır.
23
Şekil 3.2: Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü (İBB Şehir Rehberi,1970)
3.2.3 1980 sonrası dönem
Kendi içerisinde mülkiyet edinme davalarının devam ettiği Sultanbeyli, ülke genelindeki kentleşme hareketlerinden ve göçlerden de nasibini almıştır. Özellikle 1980 sonrası ekonomideki büyümenin de etkisiyle açılan yeni istihdam alanları, insanları şehirlere doğru sürüklemiştir (Ağırman, 2014).Bu nüfus hareketinden etkilenen Sultanbeyli’de, gelen insanlar kendilerine kalabilecek bir gecekonduyu kolaylıkla yapabilmiş ve İstanbul’un herhangi bir yerinde iş hayatına atılmıştır. 80’li yılların başında seyrek bir şekilde devam eden bu döngü ilçe nüfusunu azda olsa artırmıştır. Ancak 1985 yılında ilçenin ortasından TEM otobanının geçmesi, bu tarihten sonra İstanbul’a gelen göç hareketinin Sultanbeyli’ye ulaşımını kolaylaştıran bir gelişme olmuştur (Şekil 3.3).
24
Şekil 3.3: Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü (İBB Şehir Rehberi, 1982)
İlçedeki göç hareketlerine ve nüfus yapısındaki değişkenlikler toplumsal boyutu ön plana çıkmıştır. Tarihi gelişim sürecinde de bahsedildiği üzere 1900’lü yılların başında Sultanbeyli arazileri Frans Philipson tarafından yahudi yerleşkesi olarak düşünüldüğü hikâyeleri ilçede yerleşimlere ivme kazandırmıştır (Işık, Pınarcıoğlu, 2018). Bununla birlikte gelen aileler kalacakları yerleri yapmanın rahatlığıyla akraba, komşu ve kendi çevrelerinden insanlarında gelmesine sebep olmuşlardır. TÜİK verilerine göre ilçede yaşayan büyük ailelere, büyük sülalelere rastlamak mümkündür. Özellikle doğudan gelen göçler ele alındığında aynı aşirete mensup nüfus yapısı ortaya çıkmaktadır.
İlçenin büyümesindeki diğer bir etken ise siyasi boyuttur. Ülke genelindeki siyasi hareketler yerel ölçekte de kendini hissettirmiştir. Etnik gruplaşmaların mahallelerde, semtlerde görülmeye başlandığı dönemlerde Sultanbeyli, dini referanslar ile insanların bir araya geldiği yer konumundadır. Özelikle büyükşehirlerde aynı franksiyonların bir arada bulunmak için göstermiş oldukları refleksin sonucudur bir bakıma Sultanbeyli (Işık, Pınarcıoğlu, 2018).
Sultanbeyli ilçesi hızla artan nüfusu sonucunda 31 Aralık 1987 yılında belde belediyesi olarak kurulmuş ve üç yıl sonra 1992 yılında ilçe olmuştur. Artık ilçe
25
gelişimini ve büyümesini yasal çerçevede yapmaya başlamıştır. Merkezi yönetimdeki sıkıntılar, yerelin denetimden yoksun kalması veya yereldeki siyasi kaygılara dayalı esneklikler, ilçe idarecilerinin rahat hareket edebilmelerine olanak sağlamıştır.
Belediye bu dönemde en önemli sorun olan mülkiyet problemi ve kaçak yapılaşmaya çözüm üretmek yerine gelişimini devlet idaresi anlayışından ziyade kendi belirlediği mevzuata göre sürdürmüştür (Işık, Pınarcıoğlu, 2018). Mülkiyeti belli olan küçük çaptaki parseller için mevzi planlar yapılmış, mülkiyeti belli olmayan ve hazineye ait arazilerde emlakçılar ve muhtarlar marifetiyle oluşturulan özel parselasyon krokileriyle satışlar yapılarakyapılaşma faaliyetleri devam etmiştir (Şekil 3.4). Satış ve beyanlarla alınan vergilerde vatandaşın beyanı esas kabul edilmiştir. Özellikle seçim dönemlerinde yoğun bir yapılaşma yaşanarak ve akabinde beyan etmek suretiyle vergisi verilerek yaşanan bu süreç günümüze kadar gelmiştir (Ağırman, 2014).
Şekil 3.4: Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü (İBB Şehir Rehberi, 2006)
Sultanbeyli İlçesi 23.07.2004 tarihinde yürürlüğe giren Büyükşehir Belediyesi Kanununun Geçici 2.maddesi ile İstanbul Büyükşehir Belediye sınırları içerisine dâhil olmuştur. Bu döneme kadar herhangi bir denetimden yoksun olarak karar alabilen Sultanbeyli ilçesi, kanunun yürürlüğe girmesinden sonra tek karar merci
26
olmaktan çıkmıştır. Özellikle imar ve bütçe konularında artık İstanbul Büyükşehir Belediyesi denetim ve kontrolündedir. Bu durumu Işık ve Pınarcıoğlu şöyle ifade etmiştir: “ Sultanbeyli’nin büyükşehir belediyesinin denetimine tabi olmaması, sonraki bölümlerde de göreceğimiz gibi Sultanbeyli belediyesine Sultanbeyli’nin hem kuruluşunda, hem de bugünkü durumuna ulaşmasında önemli bir hareket alanı sağlamıştır. Bu sayede belediye, Sultanbeyli’nin gelişimini belirleyen bir dizi kararı kendi başına almak ve uygulamak olanağına sahip olmuştur. Dahası, ileride üzerinde duracağımız gibi, ilçede kaçak yapılaşmaya göz yummuş, hatta göz yummanın ötesinde çoğu durumda gizli bile olmasına gerek duyulmayan bir suç ortaklığına girmiştir”(Işık, Pınarcıoğlu, 2018).
2015’li yıllara gelindiğindeSultanbeyli,sahip olduğu yüzölçüme göre belli bir doluluğa ulaşmış ve aldığı göçlerle zengin bir sosyal dokuya sahip olmuştur. Hızlı bir şekilde artan nüfusu ve kaçak yapılaşması ilçenin kentleşme sürecine doğrudan etki etmiştir (Şekil 3.5). Yapılaşacak fazla bir alanın kalmaması ve kentleşme sürecinde karşılaşılan olumsuzluklar,bundan sonra mevcut yapılaşmanın kentleşme sürecine katkı sağlayacak şekilde iyileştirilmesi çalışmalarının başlamasına olanak sağlamıştır.
27
Şekil 3.5: Sultanbeyli ilçesinin uydu görüntüsü (İBB Şehir Rehberi,2017)
3.3 Demografik Özellikleri
Sultanbeyli ilçe nüfusu 2018 yılı TÜİK verilerine göre 327.798 kişidir. Bu nüfusun %51, 2’si (167.763) erkeklerden oluşurken, %48, 8’i (160.035) kadınlardan oluşmaktadır. İlçenin en yüksek nüfus artış hızı 1990 yılında binde 618 olarak gerçekleşmiş ve nüfus 82.298 kişiye ulaşmıştır. TEM bağlantı yolunun Sultanbeyli’nden geçmesi ve 1989 yılında belde statüsünün kazanılmış olması insanların tercih sebeplerinin başında gelmekteydi.1990 yılından 2017 yılına kadar ilçenin nüfusu artmaya devam etmiştir. 2018 nüfus sayımıyla beraber ilk kez binde 6, 6 azalmış ve 327.798 kişi olmuştur (Çizelge 3.1).