TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Devamı 2. sayfada
Sınıflı Toplumda Eğitim Eşitsizliği
Christoph Butterwegge
Aslında yüksek nitelikliler genelde düşük va- sıflılardan daha fazla gelir elde ediyor ve iş- sizlikten daha az etkileniyor. Bir kişinin eğitim düzeyi ile sosyoekonomik statüsü arasında ise doğrudan bir bağlantı bulunmuyor: İnsan akıl- lı ve yine de dilenecek kadar yoksul, ama ay- nı zamanda çok budala ve yine de çok zengin olabilir. Öyleyse eğitim yoksulluğa karşı ne ke- sin bir çözüm ne de olağanüstü zenginlik bi- riktirmek için temel bir ön koşuldur, çünkü şir- ket kurucuları ve mirasçılarının zenginliklerini çoğaltmak için yüksek mezuniyetlere dahi ih- tiyaçları yok.
SAYFA 3
PoliTeknik’in 12. ve 13. sayılarında (2016) “Alman Medyasına Konu Önerile- ri” başlığı altında yayınlanan yazı dizisi şu paragrafla tanıtılıyordu:
“Almanya’nın on yılı aşkın süredir göçmenler dışında tartışacak başka ko- nuları yok muydu? Ya da medyada, si- yasi ‘talkshow’larda bu konular farklı tarzda, yapıcı bir bakış açısıyla ele alı- namaz mıydı? Farklı resimler gösterile- mez miydi? Tarihsel karşılaştırmalar ya- pılamaz mıydı? Alışıldık konuşmacılar
Sayıların sessiz dili: Covid-19 ve en alttakiler
Bülent Kaya
Halihazırda bulunan ve tek tük rastlanan ve- rilere göre Covid-19 göçmenleri ve etnik azın- lıkları nasıl etkilemekte? Amerika Birle- şik Devletleri’nde Siyah Amerikalılar, Hispa- nikler ve Kızılderililer Covid-19 pandemisin- den en fazla etkilenen gruplar. Örneğin, Siyah Amerikalılar’da pozitif vaka sayısı Hispanik ol- mayan Beyaz Amerikalılara göre 2,6 kez, has- tanede tedavi gerektiren durumlar 4,7 kez, ölüm oranları ise 2,1 kez daha fazla. Hispanik veya Latino göçmenlerin durumu Siyah Ame- rikalıların durumuna çok benziyor: vaka sayısı 2,8 kat, hastanede tedavi gerektiren durumlar 4,6 ve ölüm oranları ise 1,1 kat daha fazla.
SAYFA 4
Damgalanma Riski:
Göç deneyimli öğretmenlere dönük beklenti ve atıfların analizi ve eleştirel yansıması
Nune Tahmasian
Göç deneyimli öğrencilerin okul başarıların- da desteklenmesi için göç deneyimli öğretmen- lerin belirli yeterlik ya da kaynaklara sahip ol- duğu varsayımı ya da atfının, ayrım için ayrıca verimli bir zemin sunduğunu belirtmek gerekir.
Göç deneyimi atfı aynı zamanda daima özel bir rol verilmesini içerir. Bu özel rol üstlenildiğin- de ilgili kişiler öğretmenler odasında “biz” gru- bunu terketmeye ve göç deneyimli “siz” grubu- nun bir parçası olmaya zorlanıyor. Böylece kısa süreliğine kendini ait hisseden “Ausländer” da- ima “yabancı” kalıyor.
SAYFA 6-7
Egemenlik ve Politikleşme Arasında Dijitalleşme
Prof. Dr. Heinz Sünker
Korona pandemisi nedeniyle özellikle ‘eğitim ve öğretim işleri’ adıyla anılan yapıda yaşanan kırılmalar karşısında - aslında o eğitim ve öğ- retim işleri’ değil, gerçekte çoğu kez bir eği- timi ve politikleşmeyi engelleme işleridir ve amacı meta olarak ‘emekgücünün’ vasıflandı- rılması için gerekli bir sistemin üretimidir - ba- zı egemen çıkarlar ve deneyimsiz gözüken bir- çok kişi - özellikle de gazetecilikte - tarafın- dan “dijitalleşme ivmesi”nin zorunlu olduğu- na ilişkin zırvalamalarından sonra, söz konu- su dijitalleşme süreçleri bağlamında nelerin gündemde olduğunun bilincine varma zama- nı gelmiştir.
SAYFA 14-15
“Alman Medyasına Konu
Önerileri“nden Vazgeçilmeli mi?
dışında bu toplumu temsil eden başka kimseler yok muydu? 80 milyon nüfuslu bir ülkenin savaş, küresel kriz, göç, en- tegrasyon, radikal İslam, mülteciler gibi iç ve dış politika tartışmaları olmasay- dı, harkulade bir federal cumhuriyette mi yaşıyor olurduk? Medya aracılığıyla aktarılan gündem hangi konuları gölge- de bırakıyor? Bu konular bir toplumun en canalıcı sosyal ve siyasal sorunları- nı içinde barındırıyor olabilir mi? Gün- dem dışındakiler nasıl gündeme taşı- nabilir?”
+49 haber sitesinde PoliTeknik imzasıyla çıkan “Aydın aranıyor!
Almanya’daki Türkiye kökenli ve düşün- ce üretebilecek insanlar nerede?” başlık- lı makalede ise şu tümceler yer aldı:
“Alman kamuoyunda sizi de yakın- dan ilgilendiren ya da ait olduğunuz çevrenin doğrudan nesnesi olduğu bir tartışmada izleyici konumunda mısı- nız? Bu tartışmaların akabinde tetikle- necek tepkilere ya da çıkacak yasalara, sizin de görüşünüzü yansıtan bir söy-
lemle, bir reaksiyon gösterilemediği- ni, karşı koyulamadığını mı düşünüyor- sunuz? Hatta bu süreçte sizi sözde tem- sil eden kişilere daima söz hakkı tanın- masından mı yakınıyorsunuz? Yanıtı- nız evetse, o zaman şu, açık bir gerçek- tir: Demokrasiden dışlanıyorsunuz!”
(22 Ağustos 2020)1.
Alman medyası, siyasetin belirledi- ği içerikleri aşarak kendisi gündem ol- mak isteyen her politik çıkışın üzerin-
“Alman Medyasına Konu Önerileri”nden Vazgeçilmeli mi?
Sayfa: 2 TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Türkçe Gazete Türkische Zeitung Quartalsweise Üç ayda bir Unentgeltlich Ücretsiz ISSN 2198-8706
Herausgeber/
Yayımlayan Kurum:
Verein für Allseitige Bildung e.V.
(Çokyönlü Eğitim Derneği) Visdp | Chefredakteur/
Genel Yayın Yönetmeni:
Zeynel Korkmaz
Postanschrift/Posta adresi:
Postfach 25 03 48 40092 Düsseldorf Webseite/Internet adresi:
www.politeknik.de Kontakt/ İletiim [email protected]
Druck/ Baskı:
Hürriyet A..
Zweigniederlassung Deutschland An der Brücke 20-22
64546 Mörfelden Walldorf Gestaltung/Grafik Tasarım Atelier Grafik & Illustration Ömer Yaprakkıran
K Ü N Y E | I M P R E S S U M İ Ç İ N D E K İ L E R
1.-2. Sayfa PoliTeknik
“Alman Medyasına Konu Önerileri”nden Vazgeçilmeli mi?
3. Sayfa
Christoph Butterwegge Sınıflı Toplumda Eğitim Eşitsizliği 4. Sayfa
Bülent Kaya
Sayıların sessiz dili: Covid-19 ve en alttakiler
5. Sayfa
Prof. Dr. Georg Auernheimer Hasankeyf Her Yerde
6.-7. Sayfa Nune Tahmasian
Damgalanma Riski: Göç deneyimli öğretmenlere dönük beklenti ve atıfların analizi ve eleştirel yansıması
7. Sayfa Şener Elcil
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri
8. Sayfa
Dr. Wolfgang Bittner
NATO Doğu Genişlemesi Anlaşmaları Bozuyor - ABD Ulusal Güvenlik Konseyi arşivinden yeni belgeler ve ABD Başkanı’nın 9.500 asker çekme planları
9. Sayfa
Prof. Dr. Hans-Dieter Gelfert Tipik Alman - Almanların Tutum ve Davranışları
10. Sayfa Daniel Stosiek
Toprak Sorunu ve Finans Piyasaları - Honduras Örneği
11. Sayfa
Dr. Yeşim Kasap Çetingök Yetişkin Eğitim ve Öğretiminde Yönetişim
12.-13. Sayfa
Prof. Dr. Eric Mührel Nemesis
Beyrut, Korona ve Camus 14.-15. Sayfa
Prof. Dr. Heinz Sünker
Egemenlik ve Politikleşme Arasında Dijitalleşme
16. Sayfa PoliTeknik
“Eğitim Haklarının Genişletilmesi”
Projesi ve Kitap Tanıtımı hedefi şaşırması için o kendi üstüne dü-
şen görevi layığıyla yerine getirdi. Şim- di modern dönemin ağırlığı altında ezi- len, içine düştükleri acizliği anlamak isteyen insanlar komplo teorisyenleri (Covid19 protestolarında sıkça bu tabir kullanıldı), aşırıcılar, hayalperestler vb.
nitelemelerle öfkelerinden dahi mah- rum bırakılmak isteniyor, ancak öfke- ler katlanarak bir süre sonra tekrar or- taya çıkıyor, siyasileşerek sola ya da sa- ğa kayıyor.
Kamu yayın organlarının finansma- nı için her haneden zorunlu olarak top- lanan primler (GEZ) bu koşullarda bir
angaryaya dönüşüyor. “No taxation wit- hout representation”, 13 Amerikan ko- lonisi bu parolayla İngiliz kralına baş- kaldırıyordu: “Temsil yoksa vergi de yok”. Yukarıdaki araştırma temsil ol- madığını tüm çıplaklığıyla gözler önü- ne seriyor.
1. sayfadan devam...
den adeta bir silindir gibi geçiyor, baş- kalarına sınırlı bir söz hakkı dahi tanı- mıyor.2 O kontrol altında, Alman titiz- liğiyle rayında tutuluyor. İstediği za- man istediği bir kesimi kendi aynasın- da güzel-çirkin, iyi-kötü, eğri-düz göste- rebiliyor.
Alman medyasında siyasi tartışma programlarının temsil gücünü irdeleyen yeni bir araştırma ve yük- selen öfke
Medyanın taraflı ve siyasetin güdü- münde olduğu yaygın bir görüş, aşağı- daki araştırmadan çıkan bulgular da bu görüşü destekliyor.
Progressive Zentrum için Pauli- na Fröhlich ve Johannes Hillje’nin ha- zırladığı söz konusu araştırma (“DIE TALKSHOW-GESELLSCHAFT”), kamu ya- yın organlarındaki siyasi tartışma prog- ramlarında toplumun hangi kesimleri- nin ne derece temsil edildiğine ışık tu- tuyor. Buna göre programlara davet edi- lenlerin %42,6’sı siyasi parti temsilci- si ve %22,9’u da ağırlıklı olarak siyase- te yakın başkent gazetecilerinden oluşu- yor. Bu üçte ikilik paydan geriye kalan manzara ise şöyle: Bilim alanından tem- silciler %8.8, bireysel katılım %7,5, eko- nomi temsilcileri %6,4, kültür %2,8, si-
vil toplum %2,7, kamu idaresi %2,1, sos- yal alandan temsilciler %1,5; ekonomi konularında davetlilerin %80’i ise işve- ren temsilcilerinden oluşuyor. Araştır- macılar bu durumların demokratik bir sorun olduğunu vurguluyor.
Alman solunun konformist dediği bu mecra, son yıllarda özellikle Pegida ha- reketinin “yalancı basın” suçlamasıy- la aşırı sağ cenahın darbelerine maruz kaldı.
Alman toplumunun Hartz IV ile ola- ğanüstü yol kateden kitlesel yoksullaş- ması ve demokratik meşruiyeti olma-
yan kuruluşların, danışmanlık bürola- rı ve düşünce kuruluşlarının siyasi sis- teme dışarıdan müdahaleleri karşısın- da giderek artan tepkiler basında yan- kısını bulamadı, aksine söz konusu tep- kilerin dinmesi, mantıksal boşluğa dü- şürülmesi ya da itibarsızlaştırılması,
1 Bkz.: https://www.arti49.com/aydin-araniyor-almanyadaki- turkiye-kokenli-ve-dusunce-uretebilecek-insanlar-nerede- 2346063h.htm
2 Çinli sanatçı Ai Weiwei iltica ettiği Almanya’yı terk ederken ka- muoyunun durumunu şöyle tarif ediyor: “O, açık olmak isteyen, ama her şeyden önce kendini koruyan bir toplumdur. Alman kül- türü o denli güçlü ki, gerçekte başka düşünce ve argümanları ka- bul etmiyor. Açık tartışmalar için neredeyse hiçbir zemin yok, aykı- rı görüşler için de saygı”
3 Eski Alman Cumhurbaşkanı Joachim Gauck bu makamdaki son konuşmasında şu sözleri söylemiştir: „Bu Almanya şimdiye dek sahip olduğumuz en iyi, en demokratik Almanya’dır.”
▼
KAMU YAYIN ORGANLARININ FINANSMANI IÇIN HER HANEDEN ZORUNLU OLARAK TOPLANAN PRIMLER (GEZ)
BU KOŞULLARDA BIR ANGARYAYA DÖNÜŞÜYOR
❚
Alman medyasına bu koşullarda ne önerilebilir? Koşullandırılmamış ya- yınlar yapması, tarafsız, çoğulcu ve ba- ğımsız olması mı örneğin? O zaten “ta- rihin gördüğü en iyi Almanya’nın”3 do- ruğa erişmiş demokrasisini taçlandı- ran güzide bir değerdir, haliyle sırala- nan önerileri ihtiva ediyor. Aslında bu- na inanmayanlar kaideyi bozmaz. An- cak sayıları çok arttı ve siyasal söylem egemenliğini bu kesim üzerinde artık tahkim edemiyor.
PoliTeknik
Christoph Butterwegge
Sayfa: 3 TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Çeviri: PoliTeknik
Sınıflı Toplumda Eğitim Eşitsizliği
Federal Almanya’da eğitim fırsatla- rı Covid-19 kapma riskleri kadar eşitsiz dağılmıştır. Her iki konuda da örneğin sınıfsal pozisyon, bir diğer ifadeyle sos- yal köken ve (okula devam eden) çocuk- ların ailesel artalanı başrolü oynuyor.
Bu yüzden sosyoekonomik kutuplaştır- manın nedeninin, ona paralel artan bir eğitim eşitsizliğinde ve alt katmanla- rın kültürel eksikliğinde yatıp yatmadı- ğı sorulmalıdır. Ya da farklı bir deyişle:
Defalarca dile getirildiği gibi toplumun sınıflara bölünmesinin, herkes için da- ha fazla ya da daha iyi bir (okul) eğiti- miyle aşılıp aşılamayacağı sorusu yö- neltilmelidir.
”Eğitim yoksulluğu” - Kuşkulu bir kavram
Eğitim eşitsizliği üzerine yapılan ya- yınlar her ne kadar artmışsa da, onlar daha çok “eğitim yoksulluğu” konusu- nu ön plana çıkarıyor. Yanlış anlaşıl- maya açık ve en azından çok anlamlı bu kavram, Berlin Sosyal Araştırmalar Bi- lim Merkezi Başkanı Jutta Allmendin- ger (Wissenschaftszentrums Berlin für Sozialforschung) tarafından milenyu- mun arifesinde Alman alan tartışmala- rına sokuldu. Söz konusu kavram aslın- da eğitim eksiklerinin sosyal determi- nasyonuna atıfta bulunuyor ve bu duru- mu toplumsal açıdan kabul edilemez bir durum olarak işaretliyor, ancak – muh- temelen istemeden – yoksulluk sorunu- nun kendi kültürel boyutlarına indir- genmesine katkı sunuyor.
Eğitim eksikleri genç insanların es- nekleştirilmiş bir iş piyasasında tutun- masını kuşkusuz engelliyor. Ailelerin yoksulluğu da genellikle çocuklarının örgün eğitime devam etmemesine ya da herhangi bir mezuniyet elde edemeden okuldan ayrılmasına yol açıyor. Ailenin yoksulluğu bu durumdan etkilenen ço- cukların henüz ortaokulda sıkça eğitim sorunu yaşamasına neden oluyor. Aksi yöndeki etki ise pek de önemli değil: As- lında kötü ya da elde edilemeyen bir me- zuniyet gelir fırsatlarını azaltıyor ve iş- sizlik riskini arttırıyor, ama kişinin re- fahına, eğer bu kişi varlıklı ya da serma- yedarsa, neredeyse hiçbir olumsuz etki- ye yol açmıyor. Aslında kalıcı yoksulluk aptallaştırır, ama bu yüzden aptallık hiç de yoksul yapmaz.
Ekonomik ve Sosyal dezavantajlı ai- lelerden gelen çocuklar eğitimin en bü- yük kaybedenleri arasında yer alsa da, yoksullukları ender olarak yanlış ya da eksik mezuniyetlerden kaynaklanı- yor. Eksik mezuniyetler ise olsa olsa te- tikleyici ve güçlendiricidir, maddi dar- lığın asıl nedeni değildir. Ne var ki eği- tim eksikleri sıklıkla yoksulluğun kalı- cılaşmasına yol açıyor, çünkü günümüz- de bir insanın iş piyasasındaki fırsatla- rı ve mesleki kariyerleri artan oranda ortaokul, lise ve yüksekokullarda edi- nilen yeterliklerle bağlantılı. Bizimkisi
gibi kapitalist bir refah ve tüketim top- lumunda özellikle para, güvenli gelir ve mal varlığı kıtlığı ifade eden yoksulluk, finansal zorlukların yanı sıra (borçlan- ma), durumdan etkilenen kesimlerin neredeyse yaşamın her alanında zorun- lu olarak yokluk çekmesi anlamı taşır, örneğin sağlık, konut, muhit, kültür ve boş zaman ve ayrıca tam da eğitim ko- nularında.
1960 ve 70’lerde yaşanan eğitimde genişleme dahi okul sisteminin sosyal seçiciliğini değiştirememiştir. Eskiden
yükseköğrenim neredeyse topyekün (eğitimli) burjuva çevrelerden genç er- keklere ayrılmışken, genişleme ile bir- likte toplum akademikleştirilmiştir.
Salt iş ve üretim süreciyle ilgili değil, ay- rıca kişinin toplumsal konumlanışında eğitim derecesi önem kazanmıştır, bu- nunla birlikte sermayedarlık belirleyici ve sınıf ayrımı kalıcı olmuştur.
“PISA şoku” ile eğitim milenyum- dan kısa süre sonra neoliberalizmin ar- tan nüfuzu altında bir kez daha değer- lendi. Aynı zamanda sosyal olan şeyler kıymetten düştü ya da değersizleştiril- di, çünkü yatırıma elverişli bölge özel- liği için dezavantajlıydı. Yoksulluk o an- dan itibaren (medya) kamuoyunda de- zavantajlıların daha sık “eğitime uzak”
olması ya da mezuniyetlerinin bulun- mamasıyla gerekçelendirildi. Ama “eği- tim yoksulluğu” kavramı yoksulluk so- rununu salt yetersiz okul ve/ya da mes- lek eğitimine indirgediği için sorunlu değil, yani önemli, ama nitekim belir- leyici olmayan bir yaşam durumu mut- laklaştırılıyor. Gelir düzeyi ve finansal durumu iyi olmayan ailelere bu şekilde
sosyal dışlayıcı ve damgalayıcı “eğitime uzak” etiketi yapıştırılıyor.
Böylece neden ve sonuç tersyüz edi- liyor, çünkü giderek ekonomik emirle- re itaat eden, piyasaya uygun şekli alan, bir diğer ifadeyle kapitalist tarzda ör- gütlenmiş bir toplumda yoksulluk ne- redeyse zorunlu olarak eksik ya da ku- surlu bir eğitimi beraberinde getirir, öte yandan günümüzde iyi bir (meslek) eğitimi geniş ölçekli düşük gelir sektö- rü dışında çalışmak için artık hiç de gü- vence sunmuyor. Aslında yüksek nite-
likliler genelde düşük vasıflılardan da- ha fazla gelir elde ediyor ve işsizlikten daha az etkileniyor. Bir kişinin eğitim düzeyi ile sosyoekonomik statüsü ara- sında ise doğrudan bir bağlantı bulun- muyor: İnsan akıllı ve yine de dilenecek kadar yoksul, ama aynı zamanda çok budala ve yine de çok zengin olabilir.
Öyleyse eğitim yoksulluğa karşı ne ke- sin bir çözüm ne de olağanüstü zengin- lik biriktirmek için temel bir ön koşul- dur, çünkü şirket kurucuları ve miras- çılarının zenginliklerini çoğaltmak için yüksek mezuniyetlere dahi ihtiyaçları yok. Tersinden bakıldığında yoksulla- rın eğitimsiz olduğu önyargısı ampirik açıdan çürütülebilir, çünkü sözü edilen- lerin birçoğu orta ya da yüksek nitelik- li düzeyde.
Sonuç ve Çıkarımlar
Alman eğitim sistemi çok bölümlülü- ğü nedeniyle günümüz kapitalizminin sınıfsal yapısını zaten yeniden üretiyor.
“Şairlerin ve düşünürlerin ülkesinde”
eğitim ne denli piyasaya uygun örgüt- lenir, bir metaya indirgenir ve yatırıma
elverişli bölge olmak için yumuşak bir faktör haline getirilirse, okul sistemi sosyoekonomik eşitsizliği ve toplumun sınıfsal bölünmesini o denli çok yeni- den üretir. Çocuk ve gençler artan oran- da kamu değil, özel okullara devam edi- yor. Sosyal ayrım (varlıklı kesimlerin, zengin ve aşırı zenginlerin paralel top- lumlar oluşturması), daha çok seçkin toplumsal grupların kamusal okul sis- temine yüz çevirmesinde ifadesini bu- luyor.
Eğitim Federal Almanya’nın yeni eşitsizlik ve yoksulluk söyleminin mer- kezine yerleşmiştir, muhtemelen bunun nedeni de küçük burjuvalar için eğiti- min geçmişten beri alttakilerle arasına bir sınır çizecek tek olanağı sunmasıdır.
Çünkü eğitim ast konumundaki sınıf ve katmanlar karşısında farkı belirlemek için etkisi saptanmış bir araç görevi gö- rüyor. Özel çocuk yuvası, okul ve genç insanların genelde eliter bilinçle ayrıl- dığı üniversitelerin sayısındaki büyük artış bunu kanıtlıyor. Farklı sosyal kö- kenlerden çocukların kademelendiril- miş eğitim fırsatları, sosyal eşitliği bu- lunmayanlara salt biçimsel eşit davran- makla meşrulaştırılmakta ve bu kade- melendirilmiş fırsatların sürdürülebi- lirliği sağlanmaktadır. Ancak (okul) eği- timi bir insan hakkı olarak görülmedi- ğinden, aksine o yatırıma elverişli böl- ge şeklindeki neoliberal mantıkla ar- tık salt insan sermayesinin üretilmesi- ne dönüştüğünden, ki bu insan serma- yesinin varlığı bir ülkenin “kendi” eko- nomi bölgesinin dünya pazarındaki re- kabet gücünü belirler, işçi ve göç köken- li aile çocukları için varolan sınıfsal en- gellere denk düşen kasıtlı yapısal bari- yerler görmezden geliniyor. Eğitim ile yükselmeyi başarmış birkaç alt katman üyesi okul sisteminin sosyal seçiciliğini sorgulatmaya yetmez, aksine onlar ken- di başarımlarına ya da sıra dışı bireysel yeteneklerine borçlu oldukları bu başa- rılarıyla sistemi meşrulaştırırlar. Eği- tim, eşitsizliği sınırlandırma becerisi yönünden fazlasıyla abartılıyor. Ama o belirli toplumsal katmanlardan (çocuk- ların) maddi yönden seçkin olmamala- rını dengeleyecek her derde deva bir ilaç değil. Salt göç kökenli ailelerden ge- lenler değil, tüm çocuk ve gençler daha iyi eğitilmiş olsalardı, ki bunu dilemek gerekir, büyük olasılıkla salt daha yük- sek bir bilişsel düzeyde hâlâ az sayıda iş ya da meslek eğitimi olanakları için re- kabet ediyor olacaklardı. Aslında bu du- rumda üniversite mezunu taksi şoförle- rinin ve lise mezunu hizmetçilerin sa- yısı çok daha artardı, ama yoksulluk ve sosyoekonomik eşitsizlik hâlâ devam ediyor olurdu. n
Prof. Dr. Christoph Butterwegge 2016'ya kadar Köln Üniversitesi'nde siyasal bilimler bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı. Son olarak “Ungleichheit in der Klassengesellschaft”
başlıklı kitabı yayımladı.
▼
INSAN AKILLI VE YINE DE DILENECEK KADAR YOKSUL, AMA AYNI ZAMANDA ÇOK BUDALA VE YINE DE
ÇOK ZENGIN OLABILIR.
❚
Sayfa: 4
Bülent Kaya | Siyaset Bilimci ve Araştırmacı – İsviçre
TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Covid-19, hastalık durumuna bakıl- maksızın herkesi etkilemekte ama göç- men toplulukları ve azınlık grupları da- ha fazla etkilemekte. Covid-19, geliş- miş göç toplumlarında, sosyo ekono- mik eşitsizliklerin insanların sağlık du- rumunu etkileyen en önemli belirleyici olduğunu daha da belirginleştirdi. Sos- yoekonomik eşitsizlikler elbette ki ten rengine ya da göçmenlik statüsüne in- dirgenemez. Ne var ki, Koronavirüse yakalanmış göçmenler ve azınlık grup mensupları ağır vakalar içinde sade- ce yüksek bir oran oluşturmuyor, deza- vantajlı sosyoekonomik koşulları onla- rın hastalığa yakalanma ve nihayetinde ölme risklerini de ciddi bir şekilde art- tırıyor.
Koronavirüsün belirmesinden be- ri, bilimsel çevreler epideminin göç- men toplulukları ve azınlık grupları na- sıl etkilediği ve toplumsal gruplar arası eşitsizliklerin güçlenmesine nasıl katkı sunduğu sorusuyla meşgul olmaya baş- ladı. Bir araştırmacı için bu soruya ce- vap vermek, analizini yapacağı verile- re sahip olup olmamakla doğrudan ala- kalı. Göç toplumlarının veri oluştur- ma ve sunma konusundaki tavrı ülke- den ülkeye değişmekte. Örneğin, Ame- rika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de etnisite temelinde veri kayıtları tutu- lurken, Fransa’da eşitlik ve evrensellik prensibi öne sürülerek etnisite veya kö- ken temelinde herhangi bir veri kaydı- nın tutulması yasal olarak mümkün de- ğildir. Belçika’da etnik kriter temelinde araştırma yapılması tümüyle yasak de- ğil ama devlet kurumlarının bu tür ka- yıtları tutması mümkün değil. Alman- ya sadece milliyet temelinde veri kaydı yapabiliyor, yasalar din ve etnik köken temelinde veri kaydını ön görmüyor.
İsviçre’de ise köken veya milliyet bazın- da veri toplamanın önünde yasal engel olmamasına rağmen, federal yapı yerel otoritelerin kayıt altına aldığı verilerin kısa sürede araştırmacıların hizmetine sunulmasını geciktirmektedir. İngilte- re dışındaki Batı Avrupa göç toplumla- rının büyük çoğunda sistematik bir yak- laşım olmadığı için bu alanda karşılaş- tırma yapabileceğimiz veriler maalesef yok. Göçmenler ve Covid-19 ilişkisini anlamamıza yardımcı olacak rapor ve istatistik verilere tek tük rastlanılıyor.
Sayıların diliyle
Halihazırda mevcut ve tek tük rast- lanan verilere göre Covid-19 göçmen- leri ve etnik azınlıkları nasıl etkilemek- te? Amerika Birleşik Devletleri’nde Si- yah Amerikalılar, Hispanikler ve Kı- zılderililer Covid-19 pandemisinden en fazla etkilenen gruplar. Örneğin, Si- yah Amerikalılar’da pozitif vaka sayı- sı Hispanik olmayan Beyaz Amerikalı- lara göre 2,6 kez, hastanede tedavi ge- rektiren durumlar 4,7 kez, ölüm oran- ları ise 2,1 kez daha fazla. Hispanik ve-
ya Latino göçmenlerin durumu Siyah Amerikalıların durumuna çok benzi- yor: vaka sayısı 2,8 kat, hastanede te- davi gerektiren durumlar 4,6 ve ölüm oranları ise 1,1 kat daha fazla. Michi- gan eyaleti örneğine bakarsak, toplu- mun %14’ünü oluşturmalarına rağmen vakaların %33’ü ve ölümlerin %40’tan fazlasına Siyah Amerikalılar’da rastla- nıyor.1 Siyah Amerikalılar, Hispanikler ve Kızılderililerin yaşam koşulları Be- yaz Amerikalıların veya Asyalı toplu- luğun içinde bulunduğu koşullara gö- re virüsün yayılmasına çok daha mü- sait. New York’ta yapılan bir araştır- maya göre Koronavirüs vakalarının yo- ğun olduğu mahalleler genellikle Siyah Amerikalıların yoğunlukta yaşadığı ve oda başına metre kareye en çok insanın düştüğü mahalleler2. Bu koşullarda sos- yal mesafenin korunmasının hiç de ba- sit olmayacağını kolaylıkla tahmin ede- biliriz.
Avrupa’ya gelirsek. Mayıs ayında yayımlanan bir araştırmaya göre İn- giltere’de Covid-19’a yakalanma riski Siyahlar, Asyalılar ve diğer etnik grup mensuplarında çok daha yüksek.3 İngil- tere Ulusal İstatistik Kurumunun (ONS) gerçekleştirdiği ilk anket, siyahi ve et- nik azınlıkların Covid-19’dan dolayı öl- me riskinin beyazlara göre çok daha yüksek olduğuna işaret ediyor.
İngiltere’de yaş, diğer sosyo-demo- grafik karakteristikler ve sağlık duru-
mu göz önüne alındığında siyahi kadın ve erkeklerin Covid-19’dan ölme ora- nı beyaz kadın ve erkeklerin ölme ora- nından iki kat daha fazla. Aynı şekilde Bangladeş ve Pakistan kökenli erkekle- rin ölüm oranı beyaz erkeklerin ölüm oranının neredeyse iki katı. Kadınlarda ise bu oran bir buçuk katın üzerinde.4 Bu eğilim University College London’un (UCL) yaptığı bir araştırma ile de teyit ediliyor. UCL’nin araştırmasına göre, etnik azınlık mensuplarının Koronavi- rüsten ölme riski ortalama ölüm riskin- den 2 veya 3 kez daha fazla.5 İngiltere’de göç kökenli doktor ve sağlık personeli- nin epideminin ilk kurbanları arasında ön sıraları oluşturmaları tesadüf olma- sa gerek.
Norveç Halk Sağlığı Enstitüsü (FHI) verileri Somalili sığınmacıların Koro- navirüse yakalanma riskinin toplum- daki nüfus oranlarına denk düşen risk- ten 5 misli daha fazla olduğunu gösteri- yor.6 İsveç halk sağlığı kurumunun veri- leri bu gerçeği doğruladığı gibi Somali- li sığınmacılarda ölüm oranının genel ölüm oranından dikkati çekecek şekilde fazla olduğuna da işaret etmekte.7 Irak- lı, Suriyeli ve Türkiyeli göçmenlerde de pozitif vaka sayılarının nüfus oranları- na göre daha fazla olduğu bildirilmekte.
Somalili sığınmacıların yoğun olduğu Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de, So- malili sığınmacılar Nisan ortasında test edilen pozitif vakaların %17’sini oluş- turmakta, bu oran onların Helsinki nü- fusu içindeki oranlarından tam 10 kat daha fazla.8
Göçmen gruplar içerisinde en deza- vantajlı gruplardan birisi olan ‘kâğıtsız’
göçmenlerin (sans-papiers) Koronavi- rüsten nasıl etkilendiklerine dair maa- lesef elde yeterince veri yok. Uzmanlar, bu grubun sığınmacılarla birlikte göç- men gruplar içerisinde en dezavantaj- lı grubu oluşturdukları ve Covid-19’dan ciddi şekilde etkilendikleri görüşünde- ler. Göçmen toplulukların ve etnik azın- lıkların Covid-19’dan nasıl etkilendik- lerini daha kapsayıcı şekilde anlamak için karşılaştırılabilecek verilere, en- feksiyonlar, ağır vakalar ve Covid-19’un neden olduğu ölümler ile ilgili raporla- ra ihtiyaç var. Umarız bu alandaki boş- luk yakında doldurulur ve sağlıklı ana- lizlerin yapılacağı veriler araştırmacıla- rın hizmetine sunulur.
Risk faktörleri
Göçmen grupların ve etnik azınlık- ların pandemi koşullarında büyük bir riskle - hastalığa yakalanma ve Covid- 19’dan ölme - karşı karşıya kalmalarına neden olan faktörler nelerdir? Araştır- macılar göçmen grup ve etnik azınlıkla- rın Covid-19’dan ciddi bir şekilde etki- lenmelerinin ve ölüm riskinin yüksek olmasının altında yatan nedenleri on- ların ekonomik ve sosyal alanda karşı
Sayıların sessiz dili:
Covid-19 ve en alttakiler
karşıya kaldıkları eşitsizliklere bağla- maktalar. İşte en önemlilerinden bazı- ları:
●Sağlık sistemine erişim ve kullanım:
Göçmen gruplar ve etnik azınlıklar dil ve iletişim sorunu, sistemi yeterince ta- nımamak vb. gibi farklı nedenlerden dolayı sağlık sistemine erişmekte güç- lük çekiyor ve bu yüzden de sağlık sis- teminden yeterince yararlanamıyorlar.
● Çalışma koşulları: Göçmen grup ve etnik azınlıklara mensup birçok insan Covid-19’un yayılmasına müsait, sosyal mesafenin gerçekleşmesinin zor oldu- ğu fabrika ve restoran gibi toplu alan- larda çalışmaktalar.
● Düşük eğitim ve gelir düzeyi: eğitim ve
gelir düzeyi düşük insanlar genellikle evden çalışma olanaklarının pek olma- dığı, çalışma koşullarının esnek olma- dığı işlerde çalışmaktalar. Bu durum onları her gün işe gidip-gelme ve bazen hasta olsalar bile işten ayrılamama gi- bi bir zorunlulukla karşı karşıya bırakı- yor ki, bu da Koronavirüsle temas riski- ni arttırıyor.
●Ev koşulları: Göçmen grup ve etnik azınlıklara mensupların büyük bir ço- ğunluğu kalabalık hanelerde ve insan sirkülasyonunun yoğun olduğu bina- larda yaşıyor. Bu ortamlarda sosyal me- safe uygulamasının çok zor olması vi- rüsün yaygınlaşmasını kolaylaştırıyor.
● Ayrımcılık: Avrupa’da sağlık ve iyi ol-
ma halini korumaya yönelik sağlık, loj- man, eğitim, adalet vb. birçok toplum- sal alanda ayrımcılık maalesef hâlâ önemli bir faktör. Ayrımcılık, kronik strese yol açtığı gibi sosyal ve ekono- mik koşullara da olumsuz bir etki yap- makta ve sosyoekonomik düzeyi düşük grupların Covid-19 riskiyle daha fazla karşı karşıya kalmalarına katkıda bu- lunmakta.
Eğer statülerine, kökenlerine ve et- nik aidiyetlerine bakılmaksızın, herke- sin güvenli bir yaşam sürdüreceği, ya- ni haysiyetli bir yaşam ve ölümün eşit paylaşılacağı bir toplum arzulanıyorsa, dezavantajlı göçmen grupların ve etnik azınlıkların Covid-19’dan korunması kamusal bir öncelik olmak zorundadır.
n
Dipnotlar:
1 https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/covid-data/
investigations-discovery/hospitalization-death-by-race- ethnicity.html
2 https://furmancenter.org/thestoop/entry/Covid-19-cases-in- new-york-city-a-neighborhood-level-analysis
3 https://wellcomeopenresearch.org/articles/5-88
4 https://www.ons.gov.uk; https://www.hsj.co.uk/exclusive- deaths-of-nhs-staff-from-covid-19-analysed/7027471.article
5 https://www.ucl.ac.uk/covid-19-research
6 https://gh.bmj.com/content/5/6/e002913.abstract
7 https://www.diva-portal.org/smash/record.jsf?pid=diva2%
3A1452020&dswid=2qhrhCmL
8 https://www.reuters.com/article/us-health-coronavirus- norway-immigrants/covid-19-takes-unequal-toll-on- immigrants-in-nordic-region-idUSKCN2260XW
Sayfa: 5 TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Prof. Dr. Georg Auernheimer
Hasankeyf Her Yerde
Bütün uluslararası protestolara rağ- men Hasankeyf vadisinde Dicle nehri- nin suyunu tutan baraj inşa edildi. Böy- lece yüzlerce yıllık yerleşim yerleri su altında kalacak. 10.000 kişi yurdunu kaybetti.1 Bu öfke uyandıran açık bir mülksüzleştirmedir. Ancak mülksüzleş- tirmeler kapitalizmin hazırlık dönemi ve tarihine şekil vermiştir. Ama günü- müzde bunlar daha incelikli ve gizlidir.
Batı Almanya’da savaş sonrası, ben daha gençken, dünya henüz yerli yerin- de gibiydi. Sistem herkesi tatmin edi- yordu adeta. Sömürüden söz etmek ar- tık “çağdışıydı”. Çünkü ortalama gelir düzeyi, mütevazi olmakla birlikte bir ai- lenin yaşam standardını güvence altı- na alıyordu. Yaşlılık ve hastalık için de belli ölçülerde bir güvence sağlanmıştı, çünkü o kapitalizmde dayanışmacı bir toplumun kalıntılarına rastlamak hâlâ mümkündü. İşgücünün sömürüsü eski zamanlara kıyasla daha hafif değildi sa- dece. Çalışanlar tarafından üretilen ar- tı değer şirketler tarafından yeniden ya- tırıma aktarıldı ve bu “ekonomi muci- zesi” olarak adlandırılan sürecin de ne- deni olmuştur. Öte yandan bu artı de- ğerin bir bölümü, devlete vergi olarak akarak, genel toplumsal çıkarları tem- sil eden kamu kuruluşlarına, maddi ve sosyal altyapıya aktarılmıştır: Ulaşım, su ve enerji, eğitim kuruluşları, sosyal hizmetler. Kamunun yoksul olması o za- manlar kimsenin bilmediği bir şeydi.
İnsanlar mekansal ve sosyal hareketli- likten mutluydu. Toplumda yükselme beklentileri, gelişime olan inanç, özgür- lük ve güven duygusu buna tekabül edi- yordu.
Kapitalizmin bu çeşidi, yedek yatı- rımlardan fazlasına ve daha çok işçi- ye ihtiyaç duyan yeniden inşa süreci- nin gerektirdiği ve sosyal standartla- rın karşılaştırılmasını provoke eden Doğu’daki sosyalist sistemle karşı kar- şıya gelinen tarihsel nedenlere dayanı- yordu. ABD’nde Fordizm’in erken dö- nemi ve 1930’larda New Deal politika- sındaki akümülasyon rejimi aynı tarih- sel spesifik durumdaydı, ki burada, ar- tı değerin gerçekleşmesini garanti al- tına almak için pazara yeterli düzeyde alım gücü eklemek gerektiği görülmüş- tü. Kamunun altyapı yatırımları da bu- na eklenmiştir. Her ikisi de sisteme bü- yük bir meşruiyet kazandırmıştır. Hem ABD’nde hem de Batı Avrupa’da kapita- lizm bir normalite olarak duyumsandı ve yaşandı. Ama henüz Marx şunu sap- tıyordu: Kapitalist üretim ilerlerken, o üretim biçiminin gereklerini, eğitim, gelenek, alışkanlık nedeniyle tabii bir doğa yasası olarak kabul eden bir işçi sı- nıfı oluşur (MEW 23, 765).
Küresel Güney’deki ülkelerde yaşa- yan insanlar, en azından Afrika’da, bi- raz daha ılımlı haliyle Latin Amerika’da farklı bir kapitalizmle tanışmışlardır.
Devletleri bağımsızlığa kavuştuktan bu yana, sömürge sistemi döneminde oldu- ğu gibi hammadde ve tarımsal ürünler- den oluşan doğal zenginlikleri hâlâ ih- raç ediliyor. Bununla da kalmıyor – ya-
ratılan artı değer şimdiye dek çok düşük seviyede yeniden yatırıma ayrılıyor, bu nedenle de önemli ölçüde üretken güç oluşmuyor. Kârın yurtdışına transferi buna ekleniyor, özellikle çok sayıdaki yabancı şirket bunu yapıyor ve onlar bir de vergi indiriminden yararlanıyor. So- nuç ise inşa, altyapı ve kamu hizmetle- rine fazla kaynak ayrılamamasıdır. Dev-
let yoksul ve sürekli yeniden borçlanı- yor. İnsanlar sömürülmekle kalmıyor, yani çalışarak artı değer yaratmıyor sa- dece, “Rhein tarzı kapitalizm”den farklı olarak üretim süreci dışında da artı de- ğerin her bölümü çalınıyor. Altyapı za- yıf kalıyor ve devlet insanı kendi haline bırakıyor. Sömürü ilişkisi mülksüzleş- tirme ile genişletiliyor.
Mülksüzleştirme sömürüden (exploi- tation), işçilerin üretim sürecinde yarat- tıkları artı değeri alıkoymaktan ayırt edilmelidir (bkz.: Harvey 2015, 75). O, sömürünün aksine sermaye ilişkisinin doğrudan bir parçası değildir, o, serma- yenin genişletilmiş yeniden üretimini tamamlar. Whitfield (2020), Harvey’in
“dispossessions” kavramını üstleniyor, Foster/Clark (2020) bu tarz süreçleri
“expropriation“ ya da “robbery“ olarak adlandırıyor.
Çevre ülkelerde açığa kavuşturulabi- len durum, aşırı üretim ve küreselleşme nedeniyle giderek merkez ülkelerde de gerçekliğe dönüşüyor. On yıllardan beri yatırım oranı düşüyor (Zinn 2015, 38).
Zinn bir “akümülasyon durgunluğun- dan” söz ediyor (41). Üretken yatırımlar gerilerken ve gerilemeye devam eder- ken - Korona Krizi bu eğilimi arttıracak -, bir şirketin kısa vadeli parçalanmasıy- la ilgilenen kurumsal yatırımcıların şir- ket alımları artıyor. Meta üretiminde ge- rileyen kâr oranları karşısında “yatırım pazarları bir büyüme iksiri” görevi gö- rüyor (43). Ekonomi finansallaştırılıyor.
Ve yatırım olanakları sınırlı olduğun- dan, yatırım alanı arayan sermaye ka- mu kuruluşlarına göz dikti. Bunlar gü- venli talep nedeniyle yatırımcıların iş- tahını kabartıyor. Bununla birlikte ör- neğin kamu işletmelerinin, ulaşım kum- panyaları ya da enerji şirketlerinin te- kel konumu sıklıkla çok şey vadediyor.
Kamu şirketlerinin şu ana kadar için- de bulunduğu özelleştirme eğiliminin açıklaması budur. Özel hukuk biçimini
aldığı andan itibaren işletme hesapları- nın emri altına girilmiş oluyor. Hizmet- ler bir pazarda ya da kamunun özel mü- teşebbis olduğu tarz bir pazarda arz edi- liyor ve alım gücüne bağlı hale geliyor.
Finansallaştırma ve özelleştirme, toplumun yarattığı artı değerin genel toplumsal yararı artık zerre kadar art- tırmamasına yol açıyor. Yalnızca gelir
ve zenginlik eşitsizliği çok artmakla kal- madı, yüz yıldır böyle bir durumla kar- şılaşılmadı (Piketty 2020). Buna kamu- nun yoksulluğu eklenmektedir – eleş- tirimizin odağı bu noktadır –, özellikle de devletin hizmet idarelerinin bulun- duğu belediyeler düzeyinde, ki bu da ye- ni özelleştirmeleri cazip kılıyor.
Ama bununla da bitmiyor. Sermaye konut ve mekânsal hareketlilik gibi te- mel yaşamsal gereksinimleri de karşı- layarak kâr sağlamayı becerdi. Şöyle de denebilir: İş bitirici kapitalistin Marx ta- rafından eleştirilen Truck sistemi (çalı- şanlara maaşın aynî ödemeyle yapılma- sı) ile yaptığı ve günümüzde bazı yerler- de hâlâ devam eden şeyi (MEW 23, 493, 696) sermaye artık genel toplumsal dü- zeyde uyguluyor. Truck sisteminde işçi- ler işverenin kiraya verdiği konutlarda yaşamak ve sattığı gıdayı satın almak zorundaydı ve bu günümüzde de böy- le devam ediyor, dolayısıyla onlar ta- mamen bağımlıydılar.2 İşveren işçilerin kendi yarattıkları değerin ücret olarak ellerinde kalan kısmını dahi cebinden çekip alıyor.
Yalnızca tarihsel bakışta şu iki mülk- süzleştirme biçimi arasında ayrım yap- mamalıyız: a.) toprak, su, orman, kısaca doğal zenginlikler bağlamında ve gele- neksel bilgiyi kapsayan mülksüzleştir- mesiyle kapitalizm öncesi toplumun ta- lanı, ve b.) gelişmiş kapitalist toplumlar- da kamu kuruluşları ve hizmetlerinin özelleştirilmesi. Birinci durumda kapi- talist değerlendirme süreçlerinde yapı taşlarını ele geçirmek, yani “ilkel akü- mülasyon” söz konusudur. İkincisinde ise artı ürün için verilen toplumsal pay- laşım savaşlarının sonucu olan şeyin hükümsüz kılınması gündemdedir.
David Harvey açısından “mülksüz- leştirme stratejisi kapitalist dünyanın hâlâ temel bir öğesidir” (2015, 80; bkz.
2007, 90). Bu görüşüyle o, ister eko-
nomik, ister ekonomi dışı zora daya- nan kapitalist akümülasyonun kesin- tisiz mülksüzleştirmeye ihtiyaç duydu- ğuna inanan Rosa Luxemburg’la örtü- şüyor. Harvey tarihsel bir kavram olan
“ilkel akümüsalyon” kavramından fark- lı olarak “mülksüzleştirme yoluyla akü- mülasyon” kavramını kullanıyor (accu- mulation by dispossession). Bu, Küresel Güney’in bazı ülkelerinde olduğu gibi askeri zor kullanılarak yapılabilir. Bu- gün ise finans piyasasının ya da uluslar üstü kuruluşların kurumsal direktifle- rini içeren stratejiler kullanılıyor ya da doğrudan pazarın gücü. Harvey, Ulus- lararası Para Fonu’nun yapısal uyum programlarını “farklı alanlarda ve top- lumlarda mülksüzleştirme yoluyla akü- mülasyonu kabul ettirmenin” bir adımı olarak görüyor (2007, 92).
Mülksüzleştirmeler kapitalist üretim tarzının niteliğidir. Birincisi, rasyonali- tesi geniş çaplı üretime, yoğunlaşmaya ve merkezileşmeye zorlar ve bu da, yan sanayi işletmesi olarak hayatta kalma- yı başarmadıklarında küçük üreticinin, zanaatkârın ve köylünün ekonomik var- lığına mal olur. İkincisi, hammadde ve enerji gereksinimi maden ocaklarının, barajların vs. inşasıyla zorunlu olarak toplulukların yaşam alanlarının tahrip edilmesine, çoğu kez sürülmelerine yol açar. Ekolojik maliyetin dışsallaştırıl- ması aynı durumu doğurur. Ve “sistem için hayati önem taşıdığı” belirtilen şir- ketler için hazırlanan kamusal kurtar- ma önlemleri ile tüm toplumun mülk- süzleştirilmesi gerçekleşir. Karl Georg Zinn için bankaları kurtarma paketle- ri “kamu maliyesinin fiilen özelleştiril- mesi” anlamı taşıyor (2015, 64).3 Böyle- si dolaylı özelleştirmenin yanı sıra, alt- yapının ve devlet hizmetlerinin özelleş- tirilmesi sermayeyi değerlendirmenin yeni bir modeli olmuştur. Eğer Hasan- keyf vadisindeki yerleşim yerleri bir ba- raja yerini bırakmak zorundaysa, mülk- süzleştirme elle tutulur ve de acımasız- dır, ancak o kadar da genel değildir.
n
Kaynak:
Foster, John B./ Clark, Brett (2020): The Robbery of Nature: Capi- talism and the Ecological Rift. New York.
Harvey, David (2015): Siebzehn Widersprüche und das Ende des Kapitalismus. Berlin.
Piketty, Thomas (2020): Ökonomie der Ungleichheit. Eine Einfüh- rung. 3. Aufl. München.
Whitfield, Dexter (2020): Public Alternative to the Privatisation of Life. Nottingham.
Zinn, Karl Georg (2015): Vom Kapitalismus ohne Wachstum zur Marktwirtschaft ohne Kapitalismus. Hamburg.
Çeviri: PoliTeknik
1 Bir zamanlar sayıları 10.000’i bulan bir nüfus yerinden sürül- dü. 2.000’i yönetim tarafından başka bölgelere yerleştirildi.
2 Korona Krizi sırasında et sanayisinde ifşa olan ve skandallaş- tırılan durumlar güncel bir örnek sunuyor.
3 2008/09 finans krizi sırasında AB genelinde “sistem için haya- ti önem taşıyan” bankalar için 1.6 trilyon avro harcanmıştır.
Sayfa: 6 TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
▼
YILLARDIR SAĞLANAMAYAN BAŞARIYA ONLARIN ULAŞMASI ISTENIYOR. AMA BU UMUTLAR NE DENLI YERINDE UMUTLARDIR?
❚ Öğretmenler odasında çeşitlilik, iş-
te federal siyasetin sınıflardaki çeşit- liliğe yanıtı bu. Burada çeşitliliğin çok belirli bir tasarımı odak noktada duru- yor, bu bağlamda sorgulanması gere- ken bir tasarım, çünkü o uzun zaman- dır disel-kültürel ve etnik-ulusal farklı- lıklara – tek ifadeyle: “Göç deneyimine”
indirgenmektedir (bkz.: Krüger-Potratz 2013: 17).
Öyle ki, göç deneyimli öğretmenle- rin göç deneyimi olmayanlarda bulun- mayan spesifik yeterlikler ya da kay- nakları beraberlerinde getirdiği varsa- yıldığından, illa ki göç deneyimi bulun- mayan öğretmenlerden daha uygun öğ- retmenler olduklarından hareket edili- yor (bkz.: Karakaşoğlu/Wojciechowicz/
Gruhn 2013:70).
Göç deneyimli öğrencilerin okul ba- şarılarında desteklenmesi için göç de- neyimli öğretmenlerin belirli yeterlik ya da kaynaklara sahip olduğu varsa- yımı ya da atfının, ayrım için ayrıca ve- rimli bir zemin sunduğunu belirtmek gerekir. Göç deneyimi atfı aynı zaman- da daima özel bir rol verilmesini içerir.
Bu özel rol üstlenildiğinde ilgili kişiler öğretmenler odasında “biz” grubunu terketmeye ve göç deneyimli “siz” gru- bunun bir parçası olmaya zorlanıyor.
Böylece kısa süreliğine kendini ait his- seden “Ausländer” daima “yabancı” ka- lıyor. Rommelspacher’e göre (2002) bu şekilde “siz” ve “biz” arasındaki sembo- lik sınır yeniden koyulmuş oluyor (bkz.:
Rommelspacher 2002: 50).
Güncel eğitim politikaları tartışma- sında göç deneyimi bir çeşit ek vasıf ola- rak görülüyor. Bu bağlamda ilgililerin duyguları tümüyle bir yana bırakılıyor:
Söz konusu öğretmenler bu atıflar nede- niyle kendini nasıl hissediyor? Bu bağ- lamda sürekli “göç deneyimli” bir insan olmakla yüzleştirilmek ve dolayısıyla daima bir reklam tabelası taşımak on- lar için ne anlam taşıyor?
Ve bütün bu tartışmada üvey evlat muamelesi gören şu sorudur: Göç de- neyimi bulunmayan öğretmenler da- ha yeterlikli görülen meslektaşları ile her yüzleştiklerinde profesyonellikle- rini yitirmiyorlar mı (bkz.: Rotter 2017:
12f)? Düşünülmeden kullanılan “göç deneyimliliği” kategorisi ile yeni bir ayırım çizgisi çekildiği gerçeği fark edil- miyor. Bu, sonuçta göç deneyimli öğret- menlere yöneltilen beklentilerde ifade- sini buluyor, ki o göç deneyimli ve öyle olmayan öğretmenler arasındaki temel ayırıcı özellikler varsayımına yol açı- yor. Ama göç deneyiminin, kişilerin ve özellikleri ile yeterliklerinin ortak bir-
şey yapılandırmak için bir kategori ola- mayacağı görülmüştür (bkz.: Akbaba/
Bräu/Zimmer 2013: 48).
Göç deneyimi kategorisi, “göç dene- yimli” öğretmenler tartışmasının ar- ka planında yapay bir oluşum ya da bir yapı olarak yaratılmış gibi görü-
nüyor ve eğitim politikası tarafından tekrar tekrar şişiriliyor. “Göç köken- li öğretmenler”den söz edildiğinde salt homojen bir grubun kastedilmediği açıktır. Söylem bunu telkin ediyor, ama durum öyle değil. Öğretmenlere tama-
Nune Tahmasian | Viyana Pedagoji Yüksekokulu
Damgalanma Riski:
Göç deneyimli öğretmenlere dönük beklenti ve atıfların analizi ve eleştirel yansıması 1
Çeviri: PoliTeknik
mı için geçerli olabilecek kaynak ve ye- terlikler atfediliyor. Bu şekilde homo- jen bir grup oluşturuluyor, gerçekte va- rolmayan bir grup, çünkü atfedilen ye- terliklerin çıkış noktası olarak insanın kendi göç statüsü, ne bireysel ne de pro- fesyonel bir biyografinin karmaşıklığı- nı anlatmaya yetmez (bkz.: agy).
Göç deneyimli öğretmenler, kabul etsinler ya da etmesinler, aldıkları “özel ünvan”la aniden odak noktaya yerle- şiyor. Hamburger’e göre (2009) bura- da “özne statüsünün tanınmaması” ne- deniyle kişilerin ciddi bir incinme teh-
likesi bulunuyor: Göç deneyimli kişiler nitekim kendine özgü ve eşsiz bireyler olarak kavranmıyor ve kabul edilmiyor, dışarı yansıyan yanları göç deneyimle- ri. Sonuçta tüm eylemleri ve kararları göç deneyimiyle bağlantılandırılıyor ve o çerçevede yorumlanıyor (bkz.: Ham- burger 2009: 51).
Kategoriler beklentiler doğurur (bkz.: Mecheril 2010: 37). Burada göç deneyimli öğretmenlerin yapılan atıf bakımından gerçekte olmak istemedik- leri, bir diğer ifadeyle olamayacakları bir kişiyi canlandırma zorunluluğu bü- yük bir tehlike olarak otada duruyor.
Anlaşılacağı üzere eğitim politikası tarafından göç deneyimli öğretmenle- re atfedilen yeterlik ve kaynaklar, salt onların yaşadığı göç öyküsüne dayan- dırılıyor. Göç deneyimli öğretmenlerin bu noktada bir tür göçe özgü, kültürel sermaye sahibi olduğu kabul ediliyor.
Bu sermaye inatçılık, esneklik, ağ oluş- turma ve çaba sarf etme isteği ile karak- terize olunuyor ve harekete geçme du- rumu olan göçün sonucu olarak görü- lüyor. Onlar bilhassa bu nedenlerle ye- ni potansiyel seçkinler ve eğitim siste- minde kültürlerarası yeterliğin arabu- lucuları konumunda görülüyor ve dola- yısıyla eğitim politikalarında okul sis- teminin yeni umudu olarak yüceltili- yor (bkz.: Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti Okul ve Eğitim Bakanlığı 2010: 3). Yıl- lardır sağlanamayan başarıya onların ulaşması isteniyor. Ama bu umutlar ne denli yerinde umutlardır? Bu anlamda, göç deneyimli öğretmenlerin, bu dene- yime sahip olmayanlardan daha kap- samlı kültürlerarası yeterlikler gösterip göstermedikleri sorusunu yanıtlamak için ampirik temel mevcut değil. Bu açı- dan göç deneyimli öğretmenlerin oto- matikman – bir diğer ifadeyle salt göç deneyimleri ve dolayısıyla biyografile- riyle göç deneyimli öğrenciler üzerin- de olumlu etki yapabileceklerini kanıt- layan kayda geçmiş çok az ampirik ve- ri mevcut (bkz.:. u.a. Strasser & Steber 2010; Rotter 2013; Rotter 2014; Kara- kaşoğlu 2010). Bu bağlamda göç dene- yimli öğretmenlerin gerçekten de sınıf- ta yeni umut olup olmadıkları ve yeter- liklerinin bazen abartılıp abartılmadı- ğı sorgulanmalıdır. Eğitim politikası- nın argümantasyon çizgisi izlendiğin- de medyada çok belirgin bir göç dene- yimli öğretmen imgesi yapılandırıldığı ve odak noktasına yerleştirildiği açık- lık kazanıyor, sorun çözen kişi imgesi.
Bu imgeye yakından bakıldığında, göç deneyimli öğretmenler, göç deneyimle- ri nedeniyle otomatikman sahip olduk- ları kaynaklarla ve çok sayıda, özel ye- terliklerle tıka basa doldurulmuş bir tür
DENEYİMLİ GÖÇ ÖĞRETMEN
MODEL ROL
DANIfiMAN
Çevirmen
Ve dahası Kültürler-
arası arabulucu
Türk kültürü uzmanı D‹N
tartıflmaları uzmanı
E¤itimde bafları için canlı kanıt
Göçmen aileler ile okul
arasında
Köprü
Sayfa: 7 TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28
Kaynakça
Akbaba, Y./Bräu, K./Zimmer, M. (2013): Erwartungen und Zuschreibungen - Eine Analyse und kritische Reflexion der bildungspolitischen Debatte zu Lehrer/innen mit Migrations- hintergrund. In: Bräu, K./Georgi, V. B./Karakasoglu, Y./Rotter, C.
(Hrsg.): Lehrerinnen und Lehrer mit Migrationshintergrund: Zur Relevanz eines Merkmals in Theorie, Empirie und Praxis. Müns- ter: Waxmann. S. 37 – 57.
Hamburger, F. (2009): Abschied von der Interkulturellen Pädagogik. Plädoyer für einen Wandel sozialpädagogischer Kon- zepte. Weinheim: Juventa.
Karakaşoğlu, Y. (2010): Lehrer, Lehrerinnen und Lehramtsstudi- erende mit Migrationshintergrund. Hoffnungsträger der interkul- turellen Öffnung von Schule. In: Neumann et. al. (Hrsg.): Schule mit Migrationshintergrund. Münster: Waxmann. S. 121-135.
Karakaşoğlu, Y./ Wojciechowicz, A./ Gruhn, M. (2013): Zum Stel- lenwert von Lehrerinnen und Lehrern mit Migrationshintergrund
im Rahmen interkultureller Schulentwicklungsprozesse. In: Bräu et. al.: Lehrerinnen und Lehrer mit Migrationshintergrund: Zur Relevanz eines Merkmals in Theorie, Empirie und Praxis. Müns- ter: Waxmann. S. 69 – 83.
Knappik, M. / Dirim, I. (2012): Von Ressourcen zu Qualifikati- onen – Was es heißt, Lehrerin mit Migrationshintergrund zu se- in. In: Fereidooni, K.: Das interkulturelle Lehrerzimmer. Pers- pektiven neuer deutscher Lehrkräfte für den Bildungs- und In- tegrationsdiskurs. Wiesbaden: VS Verlag für Sozialwissenschaf- ten. S. 89-94.
Krüger-Potratz, M. (2013): Vielfalt im Lehrerzimmer. Ak- tuelle bildungspolitische Entwicklungen unter der Frage von Kontinuitäten und Diskontinuitäten. In: Bräu et. al. (Hrsg.): Leh- rerinnen und Lehrer mit Migrationshintergrund: Zur Relevanz ei- nes Merkmals in Theorie, Empirie und Praxis. Münster: Wax- mann. S. 17 – 38.
Mecheril, P. (2010): Migrationspädagogik. Hinführung zu einer Perspektive. In: Mecheril, P. et. al. (Hrsg.): Migrationspädagogik.
Weinheim u.a.: Beltz. S. 7-22.
Rommelspacher, B. (2002): Anerkennung und Ausgrenzung:
Deutschland als multikulturelle Gesellschaft. Frankfurt am Main, New York u.a: Campus Verlag.
Rotter, C. (2013): Der Migrationshintergrund im Vordergrund – Lehrkräfte mit Migrationshintergrund aus einer professionsthe- oretischen Perspektive In: Journal für LehrerInnenbildung: jlb (2013), Heft 3, S. 7-14.
Rotter, C. (2014): Zwischen Illusion und Schulalltag. Berufliche Fremd- und Selbstkonzepte von Lehrkräften mit Migrationshin- tergrund. Wiesbaden: Springer
Strasser, J./ Steber, C. (2010): Lehrerinnen und Lehrer mit Mig- rationshintergrund – Eine empirische Reflexion einer bildung-
spolitischen Forderung. In: Hagedorn, J./Schurt, V./ Steber, C./
Waburg, W. (Hrsg.): Ethnizität, Geschlecht, Familie und Schule.
Heterogenität als erziehungswissenschaftliche Herausforderung.
Wiesbaden: VS Verlag für Sozialwissenschaften, S. 97-126.
Onlinequelle
Ministerium für Schule und Weiterbildung des Landes Nordrhein-Westfalen (MSW, NRW) 2010: Mehr Lehrkräfte mit Zuwanderungsgeschichte. Fortschreibung des Handlungskon- zepts.
Verfügbar unter: www.schulministerium.nrw.de/docs/
LehrkraftNRW/Lehrkraefte-mit-Zuwanderungsgeschichte/
Handlungskonzept/Handlungskonzept.pdf (letzter Zugriff:
03.09.2018)
1 Bu makale yazarın “Göç kökenli öğretmenler. Göç toplumunun dersliğinde talepler ve olanaklar arasında” (Viyana Üniversitesi, 2019) başlıklı yüksek lisans tezinden esinlenmiştir ve bu teze gerek orada gerekse de bu dergide tam metin olarak erişilebilir.
sırt çantası taşıyormuş gibi yansıyor. Bu argümantasyon tarzı birçok açıdan ve özellikle bilimsel perspektiften düşün- dürücüdür.
Göç deneyimli öğretmenlere yönelti- len beklenti ve umutlar dersin çok öte- sine geçiyor, ki burada onların profes- yonel faaliyetlerinin odağının eğitmeye yoğunlaştığını saptamak olanaklı. Göç deneyimli öğretmenlerden salt okul- larda ders vermeleri beklenmiyor, aksi- ne ayrıca “kültürlerarası arabulucular”
olmaları, çeviri yapmaları ve göç dene- yimli öğrencileri için örnek (“rol mo- deller”) olup, onları öğrenmeye cesa- retlendirmeleri ve bu öğrencilere “yaşa- yan kanıtlar” olarak eğitimin zahmete değer olduğunu göstermeleri isteniyor (bkz.: Knappik ve Dirim 2010: 90). Öy-
leyse yanıt arayan soru, öğretmenlerin tüm günlük görevlerinin yanı sıra, atfe- dilen bu çok sayıdaki ek rollere nasıl bü- rünebilecekleri sorusudur.
Öte yandan söz konusu beklentile- rin ne derece haklı olduğu düşünülmeli ve oldukça heterojen bir gruba böylesi- ne kesin beklentiler yöneltmek için, bu beklentilerin hangi temelde, hangi ta- sarıma dayanarak ya da hangi profes- yonel eylem yeterlikleri üzerinde oluş- tukları ve profesyonel yeterlikler açı- sından hangi insan kavramının, hangi varsayımların şart koşulması gerektiği yansıtılmalıdır (bkz.: agy).
Sorun, “göç deneyimi”nin burada çok sayıda yeterlikle aynı tutulması, ama bu yeterlikleri edinmek için han-
gi eğitimin zorunlu olduğunun dikka- te alınmamasıdır. Öte yandan, bu bağ- lamda, bireysel, belki de kişinin kendi biyografisinden doğan kaynakların sti- lize edilmesinin, kişinin kendi biyogra- fisi nedeniyle olaya gerekli mesafesi bu- lunmadığından, profesyonel yeterlikle- re ve vasıflara dönüşemeyeceği hesaba katılmamaktadır (bkz.: agy.: 90f.).
Son olarak şunu saptamak önemli:
Göç deneyimli öğretmenler öğrenciler üzerinde büyük ve destekleyici bir et- kide bulunabilir ve elbette okul için de bir kazanımdır. Ancak salt kendi göç de- neyimleri nedeniyle otomatikman özel yeterliklere sahip oldukları ve genel an- lamda göç deneyimli öğrenciler üzerin- de olumlu etkide bulundukları varsa- yımı yapay olarak yaratılmıştır. Bu ol-
gu yalnızca bugüne kadar bilimsel açı- dan kanıtlanmamakla kalmıyor (bkz.:
Rotter 2014), aksine göç deneyimli öğ- rencilerin eğitim mağduriyetlerinin ne- denlerini salt kültürel ve dilsel eksikle- re bağlama riskini içinde barındırıyor.
n
Sovyetler Birliği’nin dağılması ile dünyadaki siyasi dengeler bozulmuş ve 1980’li yılların başında batı dünyasını etkisi altına alan Milton Friedman’ın ye- ni liberal politikaları tüm ülkelerde uy- gulamaya girmiştir.
Yeni liberal politikalar çerçevesin- de her şey alınıp satılır bir biçim alır- ken, eğitim de satılan bir meta haline geldi. Eğitimin temel bir insan hakkı ol- duğu anlayışının ve herkesin parasız, bilimsel, demokratik eğitime eşit şekil- de ulaşmasının yerini, parası olana da- ha nitelikli eğitim fırsatı sunan sistem- ler aldı. Bununla birlikte her bütçeye eşit katkı sağlaması gereken devlet bu rolünden vazgeçip, eğitimin sektörle- şen yapısından yararlanarak, eğitime ayrılan bütçeyi daha da azaltan bir si- yaset izledi. Azalan bütçe, devlet okulla- rındaki niteliğe olumsuz etki yaparken, öğretmen hakları da budanmaya başla- dı. Öğretmenlik mesleğinin cazibesini yitirmesi, birçok ülkede öğretmen ihti- yacı doğması sonucunu getirirken, bazı ülkelerde öğretmen yetiştirme sistemle- ri paralı üniversitelere devredilerek öğ- retmenlerin, statüsü, niteliği ve toplum- sal rolü ortadan kaldırıldı. Esnek çalış- ma, iş güvencesiz ve sendikasız çalıştır- ma, düşük ücretle çalıştırma, genel ola- rak tüm ülkelerde öğretmen örgütleri-
nin dağılmasına neden olduğundan, öğ- retmen örgütlerinin sosyal ve siyasal rolleri birçok ülkede ortadan kalktı.
Şikago Okulu’nun ürünü olan Milton Friedman’cı yeni liberal anlayış şu anda dünyayı etkisi altına almaya devam et- mektedir. Özelleştirme yolu ile zengin- leşen küresel sermaye, ulus-devlet mo- delinin üzerinde dünyanın her tarafın- da hakimiyet kurmuştur. Sayısı 50’yi geçmeyen bu şirketler, dünya politika- larına yön vermektedir. Enerji ve doğal kaynakları daha çok sömürmek için et- nik ayrılıklar sürekli kışkırtılmakta,
din ve mezhep çatışmaları ya- ratılmakta, el altından terörist gruplar desteklenerek savaş- lar çıkarılmakta, demokrasi gö- türme bahanesi ile milyonlarca masum insan katledilmekte ve- ya göçe zorlanmaktadır.
Savaşlar ve göçler, silah artı- şını arttırdığı gibi yabancı düş- manlığı ve ırkçılığı da körük- lemektedir. Batılı şirketler ça- tışmaları teşvik eden siyasetle- ri ile silah satışı yaparken aynı zamanda ülkelerin doğal kay- naklarını sömürmekte, çatışma yaşanan yerleri terk eden göç- menlerin yarattığı akım da po- pülist politikacılar tarafından ırkçılık üzerinden politik kazanıma dönüştü- rülmektedir.
Bugün Suriye’de, Irak’ta, Afganis- tan’da, Libya’da, Ukrayna’da, Gürcis- tan’da, Yemen’de, Beyaz Rusya’da, Sudan’da ve dünyanın değişik coğrafya- larında yaşananlar, bu politik açılımla okunabilir.
Savaşların önlenmesi, aşırı sömürü- ye dayalı çevre felaketlerinin ortadan kalkması, evrensel değerlerin benim- senmesi ve barışın tüm dünyaya hakim
Şener Elcil
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası Genel Sekreteri
olması, yaratılan bu düzenin insanlara anlatılması, eğitilmiş bilinçli toplumlar yaratılması ile mümkündür. Dünya zen- ginliklerinin adil paylaşımı, tüm ülke- lerdeki refahın eşitlenmesi, silahlanma- ya ayrılan kaynakların, insanlığın eği- timi, sağlığı için harcanması, temel in- san haklarının egemen kılınması, din, dil, renk, etnik farklılıklar ve toplum- sal cinsiyet eşitliğine dayalı yaşantı kül- türünün bir zenginlik olarak görülme- si, eğitim ile mümkündür. Bu da öğret- menlerin ve öğretmen örgütlerinin eği- timi kullanarak küresel dayanışması ile başarılabilir. Bu çerçevede kurulan Edu- cation International (EI) ve The Europe- an Trade Union Committee For Educa- tion (ETUCE)’nin yaptığı faaliyetler so- runların etrafında dolaşmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Savaşlara, sömürüye, faşizme, ırkçı- lığa karşı çıkmak, demokrasi ve insan haklarını savunmak için uluslararası sermayenin belirlediği siyasetleri red- detmek, küresel dayanışma ve küresel eylemlilik gereklidir.
Saygılarımla
Dr. Wolfgang Bittner
TEMMUZ / AĞUSTOS / EYLÜL 2020 | Sayı: 28 Sayfa: 8
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi arşivinden yeni belgeler ve ABD Başkanı’nın 9.500 asker çekme planları
Eski Sovyetler Birliği Devlet Başka- nı Mihail Gorbaçov’un aktardığına gö- re 1990 ilkbaharında NATO’nun Doğu yönünde genişlememesi kararlaştırıl- mıştı. Bu son yıllarda NATO ve AB çev- relerince sıkça reddedilmiştir: Buna da- ir yazılı sözleşmeler ya da güçlü kanıt ni- teliğinde belgeler bulunmuyormuş. An- cak bu artık çürütülmüştür. Kısa süre önce ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yayınlanmasına onay verdiği döküman- larda böylesi bir irade beyanının pekâlâ varolduğuna açıklık getiriyor (1).
Öyle ki Gorbaçov ile George Bush hü- kümetinde dönemin ABD Dışişleri Ba- kanı olan James Baker arasında 1990 ilkbaharında yapılan bir görüşmede, NATO’yu Doğu’ya doğru genişletmeme- yi taahhüt ettiği görülüyor. Sovyetler Birliği’nin güvenlik gereksinimleri bu şekilde karşılanacaktı (2).
Baker şunu söylüyor: “Kararlaştırı- lacak bir geçiş dönemi boyunca Doğu Almanya’ya NATO askerlerinin yerleş- tirilmemesini öneriyoruz.” Demek ki NATO’nun bir geçiş dönemi süresince sözüm ona yeni eyaletlerden, ama kalıcı olarak Oder nehrinin doğusundaki böl- gelerden uzak tutulması gündemdeydi.
Çünkü Sovyetler Birliği’nin güvenlik noktasındaki çıkarları – bundan birkaç kez söz edilmiştir – NATO’nun ilerlemesi koşullarında korunmuş sayılmayacaktı ve buna göre günümüzde de korunmuş değildir. Pazarlığa giren taraflar görün- düğü kadarıyla iki Almanya’nın “yeni- den birleşmesi”nden sonra barışçıl bir Avrupa’dan ve NATO’nun barışı koru- yan bir güç olarak varlığından hareket ediyordu.
George Bush’un yayınlanmasına onay verilen, dönemin şansölyesi Hel- mut Kohl ile yaptığı bir telefon görüş- mesinde de açıklık kazanan şey, bir- leşmiş Almanya’nın yalıtılmaması ve Almanya’nın askeri birlikten çıkarak Avrupa’da kendi yolunda ilerleyeceği izleniminin komşu Avrupa ülkelerin- de doğmaması için NATO’da kalması- nın amaçlandığıdır (3). Bush – ve ayrı- ca Kohl – Varşova Paktı gibi dağılmayan NATO’yu o zamanlar askeri ağırlığa de- ğil, politik doğrultuya sahip bir organi- zasyon olarak görüyorlardı, ancak tüm uzlaşmaların aksine askeri yön giderek şekil almaya başladı.
Dönemin pazarlıklarına göre sözüm ona yeni eyaletlerde yalnızca Alman as- kerinin konuşlanması isteniyordu ve bu, 12 Eylül 1990 tarihli İki-artı-Dört Sözleşmesi’nde de teyit edilmiştir (5).
Bu sözleşmeden çıkan şey, NATO’nun Oder nehrinin doğusu yönünde geniş- letilmek istenmediğidir (6). Aksi tak- dirde Sovyetler Birliği’nin güvenliği tehdit edilmiş olurdu – o zamanlar bu böyle görülüyordu. Bush Gorbaçov’u,
“NATO’nun Sovyet güvenliğini tehdit et- meyecek şekilde değiştiğinden” (“… NA- TO is changing in ways that do not threa- ten Soviet Security”.) ikna etmek gerek- tiğini söylüyordu.
NATO’suyla birlikte ABD’nin barış is- tediğini sergilemek için Gorbaçov’a Ku- zey Atlantik Antlaşması’nın şu sözlerini içeren 2. maddesini okumuştur: “Taraf- lar, özgür kurumlarını güçlendirerek, bu kurumların üzerine kurulu olduğu ilkelerin daha iyi anlaşılmasını sağla- yarak ve istikrar ile refah koşullarını ge- liştirerek barışçıl ve dostça uluslararası ilişkilerin daha da geliştirilmesine kat- kı yapacaklardır. Uluslararası ekono- mi politikalarında çatışmayı ortadan kaldırmaya yönelecekler ve taraflardan herhangi biri ya da hepsi ile ekonomik işbirliğini teşvik edeceklerdir.”
ABD küresel saldırganlık
politikalarının çekip çevrildiği bir ülke olarak Almanya
Gelişmeler farklı bir yöne evrildi. Ge- orge Buch yeniden seçilmeyince ardıl- ları gerginliğin azaldığı kısa bir sürecin akabinde Rusya’ya karşı saldırganlık ve yaptırım siyasetini izledi. Uzlaşmalara aykırı olarak NATO birkaç yıl içerisin- de Doğu yönünde genişledi ve Rusya’yı çevreleyen devletlerde füzelerden, zırh- lı tümen, savaş uçakları, topçu birlikle- ri ve binlerce askerden oluşan oldukça güçlü askeri bir aparat kuruldu. Alman- ya aynı zamanda ABD saldırganlık po- litikalarının çekip çevrildiği bir ülkeye dönüştü.
Haziran 2020’de ABD Başkanı Do- nald Trump’ın Almanya’da konuşlu 34.500 askerin 9.500’ünü çekmeyi plan- ladığı öğrenildiğinde (7), Alman federal hükümetinin mutlaka kullanması ge- reken bir zaman çerçevesi oluşmuştu.
ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin ona- yıyla Almanya’nın yeniden birleşmesi-
NATO Doğu Genişlemesi Anlaşmaları Bozuyor
Kaynak
(1) National Security Archive, https://nsarchive.gwu.edu/
briefing-book/russia-programs/2020-06-02/washington- camp-david-summit-30-years-ago?eType=EmailBlastContent&
eId=dc5759f2-89be-446b-954e-520b00fd68e9 (6.6.2020) (2) National Security Archive, https://nsarchive.gwu.edu/
dc.html?doc=6935339-National-Security-Archive-Doc-07-U-S- Department (6.6.2020)
(3) National Security Archive, https://nsarchive.gwu.edu/
dc.html?doc=6935350-National-Security-Archive-Doc-18- Memorandum-of.(6.6.2020)
(4) So Oberstleutnant a.D. Jochen Scholz: https://www.
world-economy.eu/nachrichten/detail/das-telefonat-zwischen- bundeskanzler-kohl-und-praesident-bush-vom-juni-1990/.
(5) Artikel 5, Absatz 3 des Zwei-plus-Vier-Vertrages, wo- nach auf dem Gebiet der ehemaligen DDR nur deutsche Truppen stationiert werden dürfen: www.documentarchiv.de/brd/2p4.
html
(6) Diese Intentionen belegt eine Denkschrift Willy Wim- mers vom 20.12.1989. In: Wolfgang Effenberger und Willy Wim- mer, Wiederkehr der Hasardeure, zeitgeist 2017, S. 539-543.
(7) Vgl. ARD-Tagesschau, 6.6.2020, https://www.tagesschau.
de/ausland/us-truppenabzug-101.html (6.6.2020) (8) Kernwaffen in Deutschland: https://de.wikipedia.org/wi- ki/Kernwaffen_in_Deutschland (10.5.2020)
ne ilişkin henüz yeni açıklanan belge- lere dayanarak, 1990’dan beri uygulan- ması gereken, Alman topraklarında ko- nuşlanmış nükleer silahlar dahil tüm yabancı askeri güçlerin çekilmesini ta- lep etmek ve bu adımın hazırlıklarını yapmak için bir fırsat yakalanmıştı.
Ancak alışılageldiği gibi ABD’ye ya- kın Berlinli politikacılardan başta hiç- kimse bu yeni olguyla ilgilenmedi. Da- ha çok CDU, SPD ve Yeşiller’den, uzun zamandır savunma ittifakından bir sal- dırı ittifakına dönen NATO’nun zayıfla- yabileceği uyarıları geldi. Bunun öte- sinde ABD’li savaş kışkırtıcılarının za- ten kafalarına eseni yapabildikleri için hiçbir zaman olmayan “nükleer si- lah ortaklığ”ndan yeniden söz ediliyor.
ABD’nin ve Alman meclisinde oy çoklu- ğu bulunan kesimin aşikâr nüfuzu ne- deniyle şu ana kadarki Alman “güvenlik politikası”nın, bir diğer ifadeyle “caydı- rıcılığın”, Büchel/Pfalz’da ve Alman top- raklarında bulunan diğer askeri üslerde konuşlu ABD nükleer silahları (8) temel alınarak devam ettirileceğinden yola çı- kılabilir. Ukrayna ve de Avustralya, Ja- ponya, Güney Kore ve Kolombiya gibi küresel ortaklarıyla arasındaki ilişki- leri geliştiren NATO, askeri seferberliği- ni adım adım ileri taşıyor. Alman hükü- meti 1949’da barışı korumak amacıyla Kuzey Atlantik Paktı olarak kurulan ve uzun zamandır kendi tüzüğüne uyma- yan ABD yönetimindeki ittifakın dim- dik yanında duruyor. Böylece Rusya’ya karşı bir askeri saldırı tehlikesi giderek yaklaşıyor.
n