Günümüzde hastalandığımızda hemen bir sağlık kurumuna gidip rahatlıkla tedavi olabiliyoruz. Gelişen
tıp ve eczacılık sayesinde birçok hastalığın tedavisi artık çok kolay. Hatta çoğu hastalık, aşı gibi,
Antik Dönemlerden Yakın Tarihe
Anadolu’da Tıp
olan asklepionlar (ilk hastaneler), Ber-gama, Efes, Yumurtalık, İzmit, İznik ve Ereğli gibi kentlerde yapıldı. Osmanlı döneminde de Konya, Kayseri, Çankırı, Tokat, Amasya, Manisa ve Divriği gibi kentlerde darüşşifalar (hastaneler) ku-ruldu. Sağlıkla ilgili bu kadar yapıyla birlikte, İstanköylü (Kos Adası) Hipo-krates (MÖ 460-370), Bergamalı Galen (131-200), Bursalı Asklepiades (MS 1. yüzyıl), Efesli Rufus (MS 1. yüzyıl), Anavarzalı Dioskorides (MS 1. yüzyıl), Efesli Soranus (MS 2. yüzyıl), Kayserili Areteaus (MS 4. yüzyıl), Hacı Paşa, Mahmud Şirvani (1375-1450), Şerafed-din Sabuncuoğlu (1385-1465), Şem-seddin-i İtâki, Akşemseddin, Molla Gü-rani, Mustafa Behçet Efendi (1774-1834) gibi çok sayıda ünlü tıp adamı da Anadolu’da yaşadı ve tıbbın gelişmesi-ne katkıda bulundu. Yalnızca sağlık
ala-nındaki yapılara ve doktorlara bakıldı-ğında bile Anadolu’nun tıp tarihi açı-sından ne kadar önemli olduğu görüle-bilir.
Tarih boyunca Anadolu’da tıbbı, Antik dönem, Hitit dönemi, Antik Batı Anadolu dönemi, Selçuklu dönemi ve Osmanlı dönemi olarak ele alabiliriz. Antik dönemde, Anadolu’da yapıldığı bilinen ilk tıbbi girişim “trepenasyon” denen beyin delme ameliyatlarıdır. On bin yıl öncesinden kalan insan kafa-taslarında bilinen en eski cerrahi giri-şimlerin izleri bulunmuştur. Üstelik iz-ler, ameliyattan sonra kişinin bir süre daha yaşadığını da gösteriyor. Bundan hemen sonra, neolitik dönemden ka-lan epilasyon aletlerinin bulunması, bedendeki kılların da alındığının gös-teriyor. Bu aletlerden çok sayıda bu-lunması epilasyonun, günümüzde
ol-duğu gibi, eskiden de yaygın olarak ya-pıldığını gösteriyor. O zamanlarda be-yin ameliyatlarının nasıl yapıldığı ko-nusunu daha önce 486. sayımızda (Ma-yıs 2008) ayrıntılı biçimde ele almıştık.
Hitit Döneminde Tıp
Hititler savaşçı ve asker bir toplum olarak biliniyor. Bundan dolayı birçok cerrahi uygulamanın yapılmış olması beklenirken eldeki bulgular büyü ve dinsel ağırlıklı tedavilerle, bitkisel te-davilerin daha çok yapıldığını gösteri-yor. Hititlerde tanrılar, toplumsal yaşa-mın her alanında olduğu gibi, hastalık konusuyla da yakından ilgiliydi. Hasta-lıkların genelde tanrısal cezalandırıl-mayla ortaya çıktığına inanıldığından, bundan kurtulmanın tek çaresi, tanrı-lara gerekli özeni göstermek ve belirli
törenlerle gerekli kurbanları sunmaktı. Hitit döneminde, Mezopotamya ve Mı-sır’da tıp çok ileriydi. Hititler de tıp bil-gilerini Mezopotamyalılar ve Anado-lu’nun yerli halklarından aldı. Eldeki tabletlerden doktorlara ilişkin ayrıntılı bilgilere de ulaşılmıştır. Tahminlere gö-re doktorluk, büyücülük ve kâtiplik iç içeydi. Ayrıca doktorların arasında bir hiyerarşi de vardı. Tabletlerden yalnız-ca erkek doktorların değil kadın dok-torların da olduğu anlaşıldı. Bununla birlikte kadın doktorların tıbbî girişim-lerden çok büyü işlemleri uyguladığı sa-nılıyor. Ayrıca Hitit yasalarında doktor ücretleriyle ilgili bilgiler de var. Örne-ğin, yaralanmış hastayı tedavi eden doktora 6 “şekel” gümüş verileceği tabletlerde yazılı. Bulunan tıbbî kil tab-letlerde kırka yakın hastalığın adı da geçiyor. Bunlar, belirtilerine göre ad-landırılarak göz kanaması, göz bulutu (katarakt), gözde kızarıklık ve gözlerin yaşarması biçiminde ayrılmış.
Anadolu’nun günümüzdeki bitki çeşitliliği eskiden de vardı. Hititler de bu zengin bitki topluluğundan tedavi amaçlı yararlandılar. En çok kullandık-ları bitkilerden bazıkullandık-ları adamotu, ban-otu, haşhaş, mazı, mersin, meyan kö-kü, safran ve zeytindi. İlaç yapımı için kullanılacak hammadde miktarı biraz, çok ya da yarım gibi ölçülerle anlatılır, alınacağı zaman da gece ya da gündüz biçiminde belirtilirdi. Bitkilerin kulla-nılışı, kimyasal yapılarından çok, yapı-larında var olduğuna inanılan sihirsel güçten kaynaklanıyordu. Kullandıkları ilaç reçetelerinin bir bölümünün Mezo-potamya tıbbından alınmış olduğu tah-min ediliyor. Maden ve hayvan kökenli ilaçlarsa Hititlerde çok az kullanılmış. Reçete metinlerini içeren tabletlerde, eğer biliniyorsa hastalığın adı ya da be-lirtileri, daha sonra da bitki, bitki
to-mış karaciğer modelleri bulundu. Ayrı-ca hastalığın dinsel kirlilikten kaynak-landığına ya da tanrılar tarafından gön-derildiğine inanıyorlardı. Bu nedenle de hastalığa yol açan ilahi öfkeyi ortadan kaldırmak için kehanetlere başvuru-yorlardı. Hititlerin kendi
dönemlerin-sağlık tapınakları olan "asklepionlar" Antik Batı Anadolu tıbbının en önemli yapılarıdır. Anadolu’nun batısında, Ege adalarında ve Yunanistan’da 200’den çok asklepion bulunduğu tahmin edi-liyor. Bunların bugün bilinen en ünlü-leri Bergama, Epidauros ve İstan-köy’deki (Kos) asklepionlardır. Batı Anadolu’daki bu asklepionlar sayesin-de Antik tıp uygulamaları Kos ve Kni-dos (Datça) ekolü olmak üzere incele-nebilir.
Kos ekolü, Kos adasında bulunan asklepion tapınağında yerleşmiş bir tıp anlayışıdır. Aynı zamanda bir okul görevi de gören bu tapınak, MÖ 6. yüz-yılda Kos adasında gelişmeye başlamış ve tıp yaklaşımı Hipokrates ekolünden kitaplarla günümüze kadar gelmiştir. Kos okulunun özgün tıp anlayışı, has-tanın ilerleyişinin izlenmesidir. Knidos ekolü, MÖ 7. yüzyılda Anadolu’nun Batı ucundaki Knidos’ta gelişmeye başlayan tıp anlayışıdır. Güneybatı Anadolu kıyılarında doğal güzellikle-riyle ünlü Knidos, çok önemli bir baş-ka tıp merkezi olan Kos Adası’nın ra-kibi durumundaydı. Knidos, kurulu-şundan itibaren doktor yetiştiren bir okul olmuş, Herodikes ve Europhon gibi doktorlar burada yetişmiştir. Bu-radaki tıp okulunda öncelikle ilgileni-len konu, hastalıkların belirilgileni-lenmesi (teşhisi) olmuş ve hastalıklarla ilgili karmaşık denilebilecek bir sınıflandır-ma sistemi geliştirilmiştir. Buradaki doktorlar, hastalık belirtileri üzerin-den klinik teşhise gidiyorlardı. Dolayı-sıyla her belirti bir hastalık olarak ta-nımlanıyordu. Kos okulundaysa hasta-lık semptomlarından değil, hastanın kendisinden yola çıkılarak teşhis konu-yordu. Bu ekolde anatomiyle neredeyse hiç ilgilenilmemiştir.
Ber-kişehir’in Alpu bucağına bağlı Karahöyük köyü, Knidos, Ephesos ve Adana’nın Yumurtalık ilçesidir.
Troya bölgesinde yaşamış ünlü bir mimar olan Vitruvius da antik adı Tralles olan Aydın ilinde birer Asklepios ta-pınağı olduğundan söz eder. MÖ 90–20 yılların-da yaşamış Vitruvius, “Mimarlık Üzerine On Kitap” adlı ünlü eserin-de asklepionların temiz yörelerde ve kaynak su-larının yakınlarında pılması gerektiğini ya-zarak gerekçelerini şöyle açıklamıştır: “Özellikle çok sayıda hastayı şifalı güçleriyle iyileştirdiği varsayılan Asklepios ve sağlık tan-rılarına küçük tapınak-lar yapılabilir ve bu ta-pınaklar uygun kaynak suları bulunan sağlıklı yöreler arasından seçilir-se, uygunluk doğal ne-denlere dayanacaktır. Çünkü sağlıksız bir çev-reden gelen hastalıklı be-denler, sağlıklı bir yerin şifa veren memba sularıyla yıkandığında hastalıklarından
daha çabuk arınacaktır. Sonuçta tü-müyle yörenin özellikleri nedeniyle tan-rının saygınlığı artacak ve daha itibarlı bir konuma ulaşacaktır.”
Asklepionlar önceleri kentlerin dı-şında, akarsu kenarında ve su kaynağı bulunan, temiz havası olan yerlere ku-rulmuş olup günümüzdeki sanator-yumların görünümündedir. Daha son-ra şekil ve boyut bakımından değişmiş-lerdir. Önceleri yalnızca çeşme, kaynak, tapınak ve sunak bulunan asklepionla-rın içine daha sonra kütüphane ve anıt-sal sağlık yapıları eklenmeye başlan-mıştır. Bununla birlikte değişik tedavi yöntemleri de geliştirilmiş, zamanla da cilt ve romatizmal hastalıkların tedavisi için psikoterapinin yanı sıra hidrotera-piye de ilgi gösterilmeye başlanmıştır.
Antik Anadolu tıbbının, tıp tarihi açısından en önemli doktorları, kuşku-suz Hipokrates ve Galen’di. Doktor
ba-basının yetiştirdiği Hipokrates (MÖ 460-377), Anadolu’nun kuzey illerinde doktorluk yaptıktan sonra, İstanköy adasına dönerek doktorluğunu sür-dürmüştür. Eski İyonya’da bilimsel ge-lişme ve felsefeyle de bağı olan doktor-luk, Hipokrates’le en üst noktaya ulaş-mıştır. Platon, “Phaidros” adlı yapıtında Hipokrates’e değinerek onun tıbba fel-sefi bir yaklaşım getirmiş bir Asklepia-des olduğunu ve insan bedenini bir bü-tün olarak ele aldığını anlatır. Aristote-les’in öğrencilerinden Menon da yazdı-ğı tıp tarihinde Hipokrates’in hastalık-larının nedeni konusundaki görüşleri-ne özel bir yer verir. Menon’na göre Hi-pokrates’in temel hastalık kuramı, yan-lış beslenme sonucunda sindirilemeyen bazı artıkların buhar çıkardığı, bu bu-harların bedenden atılamayarak hasta-lıklara yol açtığı biçimindedir. Hipo-krates’in yazdığı kabul edilen “Corpus
Hippocraticum” adlı ya-pıtta, batıl inançlar ve büyülü şifa yöntemleri reddedilerek bir bilim dalı olan tıbbın temel il-keleri öğretilir. Bazı hastalıkları Hipokrates ilk kez tanımlamıştır. “Sopalanmış parmak-lar” adlı hastalığa “Hi-pokrat parmakları” den-mesinin nedeni de bu-dur. Tanımladığı bazı başka hastalıklar da ak-ciğer kanseri, akak-ciğer hastalığı ve siyanotik kalp hastalığıdır.
Hipokrates’in orta-ya koyduğu nesnel ne-denlere dayalı, gözleme dayanan, akılcı, uygula-maya dönük ve dinsel-büyüsel etkilerden sıy-rılmış tıp anlayışı Ga-len’le sürmüş ve ondan sonra Rönesans’a kadar değişmemiştir. Galen ünlü bir Asklepios tapı-nağının bulunduğu Batı Anadolu’daki Berga-ma’da dünyaya geldi. Genç yaşta önce felsefe sonra tıpla ilgilendi. İz-mir’e giderek orada da tıp eğitimi aldıktan sonra İskenderiye’ye geçti ve bu-rada anatomiyle ilgilendi. Hipo-krat tıbbını öğrenmeye çalışıyordu. Bu-radaki çalışmalarından sonra 28 yaşın-dayken çok iyi bir doktor olarak Ber-gama’ya döndü. Buraya geldiğinde gladyatör okulunda bir doktora gerek-sinim vardı. Bu göreve atandı. Böylece daha da önemli bir konuma geldi. Ga-len’in tıbba yaptığı katkılar o kadar iyiy-di ki Ortaçağ tıbbı “Galen Tıbbı” adıyla anıldı. Galen, tedavi çalışmalarının yanı sıra anatomi, fizyoloji, farmakoloji bi-limleri ve de felsefeyle ilgilendi. Zama-nın tıp bilimine tamamıyla hâkim olan Galen, bu bilim dalını orijinal ilkelere göre yeniden düzenledi. Ününü de özel-likle yeni geliştirdiği araştırma yönte-miyle kazandı. Galen'e göre analizler, hastalıkların incelenip iyileştirilmesinin temelini oluşturur. Droglardan ilaç el-de etmeye başlamış olduğundan da ec-zacılığın ve farmasötik teknolojinin ba-bası olarak kabul edilir.
Selçuklu Döneminde
Tıp
Anadolu tarih boyunca çeşitli kül-türlerin merkezi olmasının yanında ti-caret yollarının da üzerinde bulunu-yordu. Bu durum ekonomi ve kültür alanlarında gelişme olmasını da sağla-dı. Ticaret yolları üzerinde, nüfusları yüz bini aşan Konya, Kayseri, Sivas gi-bi kentler önemli gi-bir merkez haline gelmiş, buralarda çok sayıda medrese, köprü, cami, han, hamam ve hastane yapılmıştır. Özellikle II. Kılıç Aslan ve Alâeddin Keykûbât zamanında çağrılan bilim insanları ve sanatçılar Anado-lu’ya yerleşerek bilim ve sanatın ilerle-mesine yardımcı olmuştur. Günümüze ulaşan mimari eserler, arasında tıp ta-rihi açısından önemli olanlar darüşşi-falardır. Selçuklular Anadolu’nun bir-çok yerinde bunlardan yapmış ve bu kuruluşları büyük vakıflarla destekle-yerek yüzlerce yıl yaşamalarını sağla-mıştır. Kayseri Gevher Nesibe Daruşşi-fası, Sivas Keykavus DaruşşiDaruşşi-fası, Divri-ği Turan Melik daruşşifası, Çankırı
Ata-geçerli sayılmış ve bu kuruluşların son-raki yıllarda da toplumsal görevlerini sürdürmesi sağlanmıştır.
Osmanlı Döneminde
Tıp
Selçukluların kurduğu daruşşifala-rın işleyişlerinin sürdürülmesinin ya-nında, Osmanlılar da Bursa, Edirne, Se-lanik, Budapeşte, Belgrat, Manisa, Fa-tih ve Süleymaniye daruşşifaları gibi ye-ni darüşşifalar yapmıştır. Gerek Sel-çuklu ve Beylikler döneminde kurulan daruşşifalar gerekse Osmanlı devletinin yaptığı daruşşifalar 19. yüzyıla kadar Anadolu’nun temel sağlık kurumları olarak hizmet vermiştir. Anadolu’nun neredeyse bütün kentlerinde daruşşifa, bimaristan, bimarhane, tımarhane, şifa-hane gibi sağlık kuruluşlarının kurul-duğu ve bunların vakıflarla desteklene-rek topluma ücretsiz sağlık hizmeti ver-diği görülür. Yabancı gezginler notla-rında, 16. yüzyılın sonlarında İstan-bul’da her biri 150–300 hasta alabilen
nin hastalıklarıyla ilgili künyeleri baş-larının üzerine asıldığı anlaşılmıştır. Ay-rıca hastaların hastalığına uygun ilaç-ların üretilerek müvezziler (dağıtıcı) ta-rafından teslim edildiği, her gün ayak-larının sıcak suyla yıkandığı, yatakların aralıklarla değiştirildiği, giydirildikleri hasta elbiselerinin temiz tutulduğu, perhizde olanların yiyeceklerinin pişiri-lerek verildiği bilgileri de yine kayıtlar-da yer alır. Bu bilgiler Osmanlı devle-tinde sağlık hizmetlerinin personel ve hizmet süreçleri açısından kurumsal bir nitelikte olduğunu ve bu hizmetin res-mi olarak denetlendiğini gösterir.
Osmanlı devletinde, hastanelerin dı-şında serbest çalışan doktorlar da vardı. Serbest çalışma hakkı almak için he-kimbaşlarından izin almaları gerekirdi. Uygun görüldüğünde, onlara bir ruhsat verilerek “tıbbi dükkan” diye bilinen muayenehane açma hakkı kazanırlardı. Bu şekilde serbest çalışan doktorların aynı zamanda eczacılık yapma hakkı da olurdu.
Toplumun temel sağlık gereksi-nimlerini karşılayan öteki yapılar da Anadolu’da Antikçağ’dan beri kullanı-lan kaplıcalar, içmeler ve ılıcalar gibi sağlık kuruluşları olmuştur. Bu kuru-luşlar yüzlerce yıl boyunca, ciddi has-talıkların tedavi edildiği önemli sağlık kurumlarındandı. Selçuklular ve Os-manlılar bunları ayakta tutmuş ve bun-lara yenilerini eklemiştir. 14 Mart 1827’de ordunun doktor ve cerrah ge-reksinimini karşılamak amacıyla kuru-lan Tıbbîye-i Âmire (Tıp Okulu), ülke-mizde modern tıp eğitiminin başlaması ve modern tıbbi uygulamaların ku-rumsallaşması açısından önemli bir dö-nüm noktasıdır.
Sonuç olarak Anadolu’da tarih bo-yunca uygulanan tıp, bu toprakların bi-lim ve kültür tarihine yapılan en somut