T.C.
SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ
FELSEFE ve DİN BİLİMLERİ ANA BİLİM DALI DİN SOSYOLOJİSİ BİLİM DALI
KARİZMATİK LİDER ÖRNEĞİ OLARAK
Hz. ÖMER
YÜKSEK LİSANS TEZİ
DANIŞMAN
Prof. Dr. Mehmet BAYYİĞİT
HAZIRLAYAN
Muhammed Mustafa YÜKSEL
ÖNSÖZ
İlk dönem İslam tarihini inceleyenler siyasi, sosyal ve iktisadi sahada baş döndürücü bir gelişmenin tanıkları olacaklardır. İslam’ın medeniyet planına çıkışı olarak kabul edilebilecek Hicret hadisesinden otuz yıl sonra Müslümanlar, uygarlığın beşiği olarak addedilen Mezopotamya-Akdeniz havzasının büyük bölümünü hâkimiyetleri altına almışlardır. Müslümanlar mevcut dünyaya hükmeden iki başat güçten Farisileri tamamen siyasi arenadan kaldırırken, Rumları da Anadolu’nun batısına kadar sürerek etkisiz kılmışlardır. Evrensel nitelikler taşıyan medeniyetler üzerine çalışma yapanlar, Müslümanları klasik anlamda istilacı kuvvetler olarak değerlendirmemiş, özünü vahyin oluşturduğu değerler çerçevesinde teşekkül ettirilen kurumlar sayesinde oluşturulan İslam Medeniyetinin yerel halklar nezdinde kabul gördüğünü belirtmişlerdir. Bunun en büyük ispatı ise, aradan on dört asır geçmiş olmasına rağmen, hicret sonrası fethedilen yerlerin halen Müslümanların yeryüzündeki demografik dağılımında merkez teşkil etmesidir.
İlk dönem İslam tarihinin, bizatihi dinin kurucusu hükmünde olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’den sonra siyasi anlamda en dikkat çekici siması ikinci halife Hz. Ömer’dir. Dinin asli değerlerinin medeniyet planında boy göstermesine neden olan kurumları oluşturması, Hz. Ömer’i kurucu lider olarak nitelendirmemize sebebiyet vermektedir. Sadece İslam değil, bütün bir medeniyet tarihini etkilemiş olan Hz. Ömer’in icra ettiği devlet başkanlığının, onun liderlik vasıfları paralelinde değerlendirilmesi gerektiği kanaatini taşıyoruz.
Araştırmanın birinci bölümünde öncelikle lider ve karizma kavramları çerçevesinde, her iki kavram tanımlanmaya çalışılmış ve incelememiz sırasında ilgimizi çeken liderle yönetici arasındaki farka dikkat çekilmiştir. Ayrıca karizmatik liderin şahsi özellikleri, sosyal-psikoloji disiplini içerisinde vurgulanmıştır. Yine bu bölüm içerisinde genel geçer liderlik teorileri incelenmiş, bunlar ikisi doğudan, ikisi batıdan büyük siyaset kuramcıları olmak üzere Fârâbî, İbn Haldun, Machiavelli ve Max Weber’in siyasi liderlik teorileri ile sınırlı tutulmuştur. Hz. Ömer’i karizma kavramıyla nitelendirdiğimiz için, bu kavrama sosyolojik bir anlam kazandıran Max Weber üzerinde daha ayrıntılı durup, içerisinde karizmatik otoritenin de bulunduğu meşru otorite tiplerinin üçüne de değinilmiştir.
İkinci bölümde tezin ana konusu olarak, Hz. Ömer ve onun karizmatik liderliği ele alınmıştır. Bu bölümün başlangıcında, Hz. Ömer’in lider olarak benimsenmesinde etkin olan, hilafeti öncesindeki sosyal konumu üzerinde durulmuştur. Öncelikle Hz. Ömer’in o dönemki kabile merkezli toplumsal yapılanmada, kendisinin sosyal konumunu belirleyici güçlü faktörlerden soyu, kabilesi, evlilikleri ve çocukları hakkında bilgiler verilmiştir. Hz. Ömer’i tarih sahnesine çıkartan Müslümanlığı kabul edişi, ayrı bir başlık altında ve farklı rivayetler aktarılarak sunulmuştur. Bu olayla İslam tarihinin önemli bir öznesi olan Hz. Ömer’in, hilafete getirilişine kadar ki devresi, Hz. Muhammed (s.a.v.) ve Hz. Ebu Bekir dönemlerindeki fiilleri öne çıkarılarak iki başlık altında aktarılmıştır. Yine hilafeti öncesinde, sosyal konumuna etki eden şahsiyetine ait hususiyetleri ve ilmî derinliği, Hz. Ömer’in kişiliği başlığı altında verilmiştir.
Hz. Ömer’in hilafetinde sergilemiş olduğu liderliğini ise, Hz. Ömer’in karizmatik liderliği başlığı altında, onun karizmatik icraatlarını vurgulayan bir şekilde ele aldık. Evvela sevk ve idarede karizmatik özellikleri öne çıkarır bir biçimde halife olarak kişiliğini, fetih hareketlerinin sevkini ve idaresini, yöneticilerin denetlenmesini ayrı başlıklar altında inceledik. Karizmatik liderliğin nitelikleri arasında önemle belirtilen yenilikçi icraatlar çerçevesinde ise, Hz. Ömer’in hukuki, siyasi, ekonomik ve bayındırlık alanında gerçekleştirmiş olduğu yenilikleri irdeledik. Son olarak Hz. Ömer’in liderliğini, kuramlarını incelediğimiz Fârâbî, İbn Haldun, Machiavelli ve Max Weber’in siyasi liderlik teorileri ile değerlendirdik.
Gerçekleştirmiş olduğumuz bu araştırmada yapmış oldukları katkılardan dolayı danışman hocamız sayın Prof. Dr. Mehmet Bayyiğit’e ve yardımlarını esirgemeyen değerli dostumuz Haşim Koç arkadaşımıza en içten duygularla teşekkürlerimizi arz ederiz.
Muhammed Mustafa Yüksel Konya – 2006
İÇİNDEKİLER Sayfa No Önsöz... I
İçindekiler………..III
Kısaltmalar………....VI
GİRİŞ ... 1
A- Konu, Amaç ve Önemi ... 1
B- Kapsam ve Sınırlılıkları ... 2
C- Metodolojisi ... 3
I. BÖLÜM LİDER, KARİZMA ve SİYASİ LİDERLİK TEORİLERİ A- LİDERLİK ve KARİZMATİK LİDER………..5
1. Lider ve Liderlik ...5
2. Karizmatik Lider………....7
B- SİYASİ LİDERLİK TEORİLERİ……….10
1. FÂRÂBÎ (870-950)...10
a- Toplum Türleri...12
b- Mükemmel Yöneticinin Özelikleri ...14
2. İBN HALDUN (1332-1406)...17
a- Yöneticinin Geçirdiği Evreler...21
3. N. MACHİAVELLİ (1469-1527)...26 a- Hükümdarlık Çeşitleri ...27 b- Hükümdarın Özellikleri...30 4. MAX WEBER (1864-1920) ...33 a- Otorite (Egemenlik) ...40 b- Otorite Tipleri...42 1. Yasal Otorite ...42 2. Geleneksel Otorite ...45 3. Karizmatik Otorite ...49 II. BÖLÜM Hz. ÖMER ve KARİZMATİK LİDERLİĞİ A- HİLAFETİ ÖNCESİ SOSYAL KONUMU...60
1. Hz. Ömer’in Sosyal Konumu...60
a- Soyu ve Kabilesi ...61
b- Evlilikleri ve Çocukları ...64
2. Hz. Ömer’in İslamiyet’i Kabulü ...66
3. Hilafetine Kadar Hz. Ömer...71
a- Hz. Muhammed (s.a.v) Döneminde Hz. Ömer ...71
4. Hz. Ömer’in Şahsiyeti………...88
a- Karakteri……….88
b- İlmi Kişiliği………...93
B- Hz. ÖMER’İN KARİZMATİK LİDERLİĞİ………97
1. Sevk ve İdarede Karizmatik Özellikler………...97
a- Lider Olarak Hz. Ömer’in Kişiliği………..97
b- Fetih Hareketlerinin Sevk ve İdaresi………104
c- Yöneticilerin Denetlenmesi………..111
2. Hz. Ömer’in Devlet İdaresindeki Yenilikçi İcraatları...………..116
a- Hukuki Alanda Yapılan Yenilikler...………....116
b- Siyasal ve Ekonomik Alanda Yapılan Yenilikler……...………..121
1- İdarî Organizasyon…..……….………...122
2- Beytülmal (Kamu Hazinesi)……...…….………122
3- Divan………..……….………124
4- Takvimin Kabulü ve Para Basılması….………..………128
5- Vakıf………...……….………130
6- Bu Alandaki Diğer Yenilikler……….………...………..130
c- Bayındırlık Alanında Yapılan Yenilikler... 131
C- LİDERLİK TEORİLERİ AÇISINDAN Hz. ÖMER...135
SONUÇ………154
KISALTMALAR
A.g.e. : Adı geçen eser
A.g.m. : Adı geçen madde
A.g.y. : Adı geçen yerde
A.İ.T.İ.A. : Ankara İktisadi ve Ticari İlimler
Akademisi
Ank. : Ankara
A.Ü.S.B.F.Y. : Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları
b. : İbn
bkz. : Bakınız
bs. : Baskı
C., c. : Cilt
çev. : Çeviren, çevirenler
D.İ.B.Y. : Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları
İB. : İslamische Bibliothek
İst. : İstanbul
İ.Ü.İ.F.Y. : İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Yayınları
m. : Miladî
MEB. : Milli Eğitim Bakanlığı
M.Ü.İ.F.V.Y. : Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Vakfı Yayınları
s. : Sayfa
S. : Sayı
s.a.v. : Sallallahü Aleyhi ve Selem
S.Ü.İ.F.D. : Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi
T.D.K. : Türk Dil Kurumu
T.D.V. : Türkiye Diyanet Vakfı
Tsz. : Tarihsiz
vb. : Ve benzeri
vs. : Vesayire
GİRİŞ
A- Konu, Amaç ve Önemi
Hz. Ömer, Hz. Peygamber ve Hz. Ebu Bekir dönemlerinden sonra Müslümanların idare makamına getirilmiş ve Hz. Peygamber’in siyasi ve sosyal alanda gerçekleştirmiş olduğu değişimlerin hiçbir şekilde akamete uğramadan devam ettirilmesini sağlamış ve böylece İslam tarihinin de ötesinde insanlık tarihinde iz bırakmış siyasi bir şahsiyettir. Hilafeti devrinde çeşitli kültür ve ırklarda insanları içinde barındıran toplum, heterojen bir yapı arz etmiştir. Toplumda sosyal hareketlilikler hızlanmış, kurumsallaşma başlamış ve sosyal ilişkileri saptayan normların belirginleşme süreci hız kazanmıştır.
Hz. Peygamberin vefatını müteakip ashab, yeni dinin toplumsal hayata yönelik vazetmiş olduğu büyük mahiyetteki değişim ve yenilikleri, fetihlerle genişleyen coğrafyadaki büyük toplumsal unsurlara, yozlaştırmadan ve toplumun ihtiyaçlarını da göz ardı etmeksizin ulaştırmaya çalışmışlardır. Tarihçiler arasında, özellikle Hz. Ömer döneminin bu noktada başarılı olduğu şeklinde bir konsensüs vardır. Elbette bu başarıda, idarenin başında bulunan Hz. Ömer’in sergilemiş olduğu liderlik tarzı önemli bir paya sahiptir.
Kendisinin on yıllık devlet idaresi, dünya tarihinde eşine az rastlanır bir önderlik örneğidir. Devletin toprakları fetih yoluyla, o dönem bilinen mevcut dünyayı hakimiyetleri altına almış bulunan Bizans ve Sasani toprakları aleyhine genişlemiş ve devlet çok kısa bir dönem içerisinde yeryüzündeki en büyük siyasi ve askeri güç haline getirilmiştir. Hz. Ömer gelişen bu süreçte, diğer taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışmıştır. Şüphesiz bu kurumlaşma, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi diğer dinlerin yaşamış olduğu dini hiyerarşik örgütlenme şeklinde gerçekleşmemiş olup, İslam’ın vazettiği ilkeler ışığında cemiyetin siyasi, sosyal ve ekonomik alandaki dönemsel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik müesseseleşme gayretleridir. Bunlara Müslümanlar tarafından hiçbir şekilde kutsallık atfedilmeyip, ihtiyaçların değişmesi durumunda
normlara sadık kalınarak yapılacak formel değişikliklere mümkün gözüyle bakılmıştır.
Miladî 634 yılında hilafet makamına getirilen Hz. Ömer, İslam dininin genişleyen coğrafyasında, vefat yılı olan 644 yılına kadar özellikle bir dinin aslî ve vazgeçilmez değerlerinden taviz vermeden nasıl kurumlaştığının örneğini vermektedir. Hz. Ömer’in bu kurumları, genişlemekte olan bir coğrafyada ve her geçen zamanda daha fazla heterojen hale gelen bir toplumsal bünyede nasıl teşekkül ettirdiği ve topluma benimsettiği önemlidir. Topluma benimsetilmesi meselesi Hz. Ömer’in siyasi yöneticiliğinden ziyade, toplumsal liderlik yönüyle alakalıdır. Bu çalışmada karizmatik önder tipi olarak Hz. Ömer’i inceleme, siyasi ve sosyal kurumları araştırma çabası içerisinde olacağız.
Hz. Muhammed (s.a.v.)’i Max Weber terminolojisindeki adıyla ‘karizmatik’ bir önder olarak kabul edersek, otoritesini uzun zaman devam ettiremediği sonucuna ulaşmamız gerekirdi. Fakat aradan 14 asır geçmiş olmasına rağmen, önceki İslam toplumlarına ait kurumlarda olduğu kadar, halen teşekkül etmekte veya ettirilmeye çalışılmakta olan kurumlarda da tartışmasız O’nun otoritesinin izleri görülmektedir.
Hz. Peygamber’in getirdiği bu yeni mesajın olağanüstü etkisi sayesinde taraftarlarının sosyal hayatı üzerinde köklü değişiklikler gerçekleştirmiştir. Diğer dinler bu dinamizmi kaybedip muhafazakâr bir kimliğe peygamberlerinin tilmizleri ve takipçileri tarafından getirilmişken, İslam dini bu dinamizmini nispeten yitirmemiştir. İslam toplumu bunu Hz. Ömer gibi, “süreklilik ve yenilik arasındaki denge”yi kurabilmiş karizmatik liderlerine borçludur.
B- Kapsam ve Sınırlılıkları
Çalışmamızın kapsamı karizmatik önder tipi olan Hz. Ömer’in hayatının hilafet öncesi dönemini de içermekle beraber, asıl vurgulamak istediğimiz dönem kendisinin on yıllık hilafeti sırasındaki siyasi ve sosyal önderliğidir.
Hilafet öncesi dönemine değinmemizin sebebi, kendisinin toplumda lider olarak kabul görmesine etken olan en önemli amilin, veraseten sahip olduğu ve sonrasında kendi kazanımlarıyla elde ettiği sosyal konumu nedeniyledir. İbn Haldun terminolojisiyle ifadelendirecek olursak yaşadığı dönemdeki nesep asabiyetine değinmekle birlikte, İslam’a yaptığı hizmetler dolayısıyla sebep asabiyetini de süreç
içerisinde güçlendirmiştir. Hz. Ömer’i Hz. Ebu Bekir’le birlikte Hz. Peygamber’in siyasi anlamda adeta veziri konumuna getiren faktörler bilinmesi, onun hilafete getirilişindeki toplumsal mutabakata anlaşılmasına ve anlamlandırılmasına yardımcı olacaktır.
Ayrıca araştırmamızda genel geçer liderlik teorileri incelenmiş, bunlar ikisi doğudan, ikisi batıdan büyük siyaset kuramcıları olmak üzere Fârâbî, İbn Haldun, Machiavelli ve Max Weber’in siyasi liderlik teorileri ile sınırlı tutulmuştur. Hz. Ömer’i karizma kavramıyla nitelendirdiğimiz için, bu kavrama sosyolojik bir anlam kazandıran Max Weber üzerinde daha ayrıntılı durup, içerisinde karizmatik otoritenin de bulunduğu meşru otorite tiplerinin üçüne de değinilmiştir.
C- Araştırmanın Metodolojisi
Kullanılan metot açısından sosyoloji çalışmalarını iki kısıma ayırmak mümkündür. Birincisi saha araştırmaları iken, ikincisi ise tarihi verilere dayanılarak yapılan çalışmalardır. İşte bizim üzerinde çalıştığımız karizmatik lider örneği olarak Hz. Ömer isimli araştırmamız, tarihi araştırma metoduna dayanmaktadır. Bu tür araştırmalarda ise dolaylı gözlem tekniği kullanılır. Bu bakımdan öncelikle kaynak ve belgeler toplanacak, sonra da bunların tartışılması ve değerlendirilmesi yapılacaktır.
Çalışmamızla ilgili yaptığımız ön araştırmada, İslam tarihindeki siyasi şahsiyetlerin sosyal-psikoloji disiplini içerisinde çok az ele alındıklarını gözlemlemekteyiz. Bu noktada Şibli Numanî’nin Hz. Ömer ve Devlet İdaresi adlı eseri önemlidir. İslam tarihinin klasik temel kaynakları olan Tarih-i Taberî, el-Kâmil, Futuhu’l Buldan gibi eserler sosyolojik tahlillerden uzak olup, bilgi olarak daha ziyade kronolojik fetihlerin seyrini vermektedir. Tarihimizde yaşanmış olan siyasi ve sosyal hadiseleri birlikte içeren eserler, dönemimizdeki sosyoloji sahasında araştırma yapanlar için daha kapsamlı veriler sunmaktadır. Bu tarz eserlere örnek olarak en başta İbrahim Hasan’ın İslam tarihini siyasi, dini, kültürel ve sosyal olarak incelediği önemli yapıtı ile Philip Hitti’nin eseri verilebilir. Ayrıca ilk dönem İslam tarihini sosyolojik olarak kabile, ganimet ve akide bağlamında sosyolojik bir analize tabi tutan Cabirî’nin Arap-İslam Siyasal Aklı isimli çalışması araştırmacılar için farklı bakış açıları kazandırmaktadır.
Kanaatimizce İslam tarihini sosyolojik olarak ele almak, İslam medeniyetinin bütün yönleriyle tanıtılmasına, ayrıca günümüzün İslam coğrafyasında yaşanan siyasal, toplumsal ve hatta ekonomik sorunların çözümüne yönelik geçmişten ilham almak adına şüphesiz büyük çapta katkılar sağlayacaktır.
I. BÖLÜM
LİDER, KARİZMA ve SİYASÎ LİDERLİK TEORİLERİ
A- LİDERLİK ve KARİZMATİK LİDERİN ÖZELLİKLERİ 1-Lider ve Liderlik
Köken olarak İngilizce bir isim olan “lider” kelimesi, Türkçe’de sözlük anlamı itibariyle; “bir kurumun en üst düzeyde yönetimiyle görevli kimse, önder, şef” anlamlarında kullanılmaktadır. Buna bağlı olarak “liderlik” ise, “liderin görevini, lider olma durumu”1 nu ifade etmektedir.
En genel anlamıyla lideri tanımlayacak olursak; lider, kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik yüzünden kendisine itaat edilen kişidir.2 Bu arada hemen belirtilmelidir ki liderlik konusu, sosyal psikolojinin en kapsamlı incelenen konularından birisi olmuştur.3 Farklı hareket noktalarından kaynaklanan araştırmalar, çok sayıda ve değişik lider tanımlamalarına yol açmıştır. Bu tanımlamaların bazıları şu şekilde sıralanabilir:
• Liderlik, ortak bir amaca doğru grubun davranışlarını yönlendirmek için bireyin yapmış olduğu davranışların tümüdür.
• Liderlik, iletişim sürecinin yaşandığı bir ortamda, önceden belirlenmiş hedeflere ulaşmak üzere yönlendirilmiş kişiler arası etkileşim sürecidir.
• Liderlik, karşılıklı davranış ve fikir birliği ile yapıyı harekete geçirmek ve bu hareketi devam ettirmektir.
• Liderlik, amaçları gerçekleştirmek için uğraşanları duruma göre uyarlayıcı, onların sorularını yanıtlayıcı bir roldür.
1 Türkçe Sözlük, TDK Yay., 2 c., 8. bs., Ank. 1988, C. II, s. 1464
2 Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, çev. Şirin Tekeli, Varlık Yay., İst. Tsz., s. 136
3 bkz. Muzaffer Şerif-Carolyn W. Şerif, Sosyal Psikolojiye Giriş, çev. Mustafa Atakay-Aysun Yavuz,
• Liderlik, organizasyonun günlük emirleriyle mekanik koordinasyonundan daha ötede etki yönünden ortaya çıkan bir fazlalıktır.
• Liderlik, örgütlenmiş bir grubun belli bir amacı yerine getirmek maksadıyla davranışlarını etkileme faaliyetidir.4
Bu farklı tanımlar, liderin grubu yönlendirme, hedefe ulaştırma, harekete geçirme, motive etme ve etkileme gibi farklı özelliklerinden, yapılan araştırma sahasına göre sadece birisinin öne çıkarılması sonucu meydana gelmektedir. Bizce liderlik, yukarıda saydığımız özelliklerin ve araştırdıkça ortaya çıkacak farklı hususiyetlerin toplamıdır.
Grup yapısı ve liderlik üzerinde çalışan bazı araştırmacılar lideri “sosyal-duygusal lider”, yöneticiyi de “iş lideri” olarak kavramsallaştırmışlardır. Sosyal-duygusal lider grup içerisinde destekleyici, özendirici, arabulucu, arkadaşça konuşmalar yapmakta; “harika bir grubuz”, “iyi gidiyoruz”, “şunu nasıl yapalım dersiniz?” gibi cümleler kullanmaktadır. Ayrıca grup içinden sürekli fikir, öneri ve bilgi istemektedir. İş liderinin grup içerisindeki davranışları ise, daha çok “fikir, öneri ve bilgi verme” şeklinde dışa yansımaktadır. O, aynı zamanda “anlaşmama” durumuna da oldukça çok girmektedir. “Bunu şöyle yapalım”, “siz şunun üzerinde çalışın”, “hadi iş başına” ve “onu öyle değil böyle yapmalısın” gibi cümleler kullanmaktadır. Özetle, birincisi ortamın sosyal (kişiler arası) özellikleriyle ilgilenmekte, grubun rahat ve mutlu çalışmasını sağlama çabası vermektedir. Diğeri ise, işin yapılmasını sağlama çabasındadır.5
Lider ve yönetici arasındaki en temel fark, lider içinde bulunduğu koşullara hakimken, yöneticinin bu koşullara teslim olmasıdır. Fakat bundan başka büyük ve önemli farklar da vardır. Bunları maddeler halinde özetleyecek olursak:
• Yönetici sadece yönetir, liderse yönetirken yenilikler yapar. • Yönetici bir kopyadır, liderse orijinaldir.
4 Uğur Zel, Kişilik ve Liderlik, Seçkin Yay., Ank. 2001, s. 90-91
5 J. L. Freedman-D. O. Sears-J. M. Carlsmith, Sosyal Psikoloji, 4. bs., çev. Ali Dönmez, İmge
• Yönetici elindekileri korumaya, liderse onları geliştirmeye çalışır. • Yönetici sistemler ve yapı üzerinde durur, liderse kişilerin üzerine eğilir. • Yönetici çalışanlarını baskı ve kontrol altında tutmaya çalışır, liderse
onlara güven verir.
• Yönetici kısa vadeli düşünür, liderse uzun vadeli bir bakış açısına sahiptir.
• Yönetici “Nasıl?” ve “Ne zaman?”, liderse “Ne?” ve “Niçin?” sorularını sorar.
• Yöneticinin gözü hep alt sıralardadır, liderin gözü ise hep ufuğa yönelmiştir.
• Yönetici taklit ederken, lider icat eder.
• Yönetici statükoyu kabullenir, lider ise ona meydan okur. • Yönetici tipik iyi bir askerdir, liderse kendine has bir kişiliktir. • Yönetici işleri doğru yapar, liderse doğru işleri yapar.6
Yani en genel tanımıyla lider, gruba önderlik yapar ve gidilecek hedefi belirleyerek grubu motive eder. Yöneticinin en bariz vasfı ise belirlenmiş hedefler doğrultusunda iş takibi yapar.
2- Karizmatik Lider
Kelimenin aslı, Yunanca “hibe edilmiş” anlamına gelen “Charisma”dır. İlk dönem Hıristiyan bilginler, Allah’ın belirli insanlara ihsan ettiği manevî bağışlara işaret etmek için bu kelimeyi kullandılar. Bu konuda diğer bir görüş ise, “tanrı vergisi” anlamına gelen karizma kavramı, peygamber veya dinî önderlerde var
6 Warren Benis, Bir Lider Olabilmek, 4. bs., çev. Utku Teksöz, Sistem Yay., İst 2003, s. 49-50; ayrıca
sayılan olağanüstü yetenek ve kişisel özellikleri ifade eder. İlk defa Petrus tarafından kullanıldığı ileri sürülmüştür. Kelime ilk dönem Hıristiyan bilginlerden skolastik Hıristiyan felsefesine geçti, daha sonra da, Alman sosyolog Max Weber vasıtasıyla, bazı kimselere bahşedilmiş olağanüstü özellikleri anlatmak için kullanılan sosyolojik bir kavram haline gelmiştir.7
Karizmatik liderler, genellikle toplumların bunalımlı devrelerinde ortaya çıkarlar. Bezginliğin, yılgınlığın ve ümitsizliğin içerisinde lider bir ümit, bir ışık olarak görülür. Toplum o lider hakkında bir inanca sahip olur. İçinde bulunulan şartlar, bu inancın oluşturulmasına yardımcı olur. Burada söz konusu olan toplum içerisinde herkesin kabullendiği, güvendiği, üstün niteliklere sahip bir liderdir.8
Bir takım araştırmacılar, karizmanın niteliksel ve gözlenebilir bir olay olduğunu ve liderin davranışlarından kaynaklandığını ileri sürmüşlerdir. Araştırmacılar, bu tezlerini karizmatik lider tipleri ile diğer lider tiplerinin davranışlarındaki farklılıkları ortaya koyarak desteklemişlerdir. Aynı davranışların her karizmatik liderde bulunmasının söz konusu olmadığı ve içinde bulunulan ortamın da lideri etkileyebileceği vurgulanmıştır. Bu teoriler çerçevesinde karizmatik liderin şahsi özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür:
1- Uç noktalardaki görüş: Diğer liderler içinde bulundukları ortamı statükocu bir yaklaşımla devam ettirirken, karizmatik liderler, içinde bulunulan durumdan oldukça farklı boyutlardaki ortamları hayal ederek, izleyicilerin de kabul edecekleri rasyonel değişimleri uygulama cesaretine sahiptirler.
2- Yüksek riske girme: Karizmatik liderler, kendilerini riske atarlar, özveride bulunurlar ve amaçları uğruna büyük bedeller öderler.
3- Toplumsal geleneklere uymayan stratejileri kullanma: Karizmatik liderler, örgütün amaçlarına ulaşması için geleneksel stratejilerden uzak yollar bulur ve bu suretle sıra dışı olduklarını gösterir.
7 Gordon Marshall, “Karizma”, Sosyoloji Sözlüğü, çev. Osman Akınhay-Derya Kömürcü, Bilim ve
Sanat Yay., Ank 2003, s. 387-388; İzzet Er, “Karizma”, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, C. 2, Risale Yay., İst 1990, s. 351; M. Ali Kirman, “Karizma”, Din Sosyolojisi Terimleri Sözlüğü, Rağbet Yay., İst. 2004, s. 124
4- Durumu net bir şekilde değerlendirme: Yeni stratejiler uygulayan karizmatik liderler, aynı zamanda çevre faktörlerini ve ortaya çıkan fırsatları göz ardı etmez.
5- İzleyicilerin düş kırıklığı: Karizmatik lider, büyük değişimlerin olması gerektiği kaos ortamlarında çıkar. Fakat izleyicileri düş kırıklığına uğratmamak için, onları, geleneksel olmayan stratejilere başvurmadan önce geleneksel stratejilerin artık işe yaramadığı noktasında ikna etmelidir.
6- Kendine güven: Tekliflerini kendisine güvenerek yapan lider, şüpheli ve karışık bir teklif yapan lidere kıyasla daha karizmatiktir.
7- Bilgisel gücün kullanılması: Ortaya koyduğu bilgi gücüyle izleyenleri de arkasına alarak geleneksel olmayan stratejilerle başarıya ulaşan liderlerin karizmatik özellikler taşıması daha olasıdır.9
Ancak belirtilmelidir ki, “karizma” ile ilgili olarak yapılan bunca çalışmalara rağmen özellikle psikologlar epeyce şaşkınlığa düşmüş durumdadırlar. Bu özelliğin tam olarak nelerden oluştuğu konusuna henüz kontrollü araştırmalar yoluyla açıklık getirilememiştir. Öyle görülüyor ki, kimi kişiler olağanüstü, güçlü liderler olabilmektedirler ve yukarıda saydığımız özellikler onların bu yeteneklerini tümüyle açıklayamamaktadır. Bu kişiler, sözünü ettiğimiz özelliklerin hepsine fazlasıyla sahip olabilirlerken bunların dışında başka özellikleri de var olabilir. Bilim dünyası buna şimdilik net bir cevap bulamamıştır.10
Karizma kavramını daha geniş bir şekilde, çalışmamızın ilerleyen safhalarında bu kavramı sosyolojiye kazandırmış olan Max Weber’in otorite ve egemenlik tipleri içerisinde yer alan “Karizmatik Otorite” başlığı altında ele alacağımız için, sadece bu kavramın izlemiş olduğu tarihi süreci kısaca belirtmekle ve bu tarz liderliğin özelliklerine değinmekle iktifa etmekteyiz.
9 Uğur Zel, a.g.e., s. 152-153
B-SİYASİ LİDERLİK TEORİLERİ 1- FÂRÂBÎ (870-950)
Türkistan’ın Fârâb vilayetinin Vesic kasabasında doğan ve tam adı Ebu Nasr Muhammed b. Turhan b. Uzluğ el-Fârâbî et-Türkî olan büyük İslam filozofu Fârâbî’nin hayat ve tahsili hakkında ayrıntılı ve kesin bilgi mevcut değildir.11 Fârâbî’nin memleketi olan Maveraünnehir bölgesinden, ilk tahsil döneminin ardından bilinmeyen bir tarihte ilmini geliştirmek amacıyla ayrıldığı ve hayatı boyunca devam edecek olan bir seyahate başladığı bildirilmektedir. Kesin olarak kaynaklarda bilgiler bulunmamakla beraber, yaşadığı dönemin önemli ilim ve kültür kentleri olan Buhara, Semerkant, Merv ve Belh gibi kendi bölgesinin şehirlerine ve İran’ın önemli merkezlerine ilmi seyahatler yaptığı anlaşılmaktadır.12 Daha sonra ise yirmi yıl kadar oturacağı ve eserlerinin çoğunu orada kaleme alacağı Bağdat’a giden İslam filozofunun, burada İbnü’s-Serrâc’dan Arapça, Hıristiyan olan hocaları Ebû Bişr Matta b. Yunus’tan13 ve Yuhanna b. Haylan’dan14 mantık dersleri aldığı bildirilmektedir.
Uzun seneler geçirdiği Bağdat’tan, rivayetlere göre meydana gelen siyasi karışıklıklar sebebiyle Dımeşk’e (Şam) gitmiş ve bir vesileyle Hemdanî Emiri Seyfuddevle’ye intisap etmiştir. Ömrünün sonlarında Mısır’a da seyahat etmiş bulunan ve bu seyahatini müteakip 950 yılında seksen yaşında Şam’da vefat eden15 Fârâbî’nin cenaze namazını Seyfuddevle kıldırmıştır.16
İslam felsefesini metot, terminoloji ve problemler açısından temellendiren Fârâbî, rivayetlere göre münzevî bir hayat sürmüş, dünya nimetlerine önem vermemiş, günlük ihtiyaçlarını gidermek, mesken edinmek gibi şeylere aldırış etmemiştir. Seyfuddevle’nin ona devlet hazinesinden verdiği dört dirhem yevmiye onun bütün ihtiyaçlarını görmesine kafi gelecek derecede sade ve gösterişsiz
11 Henry Corbin, İslam Felsefe Tarihi, C I, 3. bs., çev. Hüseyin Hatemi, İletişim Yay., İst. 2001, s.
285-286; T. J. De Boer, İslam’da Felsefe Tarihi, 2. bs., çev. Yaşar Kutluay, Anka Yay., İst. 2001, s. 133
12 Mahmut Kaya, “Fârâbî”, T.D.V. İslam Ansiklopedisi, C. XII, T.D.V. Yay., İst. 1995, s. 145 13 A.g.m., s. 145-146
14 T. J. De Boer, a.g.e., s. 133 15 Henry Corbin, a.g.e., C. I, s. 286 16 Mahmut Kaya, a.g.m., C XII, s. 146
yaşamıştır.17 Elbette ilme adanan bu hayatın meyvesi çok bol olmuş ve Fârâbî çeşitli dallarda bir çok kitap ve risale yazmıştır. Çeşitli branşlarda vermiş olduğu eserleri örnek olarak belirtecek olursak;
1- Felsefe, Mantık, Ahlak ve Ruhbilim Hakkında: a) Felsefe Kelimesinin Manası, b) Eflatun ve Aristo’nun Felsefeleri, c) Akıl Kitabı, d) Kıyas Sanatları, e) Burhan Kitabı, f) Ahlak Kitabı, g) Nefsin Mahiyeti Hakkında Risale.
2- Metot Hakkında: a) Bir ve Birliğin Kitabı, b) Birliğin Bölümleri Hakkında. 3- Tasnif Hakkında: a) İlimlerin Derecelerine Göre Tasnifi, (Kitabü Meratibil Ulûm) b) İlimlerin Sayısı (Kitabü İhsâil Ulum).
4- Fizik ve Kimya Hakkında: a) Hayyiz ve Mikdar Hakkında, b) Atom Kitabı, c) Mütenahi Kuvvet Hakkında, d) Kimya Sanatının Lüzumu.
5- Felek ve Hendese Hakkında: a) Felek Hareketinin Daimiliği, b) Vehmi Hendeseye Giriş.
6- Tabiat Hakkında: a) Mevcudatın Başlangıcı, b) İnsanlığın Başlangıcı, c) Hayvan Azası Hakkında Söz.
7- Siyaset, İçtimaiyat ve Askerlik Hakkında: a) Fazıl Şehir Halkının Fikirleri, b) Siyaset Kitabı, c) Orduları Komuta Etme Risalesi.
8- Din, Tasavvuf ve Kelam Hakkında: a) Peygamberin Sözleri Hakkında Mütalaa, b) Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu? c) Ravendiye Red Kitabı, d) Râziye Red Kitabı, d) Tabiî Semâ İlmi, f) Tasavvuf Hakkında Risale.
9- Kitâbet, Şiir ve Hitabet Hakkında: a) Kitabet Sanatı, b) Şiir Sanatının Kanunları, c) Kinaye Kitabı, d) Hitabet Kitabına Başlangıç.
10- Linguistik ve Filoloji Hakkında: a) Lafızların ve Harflerin Kitabı, b) Diller Hakkında Kitap.
11- Musiki Hakkında: a) Musiki Kitabı, b) Musiki İlminin Ustukusları.18
17 De Lacy O’leary, İslam Düşüncesi ve Tarihteki Yeri, çev. Yaşar Kutluay-Hüseyin Yurdaydın, Pınar
Siyasi liderlik teorileri içerisinde Fârâbî’ye de değinmemizin en önemli nedeni, Müslüman düşünürler arasında felsefî bir disiplin içersisinde insan, toplum ve siyaset konusunda sosyolojik görüşler üreten ilk filozoftur.19 Bir meşşâî filozof olarak eski Yunan filozoflarından olan Aristo, Eflatun ve Plotinos’tan etkilenmiştir. Özellikle varlık anlayışını (ontoloji) Yeni-Platoncu akımın südur teorisine dayandırmıştır. Müslüman dünyada kendisinden sonra üretilen fikirler üzerinde yadsınamayacak etkiler bırakmıştır.20
Fârâbî toplumsal ve siyasal görüşlerinin temelini, Yeni-Platoncuların varlık görüşlerinden etkilenip İslami varlık anlayışıyla uyumlu hale getirip eklektik bir yapı oluşturarak sistematize ettiği südur teorisine dayandırmaktadır. Bunu, toplum ve siyasete ilişkin görüşlerini açıkladığı “İdeal Devlet” (El-Medinetü’l- Fazıla) adlı meşhur eserinde, öncelikli olarak ele aldığı varlık felsefesi ve teoloji ile ilgili meseleleri inceleyince daha iyi kavramaktayız.21
Fakat biz konumuz itibariyle kendisinin toplumsal ve siyasi görüşleri paralelinde siyasi liderlik görüşü üzerinde duracağımız için, sadece O’nun varlık felsefesinin toplumsal alandaki fikirlerinin temelini oluşturduğunu belirtmekle yetineceğiz. Çalışmamıza Fârâbî’nin toplumsal ve siyasi liderlik görüşlerini özetleyerek devam edeceğiz.
a- Toplum Türleri
Fârâbî, el-Medinetü’l Fâzıla isimli eserinde toplum ile ilgili
düşüncelerine öncelikle toplumsal yaşamın nasıl olduğu sorusuna cevap
vererek başlamaktadır. İnsan fıtrat olarak kendini devam ettirmek ve en üstün
mükemmele ulaşmak için bir çok şeye muhtaç olarak varlığa gelmiştir. İnsan
özel ihtiyaçlarını dahi karşılarken, başka bir çok insana ihtiyaç duymaktadır.
18 Nafiz Danışman, El-Medinetü’l Fazıla’nın Çevirisinin Önsözü, M.E.B.Y., İst. 1989, s. 9; AyrıcaFârâbî’nin ayrıntılı eserlerine bkz., Mahmut Kaya, a.g.m., s. 157-160
19 Ahmet Arslan, El-Medinetü’l Fazıla’nın açıklamalı çevirisinin Önsözü, Vadi Yay., Ank. 1997, s. 29 20 Kadir Canatan, İslam Sosyolojisi, Beyan Yay., İst. 2005, s. 61
Fârâbî insanın yaratılış gayesini mükemmelliğe ulaşmak olarak görür ve bu
mükemmelliğe bir insanın ulaşabilmesinin şartını bir çok insanın bir araya
gelmesine bağlar. Çünkü böylece toplumun bütününün katkısı sonucu herkes
varlığını devam ettirmiş ve mükemmelliğe ulaşmak için muhtaç olmuş olduğu
şeyler sağlanmış olur.
22Yani Fârâbî toplumu insanın mükemmelliğe ulaşması
amacına hizmet eden bir vasıta olarak kabul etmektedir.
23Fârâbî’nin daha sonra insan topluluklarını mükemmel ve az gelişmiş topluluklar olarak tasnif ettiğini görüyoruz. Mükemmel toplulukları da kendi içerisinde büyük, orta ve küçük olmak üzere üç tane belirler. Büyük toplumu oturulabilir dünyanın bütününde tüm milletlerin, orta toplumu yine oturulabilir dünyanın bir parçasında tek bir milletin ve küçük toplumu ise herhangi bir milletin oturduğu topraklar üzerinde tek bir şehir halkının bir araya gelmesi olarak tarif eder. Diğer taraftan köy ve mahalle halkı, bir sokakta oturanlar ve en sonunda bir ev halkı gibi tali toplulukları az gelişmiş ve eksik topluluklar olarak kabul eder. Çünkü bu saydığımız topluluklar şehir için vardır ve onla ilişkileri ancak hizmet ilişkisidir. Bunun içindir ki Fârâbî’de en üstün iyilik ve mükemmelliğe ancak şehirde ulaşılabilir. Şehirden daha eksik topluluklarda bunu mümkün görmez.24
Burada hemen belirtmeliyiz ki Fârâbî’nin sınıflandırmasındaki orijinallik, eski Yunan’daki aile ve site toplumlarını aşamamış toplumsal tasniften farklı olarak, devlet ve birleşik devletler fikrine sahip olmasıdır. Zaten “… Fârâbî’nin devlet felsefesinde nihai amaç bütün insanlığı içine alacak, ahlaki erdemleri ilke edinmiş, iş bölümü ve sosyal dayanışmanın en mükemmel şekilde gerçekleştiği, sevgi ve saygının yaygın olduğu, hukuki ve sosyal adaletin tam olarak uygulandığı birleşik devletlerdir.”25
Fârâbî toplumların genel tasnifinden sonra, bu tasnif içerisinde yer alan devleti (medine) iki ana başlık altında sınıflandırır. Bunlar faziletli olan ve olmayan devletlerdir. Faziletli devletin sadece bir şekli bulunurken, faziletsiz olan devletlerin;
22 A.g.e., s. 99-100
23 Henry Corbin, a.g.e., C. I, s. 296 24 Fârâbî, a.g.e., s. 100
a) Sapık Devlet, b) Bozuk Devlet, c) Değişebilen Devlet, d) Cahil Devlet26 isminde dört şekli bulunmaktadır. Bunlardan cahil devlette kendi içerisinde altıya ayrılmaktadır; Zaruri devlet, refah devleti, düşük devlet, gösterişçi devlet, zorba devlet ve demokratik devlet.27 Saymış olduğu bu devletlerin özellikleri hakkında fazla tafsilata girmeden bilgiler veren Fârâbî28, faziletli toplum ve devleti tarif ederken de, insanlarının mutluluğu elde etmek için birbirlerine yardım eden toplumun erdemli ve mükemmel bir toplum, aynı şekilde hakiki anlamda mutluluğu elde etmek için birbirlerine yardımcı olacak şekilde organize olmuş devletin erdemli ve mükemmel devlet olduğunu belirtir.29
Bütün bu devlet şekillerinin tasnifinden, devlet başkanının zihni ve ahlaki yapısının, idarecilerin adalet, hukuk, ahlak ve insanlık anlayışlarının toplum için belirleyici olduğunu, hatta devlet başkanının konumunun bu sınıflandırmada ölçüt olarak alındığını anlamaktayız.
b- Mükemmel Yöneticinin Özellikleri
Öncelikle Fârâbî idealize ettiği devleti sağlıklı bir bedene benzetir. Bedendeki her bir organın görevi vardır ve bunların tabii yaratılışları da birbirinden üstündür. Fârâbî bedenin organları arasındaki hiyerarşik sistemi varlık felsefesindeki sudûr teorisine paralel olarak ele alır ve âmir organ olarak kalbi alıp, diğer organları da amaçlarına uygun olarak fiillerini icra ettikleri şekilde mertebelendirir. Bu derecelendirmeyi sadece başkalarına hizmet eden, hiçbir biçimde yönetmeyen organlara kadar indirir. Filozof, aynı durumu şehir için de geçerli kabul eder. Onun da parçalarını, yaratılış bakımından birbirinden farklı ve bu parçaların tabii istidatlarını birbirinden üstün görür. Böylece toplumdaki insanların, amir organ kalp mesabesinde kabul ettiği devlet başkanından başlayıp başkalarının amaçlarına uygun olarak fiilde bulunan, ancak kendi amaçlarına uygun olarak kimsenin fiilde bulunmadığı gruplara kadar aşağı doğru sıralandığını kabul eder. Ancak bedenin
26 Fârâbî, a.g.e., s. 110 27 A.g.e., s. 111 28 A.g.e., s.110-112 29 A.g.e., s. 100-101
organları görevlerini tabii olarak yaparken, toplumun bireyleri bunu iradi olarak yaparlar.30
Elbette Fârâbî’nin bu anlayışı sonucunda, fazilet devletinin başkoordinatörü olarak devlet başkanı büyük önem arz etmektedir. O, fazilet devleti başkanlığını herhangi bir insanın yürütemeyeceği inancındadır. Bu insanın başka birinin hükmü, yönetimi altına girmesi mümkün değildir. Ayrıca muhayyile kuvveti tabiatı gereği en son haddine varmış, bunun sonucunda gerek uyanık halde, gerek uykudayken Faal akılla irtibata geçmiş olması gerekir.31 Bu öngördüğü son özellik, onun peygamber ve filozofun üstün özelliklerini birleştirmek istemesi şeklinde yorumlanmıştır. Diğer bir ifadeyle Fârâbî’nin “emîr”i “Peygamber Hz. Muhammed’in kisvesine bürünmüş olan Eflatun’dur.”32
Filozofumuz, bu yetkinliğe ancak kişiliğinde doğuştan sahip olduğu on iki tabii özelliği birleştiren bir insanın ulaşabileceği inancındadır. Bunları: 1) Öncelikle fiziki yapı itibariyle tam ve eksiksiz olması, 2) Kendisine söylenen her şeyi iyi anlama ve idrak etme yeteneğine tabiatı gereği sahip olarak konuşan kişinin maksadına uygun olarak onu anlaması, 3) Hemen hemen hiçbir şeyi unutmayacak kadar güçlü bir hafızaya sahip olması, 4) Bir şeyle ilgili en ufak bir delil gördüğünde bu delilin işaret ettiği yönde o şeyi kavrayacak kadar uyanık ve zeki olması, 5) Düşündüklerini açık bir şekilde ifade edecek şekilde güzel konuşma kabiliyetine sahip olması, 6) İlme hevesli olması, öğrenmek için gayret sarf etmesi ve bu yolda çekeceği zahmetlere severek katlanması, 7) Tabiatı gereği doğruluğu ve doğru insanları sevmesi, yalan ve yalancılardan nefret etmesi, 8) Doğası gereği nefsani olan yeme, içme ve cinsel zevklerin peşinde olmaması, kumardan çekinmeli ve benzeri zevklerden kaçınmalı, 9) Yüksek bir ruha sahip olması, şerefi ve ululuğu sevmesi, ayrıca ruhen aşağılık ve çirkin şeylere eğilimli olmaması, 10) Dünya metaı olan gümüş, altın ve benzeri şeylere değer vermemesi, 11) Doğası gereği adaletli olması ve adil kişileri sevmesi, zalim ve despotlardan nefret etmesi, kendisinden adalet istendiğinde onu gerçekleştirmede istekli olması ve zulmetmesi istendiğinde ise bunu
30 A.g.e., s. 101-102 31 A.g.e., 104-105
yapmamaya dirençli olması, 12) Yapılmasını gerekli gördüğü şeylerde azimli ve kararlı olması, korku ve zaaf göstermeksizin cesaretle onu gerçekleştirmesi şeklinde özetleyebiliriz.33
Fakat Fârâbî, bu özelliklerin tek bir insanda toplanmasının çok zor olduğunun farkındadır. Nitekim bu özelliklere tabii olarak sahip olana, her çağda bir defa tesadüf edileceği inancındadır. Bu sebeple gerçekçi davranarak, erdemli devletin başına yukarıda saydığımız şartlardan altısını yerine getirenin yönetici olmasını teklif eder. Yine de herhangi bir zamanda böyle bir insana rastlanamazsa, önceki yöneticiler kuşağının koydukları kanunlar, kurallar ve adetlerin taklit edilmesi gerektiğini belirtir.34
Bunları gerçekleştirebilmesi için Fârâbî, seleflerin aşağıdaki altı özellikle temayüz etmesi gerektiği inancındadır. Bunlar da: 1) Filozof olması, 2) İlk yöneticilerin devleti yönetirken koyduğu kanun, kural ve usulleri bilmesi ve onları muhafaza etmesi, 3) Öncekilerin karşılaşmadığı bir konuda kanun koyabilecek kadar hukuk bilgisi, 4) Haleflerinin karşılaşmadığı, onlardan sonra ortaya çıkan olaylar hakkında doğru hüküm vermek için gerekli olan akıl yürütme gücüne ve üstün bir zekaya sahip olması, 5) Haleflerinin kanunlarıyla, yeni olaylar karşısında onların usullerini takip ederek çıkardığı kanunlar konusunda halkı aydınlatma ve halka rehberlik yapma yetisine sahip olması, 6) Savaş sanatlarını gerçekleştirecek şekilde bedenen sağlam olmasıdır. Yine düşüncelerini gerçekçi kılmak için Fârâbî, şartların tümünü yerine getiren bir şahsın bulunamaması durumunda, birisinin filozof ve diğerinin geride kalan beş şartı yerine getirecek iki kişi tarafından,35 hatta her birisi sayılan altı özellikten birisine sahip altı kişi tarafından devletin yönetilebileceğini kabul eder.
Filozof, hikmetin (felsefe) yönetimde sahip olunması gereken en önemli hususiyet olduğu ve bu olmaksızın diğer şartlar yerine getirilse bile erdemli şehrin hükümdarsız kalacağı düşüncesindedir. Bir şehir böyle bir durumda helak olmaktan
33 Fârâbî, a.g.e., s. 107-108
34 A.g.e., 108-109 35 A.g.e., 109
ancak fiilî yöneticiye bağlı bir filozof bulunması ve onun belirlediği politikaların uygulanması sayesinde kurtulabilir.36
Fârâbî’nin ideal yöneticinin filozof olması gerektiği yönündeki düşüncesinde özellikle Eflatun’un etkisini görmekteyiz. Fakat bunun yanında o, İslam’ın gösterdiği dünya ve ahiret mutluluğu hedefine paralel olarak, özellikle faal akılla ilişkiye girme özelliği gibi peygamberlerin ve filozofların özelliklerini erdemli yöneticinin şahsında birleştirmek istemiştir.
2- İBN HALDUN (1332-1406)
Hicrî yedinci asırda İspanyolların baskısı sebebiyle Endülüs’ten Tunus’a göç eden bir aileye mensup olan İbn Haldun, burada 1332 yılında doğmuştur. Çağının geleneklerine uygun olarak ilk tahsiline Kur’an tedrisatı ile başlamış, ardından İslam aleminde meşhur El-Tefassi, El-Muvatta, El-Teshil, El- Muhtasar gibi muhtelif fakihler, hukukçular tarafından yazılmış fıkıh eserlerini tetkik etmiş, kendi ifadesiyle ezberlememiş, anlayarak okumuştur. Kendisi hayatının en mühim merhalesi olarak, Cezayir emiri Ebü’l-Hasan’ın başkâtibi Ebu Muhammed El-Hadaramiye’nin yanına verilmesini görmektedir. Onun yanında ve nezareti altında bir çok eserler okumuş ve riyaziye dersleri almıştır. Sonra mantık ve kelam bahisleri üzerinde vukûfiyet kazanmış, bu suretle zamanının ilmî malumatını tamamen kazanmıştır. İlmî tahsilden sonra Mağrip’te ve Endülüs’te değişik hanedanların emrinde farklı devlet görevlerinde bulunmuştur.
İbn Haldun elli yaşından sonra artık siyasetten uzak, Endülüs’te Telemsan civarında Selâme kalesine çekilir, gailelerden uzak bir hayat yaşamayı düşünür ve siyasî hayattan ayrılır. İşte dünyaca meşhur eseri Mukaddime’yi bu inzivâ döneminde kaleme almıştır. Ardından İbn Haldun sıla ihtiyacı hissedip Tunus’a gider ve 1382’de hac vazifesini yerine getirmeye karar verip oradan da ayrılıp yol üzerinde Mısır’a uğrar. İskenderiye’den geçerken El-Ezher’de ders vermesi kendisinden rica edilir ve müderris tayin olunur.
36 A.g.e., 110
Mısır’daki hocalığı esnasında özellikle hukukî tedrisatta bulunmuş, Mısır’ın kendisine göre bozuk gördüğü hukukî vaziyetlerini ıslaha çalışmış, ayrıca Kadı olarak tayin edildiği zaman bu ıslahat düşüncelerini pratize etme imkanı bulmuştur. İbn Haldun bir taraftan hocalık, diğer taraftan kadılık yaparken aynı zamanda etrafında bir husumet ve haset çevresi de belirdi. Kendisinden önceki hocalar gibi tedrisatta bulunması, kendisinden evvelki kadılar gibi muamele yapması ileri sürüldü. İbn Haldun bu durumlara hiç aldırmadı ve azimli bir şekilde hizmetlerini sürdürdü. Fakat bir gün ailesini Tunus’tan Mısır’a getiren geminin yolda battığı haberi kendisini çok müteessir etti ve teselli bulmak için Hac’a gitti. Tekrar Mısır’a döndüğünde Timur tüm İslam alemini kasıp kavuruyordu. Mısır ve Timur orduları karşılaştılar ve İbn Haldun Timur’un eline düştü. Bu esaret sırasında İbn Haldun’un zekasına hayran kalan Timur onu bırakmak istemedi. Bu dönemde İbn Haldun Şark ahalisi hakkında bir bilgiler edindi. Kitaplarını görmek ve sonra dönmek arzusunda bulunduğunu söyleyerek ayrıldı, Mısır’a gitti ve tekrar Kadılar Kadılığına tayin edildi. Artık hayatının son yılları idi ve 1406’da Mısır’da vefat etti.37
Doğu’da ve Batı’da tarih felsefesinin en büyük temsilcisi, Müslümanların büyük bir toplum ve siyaset filozofu ve yine Müslümanlar arasında toplumsal ve siyasal felsefe okulunu açmış olan38 İbn Haldun’un tarih, siyaset, eğitim, sosyoloji (ve sosyolojinin bazı alt dalları: kent sosyolojisi, tarih sosyolojisi ve siyaset sosyolojisi) ve ekonomi gibi bilim dallarının öncüsü olduğu gitgide kabul görmektedir. Fakat bu konuda tartışmalar devam ederken kimileri de onun bugün kullanılan anlamdaki sosyolojinin öncüsü olmadığını ifadelendirmiştir. Bazı bilim adamları da İbn Haldun’un bize bahsettiği yeni “Umran” ilminin “insan toplumunun ilmi” olduğu, bunun da bir kelime ile “sosyoloji” olduğunu belirtmişlerdir.39
İbn Haldun toplumu, oluşumunu ve özelliklerini incelemekle ilgilendi. Konumuz olan siyasi olguyu incelemesi, temel ilgisi olan sosyal olguyu incelemesinin tabii bir sonucu olarak ortaya çıktı. İbn Haldun’un, devletin kökeni ve
37 Geniş bilgi için bkz. İbn Haldun, Mukaddime, C. 1, 3. bs., çev. Süleyman Uludağ, Dergâh yay., İst.
2004, s. 15-54; Z. Fahri Fındıkoğlu, İçtimaiyat, 3. bs., İ.Ü.İ.F.Y., İst 1961, s. 56-58
38 İsmail Hakkı İzmirli, İslam’da Felsefe Akımları, 2. bs., haz. N. Ahmet Özalp, Kitabevi Yay, İst
1997
39 bkz. Satı el-Husrî, İbn Haldun Sosyolojisi, çev. Mehmet Bayyiğit, S.Ü.İ.F.D., S. 4, Konya 1991,
yönetenle ilgili görüşleri elbette yeni değildi. Önceden de düşünürler bu alanda fikir yürütmüşler ve bu alanda çalışma yapmışlardı. Fakat iktidar olgusunu çözümlemesi yenidir. Yöntemi, siyasi çözümleme alanında temel bir katkı sağlar.40
İbn Haldun’un ortaya koymuş olduğu siyaset teorisinde, dolayısıyla iktidar ve hükümdar anlayışında asabiyet kavramı anahtar terimdir.41 İbn Haldun, asabiyetin sadece nesep birliğinden veya o mânada ve hükümde olan bir şeyden vücuda geldiğini belirtmektedir.42 Buradaki birlik, aynı kandan gelmek manasına gelir. Demek ki, bir kimse, hangi kabileden, ırktan ve milletten ise, onun nesebi o kabile, ırk ve millettir. Ancak nesep hakiki değil, vehmî ve itibârî bir kavram ve bir tasavvurdur. Bir kimse, kendini, babasının ve annesinin mensup oldukları belli bir kabileden saymaz ve kabul etmez, hiç alakası bulunmayan bir kabileyi, ırkı ve milleti kabul ederse, artık o kimse nesep bağıyla bağlı olduğu kabileden değil, bizzat kendisinin irade ve ihtiyarı ile tercih ettiği, kabullendiği ve benimsediği kabileden, ırktan ve milletten olur. Çünkü bir kabileden, ırktan ve milletten olmak, sadece o kabile, ırk ve millet fertlerinin tâbi oldukları ahkam ve ahvale tâbi olmak manasına gelir. Bu duruma göre bir kabileden, ırktan ve milletten olmak, doğuştan gelen ve irade haricinde kalan bir şey olmayıp, bilakis esas itibariyle bir tercih, benimseme, kabullenme, karar verme ve inanma meselesidir. Bu kanaati ile İbn Haldun bir kabilenin, ırkın ve milletin tespiti hususunda kan ve soy gibi maddî unsurları ikinci plana atarak irade ve kabullenme meselesine birinci derecede ağırlık vermektedir.43
Bu görüş, günümüzde modern devletlerin vatandaşlığa kabul mevzuatında aynen kabul görmüş bir bakış açısıdır. Günümüzde devletler genel olarak sonradan vatandaşı olarak kabul edeceği şahsın kan bağına değil, sahip olduğu ahkam ve ahvale ne derece uyup uymadığına bakmaktadır.
Mülkün ve güçlü bir hanedanlığın sadece kabileler ve asabiyetle hasıl olacağına inanan İbn Haldun, buna sebep olarak ise mücadele azminin ve karşı koyma gücünün sadece asabiyetle mümkün olabileceğini düşünmektedir. Zira
40 Huriye Tevfik Mücahid, Fârâbi’den Abduh’a Siyasi Düşünce, çev. Vecdi Akyüz, İz yay., İst. 1995,
s. 192-193
41 Ümit Hassan, İbn Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, 2. bs., A.Ü.S.B.F.Y., Ank. 1982, s. 173 42 İbn Haldun, a.g.e., C. I, s. 334
yardıma koşmak ve cengaverlik bu sayede mümkün olmakta, asabiyet içinde yer alan herkesin birbiri yerine, gönüllü olarak canını feda etmesi de bu yolla meydana gelmektedir. Ayrıca hükümranlık bütün dünyevî menfaatleri, bedenî arzuları ve nefsanî hazları şümulüne alan zevkli ve şerefli bir mevkidir. Bu yüzden ekseriya onda rekabet vukua gelmekte ve mağlup olma durumu hariç mülkü rakibine teslim eden çok az kimse görülmektedir. Bu nedenle güçlü bir hakimiyet mücadelesi meydana gelmekte, bu da savaşa kadar varabilecek tehlikeleri ortaya çıkarmaktadır. Bunun üstesinden gelebilmenin en güçlü yöntemi, kuvvetli bir asabiyete sahip olmaktan geçmektedir.44
Ancak devlet oturduktan ve işler yoluna girdikten sonra asabiyete ihtiyaç duymayabilir. Devletteki mülke mahsus nisap sahiplerinin hükümdarlıkları istikrar kazanınca, yıllar sonra hükümdarlığın doğal bir hak olarak, belli bir soya ait olduğu inancı yerleşir. Hanedan mensuplarına boyun eğmek ve teslimiyet göstermek, dini bir inanç haline gelir. Halk hanedan mensupları ile beraber onların iktidarı için, tıpkı imâni akideler üzerine savaştıkları gibi savaşırlar. Artık bu aşamadan sonra hanedan mensupları iktidarları ve işleri hususunda büyük ölçüde asabiyete ihtiyaç duymazlar. Daha doğrusu o hanedanlığa itaat, Allah’tan gelen değiştirilemez ve aksi düşünülemez ilahi bir ferman gibi telakki edilir.45 Böyle bir sebepten olacak ki, kelam/akâid kitaplarında imânî akidelerden bahsedilirken hilafet ve imamet hakkındaki görüşler de ortaya konulur.
Hakikaten Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Râşid Halifeler dönemi sonrasında, hükümdarların zürriyetine ve hanedanların nesebine teslim olmak ve boyun eğmek halk arsında dinî bir inanç haline gelmiştir. Sultan Allah’ın yeryüzündeki halifesi, gölgesi ve vekilidir anlayışı ortaya çıkmış veya çıkarılmıştır. Meselenin böyle anlaşılmasında devlet ve din adamlarının hiç kuşkusuz büyük payı olmuş ve dinî olanla siyasî olan ayırt edilememiştir.
Asabiyete ihtiyaç kalmadığında, hanedan mensupları kendilerine özgü devlet ve iktidarlarına, ya asabiyet izzetinin gölgesinde yetişmiş olan “kullar” ve
44 A.g.e., C. I, s. 373 45 A.g.e., C. I, s. 374
“devşirmeler” ile hakim olurlar veya kendi neseplerinin haricinde olan ama velayetine dahil bulunan yabancı ırktan kabilelerle mâlik olurlar.46
İbn Haldun, Abbasî devletini buna örnek verir.47 Ayrıca bizim tarihimizde de bunun örnekleri vardır. Osmanlı Devleti’nde de özellikle II. Mehmet’ten (Fatih) sonra devlet yönetiminde, bir asabiyete dayanmayan devşirmeler devreye sokulmuş ve güçlü asabiyet sahibi Çandarlı gibi vezirler devre dışı tutulmuştur. Şimdi İbn Haldun’un siyasi liderlikle ilgili görüşlerini yöneticilerin geçirdikleri evreler, mülk türleri ve hükümdarın özellikleri başlıkları altında inceleyeceğiz.
a- Yöneticinin Geçirdikleri Evreler
İbn Haldun’un siyasal felsefesinde yöneticilerin ahlak ve karakteri, devletin geçirdiği safhalarla paralellik arz eder.48 Filozofumuza göre bir devlet muhtelif tavırlardan ve yenilenen bir takım hallerden geçer. Devleti yönetenler her tavırda, o tavrın hallerinden bir takım huylar ve karakterler kazanırlar ki, diğer bir tavırda onun misli bulunmaz. Çünkü İbn Haldun karakterdeki hususiyetlerin, doğal olarak içinde bulunduğu halin mizacına tâbi olduğu düşüncesindedir.49 Bu sebeple devlet yöneticisinin geçirmiş olduğu aşamaları devletin geçirdiği safhalar içinde değerlendirmiş ve bunun beş evreden oluştuğunu iddia etmiştir. Bunlar ;
1- Zafere ulaşma, güç ve otoriteyi elde etme safhası: Bu aşamada devlet başkanı, şan ve şeref kazanma, vergileri toplama ve yurdu savunma hususlarında halka örnek olur. Onların görüş ve düşüncelerini almadan tek başına hareket etmez. Zira zaferin meydana gelmesine esas teşkil eden asabiyetin gereği budur ve asabiyet henüz olduğu şekliyle devam etmektedir.
2- Bu safha devlet yöneticisinin, ülkeyi halkın katılımı olmadan kendi başına yönettiği ve başkalarının müdahale ve katılımından uzak tuttuğu safhadır. Bu aşamada devletin başındaki şahıs, kendine taraftar olan adamlar toplamaya, azatlılar
46 A.g.e., C. I, s. 375 47 A.g.e., C. I, s. 412
48 bkz. Osman Arpaçukuru, İbn Haldun-Devlet, İlke yay., İST 2003 49 İbn Haldun, Mukaddime, C. I, s. 399
ve devşirmeler edinmeye ve bunları arttırmaya önem verir. Mülkün paylaşımı hususunda zararlı hissettikleri ve kendisiyle aynı nesebi paylaşan aşiretinin ve asabiyet mensuplarının burunlarını sürtmek için böyle hareket eder. Hâkimiyetin talep ve tesisi yolunda evvelkilerin karşılaşmış oldukları gibi hatta ondan daha zor sıkıntılara, asabiyetinden olanlara karşı mücadele ederken, onlarla boğuşurken ve onları iktidarda uzaklaştırırken katlanır. Bu yolda çok çetin ve daha fazla zorluklara göğüs germek mecburiyetinde kalır. Çünkü evvelkiler, mülkü yabancılara karşı savunmuşlar, bu konuda mücadele etmişlerdi. Verdikleri bu mücadelede destekçileri asabiyet sahipleriydi. Şimdi kendisi ise hâkimiyet hususunda yakınlarına karşı mücadele vermekte, onlara karşı mücadelesini yürütürken, uzak ve yabancı olanlardan pek az kimse ona destek olmakta, işte bunun için de cidden zor bir işe teşebbüs etmiş bulunmaktadır.
3- Dinlenme ve rahatlık safhası: Zirâ artık insan tabiatının meylettiği servete, eserlerin ebedîleştirilmesine ve şöhrete kavuşmak gibi mülkün semereleri elde edilmiştir. Bu sebeple hükümdar, bütün enerjisini vergi toplamaya, servet edinmeye, gelir ve giderleri zabt ve tespit etmeye, nafaka ve masrafları kaydetmeye, biriktirilen servetle de büyük ve gösterişli binalar, muazzam sanat eserleri, geniş şehirler, yüksek heykeller inşa etmeye sarf eder. Kendilerine gelen diğer ülkelerin elçilerine, eşrafına ve ileri gelenlerine bahşişler verir, ihsanda bulunur. Ehil ve layık olanlara iyiliklerini yayar. Askerlerin erzaklarını ve maaşlarını bolca verir. Bu safhada, orduya yönelik düzenleme, barış zamanında şatafatlı askerî kıyafetler giymek, silahlar taşımak, geçit törenleri yaparak diğer devletlere karşı övünmekten ve savaş zamanında da düşmanı korkutmaktan ibarettir. Bu dönem, onların izzet ve şan içinde yaşadıkları ve kendilerinden sonra gelenlere yol gösterdikleri dönemdir.
4- Kanaat ve barış safhasıdır. Bu safhada hükümdar seleflerinin tesis ettiği şeye kanaat eder, zamanında ki ve dengi olan hükümdarla barış içinde yaşar. Seleflerini taklit ederek adım adım takip eder, iktidardaki usullerin en güzeli ile onların yoluna tâbi olur. Öncekilerin kendilerinden daha doğru ve ileri görüş sahipleri olduklarına ve bu düşünceleriyle devlete mevcut güç ve itibarını kazandırdıklarına inanırlar.
5- Son dönem ise israf, har vurup harman savurma safhasıdır. Hükümdar, bu safhada, seleflerinin tüm birikimini, nefsanî arzu ve zevkleri, ihtiras ve tutkuları uğrunda savurganca tüketir. Yakınlarına, kötü dost ve destekçilerine tüm servetinden cömertçe sunar. Büyük ve önemli işlerin başına bunları getirir. Halbuki bunlar bu nevi işleri yürütemezler. Üzerlerine aldıkları hususlarda neyi yapmaları ve neyi yapmamaları gerektiğini bilmezler. Hükümdar, kavminden olan önemli taraftarlarının, büyük yardımcılarının ve baba dostlarının kalbini kırar, onları kendine kin besleyen ve yardıma muhtaç olduğu zaman desteklerini çeken bir hale getirir. Bunların yanı sıra ordunun giderleri için ayrılan bütçeyi de kendi nefsâni arzu ve istekleri yolunda kullanır. Bizzat gidip ordu mensupları ile temasta bulunmadığı için, ihtiyaç ve dertlerini tespit etmekten uzak kalır. Böylece selefleri tarafından kurulmuş olan her şeyi hoyratça tüketir ve yıkar.50
İşte bu safhada, devlette ihtiyarlık belirtileri ortaya çıkar. Devlet tedavisi olmayan hastalığa tutulur ve bu hastalık onu yer bitirir. Sonuçta diyebiliriz ki; İbn Haldun’un felsefesinde, toplumsal şartların bireyler üzerinde sonsuz bir hakimiyeti vardır. Elbette bunun sonucu olarak yöneticiler de dönemlerinin sadece birer yansımalarıdır.
b- Mülk Türleri ve Hükümdar’ın Özellikleri
İbn Haldun öncelikle mülkün mahiyeti üzerinde durur ve mülkü insanın sosyal bir varlık olmasının gereği olarak görür. Mülke sebep olan amili ise, insanın hayvaniyat ve gadab eserleri olarak gördüğü zorbalık ve kahırla açıklar. Mülk sahipleri genellikle adaletten ayrılmışlar, kendi arzu ve hevesleri uğruna elleri altındaki halktan güçlerinin üstünde bir performans beklemek suretiyle dünyevi halleri itibariyle onları zor durumda bırakmışlardır. Elbette bu durumda toplumun kargaşa ve kaosa sürüklenmesi kaçınılmazdır. İşte bu durumu engellemek için toplumda herkes tarafından kabul görecek siyasi, sosyal ve hukuki kanunlara
50 A.g.e., C. I, s.399-401
müracaat etmek zorunlu olmuştur.51 İbn Haldun bu kanunların mahiyet farklılığına göre, üç farklı mülk türüne vurgu yapmaktadır;
1- Tabiî Mülk: Tüm halkı arzu ve hevesin icabına göre sevk ve idare etmektir.
2- Siyasî Mülk: Tüm halkı, dünyevî maslahatların celbi ve zararların defi hususunda aklî düşüncenin gereğine göre sevk ve idare etmektir.
3- Hilafet: Uhrevî maslahatlar ile bunlara bağlı olan dünyevî maslahatlar hususunda, nazar-ı şer’înin gereğine göre tüm insanları sevk ve idare etmektir.52
Bu tarz bir sınıflandırmanın ardından kendisi “Şâri’in nokta-i nazarını dikkate almaksızın siyasete ve siyasi hükümlere dayanan mülk türü kötü bir şeydir.”53 diyerek, tavrını hilafetten yana koymaktadır. Zirâ dünya ve ahiret mutluluğunu birlikte sağlama potansiyeli olan yegane mülk türünün hilafet olduğu kanısındadır. Filozofumuz bu yargısının arkasından hilafet-imamet meselelerini geniş olarak ele almaktadır.54
İbn Haldun bir hükümdarda bulunması ve bulunmaması gereken özellikleri muayyen bir başlık altında incelememiş, fakat eserinde (Mukaddime) konuların içeriğine göre tavsiye niteliğinde değinmiştir. Bunları kısaca özetleyecek olursak:
İyi ve güzel hükümdarlık, rıfka (tatlı sert) ve yumuşak muameleye dayanır. Şayet hükümdar bu şekil muamele eder, tebaanın kusur ve kabahatlerini görmezlikten gelir ve bağışlarsa, halk ona can atar, ona sığınır, sevgisini kana kana içer ve düşmanlarıyla yaptığı savaşlarda onun uğrunda canlarını feda eder. Böylece hakimiyet her cihetten düzelir.55
Hükümdar sert bir şekilde ceza tatbik etmemelidir. Halkın mahremiyetlerini araştırmamalı, kusur ve kabahatlerini sayıp dökmemelidir. Tebaası tarafından zalim 51 A.g.e., C. I, s. 420 52 A.g.e., C. I, s. 421 53 A.g.y. 54 bkz. a.g.e., C. I, s. 420-477 55 A.g.e., C. I, s. 418-419
bir kişi olarak algılanırsa, korku ve zillet halkın arasında yayılacağından, ona karşı çareyi millet yalana, dolana ve hileye sığınmakta arar. Sonuçta halk kötü huylar kazanır, halkın basiret ve ahlakı bozulur. Bu gibi bir tebaa, hükümdarlarını savaş meydanlarında yardımsız ve yalnız bırakabilir. Her ne kadar hükümdar ülkeyi bu sertlikle yönetiyor gözükmekte ise de, artık asabiyet bozulmuştur. Himaye ve korunma görevinden aciz kalınması sebebiyle devlet kısa bir zamanda bozulur, hanedanlık yıkılır.56
Hükümdar refaha ve lükse dalmamalıdır. Aşırı derecede refah ve lüks, ahlakı ifsat eder, çünkü nefiste çeşit çeşit şerlerin, süflî duyguların ve onlarla ilgili adet ve alışkanlıkların husûle gelmesine sebep olur. Böylece mülkün adaleti ve delili bulunan hayırlı ve iyi hasletler, onlardan zail olmuş bulunur. Bunun zıddı olan şerli ve kötü huylar, onların vasfı haline gelir.57
Hükümdarlar aşırı zeki olmamalıdır. Çünkü halka karşı uyanık ve gayet zeki olan kimselerde rıfka dayanan bir hükümdarlık tarzı nadiren mevcut olur. Rıfk en çok gafillerde, toy ve acemî olan insanlarda, en az da uyanık kimselerde mevcut olur. Uyanık hükümdarlar keskin zekalarıyla, tebaanın idrak sahasının ve kavrama kabiliyetinin ötesinde bulunan hususlara tâ başlangıçta parlak zekalarıyla nüfûz ettiklerinden; onları, takatlerinin üstünde olan şeylerle mükellef tutar. Tebaa buna intibakta zorlanır ve hoşnutsuzluk meydana gelir. Tabii ki avanaklık ve düşüncesizlik de ifrattır. İnsanlarda bulunan bütün sıfatların iki ucu kötüdür. İyi olan ortalama ve itidal halidir.58
İbn Haldun hükümdarda bulunması gereken özellikleri sıralarken, daha ziyade ahlakî ilkeleri vurgulamış ve yöneticilerden çok halkın menfaatine yönelik tavsiyelerde bulunmuştur. İslam düşüncesi tarihinde, siyaset kuramları halka hizmet esası üzerine inşa edilmiş ve tebaanın huzur ve mutluluğunu sağlayıcı en önemli faktör olarak adalet ilkesi vurgulanmıştır.
56 A.g.e., C.I, s. 419
57 A.g.e., C. I, s. 391 58 A.g.e., C. I, s. 419-420
3- N. MACHİAVELLİ (1469 – 1527)
Machiavelli, Rönesans merkezleri arasında başta gelen Floransa’da, henüz yirmi dokuz yaşında idarî görev aldı ve orada on dört yıl kaldı. O dönemde Floransa, İtalya’da bağımsız bir cumhuriyetti. Machiavelli, siyasi yapının en üst seviyelerinde makam işgal etmediyse de, siyaset mekanizmasının ilk elden bilgisini elde edebilecek kadar idarî çevrelere yakındı. Ayrıca kendisi sık sık diplomatik görevle diğer İtalyan şehirlerine, Fransa ve Almanya gibi büyük yabancı devletlere gönderiliyordu. 1512’de, cumhuriyetçi hükümet gidip, Papalığın yardımını alan Medicilerin mutlakıyetçi rejimi gelince, Machiavelli işini kaybetti. Ciddi suçlamalar altında kalıp, işkence gördü. Soruşturmalar sonucunda suçsuz bulunsa da, yine de Floransa yakınındaki küçük çiftliğine sürüldü.59 İtalyan Rönesans düşüncesinin en özgün ve kalıcı kazanımları arasında olan, siyaset biliminin en önde gelen metinlerinden Prens’i (Hükümdar) bu mecburî boş zamanında yazdı.60
Daha sonraki dönemde yazdığı “Söylevler” isimli eserinde, Roma tarihini başlangıç noktası alarak, kitle siyasetinin anatomisini açıklamaya teşebbüs eder ve Prens (Hükümdar) isimli çalışmasından daha fazla miktarda felsefî ve tarihî temellere eğilir. Geniş soluklu ve incelikli, derin ve nüfuz edici özellikleriyle Söylevler, öncelikle siyaset felsefesi çalışanların ilgisine açıktır. Halbuki Hükümdar keskin, çarpıcı, ikna edici, harekete sürükleyici, sert haliyle dünya siyaset edebiyatının genel yekûnuna girmiş yarım düzine siyasi metinden biri olmaya hasredilmiştir. Hükümdar’ın en çarpıcı tarafı, reddederek söyledikleridir. Machiavelli’den önce, bütün siyasî edebiyat, devletin amacı üzerine yoğunlaşır. Siyasî iktidar yalnızca adalet, iyi hayat, hürriyet yahut Tanrı gibi yüce amaçların hizmetinde bir araç olarak düşünülmüştür. Machiavelli, devletin amacı olayını politikayı aşan ahlakî, dinî, kültürel gibi terimlerle anlamayı reddeder. İktidarın kendi başına bir amaç olduğu varsayımına sahiptir ve araştırmalarını iktidarı elde edecek, elde tutacak ve yaygınlaştıracak araçların en uygun olanlarının neler olabileceği konusuna inhisar etmiştir. Machiavelli, iktidar olgusunu doğruluktan, ahlaktan,
59 William Ebenstein, Siyasi Felsefenin Büyük Düşünürleri, 3. bs., çev. İsmet Özel, Şule yay., İst.
2003, s. 166
dinden ve metafizikten ayırmakta ve devleti diğer herhangi bir kaynaktan bağımsız kendini var kılan değerler sistemi olarak açıklamaktadır.61
Machiavelli’ye göre amaç aracı meşru kılar. Bir hükümdar, devleti zaptetmeyi ve elinde tutmayı başardığı taktirde, araçları herkes tarafından şerefli olarak değerlendirilecek ve övülecektir. Elbette kendisi özel bir tutum olarak ahlaksızlığı hiç bir zaman övmez; onun temel tavrı nihilizm de değildir; ne de bu dünyada değerler bulunmadığını varsayar. Bütün değerlerin yıkıldığı bir dünya kurma isteği de yoktur.62 Onun ahlak-dışılığı, bütün şartlarda ahlakî değerlerin inkarını değil, devlet adamının kendine özel konumunda iktidarın kurallarının ahlak ve doğruluk kuralları karşısında bir önceliğe sahip olduğu görüşünü telkin eder.63
a - Hükümdarlık Çeşitleri
Machiavelli, üç çeşit hükümdarlık üzerinde durmuştur. Bunlar miras olarak babadan oğula geçen hükümdarlıklar,64 karışık hükümdarlıklar65 ve yeni olup, prensin becerisiyle kurulan prensliklerdir.66 Karışık hükümdarlıklar hakkında yapmış olduğu yorumlar, genel itibariyle kendi yaşamış olduğu tarihî şartların bir sonucu olarak İtalya’da oluşan, neredeyse site devletleri diyebileceğimiz küçük devletlerle alakalı örneklemelerle ve açıklamalarla doludur. Bu noktada tarihseldir ve genel anlamda evrensel tespitler içermemektedir. Fakat babadan oğula geçen hükümdarlıkları geleneksel olarak, diğer taraftan yeni olup hükümdarın kendi becerisiyle kurduğu prenslikleri yenilikçi hükümdarlıklar olarak niteleyip genelleştirebiliriz. 61 W. Ebenstein, a.g.e., s. 167 62 A.g.e., s. 168 63 A.g.e., s. 169 64 N. Machiavelli, a.g.e., s. 5 65 A.g.e., s. 6-13 66 A.g.e., s. 19-22