• Sonuç bulunamadı

Yüksel Uzel jübile yaptı mı?

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Yüksel Uzel jübile yaptı mı?"

Copied!
6
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

MÜCEVHER GİBİ DERGİ

Tayyörler

Mantolar

Yüksel TJzel ■

-

Jübile yöptı mı?

Bir banka

üç bankacılık

(2)

Stephane Grapelli Joan Baez

BOB DYLAN

F o lk -ro c k türünün yaratıcısı diye müzik ta­ rihine geçen Bob Dylan, üzerinde en çok ko­ nuşulan bir konserin sahibi oldu bu yıl. Robert Ailen Zimmerman veya yaygın adıyla Bob Dylan, en büyük öğrencisi (!) Joan Baez’in iki yılda 5 konsere çıktığı Açık Hava Tiyatrosu sah­ nesinde yerini aldığı zaman yankılanan ses, bu­ güne kadar hiç duymadığımız yükseklikte bir sesti. Uçaktan indiği andan itibaren “antipatik” kabul edilen Bob Dylan konserinde “ Knockin’ On Heaven’s Door”dan “ Blowin’ İn The W ind’- ’e pekçok sevilen parçasını seslendirdi. “ The H eartbreakers” ve “ Grateful Dead” eşliğinde iki büyük tüm e yapan Dylan’ın bu turneye ha­ zırlanırken, isteksiz olduğunu dış basından za­ ten izlemiştik, ama bu kadarını da beklemiyor­ duk. Ancak herşeye rağmen Bob Dylan’ın Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkması ve iki sa­ atin üzerinde müzik yapması, bütün olumsuz­ lukları silip atacak etkiyi yarattı.

MONTREAL CAZ BALESİ

G ö r s e l açıdan olduğu kadar müzik olarak da çok değerli şeyler bırakıp gitti Montreal Caz Balesi. Genevieve Salbaing’in yanı sıra görün­ meyen pekçok kahramanıyla büyük bir sanat olayına dönüşen Montreal Caz Balesi de tıpkı Grapelli konseri, “Mama, I Want To Sing” mü­ zikali gibi uzun yıllar akıllardan silinmeyecek. ‘' Pat Metheny’den. Tom Waits’e, Janis Joplin’- den Ştravftısky’ye, A stor Piazzolla’dan Stan Kenton’a birçok değişik bestecinin çalışmaları eşliğinde modem baleden örnekler sunan Mont­ real Caz Balesi bu yılki en iyi dans gösterisiydi bizce.

Sypro Gyra

SPYRO GYRA

U ik e m iz d e en fazla sevilen caz toplulukla­ rının başında geldiğini biliyorduk bilmesine de, böyle sevildiklerini bilmiyorduk. Caz müziğinin çeşitli müziklerle kaynaşmasını sağlamayı bilen ve çalışmalarını İstanbullu caz severlere sunan Spyro Gyra tam zirvede olduğu bir sırada geldi Türkiye’ye. 1988 albümleri Rites Of Sum m er’- ın başarısı ve geçtiğimiz ay tüm dünyada yayın­ lanan yeni albümleri topluluğu zirve yarışına or­ tak etmişken biz onlan Avrupa turnesi bünye­ sinde, ağırlıyorduk. 1975’de kurulan Spyro Gyra, sürekli kendini yenilemesinin ödülünü alıyor di­ ye düşündük konserler sırasında. Konserin ar­ dından herkesin ortak düşüncesi Festival yet­ kililerinin her yıl böyle bir topluluğu getirmesi noktasında birleşiyordu. Örneğin Pat Metheny diyenlerin sayısı hiç de az değildi...

(3)

Sayıları altıymış Uzel'in evindeki kedilerin. Onlara d ö rt de yavru eklenmiş. Etmiş on... Onlarla öyle güzel konuşuyor

(Fotoğraflar: Mutlu Güneş SÖNMEZ)

0 gün resim

çektirirken Yüksel

Uzel ilk kez

gözlüklerini çıkardı

objektife bakarken.

Ona da başta izin

yokmuş... K iloları ve

çalışması g ib i o da yavaş

yavaş olacak...

Bu arada Avrupa'da bastırdığı ‘Compact disc’in i gösterdi. Türünde yurtdışında basılan ilk C.D. imiş. Arada, son gü n le rin moda konusu Evita m ü zika lin i de izlem iş ve plağını atmış

Yüksel Uzekin evinde en çok sevdiği köşe, mutfağı. Boğaz görüntüsü de olan sevimli mutfağı ayrıca Teknolojinin tüm ye n ilikle rin i de yansıtıyor.

İşte geleceğe güvenle bakan b ir Yüksel E z e l Yeni çalışmaların eşiğinde, bestelenmeye hazır b ir güfte de var elinde... İsm i mi: Geçmiş Olsun.

Daha jübile yapmama zaman var diyen Yüksel Uzel:

‘Ne yaşamdan ne de

sahneden vazgeçerim’

diği şişliklerin yavaş yavaş da olsa kayboldu­ ğunu gözlemliyoruz o servis için koşuşturur­ ken. Evet, artık hazır. Bir bacağını büküp al­ tına alarak yerleşiyor karşımızdaki san kana- peye. Aklımıza geliveren ilk soru:

—Yüksek Hanım, genç kızken de böyle miydiniz?

—Evet, aynen böyleydim. 0 gün neysem bugün de öyleyim. Telaşlı, koşuşturan, tu ­ zu elinde (?), kedileri peşinde, yine aynı te­ miz kalpli bir genç kız. Ben kaşımın, gözü­ mün güzel olmasından çok, kalbimin temiz olduğuna inanırım. Her zaman insanlara

iti-Zeynep KUZUDİŞLİ

D

. l —J i r a z nostalji!.. Çok değil, hani şu uzun- boylu, derin yırtmaçlı feminen kıyafetinin için­ de salınan, salınırken bacağı görünüyor diye yırtmaçtan, içini gösterecek diye ışıktan ra­ hatsız olan genç assolistin Ankara’dan yeni geldiği yıllara dönmek onunla birlikte... Ama yok şimdiki o. daha ilginç, daha yakın. O za­ man şimdiki o. Neden olmasın?

Telaşla giriyor içeri. Yolda gecikmiş... —Vallahi ne deseniz haklısınız. At da ben...

—Aman estağfurullah Yüksel Hanım... Üzerinde minik beyaz puanları olan siyah bir pantalon etek ve sandaletleriyle rahatça oturuyor bize, “ Hoşgeldiniz" dedikten son­ ra. Yok, oturmuyor. Bu kez de, “ Hem konu­ şalım, hem çaylarımızı içelim” diye yerinden fırlıyor. Öyle telaşlı, öyle de eline çabuk ki YÜKSEL UZEL.

Ona, genç kız görünümü veren kısa saçla­ rının şekle girdiğini, uygulanan kortizonun

(4)

mat etmişimdir. Onlara inanırım. Bu inancı hiç yitirmedim. Ama o günlerden farklı ola­ rak, samimiyetsizliği daha çabuk farkediyo- rum. Gerçekleri daha çabuk görebiliyorum. Ama görmemezliğe geliyorum.

“İnsanlara inanırım’’ diyordu Yüksel Uzel. “Aksi ispat edilene kadar inanırım. İspat edil­ dikten sonra artık beni ikinci kez kandıra­ m azlar...”

Görüyoruz ki en az insanlar kadar hayvan­ lan da, özellikle kedileri seviyor sanatçı... Bu kadar sevgiye, inanca layık olmayanlar da var­ dır herhalde. Bir tırmık ya da bir asılsız fısıltı kaynağı...

—Hayvanlan anlanm , Onun şartlan belli­ dir. Karnı doyacak, sevgi ve şefkat görecek. Bunlar yapılırsa, ¡durup dururken hiçbir şey yapmazlar. İnsanlar... İnsanda aldanırsınız iş­ te. Ama şimdi oturup bunun konusunu, si­ tem ini yapmak, m ücadele etmek, öç almak gibi duygular beslemek için zaman harcama­ ya değmez. Zamanım bol değil bunlarla uğ­ raşm ak için. Bazen güvendiğim insanlardan kazık yedim. Afiyet olsun. Dikkat edip, ye- meseydim. Allah beni tam teşekküllü yarat­ mış.

Yüksel Uzel’in yaşam felsefesi bu, insanla­ rı fazla irdelemiyor. Çünkü biliyor ki, artı yön­ leri olduğu gibi, eksileri de var. Çiğ süt em­ miş bir kere. Elbette damarına bastığında sesi alabildiğine çıkar. Damarına basmazsın, duy­ mazsın.

—Basıp, ne olacak, diye soruyor, insanla­ rın kötü yüzlerini keşfetsem ne olur? Peki ben böyle davranırsam ne ile mutlu olaca­ ğım? Zaten koca bir öm ür geldi geçiyor, kaç m utlu anım var ki?...

İsviçre’ye gitmeden doldurduğu son kase­ tinde Kurdilî’ye çıkarken hafifçe zorlandığı­ nı ayrımsadığım buğulu sesin titrediğini, göz­ lerin ise dolan yaşlara engel olunmak için kır- pıştınldığını farkediyorum. Ama nafile. İşte birkaç damla süzüldü bile... Eli, ‘geç bunla­ rı.’ der gibi...

Kültür yapısı tam olmamış

toplum ve kadının ezilmesi

Üzdük onu. Operasyondan sonra böyle duy­ gusal davranması doğalmış, rahatlaması için gerekliymiş de. Konuyu, bazı hanım sanatçı­ ların kah görünüşlerine getirdim. Onları o ka­ dar iyi anlamış ki:

—Bakın, biz aynı zam anda iş kadınlarıyız. Tam oturmam ış, kültür yapısı tam belirlen­ memiş bir toplum da çeşitli sıfatlarla iş ko­ valıyoruz. Ses sanatçısı, gazeteci, işçi gibi... Bu kovalamacanın içinde kadın olarak ezil­ mek o kadar kolay ki. Ezilmemek için iste­ diğin kadar rom antik ol, inançlı ol. Yine de kendine bir zırh edinm e gereğini duyuyor­ sun. Sanatçı kadın her zaman güzel ve alım­ lı kadım oynamak zorunda. Bu da olağanüstü güç gerektiriyor. İnsandır, rahat olmak ister, ayaklarını uzatıp rahatça oturm ak ister...

Sonra duruyor. Şekilci olmayanların varlı­ ğına değiniyor.

—Bir yere fiziğiyle değil de aklıyla, em e­ ğiyle gelmiş sanatçı, belki bu zırhı kullanma­ yabilir. Tüm sanatçılar mükemmel değil ki...

Hasbel kader, sesi ya da fiziği güzel olduğu için orada olanlar da var. İsviçre’den döndü­ ğünde neden p e ru k , takmadığımı sordular. Neden takayım, ben ayıp bir şey yapmadım ki... Hastayım, beni sevenler beni böyle de sevdiler. Kısacası, Afrodit’i yaşatmaya çalış­ mak, belirli bir süreç için yatırım demektir. Onun yerine bir kişilik koyunca, sonuna dek unutulm uyor.

Evinde beyaz renk egemen. Siyah ve yeşil daha sonra geliyor. Yer, üzerinde çevrenin ge­ ometrik görünüm üne uyan desende halıların bulunduğu alabildiğine beyaz mermer. Evini kendi dekore etmiş. Beyaz mermer dediğin­ de kimse inanmamış ona. Ama o nasıl sıcak­ laştıracağını biliyormuş. ‘Yaşanan bir ev’ ol­ masını istemiş. Gerçekten de yaşıyor. Küçük antreden geçtikten sonra, baştan başa bir sa­ lon. Hep bir piyano koymak istediği bölüm­ de şimdi saksı saksı ketyalar, aşk merdiven­ leri, peygamber kılıçlan ve adını bilmediğimiz nice bitki var. Bir de Arcadia. Ama kendisi ameliyattayken onu biraz danltmışlar. Üst kata çıkan merdiven ile bitkilerin gerisinde minik aynalar desen yapıyor. Oturma bölümü ile ye­ mek bölümünü ayıran raflı bir paravan, Çin, Hint, Yunan, Türk ve başka irili ufaklı obje ile dolu.

Van, yoğu dediği

—İşte vanm yoğum bu ev, bir de arabam, diyor.

Biz de jübilesini yapmış olduğunu anımsa­ tıyoruz. Artık sahneye dönüşün olamayaca­ ğını yani... Ama, hayır bizimle aynı görüşte değil.

—Yok, o benim jübilem değildi. İsviçre dö­ nüşü dostlanmfn bana yaptığı bir jest idi. Bi­ liyorsunuz ben daha önce de bir ameliyat ge­ çirmiştim. Bir aradan sonra yeniden sahne­ ye çıktım. Şimdi kendimi yormamam lazım.

Sözünü bitirirken, hafiften bir şarkısını mı­ rıldandı. Bu sırada kızı Arzu yukarıdan inip, bizi selamladı. Ama yanımızda kalmadı. An­ nesinin röportajlarına katılmama gibi bir alış­ kanlığı varmış. “ Allah beni en çok, kızıma bağışladı. Benim en büyük servetime... Bel­ ki param, işhanım yok.... Allah nasip etti hep güzel paralar kazandım. Çalışanlarımla bir- likterahat e ttik .”

Yüksel Uzel’in ismi artık neonlarda yok. Şöyle bir basınca, çevrede öyle pek de isim yok ya. Bir boşluğun olduğu kesin.

(5)

ı

*

—Ben ne olup olmadığımı iyi tarttım . Adı­ mı hiç dev gibi yazdırmadım. Türkiye’nin gel­ miş geçmiş en büyük sesi de değilim. Ken­ dime özgü, kimseye benzemeyen bir sesim var. Taklit etmedim kimseyi. Kendi yorumu­ mu geliştirdim. Görünüm o ki, farkedilme- den bayağı iş kovalayıp,turnike döndürüyor- muşum, dedi gülerek...

Bir de çöp çatmak...

Sıra geldi “ Çöpçatan Yüksel ÜzeT’e. Me­ ğer sanatçı bundan hayli dertliymiş. Çünkü çatmadığı çöpler kendisine hep maledilmiş.

—Ben, yanımda çalışan kızım Bergüzar’- dan başkasını evlendirmedim, diyor. Zeynep ile Asım ı (Ekren çifti) da ben tanıştırm ış de­ ğilim. Ben, Zeynep’den dolayı Asım’ı tanı­ dım. Daha önceleri Ajda'nın orkestrasındaydı. Öyle tanırdım. Hiç konuşmadık, yalnız se­ lâmlaştık. Neden adım çöpçatana çıktı, bili­ yor m usunuz? “Anne - baba kabul etmiyor,” dendiği zaman ikisi yalnız kaldı. Herkes uzaklaştı. Yalnız ben kaldım. Öyle sanıldı. Bu arada bakan Veysel Atasoy un kızkarde- şi Esin’i de Osman'la (Yağmurdereli) evlen­ diren ben değilim. Zeynep onlara görücülük yaptı. Daha önemlisi benim yeğenimle Kâ­ mil Sönmez in evlenmesinde de benim payım yok. Onlar tanışıp, karar verdikten 20 gün sonra olayı ben öğrendim. Ayrıca Kâmil’i de çok severim, iyi çocuktur. Görüyorsunuz be­ nim yaptığım söylenen çöpçatanlık bu işte... Kimseyi suçlamamak gerekir, gerçekten o sıralar hep ortalarda Uzel vardı. Dikkatlerin üzerine çevrildiği bir sanatçı. Gazino ve dü­ ğün dem eklerde ki çalışmaları. Sahi bu dü­ ğünler ile arası nasıldır? Rahat mıdır oralar­ da program yaparken?..

—İstanbul’^geldikten sonra kendime çok iyi bir çevre yaptım. Yalnız gazino çalışma­ larımla kalmadım. Pek çok dost edindim bi-' zim sosyete dediğimiz kesimde, iş dünyası, sanat dünyası, her tarafta dostlarım oldu. O yüzden ben bir düğünde şarkı söylerken, ken­ dimi M erih’ten gelmiş gibi hissetmem. Ya kız, ya oğlan tarafım tanıdığım için, program­ da hemen bir evsahipliği görevi üstlenirim.

Yüksel Uzelşöyle bir duruyor. Belli ki bir- şeyler anımsıyor.

—Ben, diye ağır ağır sürdürüyor, İstanbul’a yalnız bir kadın olarak geldim. Yani başka­ ları gibi beni koluna takıp tanıştıran, ya da isminden yararlandığım bir kocam yoktu. Şimdi de yok. Aksine yaşamıma giren erkek­ leri ben ön plana çıkardım. Belki hanım, apartman katlanm yok ama, aralarına rahatça girdiğim bir çevrem var...

Kadınlar matinesi

—Ah, onlar bir espri, ncye kaynağı divor ünlü kadınlar matinelerini gündeme getirin­ ce. Her kesimden kadın iuJ ' şarj olur ora­ da. Erkeklerin öyle aleni tezahürleri var ki... Hanımların da bu kadar olsun artık. Mati­ neleri severim. Çok samimidir. Bir ölçüdür. Bir gazino programının tutup tutmadığını on­

lar saptar. Yeni gelecek hanımların aklında bulunsun. Beylerin peşinde çok koşuyor, çok göz süzüyorlar onlara. Erkekler bu işe za­ ten fit. Esas kadınlara kendilerini sevdirme- liler. Sanatçı olunca, kadm-erkek farkı kal­ mayacağı için, insanca alışverişe önem ver­ sinler. Önce kadınla barışık olsunlar. Erkek­ ler zaten barışıktır.

— Feminist misiniz Yüksel Hanım? —Evet. Aslında cinsel ayırım önemli de­ ğil. Zaten kadın, kadınca bir liderlik taşıyor. Erkeğin önünde bayrak açıp yürümesine ge­ rek yok. O kişilik olarak o kadar zengin, o kadar doğurgan ki... Buna saygı duyuyorum. Onun ezilmesine karşıyım. Sorunlar oluyor. Hiçbir şey altın tabaklarda sunulmuyor. Ben­ den iyi feminist olur mu?.k. Bekâr geldim bu piyasaya, bekâr gidiyorum...

Biraz da müzik konusunu deşiyoruz. Çok­ sesli Türk Müziği gibi...

—İster çok sesli, ister çok sazlı olsun, uy­ gulamasını yapıyorum. Memnunum. Klasik T ürk Müziği derin bir kültür isteyen rafine bir müziktir. Onu dinlemek, anlamak da kül­ tür meselesi. Dolayısıyle geniş tabakalara ya­ yılamaz. bu yüzden başka türlere yol vermiş oluyorsunuz. Bence çok sesli Türk Sanat Mü­ ziği, o aradan çıkma, sonradan olma, türedi müzik türlerinin önünde kocaman bir heyu- lâdır. Bugün insanımıza, bildiği, tanıdığı ma­ kamı, yine aynı rafine ağız, nezahat dolu bir müziği modemize bir biçimde vermek güzel. Bunun destekleyicisi ve uygulayıcısıyım. Eğer 3 yaşındaki bir çocuk T V ’de izlediği böyle

bir müziği yanlışsız okuyabiliyorsa, bu m ü­ zik en az 30 yıl daha sevilecek, tutulacaktır.

Denetim kurullarının da Türkçenin düzgün kullanılmasına, kelimelerin oturmuşluğuna, prosedinin düzgünlüğüne dikkat etmesi ge­ reğine değiniyor. “ Çünkü çoğu sanatçının Türkçe konuştuğundan şüpheliyim. Sözleri ağızlarında öyle yuvarlıyorlar ki... Oysa bir Zeki Müren’i alın. Bir ‘Hicran’ kelimesi onun bize armağanıdır. “Bende hicran yarası / Ben­ de bitmez çiledir” derken o “hicran” kelime­ sini öyle zevkle söylüyorum ki...”

Uzel’in takıldığı bir başka nokta da yeni as- solist, solistlerin fazla abartılı oluşları. "D e­ rin dekolteler, fıyonglar, tüyler. Maşallah ta­ vus kuşu gibi... B unlar özellikle yetişmekte olan kuşağa kötü örnek oluyor...”

Şimdi nice acılan geride bırakmış Yüksel Uzel. Sağlıklı, mutlu. Acaba duygusallığını yi­ tirdiği oldu mu bu geçen süre içinde?'

—Asla!1 Allaha şükür, duygulanm ı çok iyi korudum . Yorulmama, hırpalanm ama rağ­ men. Çünkü insan duygulanyla yaşadığının farkında. 'Materyalist dünyadayız, duygulann önemi yok,’ türü düşünceler saçma. Eğer öy­ leyse, çek tetiği olsun bitsin. Sorun yaşamak­ sa, bir tek duygularla anlam kazanır.

“ Hissedebiliyorum. Halk beni kendine ma- letmiş, beni seviyor, ben de onlan seviyo­ rum ,” diyen mutlu ve sağlıklı bir Yüksel Uzel karşımızdaki... Saçlan biraz kısa, eskisinden biraz kilolu, ama bunların hiçbir önemi yok. Çünkü o kendini sevdiklerine fiziğiyle değil, kişiliğiyle kabul ettirmiş, kendi deyimiyle, dolu kadınlardan...

(6)

K

ır

k

A

m

b

a

r

A rta Ajans sahibi H iro l A ksekili, A.S. Basın ve Reklam Danışmanı Vedat D ündar H ürriyet Gazetesi Reklâm M üdürü Vahit Alpata. Genel M ü dür

B edii Tümer, ,4..S. Hayat Servisi M üdürü H ikm et Tanyeli, A rta Ajans sanat danışmanı B elgin Gürkanlar, H ilto n ’daki davette.

Hastanın yeni

V

V

/~ ,

n

~, , 0.

,

refakatçisi:

Oz@l Söğllk SİQOftQSI

E v , yaşam, elektronik gibi konular der­ ken, ANADOLU SİGORTA şimdi de sağ­ lığım ızla ilgileniyor. “ Ö ze l S a ğ lık Sigortası” ya da b a ş k -a b ir deyimle “ Hastanede G ündelik Tazminat Sigor­ tası” , özellikle son günlerde hayli başağ- rıtan sağlık hizmetleri konusunda olduk­ ça yararlı bir sigortacılık adımı atan Ana­ dolu Sigorta Genel Müdürü Bedii Tümer, bu nedenle Hilton Oteli’nde verdiği bir

davette; “ Ülkemizde özellikle son za­ m anlarda büyük bir sorun olan sağlık konusuna bir çözüm getirm ek inanç ve çabasıyla” diye başlayarak bu yeni sigor­ tanın önemini belirtti.

İnsanların kafasındaki 'Hastaneye dü­ şersem ne yaparım?’ endişesini bir an­ lamda azaltmış olacak ki, bu konunun açıklanmasından sonra Sağlık Bakanı Halil Şıvgın, Ankara’ya davet ettiği sigor­

Üç Papatya

E v e t, şu resimde görülen üç ha­ nım (soldan) Türkan Sabancı, Ayşe­ gül Dinçkök ve G üngör S ipahioğlu, Türk Kadınını Güçlendirm e Vakfı’nın faal üyesi, yani papatyalarıdır, O ge­ ce başka özellikleriyle ilgilere odak ol­ dular, Başından beri, ayırt etmeden hemen her yardım derneğine maddi

katkıda bulunan Bayan Sabancı’nın yüzündeki huzur, hiç kuşkusuz eşi Sa- kip Sabancı'nın Amerika'daki ameli­ yatından sağlıkla çıkmasındandır. Ya Bayan Dinçkök? iyice bronzlaşması, yani saç biçimi ve belki de şimdiye ka­ dar hiç olmadığı bir şıklık ve yüzüne yayılan tebessümü mutlu olduğunu mu gösteriyordur?...

ta şirketleri genel müdürlerinin önünde, bu konuda öncülük eden Bedii Tümer’e bir plaket verdi. Tümer, Özel Sağlık Sigor­ tasının, kendi bünyelerindeki Geleceğin Sigortası ve Hayat Poliçesi ile birlikte ya­ pıldığını, kişinin yılda yalnızda 60.000 TL.sı yatırıdığını, ama buna karşılık has­ taneye yattığında günde 100.000.- TL.sı alabildiğini söylüyor. Yani bu sigorta ile hastanın yanında olduklarını vurguluyor.

Tarihten

bir yaprak

Tiyatrodan çıktıktan sonra

En k ib ar a ile le r supe etm ek için

D E B U L U Ş U R L A R .

M eşrutiyet Cadde»! No. 1 tototon : Beyoğlu * • * ’

u günlerde tiyatroya gitmek önemli bir olaydı. Çağdaş kişinin sanatsal zevkini kanıtlı­ yordu. Hele ona, yenilen bir yemek,içilen çorba da eklenirse!... D günlerin 'monden' yaşamı­ na ayak uyduranlar, Fransızların bu tür gece yemekleri a n la m ış gelen 'Souper' deyimini dilimize ‘supe etmek’ diye yerleştirmişlerdi.

Tarih, 1 Birinci Teşrin, 1930. Bugünün İs­ tanbul Şehir Tiyatroları’ nın o günlerdeki der­ gisi Darülbedayi'de yayınlanan şu yukarıdaki ilân, bu olayı ne de güzel yansıtıyor.

topaz 18

İstanbul Şehir Üniversitesi Kütüphanesi Taha Toros Arşivi

Referanslar