OSMANLI KURULUŞ DÖNEMİ’NDE BİLİM
Osmanlılarda Eğitimin Genel Özellikleri
◦ 1.Medreseler çok yaygın ve güçlü örgün eğitim kurumları haline gelmiş, toplumu derinden etkilemişlerdir. Öyle ki, eğitim açısından, tüm Osmanlı dönemine medrese dönemi denebilir. Ancak, Osmanlı Devleti’nin sonuna ve kapatılmalarına kadar (1924) kendilerini yeterince yeniledikleri söylenemez.
◦ 2.Azınlık çocuklarının üst düzeyde yönetici olmak üzere yetiştirildikleri Enderun adında önemli bir örgün eğitim kurumu ortaya çıkmıştır.
◦ 3.İlköğretim, 19.yüzyılın sonlarına kadar, çok basit düzeyde kalmıştır.
◦ 4.Osmanlıların son dönemlerine kadar, ilkokul üstü örgün eğitim kurumlarında yalnızca erkekler okumuştur.
◦ 5.Eğitim-öğretimin temel amacı dinidir ve “alim” denince esas olarak din bilgini anlaşılmaktadır. Müsbet bilimlere ilgi ferdi, istisnai ve süreksizdir.
◦ 6.Eğitim-öğretim yöntemi, esas olarak nakilci (aktarmacı) ve ezbercidir.
◦ 7.Tanzimat dönemine kadar, eğitim her düzeyde ücretsizdir. Ancak, vakıf geliri bulunmayan bazı eğitim kurumlarında öğrencilerden az bir ücret alınmıştır.
◦ 8.Azınlık ve yabancılara öğretim hakkı tanınmış, fakat bu faaliyetleri
denetlenmediğinden Devlet için siyasi, ekonomik olumsuz sonuçları görülmüştür.
OSMANLILARDA BİLİMİN TEMELLERİ Selçuklu Mirası:
◦ Osmanlı devleti kurulduğu zaman Anadolu’daki Selçuklu kültür ortamının doğrudan doğruya varisi olmuş ve mevcut medreseler, darüşşifalar ve diğer kurumların
sürekliliğini sağlamıştır. Yani diğer bir deyimle onlar Osmanlılara intikal etmiştir.
Bu, bilimsel bakımdan da aynı şekilde cereyan etmiştir. Osmanlılar İslam
medeniyeti çevresinde kendilerine göre belirli özelliği olan bir dünya yaratmışlardır.
◦ Osmanlılardan önce Selçuklular devrinde, daha eski devirlerde gerek İran’da ve gerek Anadolu’da ilim kurumları ve bu kurumları besleyen bilginler vardı; Osmanlı Devleti kurulduğu zaman Anadolu’daki bu kurumlar, hocaları, öğrencileriyle birlikte, yavaş yavaş bu yeni devlete geçmiştir.
◦ Özellikle Moğol tazyiki neticesinde yerleşik ve medenî seviyesi yüksek nüfusun Batı Anadolu'ya doğru hareket ettiği dikkate alınırsa, başta Osmanlı olmak üzere Batı Anadolu Beylikleri'nin tarımla uğraşan ve nispeten kültürlü bir tabana sahip olduğu söylenebilir. XII. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren şehirleşen Anadolu Selçuklu Devleti'nin XIII. yüzyıldan başlayarak ilmî üretim yapmaya başladığı görülür.
◦ Özellikle aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra başkent Konya'da İbn Arabî ve öğrencisi Sadreddin Konevî ile Celaleddin Rumî ve çevresinin irfan-i nazarî sahasındaki üretimleri, hem Anadolu'yu hem de Anadolu dışına ciddi etkilerde bulunmuştur. Merağa matematik-astronomi okulu mensuplarının İlhanlılar döneminde Anadolu'ya gelmeleri neticesinde ise başta Sivas, Kayserî, Tokat, Aksaray gibi şehirler olmak üzere Anadolu'nun pek çok şehrinde nazarî hikmet sahasında üst seviyede bir eğitim verilmeye başlanmış, ilimler tarihi açısından son derece önemli eserler kaleme alınmıştır.
◦ Osmanlı ilim hayatının, merkezinde Merağa matematik-astronomi okulunun bulunduğu Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminden gelen altyapısı, başta Mısır, Suriye, Irak, İran ve Türkistan gibi klasik İslam coğrafyasına tahsil için giden, eğitimini tamamladıktan sonra dönenler ile bu coğrafyalara mensup alimler tarafından zenginleştirilmiştir. Özellikle Altın-Orda Devleti'nin zayıflamasıyla bu bölgedeki bazı âlimler Anadolu'ya XV. Yüzyıldan itibaren de Osmanlı coğrafyasına göç etmiş; Kırım'ın fethine kadar bu göç sürmüştür. İstanbul'un fethiyle beraber İslam dünyasında merkezî bir yer edinen Osmanlı Devleti, sahip olduğu istikrar neticesinde dışarıdan âlimleri çekmeye başlamıştır. Kurucuları arasında Osmanlı ilmiye teşkilatının örgütleyicisi Mehmed Fenarî'nin öğrencilerinden Musa Kadı- zade'nin de bulunduğu Semerkant matematik-astronomi okulunun mensupları Osmanlı coğrafyasına gelmeye başlamış, özellikle Fethullah Şirvanî, Ali Kuşçu, Abdülalî Bircendî gibi alimler ve öğrencileri Osmanlı ilim hayatını beslemiş;
Semerkant'tan gelen eserler yeniden üretilerek Osmanlı ilmî hayatı içerisinde tedavüle sokulmuştur.
◦ Bizans Etkisi
◦ Osmanlı devletinin teşekkül ettiği ve yayıldığı coğrafyada bulunan mevcut ilmî hayatın da belirli oranlarda Osmanlı ilmî hayatına katkılarda bulunduğu
söylenebilir. Bizanslı Ortodoks Hıristiyan düşünürler, Palamas ve Plethon örneğinde olduğu üzere yeni güç Osmanlı karşısında alternatif arayışlara girmiş; İstanbul'un fethiyle pek çok Bizanslı bilgin yeni siyasî güce ilmî ve fikrî katkılarda bulunmuştur.
Osmanlılara Çağdaşı Diğer Türk Beylikleri ve Devletlerinden Etkiler:
◦ Osmanlılar dışındaki beyliklerin sultanları da son derece bilimsever idiler. Çok sayıda medrese, mektep, kütüphane yaptırmışlardır. Bu kurumlar, o yöreler
Osmanlıların eline geçtikten sonra da yüzyıllarca işlevlerini sürdürmüşlerdir. Çünkü Osmanlı yönetimi bu eğitim kurumlarının vakıf şartlarını ve düzenini aynen
korumuştur.
◦ Beyliklerin sultanları Arapça ve Farsçadan Tıp, Matematik, Tasavvuf… alanlarında bir çok eseri Türkçeye çevirtmişler bu da Türkçenin bir süre bilim alanında önem kazanmasına yol açmıştır.
◦ Öyle ki, Karamanoğlu I. Mehmet Bey, 1277’de bir fermanla, resmi yazışmalarda bundan böyle Arapça ve Farsça değil Türkçe yapılacağını duyurmuş, herkesin Türkçe konuşmasını istemiştir. Candaroğulları da Türkçenin eğitim ve bilim dili olmasına önem vermişler, bir çok bilimsel, dini, tasavvufi eseri Türkçeye çevirtmişlerdir.
İsmail Bey, Fıkıh ile ilgili Hulviyyat başlıklı Türkçe bir eser yazmıştır.
◦ Germiyanoğlu ikinci Yakup Bey, 1411’de Kütahya’da mescit, imaret ve bir medrese yaptırmıştır. Medresenin 9 hücresi vardı ve her birinde 1 talebe kalıyordu. Her talebeye günde 1 akçe ve yılda 1 müd buğday, iki kağnı arabası odun ve her gün iki kap yemek ve dört ekmek verilecekti. Hastalanan talebe hekim getirtilip tedavi ettirilecek ve ilaç paraları ödenecekti.
◦ Candaroğlu İsmail Bey 1461’de Kastamonu’da cami yanında medrese, kütüphane, imaret yaptırmıştır. Medresede Ulum-ı Edebiye, Tefsir, Hadis, Kelam ve Hanefi Fıkhını çok iyi bilen alim bir müderris bulunacaktı. Talebelerin her birine günde 5 akçe ve ekmek, yiyecek verilecekti. İmaret semtindeki mahallelerin çocuklarını
ilköğretim düzeyinde okutmak için bir muallim görevlendirilmesi de öngörülmüş ve ona da para ayrılmıştı.
◦ Candaroğulları, eğitim ve bilime verdikleri değer ve bilginleri korumaları nedeniyle büyük bir ün kazanmışlardır. Bu nedenle, bir çok bilim ve sanat adamı
Kastamonu’da toplanmıştır. Özellikle İsmail Bey, bilim adamlarının ölünce kendi türbesine gömülmesini vasiyet edecek kadar bilimsever bir hükümdardı.
◦ Karamanoğlu İbrahim Bey 1432’de Karaman’da, İmaret Medresesi denen ve mescit, medrese, imaret, darülkurra’dan oluşan bir külliye meydana getirmiştir. Burada 12 ehil kişi Kur’an okuyacak ve öğretecek, bunlardan biri Tefsir ve Hadis okutmak üzere müderris olarak görev yapacaktır. Müderrise yılda halis gümüş olarak 375 akçe verilecektir.
◦ Orta ve Doğu Anadolu’da geniş yörelerde Eratna Devleti’ni kuran ve aslen bir Uygur Türkü olan Sultan Alaettin Eratna, iyi bir öğrenim görmüş, bilim ve erdem sahibi bir hükümdardı. Tefsir ve Hadis ile meşgul olmuştu. Bilim adamlarına saygı gösterip çalışmalarını desteklemiştir. Onları meclise alır, konuşma ve tartışmalarını dinler, fikirlerinden yararlanırdı. Sultanın eşi de bu tartışmaları perde arkasından dinlerdi.
Eratna, Kayseri’de Köşk Medresesi’ni yaptırmıştır.
◦ Karakoyunlu ve Akkoyunlu Devletleri de 14. ve 15. Yüzyıllarda Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da hüküm sürmüşlerdir. Hükümdarları, bilimseverlikleri nedeniyle bir çok kentte medreseler yaptırmıştır. Özellikle Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ve oğlu Yakup Bey bilim adamlarını korumuşlardır.
OSMANLILARIN İLK YILLARINDA BİLİM VE EĞİTİM
◦ Osmanlılar dışındaki beyliklerin sultanları da son derece bilimsever idiler. Çok sayıda medrese, mektep, kütüphane yaptırmışlardır. Bu kurumlar, o yöreler
Osmanlıların eline geçtikten sonra da yüzyıllarca işlevlerini sürdürmüşlerdir. Çünkü Osmanlı yönetimi bu eğitim kurumlarının vakıf şartlarını ve düzenini aynen
korumuştur.
◦ İlk Osmanlı sultanları da bu noktada bilimsever, bilim adamlarına saygılı, onları koruyan hükümdarlardı.
◦ Osman Bey, şartlar uygun olmadığından kendisi düzenli bir öğrenim görememişti.
Fakat, çocukluğundan beri bilginlerin ve ariflerin meclislerinde bulunmayı severdi.
Sık sık dönemin mutasavvıflarından Şeyh Edebali’nin meclisine katılırdı. Osman Bey’in bilim ve din adamlarına bu sevgi ve saygısı nedeniyle, etrafında bu kimselerden bir topluluk oluşmuştu.
◦ Osmanlı Devleti’nde eğitimin ilk basamağını sıbyan mektepleri oluşturuyordu.
Bunlara “Mahalle Mektebi” de denirdi. Çoğu taştan yapılmış binalardan olduğu için
“Taş Mektep” ismi de verilirdi. Bu mektepler genellikle camilere bitişik büyük bir odadan ibaretti. Bunları yaptıranlar, başta Osmanlı padişahları ve kadın sultanlar olmak üzere, zengin olan bütün hayırsever kişilerdi. Bu kişiler camilerini, medrese ve imaretlerini, mescitlerini yaptırırken yanlarına bir de sıbyan mektebi yaptırmayı hayrın ayrılmaz bir gereği saymışlardır.
◦ Günümüzdeki ilkokulların benzeri idiler. Bu okullara 5-6 yaşına gelen çocuklar alınırdı. Eğitim verenler özel eğitim görmüş öğretmenler değildi. Okuma-yazma bilen ve bu işe uygun olduğu kabul edilen herkes bu okullara öğretmen olabilirdi.
Sıbyan mekteplerinin belirli bir sınıfı ve süresi yoktu. Her çocuk verilmek istenilen
bilgileri öğreninceye kadar okula devam edebilirdi. Bu okullarda alfabe yazı, okuma, dört işlem ve temel dini bilgiler öğretilirdi. Vakıf geliri olmayan mahalle
mekteplerinde fakir çocukların yiyip içmesi, elbise ve kitabı, aynı okulda çocuğu bulunan varlıklı ailelere aitti. Ancak bu konuda hiçbir zorunluluk yoktu.
◦ Osmanlı’da camiler de, namaz saatleri dışında birer okul halindeydi. Cami
derslerinde çok değerli bilginler dersler vermişlerdir. Camilerde halka açık olarak verilen derse ve bu dersi veren kişiye “Ders-i âmm”(Umuma, halka açık ders) denilirdi.
◦ İlk sultanlar, çeşitli Türk ve İslam ülkelerinden Osmanlı ülkesine bilgili, erdemli kimseleri getirmek için de çalışırlardı. Bu nedenle Osmanlı ülkesinde böyle insanlar çoğalmış, bir çok önemli medrese kurulmuş ve gelişmişti.
◦ Osmanlılarda ilk medrese, 1330’da Orhan Bey tarafından İznik’te yaptırılmıştır. İlk müderrisi Kayserili Davud’dur. Orhan Bey, Bursa’da Manastır Medresesi adındaki kurumları ve 1335’te bir başka medreseyi inşa ettirmiştir.
◦ I. Murat’ın Çekirge’de (1365-1366),
◦ Yıldırım Bayezid’in Yıldırım Camii yanındaki medresesi (1388-1389) ve Darüşşifası (1400),
◦ Çelebi Mehmet’in Yeşil Camii yanında inşa ettirdiği Yeşil Medresesi (1418-1419) (buna Sultan Medresesi, Sultaniye de denir) ve
◦ II.Murat’ın Muradiye Medresesi (1430) ile Bursa, eğitim öğretim bakımından büyük önem kazanmıştır.
◦ Edirne’nin 1363’te alınmasından sonra bu kentte de bir çok medresenin yapıldığı görülüyor: En önemlileri, II.Murat’ın yaptırdığı Darülhadis(1435) ve
◦ Üçşerefeli Medresesidir.(1447)
◦ İznik, beyliğin merkezi iken ve bir süre “bilginler yuvası” idi; medresesi önemli idi.
Bursa merkez olunca, Sultan Medresesi ilk dereceyi aldı. Edirne başkent olup Darülhadis ve Üçşerefeli yapılınca, bu ikisi en üst medrese sayıldı. Bursa’daki Sultan Medresesi ikinci dereceye indi. Üçşerefeli müderrisine, günde 100 akçe gibi büyük bir para verilirdi. Oysa, İznik Medresesi müderrisinin günlüğü 30, Sultan Medresesi müderrisinin ise 50 akçe idi. Üçşerefeli, İstanbul’da Sahn-ı Seman yapıldıktan sonra bile bir süre önemini korudu. Bu, medreselerin önem derecelerinin Devlet
merkezinde bulunup bulunmamalarıyla geniş ölçüde ilgili olduğunu göstermektedir.
◦ Osmanlı hükümdarları, medreselere, Türk beylikleri ve İslam ülkelerindeki değerli müderrisleri, bilim adamlarını davet etmişler ya da bunlar Osmanlı hükümdarlarının bilim sevgilerini, bilim adamlarına gösterdikleri saygıyı duyarak kendileri Osmanlı ülkesine gelmişlerdir. Bunlar arasında Kayserili Davud, Fahrettin Acemi, Alaettin Tusi vd. görülür. Bunlar ilk Osmanlı müderrisleri ve bilim adamlarının yetişmesine de katkıda bulunmuşlardır.
◦ Fatih’in düzenlemesine kadar, ilk Osmanlı medreselerindeki derslerin neler olduğu, sıraları kesin olarak bilinmiyorsa da bunların Selçuklulardakilerle aynı veya benzer oldukları tahmin ediliyor. Nakli bilimlerin yanında, Matematik gibi bazı akli bilimler de okutuluyordu. Kitaplar Arapça idi fakat sözlü anlatımda Türkçe de kullanılıyordu.
◦ I. Murat ve Yıldırım Bayezit dönemlerinde tıp alanında bir hareketlenme görülmüştür. Yazılan ilk tıp eseri Murat Bin İshak tarafından bu dönemde yazılmıştır. Eserde bir takım ilaçların etkileri kısaca açıklanmış ve çok rastlanan hastalıkların tedavisinden bahsetmiştir. Yine bu dönemde Şair Ahmedi adında bir
bilim insanı yetişmiştir. Bu zat tıp dışında astronomi, matematik ve eczacılık dallarında bilgi sahibidir.
◦ I. Mehmet (Çelebi) döneminde Osmanlı dünyasında evreni, canlısı, yeri göğü yani bütünü ile derleyen Türkçe ansiklopedik eserlere ihtiyaç duyulmaya başlamıştır. Bu boşluğu dolduranların önemlilerinden biri Yazıcıoğlu Ahmed Bican’ın Acaibü’l- Mahlukat ve Dürr-i Meknun adlı kitaplarıdır. Adnan Adıvar bu konuda, “Zekeriya el- Kazvinî’nin tanınmış eseri olan Acaibü’l-Mahlukat’ın Rükneddin Ahmet adında bir zat tarafından ilk çevirisi yapılmış ve Çelebi Sultan Mehmet’e takdim edilmiş olduğunu biliyoruz. Bu çeviride belki ilk defa olarak arzın yuvarlak olduğu Osmanlı- Türk eserlerine geçmiştir” demektedir.
◦ Acaibü’l-Mahlukat’ın ilk bölümü ay, güneş, gezegenler, melekler vb ilişkin bilgileri barındırırken, ikinci bölümünde gökkuşağı, gök gürlemesi, rüzgar ve şimşek, dünyanın yedi bölgesi (iklim), bu bölgelerdeki ülke, şehir ve dağlar alfabetik bir sırayla anlatılmaktadır. Bunları denizler, adalar, madenler, bitki ve hayvanlara ilişkin bilgiler izler. Daha sonra insanın yaradılışı, anatomi ve fizyolojisi, sinir sistemi yanında cinler, şeytanlar gibi doğaüstü yaratıklar açıklanır. Kitabın sonuç
bölümünde ise canavar ve meleklere ilişkin bilgiler yer alır. Eser, doğu gizem literatüründe cinleri, perileri açıklayan en ünlü eserlerden sayılmıştır.
◦ Dürr-i Meknun (Saklı İnciler) ise, dinî, tasavvufî ve efsanevî bir nitelik taşır. İlk Osmanlı Ansiklopedisi olarak nitelendirilen Dürr-i Meknûn'da cennet, cehennem ve kıyamet gününe ait tasvirlerden geçmiş yüzyıllardaki medeniyetlere ait bilgilere, gökyüzündeki yıldızlar ve bunların özelliklerinden yeryüzündeki dağlar, nehirler, adalar ve buralarda yaşayan kimisi yarı insan yarı hayvan olan canlılara kadar her türlü bilgiyi bulmak mümkündür. 15. yüzyıl Osmanlı kültür dünyasının genel bilgiler ansiklopedisi niteliğinde olan eserde coğrafya ve kozmografyaya ait bilgiler de geniş yer tutar. Bu sebeple Dürr-i Meknûn, 15. yüzyılda yaşayan insanların dünyayı ve evreni nasıl algıladıklarını gösteren önemli bir eserdir.
◦ On sekiz bölümden oluşan eserde çeşitli ayet, hadis ve hikâyelerle dünyanın yaratılışı, yeryüzü ve gökyüzü, bazı peygamberlerin kıssaları ve kıyamet alâmetleri anlatılır. Öğretici nitelikli eserde bu yolla halkın aydınlatılması amaçlanmıştır.
◦ Dürr-i Meknûn'un birçok nüshasının olması, o dönemde çok okunan bir eser olduğunu gösterir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde de bu eserin dört nüshasının bulunmasından, Osmanlı padişahlarının da bu esere ilgi duyduğu, değer verdiği ve okuduğu düşünülebilir.
◦ II. Murat döneminin eğitim alanındaki en önemli yeniliği ise Enderûn Mektebi’dir.
Enderûn Mektebi, II. Murat zamanında kurulup, zamanla çeşitli değişikliklere uğramakla beraber Osmanlı Devleti'nin son zamanlarına kadar (1908) varlığını sürdüren bir saray okuludur. Hıristiyan ailelerden devşirilen çocukların zeki ve gösterişlileri saraya alınarak özel bir şekilde yetiştirilirlerdi. Fatih Sultan Mehmet döneminde geliştirilmiştir.
◦ Enderun, Farsça "sarayın iç kısmı" demektir. Enderûn mektebine alınan
çocuklara, Kur'an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelâm gibi dini dersler, edebiyat, inşa (şiir), dil bilgisi, Arapça, Farsça gibi dil ve edebiyat dersleri
ve matematik, coğrafya, mantık gibi müspet ilimler dersleri okutulurdu. Bir taraftan da Osmanlı saray geleneği ve görgüsüyle, protokol kaideleri ve bürokratik işler öğretilirdi. Bunların yanında çeşitli sanat kollarında beceriler kazandırıldığı gibi sportif faaliyetlere de yer verilirdi.
◦ İç oğlanı denilen Enderûn talebesi ortak bir kültürü özümseyerek, saray ve padişah hizmetlerinin yürütülmesini sağlarlar, böylece Osmanlı Devleti'nin sarayda,
yönetimde, ordu ve bürokraside ihtiyaç duyulan kadrolarının bir kısmı bu şekilde yetiştirilmiş olurdu. Sarayda kademe kademe yükselerek sancakbeyi rütbesiyle taşrada görev alırlardı.
◦ Sonuç olarak, Osmanlılar doğal mirasçısı oldukları İslam medeniyeti paradigması içerisinde bilgi'yi örgütlemiş, bilgiyi muhafaza eden eserleri kütüphaneler kurarak korumuş, istinsah yoluyla yeniden üretmiş, başta medreseler olmak üzere inşa ettikleri eğitim kurumlarında talim ettirerek toplumsallaştırmış, ayrıntılarda geliştirmiş, yeni katkılarda bulunmuştur.
DÖNEMİN İLMİ ŞAHSİYETLERİ
DAVUD-I KAYSERİ
◦ Davud-i Kayseri Osmanlı Devletinin kuruluş döneminde yetişen alim ve
velilerdendir. Asıl adı; Davud bin Mahmud bin Muhammed, lakabı Şerefüddin’dir.
Davud-i Kayseri diye Ünlü olmuştur. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekte ise de, 1258 (H. 656) veya 1261 (H. 659) senelerinde doğduğu tahmin edilmektedir.
Kayseri’de doğmuştur. Karaman’da doğduğunu söyleyenler de vardır. Osmanlıların ilk resmi müderrisidir.
◦ İlk önce Kayseri ve çevresinde ilim tahsil etti. Kayseri’de zamanının usulüne göre tahsilini tamamladıktan sonra, ilmini ilerletmek maksadıyla Mısır’a gitti. Kahire’de üç-dört sene kalıp hadis-i şerif, tefsir ve diğer akli ve nakli ilimleri tahsil ederek zamanının fen ilimlerinde de yüksek bir dereceye ulaştı. Onun ilimdeki üstünlüğü, derecesinin yüksekliği Anadolu’da Ünlü oldu. Bu sırada İznik’i fetheden Osmanlı Sultanı Orhan Gazi ilk olarak yaptırdığı Orhaniye Medresesine Davud-i Kayseri’yi müderris tayin etti. Vefatına kadar bu medresede ilim öğretip, pekçok alim yetiştirdi. Böylece ilk Osmanlı medresesinin ilk müderrisi olan Davud-i Kayseri’nin talebeleri, Osmanlı Devletinin ilk ilmiye heyetini teşkil etmiştir. Hayatını ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren Davud-i Kayseri 1350 yılında İznik’te vefat etti.
Çandarlı Halil Paşa Camiinin karşısında ve bugün Çınardibi denen yerde defnedildi.
◦ Osmanlılarda “zaman” ve “hareket” problemlerini müstakil olarak ele alıp işleyen Nihâyet’ül-Beyân fî Dirâyeti’z-Zamân onun eseridir. Tespit edilebildiği kadarıyla Osmanlılarda zaman konusunda kaleme alınan ilk eserdir.
◦ Davud-i Kayseri, enerjitizm adlı fizik doktrinine uygun biçimde, tabiatta var olan her şeyin esasını ve bütün tabiat olaylarını enerji ve enerji değişimiyle açıklamıştır.
MOLLA FENARİ
◦ Osmanlı Devletinin ilk şeyhülislamıdır. Adı Muhammed, lakabı Şemseddin olup, babasının ismi Hamza’dır. 1350 (H. 751) senesi Safer ayında Fenar köyünde doğdu.
Bu köyde doğduğundan veya babasının fenercilik sanatıyla meşgul olmasından fenari nisbesiyle meşhur oldu. Ömrünü dinine ve devletine hizmetle geçirip, 1431
(H.834) senesi Receb ayında Bursa’da vefat etti. Kabri Bursa’da, Keşiş Dağı eteğindeki Maksem adı verilen semtte yaptırdığı mescidin yanındadır. Caminin yanında bir medresesi ve pekçok hayır eseri vardır.
◦ Molla Fenari, akli ve nakli ilimlerde zamanın bir tanesiydi. Alaeddin-i Esved’den, Cemaleddin Aksarayi’den ve Mısır’da Ekmeleddini Baberti’den ilim tahsil etti.
Babasından ve Somuncu Baba diye meşhur, büyük evliya Şeyh Hamideddini Kayseri’den de tasavvuf marifetlerini elde etti. Din ilimleri yanında, fizik, matematik, astronomi ve diğer fen ilimlerinde de üstün bir dereceye yükseldi.
Tahsilini tamamladıktan sonra Anadolu’ya dönerek, Bursa’ya yerleşti.
◦ Sultan Yıldırım Beyazıt ve Çelebi Sultan Mehmet Han zamanında Bursa’da çok talebe okutup binlerce alim yetiştirdi. Adı ve şöhreti her tarafa yayıldı. Sultanlar, kumandanlar ve büyük alimler kendisine hürmet ve itibar gösterdiler. İlim ve irfan talep edenler, her taraftan koşarak gelip, onun derslerine devam ettiler. Molla Fenari ders okutma yanında fetva işlerini ve Bursa Kadılığını da yürüttü.
◦ Sultan İkinci Murad Hanın iltifat ve teveccühlerine kavuştu. Sultan onu, müftilik ve kadılık makamının en yüksek derecesi olan Şeyhülislamlık vazifesine tayin etti.
Padişah’ın her hususta en has müşaviri oldu. Herkesin hürmet ve takdirini kazandı.
◦ İkinci defa gittiği hac dönüşünde 1431 yılında vefat etti. Vefatında çok mal, para ve on bin ciltten fazla, kıymetli kitap bırakmıştı.
KADIZADE-İ RUMİ
◦ Kadızâde-i Rûmî, kesin olmamakla birlikte 1359 yılında, Osmanlı Devletine bir süre başkent olarak da hizmet vermiş olan Bursa’da doğmuştur. Eğitimine Bursa’da başlamış ve dönemin önemli bilginlerinden Şemsüddîn Molla Fenârî (?-1431) ve Müneccim Feyzullah’tan (?-?) ders almıştır. 1382 yılında Bursa’da Risâle fî el-Hesab (Aritmetik Üzerine) adlı kitabını yazmıştır. Daha sonra dönemin gözde bilim ve kültür merkezlerinin yer aldığı Mâverâünnehr bölgesine gitmiş ve burada matematik alanında yetkinleşmesini sağlayacak bir eğitimden geçmiştir.
◦ Bilim insanı olarak kazandığı yetkinlik, sadece bilginler arasında değil yöneticiler arasında da tanınmasına yol açmış ve tarihin ender yetiştirdiği bilgin ve
siyasetçilerden Uluğ Bey’in hocası olmuştur. Bu tanışıklık Kadızâde-i Rûmî’nin yaşamında ciddi değişimlere yol açmış, bilim insanı ve eğitimci olarak hem Semerkand’da hem de Osmanlı Devleti’nde etkili bir konuma ulaşmıştır.
◦ Önce öğrencisi Uluğ Bey tarafından Semerkand Medresesi’ne baş hoca olarak atanan Kadızâde-i Rûmî, doğa bilimleri alanındaki yetkinliğine koşut bir programla medresenin dönemin öncü bilim ve eğitim kurumu olmasını sağlamıştır. Bilime ve bilim adamına değer veren bilgin bir yönetici olan Uluğ Bey daha sonra hocasını Zîc- i İlhânî’deki tabloların geliştirilmesi amacıyla kurduğu Semerkand Gözlemevi’nin müdürlüğüne getirmiştir.
◦ Gözlem çalışmalarını tamamlayamadan ölünce sürecin tamamlanması Ali Kuşçu’ya (1403-1474) kalmıştır. Kadızâde-i Rûmî, Semerkand Medresesi’nde birçok öğrenci yetiştirmiştir. Öğrencilerinden bazıları Osmanlı Devleti’ne gelerek Semerkand bilim geleneğinin Osmanlı topraklarında hayat bulmasını sağlamıştır. Bunlardan birisi Fethullah Şirvânî (?-1486), diğeri de Ali Kuşçu’dur. Kadızâde-i Rûmî’nin 1432 yılında öldüğü tahmin edilmektedir.
◦ Kadızade-i Rûmî, Şerh-i Eşkal el-Te’sis isimli eserinin önsözünde, kainatın yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dini meselelerde fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yargı işini gören kadıların geometri bilmelerinin
gerekliliğine işaret ederken, bilimin felsefî, dinî ve dünyevî sahalardaki lüzumuna işaret etmiştir.
◦ Bu anlayış klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir vasfıdır. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı, insanın bilim ve teknoloji vasıtasıyla tabiata hakim olma fikri, Osmanlı alimlerinin yabancısı oldukları bir fikirdi.