• Sonuç bulunamadı

BELLEK VE OTOBİYOGRAFİK BELLEĞİN MEKÂN PRATİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ. Esma Nur ÖZDEMİR YÜKSEK LİSANS TEZİ MİMARLIK ANA BİLİM DALI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "BELLEK VE OTOBİYOGRAFİK BELLEĞİN MEKÂN PRATİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ. Esma Nur ÖZDEMİR YÜKSEK LİSANS TEZİ MİMARLIK ANA BİLİM DALI"

Copied!
127
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)

BELLEK VE OTOBİYOGRAFİK BELLEĞİN MEKÂN PRATİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Esma Nur ÖZDEMİR

YÜKSEK LİSANS TEZİ MİMARLIK ANA BİLİM DALI

GAZİ ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

HAZİRAN 2019

(3)

Esma Nur ÖZDEMİR tarafından hazırlanan “BELLEK VE OTOBİYOGRAFİK BELLEĞİN MEKAN PRATİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ” adlı tez çalışması aşağıdaki jüri tarafından OY BİRLİĞİ ile Gazi Üniversitesi MİMARLIK Ana Bilim Dalında YÜKSEK LİSANS TEZİ olarak kabul edilmiştir.

Danışman: Prof. Dr. Aysu AKALIN Mimarlık Ana Bilim Dalı, Gazi Üniversitesi

Bu tezin, kapsam ve kalite olarak Yüksek Lisans Tezi olduğunu onaylıyorum. ...………

Başkan: Prof. Dr. Can Mehmet HERSEK İç Mimarlık Ve Çevre Tasarımı Ana Bilim Dalı, Başkent Üniversitesi

Bu tezin, kapsam ve kalite olarak Yüksek Lisans Tezi olduğunu onaylıyorum. ………...

Üye: Prof. Dr. Sare SAHİL

Mimarlık Ana Bilim Dalı, Gazi Üniversitesi

Bu tezin, kapsam ve kalite olarak Yüksek Lisans Tezi olduğunu onaylıyorum. ………...

Tez Savunma Tarihi: 25/06/2019

Jüri tarafından kabul edilen bu tezin Yüksek Lisans Tezi olması için gerekli şartları yerine getirdiğini onaylıyorum.

……….…….

Prof. Dr. Sena YAŞYERLİ Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü

(4)

ETİK BEYAN

Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Tez Yazım Kurallarına uygun olarak hazırladığım bu tez çalışmasında;

• Tez içinde sunduğum verileri, bilgileri ve dokümanları akademik ve etik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi,

• Tüm bilgi, belge, değerlendirme ve sonuçları bilimsel etik ve ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu,

• Tez çalışmasında yararlandığım eserlerin tümüne uygun atıfta bulunarak kaynak gösterdiğimi,

• Kullanılan verilerde herhangi bir değişiklik yapmadığımı,

• Bu tezde sunduğum çalışmanın özgün olduğunu,

bildirir, aksi bir durumda aleyhime doğabilecek tüm hak kayıplarını kabullendiğimi beyan ederim.

Esma Nur ÖZDEMİR 25/06/2019

(5)

BELLEK VE OTOBİYOGRAFİK BELLEĞİN MEKAN PRATİĞİ ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

(Yüksek Lisans Tezi) Esma Nur ÖZDEMİR GAZİ ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

Haziran 2019 ÖZET

Bir mimarın mimari ürününün başarısı ya da başarısızlığı, genellikle okunan okula veya çıraklık dönemindeki tecrübeye atfedilir. Bununla birlikte, mimarın profesyonel düşünce yapısının gelişimi potansiyel olarak çok daha erken bir deneyim ile başlar. Mimari biçim sosyal veya çevresel olmasına rağmen, çocukluktan itibaren biriktirilen bu deneyimler, Malcolm Quantrill'in “çevresel bellek” (environmental memory) olarak ifade ettiği kişinin önceden var olan bağlamlar ve yapılar hakkındaki bilgisinin temelini oluşturur. Bu çalışmada, biriktirilen çocukluk anıları ve görüntülerinin daha sonraki yaşamda o mimarın mekâna bakışı ve yorumlayışını etkilediğine inanılarak; Alvar Aalto, Balkrishna Doshi ve Glenn Murcutt’un çocukluk anıları ve bu anıların geçtiği mekânlar gözden geçirilmiştir.

Bu mimarlara rol model olmuş kişiler ile deneyimlenen çevre ve mekânların sahip olduğu özellikler, bu deneyimlerden elde edilen mekânsal birikimin mimarlık üretimine nasıl yansıdığı değerlendirilmiştir. Sonuçta yaşadıkları çocukluk deneyimleri, üç mimarı da farklı şekillerde de olsa mimarlık pratiklerinde “yer” bağlamını merkeze alan bir yaklaşım geliştirmelerinde rol oynamıştır. Buna göre; Alvar Aalto, genelde Finlandiya doğası, özelde ise ormanları ile kurduğu analojik ve metaforik ilişki üzerinden modern mimarinin ortaya koyduğu rasyonelliği insan psikolojisinin gerçeklerine doğru genişletmeye çalışmıştır. Balkrishna Doshi ise içinde yaşadığı toplumun toplumsal, kültürel ve iklimsel gerçeklerine odaklanan ve kütle ile uğraşmak yerine daha çok kütleler arasındaki değişime açık yaşam alanlarıyla ilgilenen bir tutum geliştirmiştir. Glenn Murcutt’un yer ile kurduğu ilişki ise yerel kültür ve kullanıcı gereksinimleri ile ilgili olmanın yanında, tasarımlarını Avustralya ile sınırlı tutmasının da sebebi olan, ekolojik kaygıları güçlü bir tavır olarak karşımıza çıkar. Bu farklılaşmadan çıkan sonuca göre çocukluk belleğinin bağlamı ile mimarların tasarım kararları arasında paralellikler olduğu görülmüştür

Bilim Kodu : 80107

Anahtar Kelimeler : Mekân, Ev, Bellek, Otobiyografik Bellek, Çocukluk, Mimari Sayfa Adedi : 109

Danışman : Prof. Dr. Aysu AKALIN

(6)

MEMORY AND THE EFFECT OF AUTOBIOGRAPHICAL MEMORY ON THE PRACTICE OF SPACE

(M. Sc. Thesis) Esma Nur ÖZDEMİR GAZİ UNIVERSITY

GRADUATE SCHOOL OF NATURAL AND APPLIED SCIENCES June 2019

ABSTRACT

The success or failure of the architectural product of an architect is attributed to the academic education or experience in the apprenticeship period. However, the development of an architect’s professional structure potentially begins with a much earlier experience.

Although the architectural form is social or environmental, these experiences accumulated since childhood are the basis of the knowledge of what Malcolm Quantrill calls

“environmental memory” which is about pre-existing contexts and structures. In this work, it is believed that some childhood memories and images heavily influence the architectural direction taken in later life and will often inform the basis of a person’s professional philosophy: an architect may recall them to try to recreate a place that evoked an emotion or sense of place. As a result, their childhood experiences, albeit in different ways, played a role in their development of “place” context centered approach in architectural practices.

Accordingly, Alvar Aalto generally sought to extend the rationality of modern architecture to the realities of human psychology through the nature of Finland, especially its analogical and metaphoric attitudes. Balkrishna Doshi, on the other hand, has developed an attitude that focuses on the social, cultural and climatic realities of the society in which he lives and deals with living spaces open to change among masses rather than dealing with a mass itself. Glenn Murcutt's interest with the ‘place’ is not only about local culture and user needs, but also for ecological concerns, which is the reason for his designs to be limited to Australia. According to the result of this differentiation, some parallels have been found between the context of childhood memory and the design decisions of architects.

Science Code : 80107

Key Words : Space, Home, Memory, Autobiographical Memory, Childhood, Architecture

Page Number : 109

Supervisor : Prof. Dr. Aysu AKALIN

(7)

TEŞEKKÜR

Öncelikle kendisinden aldığım yüksek lisans dersi sayesinde ilgi duymaya başladığım bellek ve mekân ilişkileriyle ilgili ufkumu açarak, tezin konusunu belirlememde bana ilham veren değerli danışmanım Prof. Dr. Aysu AKALIN’a yol göstericiliği, desteği ve sabrı için teşekkür ederim. Bunun yanı sıra büyük fedakârlıklarla bizi yetiştiren aileme, desteğini hiç esirgemeyip, devam etmem için beni sürekli teşvik eden eşime ve ilham kaynaklarım oğlum Kanşav ve kızım Neris’e tüm kalbimle teşekkür ederim.

(8)

İÇİNDEKİLER

Sayfa

ÖZET ... iv

ABSTRACT ... v

TEŞEKKÜR ... vi

İÇİNDEKİLER ... vii

ÇİZELGELERİN LİSTESİ ... ix

ŞEKİLLERİN LİSTESİ ... x

RESİMLERİN LİSTESİ ... xi

SİMGELER VE KISALTMALAR... xv

1. GİRİŞ ...

1

2. OTOBİYOGRAFİK BELLEK

... 11

2.1. Otobiyografik Anılar ... 14

2.2. Otobiyografik Bellek ve Çocukluk Dönemi ... 19

2.3. Bölüm Değerlendirmesi ... 23

3. MEKÂNSAL BELLEK ÜRETİMİ

... 25

3.1. Mekân, Zaman Yer ... 27

3.2. ‘İlk Evrenimiz’ Ev ... 30

3.3. Ev ve Aidiyet (Place Attachment) ... 34

3.4. Çocukluk Dönemi ve Bellek İlişkisinde ‘Yer’ ... 35

3.5. Bölüm Değerlendirmesi ... 43

4. ALVAR AALTO, BALKRISHNA DOSHI VE GLENN MURCUTT ÖRNEKLERİ

... 45

4.1. Alvar Aalto Örneğinde Bellek İlişkisi ... 45

4.2. Balkrishna Doshi Örneğinde Bellek İlişkisi ... 60

(9)

Sayfa

4.3. Glenn Murcutt Örneğinde Bellek İlişkisi ... 70

4.4. Bölüm Değerlendirmesi ... 86

5. SONUÇ VE ÖNERİLER

... 89

KAYNAKLAR ... 97

ÖZGEÇMİŞ ... 109

(10)

ÇİZELGELERİN LİSTESİ

Çizelge Sayfa Çizelge 5.1. Aalto, Doshi ve Murcutt’un çocukluk anıları ve mimari yaklaşımlarının karşılaştırılması ... 91 Çizelge 5.2. Alvar Aalto’nun çocukluk anıları ve tasarımları arasındaki ilişkinin

analizi ... 93 Çizelge 5.3. Balkrishna Doshi’nin çocukluk anıları ve tasarımları arasındaki ilişkinin analizi ... 94 Çizelge 5.4. Glenn Murcutt’un çocukluk anıları ve tasarımları arasındaki ilişkinin

analizi ... 95

(11)

ŞEKİLLERİN LİSTESİ

Şekil Sayfa Şekil 1.1. Richard C. Atkinson ve Richard M. Shiffrin’in ‘Memory: A proposed

System and Its Control Processes’ adlı çalışmasında tanımlandığı şekliyle

bellek modeli şeması ... 7

Şekil 2.1. Bellek Türleri ... 12

Şekil 2.2. İdealize yaşam boyu hatırlama eğrisi ... 22

Şekil 3.1. Lefevbre’in iç içe geçmiş üçlü mekan tanımı uyarlaması ... 26

Şekil 3.2. Bağlanmışlık olarak ev ... 32

Şekil 3.3. Erken ve orta çocukluk ergenlikte gerçekleşen yere bağlanmanın kaynakları ... 36

Şekil 3.4. Piaget’in çocuklukta mekân anlayışının gelişimiyle ilgili saptadığı üç ilişki türü ... 41

(12)

RESİMLERİN LİSTESİ

Resim Sayfa Resim 1.1. Pallasmaa ve Kristian Gullichsen ortaklığında endüstriyel olarak

tasarlanmış Moduli 225 adlı yazlık ev sistemi,1968-72 ... 9

Resim 4.1. Alvar Aalto’nun 1898'de doğduğu ve erken çocukluğunu geçirdiği

yerleşim, Kuortane, Finlandiya ... 45 Resim 4.2. Aalto Experimental House, vaziyet planı, Muuratsalo, Finlandiya,

1952-53 ... 47 Resim 4.3. Aalto Experimental House’da ‘boşluk’ olarak avlu, Muuratsalo,

Finlandiya, 1952-53, a- avlu duvarı, b- avlu genel görünüm ... 48 Resim 4.4. a- Aalto House iç mekânlarda beyaz rengin kullanımı, b- Paimio

Sanatoryumu giriş avlusu ... 49 Resim 4.5. Mimarın hem konutu hem de ofisi olarak, iki işlevin de dışarıdan rahatça

fark edileceği şekilde tasarlanan evinin ofis kanadında beyaz boyanmış

tuğla, konut kısmında ise koyu renkli ince ahşap kereste kullanılmıştır ... 49

Resim 4.6. Villa Mairea’nin cephelerinde beyaz renk kullanımı ... 49 Resim 4.7. Hugo Hamilkar Hackstedt tasarımı tüfek çizimi ... 50 Resim 4.8. Paimio Sanatoryumu, Paimio, 1933, genel görünüm, hasta odaları ve

hasta odalarında ısıtma aydınlatma vb. ile ilgili eskiz çalışmaları ... 51

Resim 4.9. Aalto’nun ahşap deneylerinden bazıları ... 52 Resim 4.10. Fin Pavyonu eskizleri, New York Dünya Fuarı 1939 ... 52 Resim 4.11. Fin Pavyonu kıvrımlı cephesi, New York Dünya Fuarı 1939 ... 53 Resim 4.12. Aalto’nun yapılarında kıvrımlı formların kullanılması, a- Viipuri

Kütüphanesi konferans salonu ahşap kıvrımlı tavan, b- MIT Baker

House Domitory kıvrımlı cephesi ... 53 Resim 4.13. a- Paimio Sandalyesi 1931-32, b- Savoy Vazosu 1936-37 ... 54 Resim 4.14. Aalto House giriş cephesi, Helsinki, Finlandiya, 1935-36 ... 55 Resim 4.15. Villa Mairea giriş kanopisi, Noormarkku, Finlandiya, 1937-40 a- kış

mevsimindeki görünümü, b- sarmaşıklarla orman vurgusunun

güçlenmesi ... 56 Resim 4.16. Viipuri Kütüphanesi okuma alanları ... 56

(13)

Resim Sayfa Resim 4.17. Villa Mairea zemin kat planı, Noormarkku, Finlandiya, 1937-40 ... 58 Resim 4.18. Villa Mairea Noormarkku, Finlandiya, 1937-40; a- genel görünüş,

b- avlu ve orman ilişkisi ... 58 Resim 4.19. Villa Mairea iç mekânlar, Noormarkku, Finlandiya, 1937-40 ... 59 Resim 4.20. Kamala House avlusu ve girişi, Ahmedabad, Hindistan, 1959 ... 62 Resim 4.21. Kamala House temel konfor alanına bakış, Ahmedabad, Hindistan, 1959 63 Resim 4.22. Doshi tarafından hazırlanan Aranya Düşük Gelirliler için Sosyal Konut Projesi minyatür perspektifi ... 64 Resim 4.23. Doshi tarafından hazırlanan Aranya Düşük Gelirliler için Sosyal Konut Projesi form çeşitliliği ... 65 Resim 4.24. Doshi tarafından hazırlanan Aranya Düşük Gelirliler için Sosyal Konut Projesi’nden bir sokak görünümü ... 65 Resim 4.25. a- Doshi tarafından hazırlanan Aranya Düşük Gelirliler için Sosyal

Konut Projesi’nden bir sokak silueti, b- sokağın güncel hali ... 66 Resim 4.26. a- Balkrishna Doshi’nin büyüdüğü ev, b- Doshi’nin çocukluk anıları

arasında yer alan Meenakshi Tapınağı, Madurai, Hindistan ... 67 Resim 4.27. a- Doshi’nin kendi ailesi için tasarladığı Kamala House’da ışığın

kullanımı, b- 1994 yılında Ahmedabad’da tasarladığı mağaramsı bir forma sahip sanat galerisi Amdavad ni Gufa’da ışık oyunları, c- Indian Institute of Management projesinde ışık ve strüktür ilişkisi, 1992,

Bangalore, Hindistan ... 67 Resim 4.28. Indian Institute of Management yarı açık mekânlar, 1992, Bangalore,

Hindistan ... 68 Resim 4.29. a- Doshi’nin stüdyosu olan Sangath, b- 1994 yılında tasarladığı sanat

galerisi Amdavad ni Gufa’da bina peyzaj ilişkisi ve açık alanların

kullanımı ... 69

Resim 4.30. Doshi’nin deyimiyle binaların etrafındaki yaşam, Aranya Sosyal Konut Projesi’nde çatı teraslarında devam eden hayat ... 69 Resim 4.31. a- Papua Yeni Gine Yukarı Watut bölgesinden yerel mimari örneği,

b- PNG Dikmeler üzerinde ev, c- PYG’de 1910’larda inşa edilmiş bir

konut örneği ... 71 Resim 4.32. Arthur Murcutt’un Avustralya’da kendi tasarladığı ve inşa ettiği,

ailesiyle yaşadığı ev, 1956 ... 72

(14)

Resim Sayfa Resim 4.33. Marie Short House yaşam alanları ve iç dış ilişkisi, Kempsey,

Avustralya, 1974-75 ... 74

Resim 4.34. Fredericks House yaşam alanları ve iç dış ilişkisi, Jamberoo, Avustralya, 1981-82 ... 74

Resim 4.35. Magney House kat planı üzerinden mekânların çepere sıralanışını görmek mümkün, Bingie Point, Sydney, Avustralya, 1983-84 ... 74

Resim 4.36. Magney House geçirgen cephe, Bingie Point, Sydney, Avustralya, 1983-84 ... 75

Resim 4.37. Marika-Alderton House kat planı, Eastern Arnhem Land, Avustralya, 1992-94 ... 75

Resim 4.38. Marika-Alderton House genel görünüş kuzey cephe, Eastern Arnhem Land, Avustralya, 1992-94 ... 76

Resim 4.39. Marie Short House arazide konumlanış, Kempsey, Avustralya, 1974-75 76

Resim 4.40. Magney House kuzey-giriş cephesi, Bingie Point, Sydney, Avustralya, 1983-84 ... 77

Resim 4.41. a- Papua Yeni Gine yerel mimarisi saz evler, b- Marie Short House ... 78

Resim 4.42. Marika-Alderton House projesinde yer ile ilgili alınan referanslar ... 79

Resim 4.43. Marika-Alderton House kesitte iklim durumlarının analizi ... 81

Resim 4.44. Marie Short House; Glenn Murcutt’un eskizlerine dayanılarak hazırlanmış site analizleri ... 81

Resim 4.45. Marie Short House, kat planında hangar tipolojisini görmek mümkün, Kempsey, Avustralya, 1974-75 ... 82

Resim 4.46. Fredericks House yaşam alanları ve iç dış ilişkisi, Jamberoo, Avustralya, 1981-82 ... 82

Resim 4.47. Marika-Alderton House hareketli duvar panelleri içeriden ve dışarıdan görünüşü, Eastern Arnhem Land, Avustralya, 1992-94 ... 84

Resim 4.48. Marie Short House çatı detayı, Kempsey, Avustralya, 1974-75 ... 85

Resim 4.49. a- Marie Short House çatı ve cephedeki panjurlu pencereler, b- Fredericks House’da benzer bir çatı çözümü ... 85

Resim 4.50. Ball-Eastaway House, Glenorie, Sydney, Avustralya, 1982-83, a- yapının araziyle ilişkisini gösteren bir çalışma, b- yapının konumlanışı .. 86

(15)
(16)

SİMGELER VE KISALTMALAR

Bu çalışmada kullanılmış simgeler ve kısaltmalar, açıklamaları ile birlikte aşağıda sunulmuştur.

Simgeler Açıklamalar

m Metre

Kısaltmalar Açıklamalar

PYG Papua Yeni Gine

(17)
(18)

1. GİRİŞ

On dokuzuncu yüzyılda bellek; frenologların1 kafa haritalarında bir hücre, romantik yazarların eserlerinde bir peyzaj veya labirent, bilinçdışıyla ilgili makalelerde bir maden kuyusu, şiirlerde okyanus derinlikleri, beyin anatomistlerinin rehber kitaplarında nörolojik bir süreç, görsel bellekle ilgili teorilerde fotoğraf levhası olarak çıkar karşımıza. On dokuzuncu yüzyıla baktığımızda, belleğin adeta her on-yirmi yılda bir dönüşüm geçirmiş olduğunu görürüz (Draaisma, 2014: 101,102). Bellek psikolojisi, yirminci yüzyıl boyunca da üniversite laboratuvarlarında, bugüne kadar yapılan araştırmaların hepsinde görülen bilimsel bir yaklaşımla ele alınan bir konu olmuştur (Draaisma, 2014: 102). Modern dönemde ise bellek, farklı bir kriz biçiminde görünür. Modernitenin hafızasını, hatırlama ve nesnesi arasındaki iki karşıt uyumsuzluğu içerecek şekilde düşünebiliriz. Bellek ya yetersizlikten ötürü hüsrana uğrar ya da abartıyla lanetlenmiştir: çok az ya da çok fazla hafıza (Terdiman, 2010: 93).

Belleğin daha sık ortaya çıkan anlamları arasında; 1. bilgiyi çözümleyen, depolayan ve geri çağıran nöro-bilişsel kapasite olarak bellek; 2. bilginin saklandığı varsayımsal bir depo olarak bellek; 3. bu depoda saklanan bilgi anlamında bellek; 4. bu bilginin bir özelliği olarak bellek; 5. bu bilginin içe aktarılma sürecinin bileşeni olarak bellek ve 6. bireyin bir şeyi hatırlamanın fenomenolojik farkındalığı olarak bellek yer alır (Tulving, 2000: 36).

Bellek, sosyoloji, psikoloji, felsefe, tasarım, sanat, nöroloji vb. çeşitli disiplinlerde geniş araştırma alanı bulmuş oldukça kapsamlı ve farklı alanlarla güçlü etkileşimlere sahip bir kavramdır. Bellek kavramı yoğun olarak nörolojinin, psikolojinin, felsefenin ve sosyolojinin çalışma alanları içerisinde yer alır. Nörologlar; belleğin nörolojik temellerini, psikologlar; belli durumlardaki bireylerin bilişsel ve duygusal hatırlama süreçlerini, psikanalistler; belleğin uzun süreli yaşam öykülerindeki yerini, filozoflar; belleğin olgusunu, sosyologlar; topluluk belleklerinin oluşumunu, tarihçiler; insan belleğinin tarih karşısında güvenilirliğini araştırırlar (Özak ve Gökmen, 2009: 148). Nörobiyologlar, hafıza biçimlerinin beyinde nasıl ortaya çıktığıyla ilgiliyken (Rose, 2010), psikologlar daha çok hatırlanan şeylere odaklanmıştır. Genel olarak neyi hatırladığımız ve neyi hatırlamadığımızla ilgili belli ilkelerin varlığı konusu ilk çağdan bugüne düşünürleri

1 Kafa bilimci

(19)

meşgul etmiştir (Çağla, 2007: 217). Psikanalizin kurucusu olarak kabul edilen Freud’un teorisinde bellek, kırmaya çalıştığı bir problem ve çözümünün anahtarı olarak ortaya çıkar.

Psikanalizde, hafıza, unutma, sahte hatıralar ve benzerleri fenomenine ilginin yoğunluğu ve şiddeti, geçmişin gücünün kanıtıdır. Psikologlar da, olayların zamansal ve mantıksal sıralamasını düzenleyip ve yeniden inşa ederken gereken işaretler olarak fenomenolojik bilgileri toplayıp sınıflandırarak insanların yaşamlarının büyük bölümünü bellekte nasıl yapılandırdıklarına ve önemli “dönüm noktası” olayları (örn. Mezuniyet, evlilik, bir çocuğun doğumu, işe başlama, taşınma) nasıl kullandıklarına dair teoriler oluşturmuşlardır (Bower, 2000: 27).

Frederic Bartlett insanların algıları ve anlamlı imaj ve hikâye bellekleri üzerinde deneyler gerçekleştirmiştir. Buna göre en başından beri insanlar ilgilendikleri konularda seçicidirler ve önemsedikleri şeyler sosyal arka plana, ilgiye, değerlere ve yaşa göre değişmektedir.

Ayrıca, materyal uzun süreli belleğe bir kez kodlandığında, ayrıntıların çok hızlı bir şekilde kalıplaşıp, süresiz bir temanın etrafında organize olduğunu gözlemlemiştir (Chawla, 1994: 11).

Bellek ve zaman: geçmiş-şimdi ve gelecek üçlüsü

Hatırlama, çizgisel ve nesnel olmaktan ziyade çağrışımsaldır, özneldir ve özeldir (Depeli, 2010: 20). Göle hatırlamayla ilgili şu ayrımı yapmaktadır; hatırlarken, hatırlanan malzemeyle bağlantılı olarak kişi olayı kendi gözlerinden görebilir ya da dışarıdan, mesafeli, bir seyirci gibi izleyebilir. Bu farklılaşmada zaman faktörü önem taşır. Zaman içinde duygu yüklü anılar güçlerini yitirir ve anımsayan kişiyi katılan kişi olmaktan çıkarıp seyirciye dönüştürür (Göle, 2007: 24, 25). Her bellek izi birbiriyle iletişime geçtikçe, anımsamak istediğimiz deneyim, ortak paydası olan birçok deneyimin bileşimine dönüşür.

Her anı, birçok anının bileşiminden meydana gelir (Göle, 2007: 28). Bellek, bugünkü ihtiyaçlarımızın ve arzularımızın merceğiyle geçmişimize baktığımız ve öznel seçimlerle bir anlatıya dönüştürdüğümüz bir kurgu’dur (Göle, 2007: 28).

Pierre Nora’ya göre bellek/hafıza her zaman yaşanan gruplar tarafından üretilen yaşamın kendisidir. Bu amaçla, hafıza anımsama ve unutma diyalektiğine açık, onların sürekli biçim değiştirmelerinden habersiz, her türlü kullanıma ve el oyunlarına karşı çok duyarlı, uzun belirsizliklere ve ani dirilmelere elverişli ve devamlı bir gelişim halindedir. Hafıza,

(20)

her zaman güncel bir olay, sürekli şimdiki zamanda yaşanan bir bağdır. Sadece onu güçlendiren ayrıntılarla uyuşur, çünkü duygulara dayalı ve sihirlidir; buğulu, karışık, iç içe geçmiş, kabataslak, özel ve simgesel anılardan beslenir; her tür aktarıma, perdeye, sansüre ve yansıtmaya karşı duyarlıdır. Kaynağını kaynaştırdığı bir gruptan alır. Hafıza doğası bakımından değişik ve sınırsız, kolektif, çoğul ve bireyselleşmiştir. Somuta, uzama, harekete, imgeye ve nesneye kök salmıştır (Nora, 2006: 19).

Connerton (2014) belleği, geliştirilen savlar doğrultusunda anımsama üzerine kurgulayarak kişisel bellek, bilişsel bellek ve alışkanlık belleği olarak gruplamıştır:

1. Kişisel bellek; konusunu bir kimsenin yaşam öyküsünden alan anımsama eylemlerini gösterir. Geçmişte yaptıklarımız, kendimizle ilgili görüşümüzün önemli bir kaynağını oluşturduğundan, bu bellek savları, büyük ölçüde kendimize ilişkin kavrayışımızı oluşturur (Connerton, 2014: 42). Assmann’a göre de bellek ve hatırlamanın öznesi her zaman tek tek bireylerdir, ama onlar anılarını kurgulayan “çerçeve” ye bağımlıdırlar. Bireysel bellek, belli bir kişide, onun iletişim sürecine katılımı sayesinde gelişir. İnsan sadece alışveriş halinde olduğu ve ortak belleğin çerçevesi içine yerleştirebildiği şeyleri hatırlar (Assmann, 2015: 45). Bir anı, birbirleriyle kesişen, kısmen birbirlerini kapsayan çok sayıda çerçevenin karşılaşma noktasında çıktığı ölçüde zengindir (Halbwachs, 2016: 346). Kişisel geçmişimizi düşündüğümüzde, tüm anıları aynı kolaylıkla ve aynı detayda hatırlamayız.

Hatırladığımız geçmiş sıklıkla duygularla yüklenmiş anlardan meydana gelir ki en canlı ve kalıcı hatırladığımız durumlar bunlardır (Holland ve Kensinger, 2010: 93).

2. Bilişsel bellek; savları, sözcüklerin anlamlarını, şiirlerin dizelerini, öyküleri ya da bir kent planını, matematik denklemlerini, mantıksal doğruları veya geleceğe ilişkin olguları anımsadığımızın söylenebildiği durumlardaki ‘anımsama’ fiili kullanımlarını kapsar. Bu tür anımsamanın gerektirdiği, anımsanan şeyin geçmişte bulunması değil, o şeyi anımsayan kişinin, onunla geçmişte karşılaşmış, onun deneyimini geçmişte yaşamış ya da onu geçmişte öğrenmiş olmasıdır (Connerton, 2014: 43). Ne kadar kişisel olursa olsun, her bellek yoklama işi, her anımsama, yalnızca bizim tanık olduğumuz olayları anımsamamız, hatta dile getirilmemiş olarak duran düşünceleri ve duyguları anımsamamız, başka birçok kimsenin de sahip olduğu bir düşünceler kümesiyle ilişki içinde olur; kişiler, yerler, tarihler, sözcükler, dil biçimleri gibi şeylerle olur; yani, bir parçası olduğumuz veya parçası

(21)

edildiğimiz toplumların maddi ve manevi tüm yaşamlarıyla birlikte gerçekleşir (Connerton, 2014: 65, 66).

3. Alışkanlık belleği; nasıl okuyacağımız ya da bisiklet süreceğimiz gibi belli bir uygulayımı (performansı) yeniden ortaya koyma yetimizdir. Çoğu zaman söz konusu bilgiyi ne zaman, nerede edindiğimizi anımsamayız, ortada sadece sahip olduğumuz uygulayım olgusu vardır (Connerton, 2014: 43).

Pallasmaa belleği öz-benliğin zemini olarak tanımlar; kişi hatırladığı şeydir (Pallasmaa, 2009: 19). Belleğin olağan veya normal işlevi, mevcut eylem (tanıma) için, ya koşullara uyarlanmış mekanizmanın hareketine otomatik olarak ayarlama yoluyla ya da mevcut duruma en iyi şekilde uyan kavramı geçmişte arayan zihnin çabası yoluyla geçmiş bir deneyimden yararlanmaktır (Ansell-Pearson, 2010: 66). Birinin geçmiş bir olayı hatırlaması, en azından kısmen onun geçmişte değil de, kişinin hatırlaması esnasında var olan ya da oluşan bir şeye yönelik anlayışını (kavrayışını, görüşünü, doğrudan doğruya farkında oluşunu, aşinalığını) ihtiva eder. Böylece kişinin anladığı şey, zihninin bir içeriği yani ona özel bir şeydir. Bu, bir imge (St. Augustine, Bertrand Russell v.d.), bir temsil (Aristoteles), bir izlenim (Aristoteles vd.), bir idea (Locke ve Hume) ve bellekte hâli hazırda ya da şu andaki bir obje (A. D. Woozley vd.) gibi çeşitli teorisyenler tarafından farklı şekillerde isimlendirilmiştir (akt. Shoemaker, 2005: 277).

1980'lerde ve 90'larda, Alan Baddeley çalışma belleği (yani, şu anki kullanım için geçmiş deneyimlerden ortaya çıkarılan) ve daha derinlere doğru depolanmış referans belleği arasındaki ayrımı ortaya koymuştur (Rose, 2010: 200). Benzer şekilde Bergson, teorik olarak bağımsız iki bellekten bahseder; birincisi daima eyleme dönük, şimdiki zamanın içinde bulunan ve daima geleceğe bakan bir bellektir (Bergson, 2015: 61-62). Bize bizim geçmişimizi sunmaz, onunla oynar ve yararlı etkilerini şimdiki ana dek uzatır. İkincisi ise gündelik yaşamımızın tüm olaylarını cereyan ettikleri ölçüde imge-anılar biçiminde kaydeder; hiçbir ayrıntıyı ihmal etmez; her olguyu, her jesti kendi yerine ve tarihine yerleştirir ve yalnızca doğal bir zorunluluğun etkisiyle geçmişi biriktirir. Bellek basitçe imgeleme indirgenemeyecek olmasına rağmen, Bergson, belleğin kişisel geçmişin imgelerine bağımlı olduğunu öne sürerek, John Locke'un belleğin kişisel özdeşliğin alanında ortaya çıktığına dair varsayımını tekrarlar (Barash, 2007: 18). Kişi imgelerle hatırlar; deneyimlediği, temas ettiği anlardan biriktirdiği imgeleri şimdi’nin içinde

(22)

devindirir, farklı zamanlarda ve mekânlarda gezdirir, çeşitli duygularla ve nesnelerle buluşturur. Bu şekilde bellek hem imgelerle işler hem de kendisi imgelem oluşturur (Depeli, 2010: 20).

Bergson’un belleğe yaklaşımı son derece yenilikçidir. Belleğin sadece zayıf bir algı biçimi olarak görülemeyeceğini ispatlamaya çalışmıştır. Bergson, hafızayı “ayrıcalıklı bir sorun”

olarak nitelendirir, çünkü beleğin uygun bir şekilde kavramsallaştırması, bilinçdışı zihni durumlardan ciddiyetle konuşmamızı sağlayacaktır. Bergson, zamanı, geçmişin korunmasını veya uzamasını, geçmişin ve günümüzün bir arada yaşanmasını gerekli kılan süre (dure´e) açısından düşünmeye çalışır (Ansell-Pearson, 2010: 62). Geçmişe dönüş, birçok açıdan daima geçmişin geçmişte kalmışlığının kabulüne dayansa da Bergson bunu aşarak geçmişin, şimdiki zaman içinde yaşamayla devam eden bir şey olduğunu söyler.

Bergson’un düşüncesinde, süre yani zaman ile bellek, dolayısıyla geçmiş ile şimdiki zaman neredeyse birbirlerini sıkıca kucaklar (İlhan, 2015: 1400). Bergson’a göre yaşam bir süreçtir, doğumla başlayan bu süreç, büyüme, gelişme, yetişkin olma, yaşlanma ile sürmekte, ölüm ile bitmektedir. Bu süreç içerisinde kişinin belleği, yaşamdan aldığı verilerin birbiri üzerine sarılması ile oluşmaktadır (Özak, 2008: 37).

Jan Assmann’a göre belleğin neleri içerdiğini, bu içeriklerin organize edilişini ve ne kadar süre ile muhafaza edileceğini bireyin kapasitesi ve yöneliminden çok, dış koşullar, yani toplumsal ve kültürel çerçevenin koşulları belirler (Assmann, 2015: 26, 27). Assmann hiçbir belleğin geçmişi olduğu gibi koruyamadığından bahseder. Geçmiş, bellekte şimdiki zamanın değişken ilişkileri çerçevesinde sürekli olarak yeniden örgütlenir. Bellek, sadece geçmişi kurgulamakla kalmaz, aynı zamanda şimdinin ve geleceğin deneyimlerini de organize eder (akt. Umbelino, 2015: 844).

Aristoteles’e göre bellek, eski nesneyi eskiden nasıl algılamışsak o algılama biçimiyle uyumlu bir şekilde geçmişten sahneler içerir. Ama o nesnenin görüntüsü, şimdiki zaman içinde duyularımızla yeniden üretilir. Şimdi ya da şu anda diyerek konuşmaya her başladığımızda hep bazı tekil anlara gönderme yaparız. Yani o an dediğimizde kastettiğimiz an esasında daha önceki an'ı o anda nasıl algıladığımızla o an'ı şu anda algıladığımız şeklin bir şekilde kaynaşmasıdır. Şimdiki zamanın belleği yoktur. Öngörülen şey gelecektir, geçmiş bellektir (Çağla, 2007: 221, 222). Genel olarak bellek; şimdinin

(23)

geçmişe bağlandığı mekanizmayı ya da yaşamak için bize verilen tek yer olan şimdiye hükmetmesini tercih etmediğimiz bir geçmişi adlandırır (Terdiman, 2010: 94).

Bellek sistemi

Bellek sistemi davranışlarımızı öğrenmemiz ve değiştirmemiz için araçlar sağlayarak dünyamızı yönetmemize fırsat verdiği için çok önemlidir. Belleğin bu önemli fonksiyonu farklı bilgi türlerini kusursuz bir şekilde kodlar, depolar ve geri getirir. Bilgi, geri çağrılamasa bile belirli bir formda bellekte durur. Bilgi, ulaşılamıyor olsa bile davranışlarımızı etkileyebilir. Bir şeye karşı duygusal bir karşılık hissettiğimizde, bazen neden bu şekilde hissettiğimizi anlayamayabiliriz (Sutton vd., 2010: 213). Bilişsel psikologlar bellek tiplerinin bir taksonomisini oluşturmanın yanı sıra, bilgi işlem yaklaşımını kullanarak insan belleğinin ne yaptığını incelemişlerdir. Bu çerçeveye göre, insan belleğinin gerçekleştirmek üzere üç ana görevi vardır. Birincisi, gelen bilgiyi, kodlama olarak adlandırılan bir süreçle alır. Daha sonra, bilgiyi bir şekilde, bir süre depolama olarak adlandırılan bir süreçte saklar. Son olarak, gelecekteki bir zamanda, geri getirme olarak adlandırılan bir süreç ile buradaki bilgilere erişir (Sutton vd., 2010: 211, 212).

Sutton, Harris ve Barnier (2010)’in, Richard C. Atkinson ve Richard M. Shiffrin’den aktardığı bellek modeline göre (Şekil 1.1), dışsal olaylar ve bilgiler duyular tarafından ya algılanır ya da deneyimlenir ve duyusal bellekte büyük bir ayrıntı ve zenginlik içinde yer alırlar. Bunun ardından, duyusal bellekteki bilgilerin çoğu kaybolur. Ancak dikkat ettiğimiz veya dikkatimizi çeken bilgiler kısa süreli belleğe aktarılır. Bu yüzden hangi bilginin hayatta kalacağını belirleyen kontrol süreci dikkati çekme’dir. Bilginin kısa süreli bellekte geçici varlığı sırasında, bazı bilgiler hemen geri çağrılır veya davranışa dönüştürülür. Alternatif olarak, bazı bilgiler prova edilir ve kodlanır; yani, uzun süreli bellekte depolanacak forma çevrilir. Uzun süreli belleğe ulaşan bilgiler burada kalıcı olarak kalarak, rastgele değil, anlamlarına göre düzenlenir ve gerektiğinde geri alınır (Sutton vd., 2010: 212, 213).

(24)

Şekil 1.1. Richard C. Atkinson ve Richard M. Shiffrin’in ‘Memory: A proposed System and Its Control Processes’ adlı çalışmasında tanımlandığı şekliyle bellek modeli şeması (akt. Sutton vd., 2010: 212)

Piaget’a göre ise bir uyarıcıyla karşılaştığımızda, onun anlamını inşa ederiz ve hafızaya kodlarız. Piaget, uzun dönem hafızada yer alan ve anlam oluşturmamızı sağlayan konseptleri şema (schemas) olarak adlandırmıştır. Arka plandaki bu şemalar ne kadar güçlü ilişkilendirilir ve entegre olursa anılar da o kadar güçlü olur. Herhangi bir şeyin anlamı, o objenin sergileyebileceği tüm eylemleri, algısal özellikleri ve şekli yansıtan bir kod aksettirir (akt. Howes, 2006: 11, 12). Howes’a göre belki de son yarım yüzyılın bellek araştırmaları alanındaki en etkili gelişmesi ipucu (cues) kavramını içermesidir. Örneğin evler hakkında bilinçli olarak düşünüyorsam bu bilgi belleğimdeki ev temsiliyle bağlantı kuracaktır. O anda bilincimde olan ev fikri ipucu’dur. Hatırlamanın başarılı olması büyük ölçüde kullanılan ipucu ve hatıranın içeriği arasındaki ilişkiye dayanır (Howes, 2006: 11).

Hatıralarımızın nerede bitip diğerlerinin nerede başladığını bilmek genellikle imkânsızdır.

(Umbelino, 2015: 844).

Çocukluk döneminde bellek ve “yer”in önemi

Rubin, Wetzler ve Nebes insanların orta yaşa göre çocukluk ve erken gençlik dönemlerinden daha çok olayı hatırladıklarını bulmuşlardır. Bazı araştırmacılar ise erişilebilir hatıraların, çocukların dil becerisi kazandıkları ve günlük yaşam rutinlerini öğrendikleri beş ya da altı yaşına kadar pek fazla olmadığını belirtmişlerdir. Kadın ve

(25)

erkeklerin otobiyografik kayıtlarını karşılaştıran Herrmann ve Neisser, kadınların erkeklerden daha çok çocukluk dönemi anısına sahip olma ve onlara daha çok değer verme eğiliminde olduklarını gözlemlemişlerdir (akt. Chawla, 1994: 11).

Belleğin doğası gereği yer odaklı ya da en azından yer destekli olduğu söylenebilir. Bellek, yer ile kendiliğinden bağlantı kurarak, kendi aktivitelerine paralel ve onları destekleyen özellikler bulur. Bu, geçmişin yeniden canlanıp hayatta kalabileceği bir yerdir (Casey, 2000: 186, 187). Anılar yer konusunda seçicidir: doğal yaşam alanları olarak belirli yerleri ararlar. Yerler, anılar için uygun bağlantı noktaları ve hatırlanan eylemlerin yayılabilecekleri durumlar sağlarlar. Diğer bir deyişle, yerler hatırlanan içerikler için katılaşmış sahnelerdir ve bu şekilde hatırlananları konumlandırmaya yardım ederler (Casey, 2000: 189). Genel anlamda ev, özelde ise çocukluk evi, anıları etkili bir şekilde saklayan basit bir yer değildir. Aksine, kavrayıcı gücü ile en çok değer verilerek muhafaza edilen yerdir (Casey, 2000: 213).

Juhani Pallasmaa (1994), ev sözcüğünün çocukluğumuzun tüm sıcaklığını, korumasını ve sevgisini aniden hatırlattığını ve belki de yetişkinlik evimizin, çocukluğun kaybedilmiş evi için sadece bilinçsiz bir araştırma olduğunu söyler. Pallasmaa’ya göre ev, kim olduğumuzu tanımamıza ve hatırlamamıza yardımcı olan kişisel himaye ve mahremiyet imgelerinin bir araya getirilmesi ve somutlaştırılmasıdır. Ev kişisel hafızanın evrimidir. İki yönlü arabulucu olarak işlev görür - kişisel alan kişiliği dış dünyaya yansıtır ve en az bunun kadar önemli olarak kişinin kendi imajını güçlendirir ve dünya düzenini somutlaştırır. Ev aynı zamanda mahremiyet ve kamusal yaşam arasında bir arabulucudur (Pallasmaa, 1994:

5). Pallasmaa kendi çocukluğunda yaşadığı ev deneyimini şöyle aktarır:

Lise çağlarıma gelene kadar babamın işi nedeniyle ailem defalarca taşındı ve bu sebeple çocukluğumda yedi farklı evde yaşadım. Ayrıca, çocukluk yazlarımı ve savaş yıllarının çoğunu çiftçi olan büyükbabamın evinde geçirdim. Sekiz evde yaşamaktan bağımsız olarak, çocukluğumda sadece bu evi deneyimledim; bu ev benimle seyahat etmiş gibi görünüyor ve taşındıkça sürekli olarak yeni fiziksel şekillere dönüşüyordu. …Sekiz evin herhangi birinin mimari şeklini veya düzenini hatırlayamıyorum. Ama ev duygusunu, soğuk bir kış gecesinin karanlığında bir kayak gezisinden eve dönmenin verdiği hissi hatırlıyorum. Ev tecrübesi, evin camlarının karanlık kış manzarasında parlayışından ve donmuş bacaklarınızı ısıtacak sıcaklığın davetini algılayışınızdan daha güçlü değildir.

Evin bir ruhu vardır. Dedemin evinin ön kapısının şeklini hatırlayamıyorum, ama kapıyı açarken yüzüme karşı akan havanın sıcaklığını ve kokusunu hala hissedebiliyorum.

…Ayrıca başka bir şehre taşındığımızda, evden ayrılmanın üzüntüsünü ve gizli

(26)

tehdidini de hatırlıyorum. En büyük trajedi, bilinmeyen bir gelecekle yüzleşme ve çocukluk arkadaşlarını kaybetme korkusuydu (Pallasmaa, 1994: 5, 6).

Resim 1.1. Pallasmaa ve Kristian Gullichsen ortaklığında endüstriyel olarak tasarlanmış Moduli 225 adlı yazlık ev sistemi,1968-72 (Pallasmaa, 2012a: 93)

Genel anlamda bellek, özel anlamda ise dünyayla yeni tanıştığımız ve karakterimizin şekillendiği çocukluk dönemine ait bellek zaman içinde yeni imgelerin üzerine yığılarak mekânsal deneyime zemin olması sebebiyle önem taşımaktadır. Bu süreçte en çok zaman geçirdiğimiz ve ilk sosyal çevremiz olan aileyle bir arada olduğumuz evimiz, anılarımızda en çok yer eden mekândır ve çocukluk döneminde elde ettiğimiz mekân belleği gelecekteki algılarımızı da şekillendirecektir. Çocukluk döneminin geçirildiği mekânların nasıl özelliklere sahip olduğu, nasıl kullanıldığı, o dönemde ne ifade ettiği ve bu özelliklerin ve duyguların hangilerinin bellekte yer ettiği ve yetişkinlik döneminde kişinin hayatına nasıl bir yansıması olduğu bu perspektifte cevaplanması gereken sorulardır.

Bu çalışmada mimarlık ve bellek arasındaki ilişki insan (kullanıcı), mekân (mimari ürün), yer ve zaman kavramları üzerinden incelenmiştir. Mekânın profesyonel üreticilerinin o mekânları üretirken geçmiş yaşanmışlıklarına ait bellekleriyle nasıl bir ilişki kurdukları ve bunun tasarımlarına bir şekilde yansıyıp yansımadığı, eğer yansıyor ise bellekle ilişkilendirilerek bunun nasıl ifade edildiği sorularına cevap aranmaya çalışılmıştır. Bu

(27)

bağlamda mimarlığı objektif ve sübjektif olma özelliklerini bir arada barındıran bir disiplin olarak kabul edersek, çalışmada mimarlık pratiğinin objektif ve hesaplanabilir yanından ziyade mimarların kişisel deneyimlerini içinde barındıran sübjektif yanı konu edilmiştir.

Seçilen üç Pritzker ödüllü mimar Alvar Aalto, Balkrishna Doshi ve Glenn Murcutt, çocukluk deneyimlerinin belleklerindeki yansımalarıyla, sahip oldukları mimari tasarım ilkeleri arasında, yere ait olma zemininde farklı bağlamsal ilişkiler kurmuş olmaları sebebiyle ve tasarım yaklaşımlarında çocukluklarının izlerinin hem kendileri hem de diğer araştırmacılar tarafından işaret edildiği de göz önüne alınarak incelemeye değer görülmüştür. Çalışmada, mimarların aktardıkları anılar üzerinden, çocukluk dönemi belleğinin tasarım yaklaşımındaki etkisi irdelenmektedir.

Buna göre tezin ikinci bölümünde, otobiyografik bellek ve otobiyografik belleğin çocukluk dönemi ile ilişkisi değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde, etkileşimde bulunduğumuz ilk mekân olması sebebiyle Bachelard (2013)’ın ilk evrenimiz olarak tanımladığı ev ve aidiyet kavramları daha çok fenomenolojik bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Bir önceki bölümde genel anlamda bellek ile ilişkisi üzerinde durulan çocukluk dönemi, bu bölümde mekânsal belleğin oluşumu üzerindeki etkisi anlamında irdelenmiş, çocukluk dönemi bellek ilişkisinde yer kavramı tartışmaya konu edilmiştir.

Dördüncü bölüm, tezin teorik alt yapısının pratikteki karşılığının incelendiği kısımdır.

Buna göre, çocukluk döneminin geçirildiği çevrenin ve mekânların sahip olduğu özellikler, ne ifade ettiği ve buradan elde edilen mekânsal bellek hafızasının mimarlık üretimine nasıl yansıdığının anlaşılabilmesi için Fin mimar Alvar Aalto, Hindu mimar Balkrishna Doshi ve Avustralyalı mimar Glenn Murcutt’un biyografileri ve anıları incelenmiştir.

Aktardıkları çocukluk anılarından süzülen hassasiyetlerin ve elde edilen çeşitli kavramların izleri projelerinde takip edilmeye çalışılmıştır.

(28)

2. OTOBİYOGRAFİK BELLEK

Genel itibariyle bellek (Şekil 2.1), bilginin bilinçli bir şekilde çağrılabildiği ve hesaplanabilen açık bellek (deklaratif bellek) ve kolayca hesaplanamayan ama öğrenilmiş davranışların ya da yeteneklerin kazanımı olarak ifade edilen örtük bellek (prosedürel bellek) şeklinde ayrılabilir (Sutton vd., 2010: 211). Bu argüman için en ilginç olan, açık (bu şeyi biliyorum) ve örtük (bu şeyin nasıl olduğunu biliyorum) bellek arasındaki ayırımdır. Açık belleğin büyük ölçüde bilinçli ve sözel olan yapısının tersine, örtük belek çoğunlukla bilinçsiz ve otomatik rutinler, beceri ve bisiklet sürme veya konuşmada gramer kuralları kullanma gibi bir şey yapma yollarından oluşur (Lewicka, 2014: 51, 52).

Prosedürel bellek, bir şeyin (örneğin bisiklete binmek) nasıl yapılacağını hatırlamaktır (Rose, 2010: 200). Bilincin ulaşamadığı, ama deneyimin depolandığı bir bellek türüdür.

Uzun deneyler dizisi sonunda, bellek kaybından mustarip hastaların motor ve algı görevlerini neredeyse bellekleri sağlam olan insanlar kadar hızlı öğrenebildiği ortaya konmuştur. Bellek kaybı olan insanlar bir şeyi öğrendiklerini unuttukları halde öğrendikleri şeyi unutmazlar (Draaisma, 2014: 260, 261).

Deklaratif belleği ilgilendiren bellek görevlerinde ise, kişi hem öğrendiği şey hem de öğrenme bağlamı konusunda faal ve bilinçli bir belleğe sahiptir (bisiklet olarak adlandırılan iki tekerlekli sürülebilir objeyi hatırlamakla ilgilidir) (Draaisma, 2014: 261).

Deklaratif bellek, anlamsal (semantic) bellek (ne hatırlandığı) ve anısal (epizodik) bellek veya otobiyografik bellek (ne, nerede ve ne zaman hatırlandığı) olarak da ikiye ayrılır (Şekil 2.1) (Rose, 2010: 200; Sutton vd., 2010: 211). Semantik ve epizodik bellek arasındaki fark genellikle biliyorum’a karşı hatırlıyorum ikilemiyle ifade edilir. (Lewicka, 2014: 52). Semantik bellek dünyaya ilişkin sahip olduğumuz bilgiyi içerir ve hatırlamaktan ziyade bilmek eylemiyle ilgilidir. Geçmişi nasıl hatırladığımız üzerinde de belirgin bir etkiye sahiptir (Sutton vd., 2010: 211). Semantik bellek kavramsaldır, benlikle ilgisizdir ve nötr bilgiden oluşur (Lewicka, 2014: 51).

Diğer taraftan bazı teoristlerce ‘zihinsel zaman yolculuğu’ olarak tanımlanan Anısal (epizodik) bellek ise bu çalışmanın ana temasını oluşturan otobiyografik bellek ile yakından ilgilidir (Sutton vd., 2010: 211). Benlikle ilişkili olan epizodik bellek, benzersiz

(29)

bir şekilde insani, sübjektif ve otobiyografik bellekten sorumludur (Lewicka, 2014: 51).

Otobiyografik bellek, anısal bellek ile kişisel geçmişin kavramsal, genelleyici ve şematik bilgilerinden oluşmuştur (Williams ve Conway, 2015: 43).

Şekil 2.1. Bellek Türleri (Yazarın Görseli)

Otobiyografik bellek ağırlıklı olarak sosyal ve kültürel işlevlere hizmet eder. Belirli olaylarla ilgili bellek, çevreyi öngörmek ve tahmin etmek için önemliyken, otobiyografik bellek, zaman içinde ve diğerleriyle ilişkili olarak kendini tanımlamakla ilgilidir (Fivush ve Nelson, 2004: 576). Tulving’a göre epizodik anılar unutmaya daha açıktır ve epizodik bir belleğe erişim genellikle, olayın zaman ve / veya yerinin açık ya da kapalı bir referansı ve görüntüsü ile birlikte gelir. Herhangi bir bilginin alınmasının kendisi de kendi epizodik belleğini yaratan başka bir olaydır (insanların girdikleri deneme sınavını ve nasıl performans gösterdiklerini hatırlamaları). İnsanların yaşamlarının kendi başına bağımsız bölümler olmayan uzun süreleri hakkında birçok soyut genellemeye sahip olmalarına rağmen, otobiyografik hatıralar genelde epizodik belleklere dayanır, (örneğin, insanlar şimdi belirli bir olayı hatırlayamasalar da, dört yıl boyunca koleje gittiklerini hatırlayabilirler) (Bower, 2000: 24).

Kendi geçmişimizden hatırladığımız deneyimler ya da olaylar çoğu felsefeci tarafından kişisel bellek olarak isimlendirilirken, çoğu psikolog tarafından da otobiyografik bellek olarak tanımlanmıştır (Sutton vd., 2010: 210). Holland ve Kesinger’e göre otobiyografik

(30)

bellek kişisel/semantik bilgiler (kişinin nerede doğduğu, kendilik hakkındaki bilgileri) ile kişisel/anısal bilgilerden (okulun ilk günündeki belirli olayları hatırlama) oluşur. Buna, kişinin hayatındaki olayların belleği de denebilir (akt. Sarp ve Tosun, 2011: 448).

Otobiyografik bellek, yıllar önce meydana gelen şeylerin pasif kayıtlarından çok daha fazlası olarak, mevcut düşünceleri, tutumları ve davranışları da aktif olarak etkiler (Fivush, 1995: 181). Fivush (1995), kişinin kendi deneyimlerinin belleği olan ve kültürel yorumlayıcı çerçeveleri içeren ve onlarla bütünleşen bireysel yaşam anlatıları olarak tanımlanan otobiyografik belleğin, bireysel bir yaşamın toplumsal ve kültürel olarak oluşturulmuş anlatılar aracılığıyla nasıl anlaşıldığını, değiştirildiğini ve dönüştürüldüğünü içerecek şekilde, bireylerin ötesinde bir bellek olduğundan bahseder.

Belleğin benlik duygusunu devam ettirmek, duyguları düzenlemek, gelecek eylemleri cesaretlendirmek ve yönlendirmek ve başkalarıyla ilişkileri geliştirmek ve sürdürmek gibi daha kapsamlı işlevleri de vardır ve tüm bu kapsamlı işlevler motivasyonumuza, hedeflerimize ve beklentilerimize bağlı olarak gerçekleştirilir (Sutton, Harris, ve Barnier, 2010: 213). Yaşamımızı hatırlama kapasitemiz ile ilgili olan otobiyografik belleğin temel işlevi, anıları başkalarıyla paylaşarak, güncel ve gelecek davranışları yönlendirerek ve problemleri çözerek, benlik ve benliğin toplumsal konumu için deneyimsel bir temel oluşturmaktır (Knez, 2014: 166). Williams ve Conway bu durumu yaşanılan olaylar, olaylarla ilgili anılar ve buradan çıkarılan dersler / kazanılan iç görü arasındaki ilişki sayesinde, kişinin geçmişiyle bugünü arasında bağlantı kurduğu ve kişiye, kendi psikolojik kimliğinin tutarlılığını denetleme yeteneği kazandırdığı bir süreç olarak tanımlar (Williams ve Conway, 2015: 58). Conway’e göre benlik ve otobiyografik bellek birbirini karşılıklı olarak etkiler: benlik hatırlananları sınırlarken, bellek de olası benlikleri sınırlar.

Yaşamlarımızın hangi bölümlerini hatırladığımız hâlihazırda işleyen benliğimiz tarafından belirlenir. Aktif benliğimizin hedefleri ve değerleriyle ayrı düşen anılar unutulmaya yatkınken, uyumlu olan otobiyografik anılar hatırlanma önceliğine sahiptir (Sutton vd., 2010: 214).

Nelson ve Fivush (2004) otobiyografik belleğin ortaya çıkışını araştırdıkları çalışmalarında otobiyografik belleği, okul öncesi yıllarda ortaya çıkan, temel bellek yeteneklerinin yanı sıra gelişen zamansal ilişkiler, anlatılar, benlik ve başkaları ile zihinsel durumlar hakkındaki anlayışı içeren temel ve ayırt edici bir bellek şekli olarak tanımlar.

(31)

Otobiyografik bellek zaman içinde biriktirilmiş anılardan ziyade, en iyi kişinin kendiyle ilgili geçmişi boyunca geliştirdiği bakış açısı olarak kavramlaştırılabilir (Fivush, 1995:

240). Otobiyografik belleğin kendine özgü bazı avantajları vardır. Geçmişin kişisel anlamını kavramadaki öncelikli araçtır ve yaşamı tutarlı bir örüntü haline getirme zorluğu, temelde kim olduğunu gösterme, öz kimlik için merkezi olan yerlerin ve duyguların dikkatlice tanımlanmasını destekler (Marcus, 1992: 74). Otobiyografik bellek, kendilik kavramlarına (kim ve ne olduğumuz) sıkı sıkıya bağlıdır. Pek çok çalışma, hatıraların kendine hizmet eden güdüleri tatmin etmek için yeniden inşa edildiğini ve insanların kendilerini olması gerekenden daha güzel bir ışıkta hatırladıklarını bulmuşlardır. İnsanlar aynı zamanda nasıl davrandıklarının (veya eski fikirlerinin) belleğini bugünkü fikirleriyle daha tutarlı olacak şekilde deforme etme eğilimindedir. Bu eğilimler, zaman içinde hafızaların dönüşümünde sosyal, motivasyonel ve kişilik faktörlerinin önemli bir rol oynadığını göstermektedir (Bower, 2000: 28).

2.1. Otobiyografik Anılar

John Campbell, otobiyografik belleğe sahip olmanın, bazı geçmiş dönemlerde kendilik hakkında bir resim veya fikre sahip olmak için yeterli olmadığını, anlatıdaki kişiyi, kişinin güncel benliğiyle zaman-mekânsal olarak bağlantılı görmenin çok önemli olduğunu söyler.

Yani, tekil benliğin, belirli zamanlarda hatırlanan anlatıları birbiri ardınca yaşaması ve deneyimlemesi gerekir. (akt. Tversky, 2000: 305). Anılar bize zaman ve mekân içinde bağlanmamızda hizmet eder ki bu da yaşamın özü olan sürekli var olma duygusunu anlamamız anlamına gelir. Kim ve nerede olduğumuza dair düşünmek, kim olmak isteyebileceğimiz konusunda daha net olmamıza yardımcı olur. Kendilik bilinci, geçmişimizdeki insanlara ve olaylara, özellikle de, bizim eşsiz kimliğimizin bir ifadesinin maddi dünyada tezahür ettirildiği işaretimiz yaşadığımız yerlere ayrılmaz biçimde bağlıdır (Marcus, 1992: 109). “Bir geçmişe sahip olmak doğrudan doğruya bir kendilik yaratır”

hipotezinin aksine, gelişimsel literatüre göre, olaysal anıları otobiyografik anılar olarak akılda tutabilmek için kendilik duygusuna sahip olmak ön koşulken (Boyer, 2015a: 11), otobiyografik anılar, yaşanmış özgül bir gerçekliğin erişilebilir hale gelmesi için kendiliğin temelinde yatan bazı anı ağlarını oluşturarak kendiliğin tanımlanmasında da rol alırlar (Williams ve Conway, 2015: 43).

(32)

Göle (2007) anılarımızı gözden geçirmeye kalktığımızda huniye benzer bir biçimin karşımıza çıktığını söyler.

Önce, şu okulda öğrenciyken, şurada çalışırken, şu şehirde yaşarken gibi geniş zamanlı dönemleri içeren tanımlamalara sığınırız. Bu dönemlere baktığımızda, genelde anlamdan, hatta zamandan yoksun bir rutin çağrıştırırlar. Bunlardan herhangi birini ve ilgili zamanı daralttığımızda, örneğin öğrencilik döneminin içinde belli başlı birer sayfa olan ilk kız arkadaşı, ilk yolculuk, ilk ayrılık ayrımsanır. Bu tanımlamalar daha anlamlı olayları içerir ve kişinin gelişmesiyle ve sonradan oluşturduğu kimlikle daha yakından ilgilidir. Nihayet, huniden damlayan anılar çok daha güçlü duyumsal ayrıntılarla birlikte geri gelir. İşte o zaman sevgilinin ilk dokunuşu, o ülkenin hiç unutulamayan kokusu, tatilde ayağını yaran taşın verdiği acı, gözyaşının tuzlu tadı bütünden ayrılarak kendi başlarına dikilmeye başlarlar.

Otobiyografik anılar, epizodik temsillere dayanır, ancak bunlar epizodik temsillerle aynı değildir; öznel perspektif ve kişisel zaman çizelgesi içerirler. Otobiyografik bellek için araçlar sağlayan yapı kültürdür ve bu araçlar gündelik yerel sosyal etkileşimlerle sergilenir ve içselleştirilir (Fivush, 1995: 231). Assmann toplumsal belleğin iki tarzda işlediğinden bahseder. Bunlar; 1. kökeni göz önünde tutan kökensel hatırlama tarzında; 2. kişinin özel deneyimleri yani yakın geçmişi’ni göz önünde tutan biyografik hatırlama tarzında.

Kökensel hatırlama törenler, danslar, anlatılar, desenler, giysiler, takılar, dövmeler, yollar, resimler, mekânlar vb. memoria kavramı altında toplanabilecek simgelere başvururken, biyografik hatırlama tarzı ise bunun aksine, her zaman sosyal alışverişe dayanır (Assmann, 2015: 60).

Assmann belleğin dört farklı dış boyutunu vurgulamıştır: 1. Mimetik bellek (taklit belleği);

davranışlar taklit sonucu elde edilir. 2. Nesneler belleği; kişiyi çevreleyen eşyalar, şimdiki zamanı yaşarken farklı geçmişleri hatırlatır. 3. İletişimsel bellek (dil ve iletişim). 4.

Kültürel bellek (anlam aktarımı); önceki üç alanın az çok bütünlük içinde bulunduğu alandır (Assmann, 2015: 27, 28). Bellek yapılandırıcı özelliğe sahiptir ve bu yapılandırma işlemi, içinde bulunduğumuz kültürden büyük ölçüde etkilenir (Boyer, 2015a: 16).

Conway ve Jobson (2012) otobiyografik hatırlama ile kültürün karşılıklı olarak birbirini şekillendiren ilişkisine dikkat çeker. Otobiyografik hatırlamada benlik, yalnızca beyin ve bedende değil, aynı zamanda sosyokültürel bağlamda da kökleşmiş olan psikolojik bir gerçekliktir; Böylece benlik her zaman bağlamın içinde yer alır ve bağlamını yansıtır ve hem benlik hem de bağlam sürekli olarak birbirini oluşturur. Otobiyografik bellek, sosyal bağların geliştirilmesi, sürdürülmesi ve beslenmesi açısından önemlidir ve sosyal

(33)

etkileşimin zenginleşmesine izin vererek, sohbet için malzeme sağlar. Bu nedenle, belirli sosyal ve kültürel pratikleri yansıtan otobiyografik hatırlama, yerel alışkanlıkları ve genel toplumsal etkileşim kurallarını sürdürecek ve şekillendirecektir. Otobiyografik bellek, aynı zamanda, güncel düşünce, duygu ve davranışlara; problem çözmede, görüş ve tutum geliştirilmesinde, kişisel değerlerin sağlamlaştırılmasında ve yaşamın yönlendirilmesinde rehber olarak kullanılır. Dolayısıyla otobiyografik hatırlama, uygulamaları, görüşleri, değerleri, tutumları, toplumsal faktörleri ve yaygın fikirleri şekillendirerek kültürü etkilemektedir.

Otobiyografik anılar bazı fenomenolojik özellikler taşırlar. Birincisi; genellikle zengin ve canlı duyuların uyandırdığı, algısal detaylarla hatırlanan iyi duygulardır. Tulving (1985) tarafından otantik anı olarak adlandırılan böylesine canlı detayları hatırlamak ise, kişide geçmişe yolculuk yapıyormuş ve olayı tekrar deneyimliyormuş hissini uyandırabilir.

Otobiyografik olaylar, sahnenin içinde bir perspektiften, orijinal bakış açısıyla, ya da izleyici perspektifinden kendimizin de içinde olduğu bir sahnenin zihinsel imajları olarak gördüğümüz gözlemci perspektifine kadar çeşitlenen bakış açılarında tekrar deneyimlenir.

Daha yeni anılar ve duygusal anılar sahnenin içinden deneyimlenmeye daha yatkındır.

Ayrıca kişisel olaylarla ilgili otobiyografik anılar sıklıkla mantıklı öyküler ya da kavramsal detaylarla tamamlanmış hikâyeler şeklinde organize edilir.

Williams ve arkadaşları (2007) dört farklı özellikte otobiyografik anı tanımlamışlardır: 1.

Biyografik ve kişisel anı; biyografik anılar olgulara dayalı anılarken, kişisel anılar yaşantıya dayalıdır. 2. Kopya veya yeniden yapılandırılmış anı; Kopya anılar çok canlıdır ve çok ilişkisiz bir yığın detay içerir. Olayın bire bir kaydından çok sonradan düşünmeyle oluşturulan yorumlar içeren anılara da yeniden yapılandırılmış anı denir. 3. Özgül veya jenerik anı; Özgül otobiyografik anı belirli bir olaya dair detayları içerirken jenerik anılar daha az detay içerir. 4. Alan veya gözlemci perspektifinde anı; Alan perspektifi, orijinal bakış açısından toplanan birinci elden görüşe dayanır. Gözlemci perspektifi ise dışarıdan bir bakış açısıyla toplanan anılardır. Örneğin eski anılar, genellikle gözlemci perspektifindendir. Gözlemci perspektifi yeniden yapılandırılmış anılarken, alan perspektifindeki anılar daha canlı anılardır (akt. Sarp ve Tosun, 2011: 448, 449).

Otobiyografik anıların önemli bir özelliği özgüllük seviyelerine göre çeşitlenmeleridir (Holland ve Kensinger, 2010: 90, 91). Otobiyografik belleğin karakteristik bir özelliği

(34)

olarak değerlendiren Conway’a göre bu özgüllük seviyeleri; yaşam dönemleri (lifetime periods), genel olaylar (general events) ve olaya özgü bilgi (event-specific knowledge) şeklindedir (Conway ve Pleydell-Pearce, 2000: 262). Belirli bir otobiyografik anı bu üç bilgi tabanının tamamının belirli bir şekilde etkinleşmesiyle üretilir (Sutton vd., 2010:

214). Yaşam dönemleri ait oldukları döneme özgü yer, kişi, eylem, his ve amaçların temsillerini içerir. Genel olaylar ise bilgi tabanının bir parçasıdır ve kişisel bilginin oluşturulmasında önemli bir role sahiptir (Williams ve Conway, 2015: 54, 55). Olaya özgü bilgi olayların ayrıntılarını vermekte ve bellek canlılığını sağlamaktadır. Duyusal-algısal epizodik anılar (sensory-perceptual memories) olarak da bilinen bu bilgiler travmatik olayların hatırlanmasında, flaş belleğin oluşumunda da önemli bir yere sahiptir. Genel olaylar belli bir olayla ilgili yerleri, diğer insanları, etkinlikleri, duyguları ve amaçları içermektedir ve yaşam dönemlerinden daha fazla belirliliğe sahiptir. Yaşam dönemleri ise belli bir dönem ile ilgili kişiler, ortak mekânlar, eylemler, etkinlikler, planlar ve amaçlar hakkında genel bilgileri temsil etmektedir ve yaşam hikâyesini oluşturmada öneme sahiptir (Sayar, 2011: 23).

Conway ve arkadaşlarına göre bu etkileşim sonucunda yaşam öyküsü şeması (life story schema) oluşur. Bu yapı, kişinin kendini temsil ettiğini, kendini anlattığını düşündüğü, yaşantılarını özetlediği bir öyküdür (örn: benim bütün hayatım çocuklarıma annelik yaparak geçti). Yazarlar özgül olay bilgilerinden başlayıp gittikçe genelleşen ve soyutlaşan en sonunda da yaşam öyküsü şemalarına dönüşen bu hiyerarşik otobiyografik yapıyı otobiyografik bilgi tabanı (autobiographical knowledge base) olarak adlandırmıştır. Bu yapı, kişinin kendi hakkındaki düşüncelerinin hem kaynağı hem de geri dönüp etkileştiği bir kaynak deposudur (akt. Sarp ve Tosun, 2011: 450).

Howes ve O’Shea (2014) otobiyografik anıların sahip olduğu hiyerarşik yapıyı farklı yazarların benzer sonuçlarından faydalanarak şu şekilde açıklarlar: bir olayla ilgili sahip olunan belirgin bir duyguyu içeren duygusal durum (mood tone), kişinin yaşamındaki çalışma, arkadaşlık, aşk gibi temel meseleleri kapsayan temalar (themes), evlendiğim zaman ya da X firması için çalıştığım zaman vb., belirli bir olayı içeren yaşam dönemleri (lifetime periods); gidilen akşam yemeği yada dağ tırmanışı vb. belirli olayları içeren bölümler (episodes); dağ tırmanışında birinin bileğini incitmesi ve o sahnede yaşananlar gibi bir olayın bileşenlerini oluşturan elemanlar (elements); yemek masasının üzerindeki çiçekli vazonun varlığı vb. gibi detaylar (details). Kişisel bir anıyı hatırladığımızda, önce

(35)

hiyerarşinin en yüksek seviyelerine erişim gerçekleşir daha sonra alt düzeyler hatırlanır (Howes and O’Shea, 2014: 90, 92).

Halbwachs Hafızanın Toplumsal Çerçeveleri adlı eserinde sadece bireysel hafızada muhafaza edilebilen anının söz konusu olamayacağını söyler. Ona göre nesneleri gördüğümüzde bunu toplumdan bağımsız yapmayız. Toplumun diğer üyeleriyle olan ilişkilerimiz bizi onların bakış açılarından da nesneyi görmeye iter. Esasen, bir anı kolektif bir algıyı yeniden ürettiği andan itibaren anının kendisi de ancak kolektif olabilir (Halbwachs, 2016: 341). Başka bir deyişle, ayrı ayrı ele alınan anılarımız herkese aittir ama anılarımızın iç tutarlılığı sadece bize ait olacaktır ve sadece biz onları tanıyabilir ve canlandırabiliriz (Halbwachs, 2016: 344).

Sosyal örgütlenme, tüm detaylı hatırlamanın uyması gereken kalıcı bir çerçeve sunar ve hem hatırlamayı hem de meseleyi çok güçlü bir şekilde etkiler. Dahası, bu kalıcı çerçeve, bellek olarak adlandırılan yaratıcı, yeniden yapılanmanın temeli olan şemaları sağlamaya yardımcı olur. Paul Connerton törensel işler güçler olarak nitelendirdiği ve zamanla oluşan birikimi simgesel sermayenin bir çeşidi olarak tanımlar. Burada simgesel sermaye olarak bahsettiği şey, parasal sermayeden farklı olarak, tüm yaşam öyküsü içine kilitlenmiş gibidir; dolayısıyla, ona sahip olanların bellekleri sayılır. Bir açıdan bakıldığında sahip olunan şeyin gerektirdiklerini yerine getiren bir yaşam sürmeden, ondan yararlanılamazken diğer açıdan bakıldığında o şeyin, elde edildiği geçmişin bağlamından bağımsız olmadığı görülür (Connerton, 2014: 148).

Halbwachs bireyin bir topluluktan uzaklaşmış bile olsa, topluluğun belleğinden etkilenmeye ve yardım almaya devam ettiğini söyler; topluluğun üyelerinin bakış açısına göre konumlanmak, onların bulundukları ortama ve onlara özgü zamanın içine yeniden dalmak ve kişinin kendisini topluluğun merkezinde hissetmesini sağlayabilecek şeyleri zihninde taşıyor olmak yeterlidir (Halbwachs, 2016: 66, 67). Halbwachs kolektif hafızayı irdelerken aile anılarına özel olarak değinir. Bu anıları özel yapan durumu şu şekilde tanımlar:

Aile üyeleri, mizaç karşıtlığının ve çeşitli koşulların aralarında oluşturduğu mesafeye rağmen aynı gündelik yaşamı paylaştıkları için ve aynı şekilde, aralarındaki sürekli izlenim ve görüş alışverişinin zaman zaman, kırmaya çalıştıkları direnç kadar canlı bir

(36)

biçimde hissettikleri bağları sıkılaştırdığı için, tüm çerçevesi ancak içeriden anlaşılabilecek hafıza patikaları oluştururlar (Halbwachs, 2016: 190).

Her ailenin kendine ait bir ruhu, sadece onun yâd edeceği anıları ve yalnızca kendi üyelerine açacağı sırları vardır. Bunlar aynı zamanda kalıptır, örnektir, ders gibidir.

Bunların içinde grubun genel tutumu ifade edilir; sadece grubun tarihini yeniden üretmekle kalmazlar, aynı zamanda doğasını, niteliklerini ve zaaflarını da tanımlarlar. ‘Bizim ailemiz uzun ömürlüdür’, ‘şerefli bir aileyiz’ denildiğinde, gruba içkin olduğunu varsaydığımız ve gruptan üyelerine geçen fiziksel ya da ahlaki bir özellikten bahsedilir. Geçmişten alınan bu türden çeşitli unsurlardan, aile hafızasının değişmeden korunacağı ve bir biçimde ailenin geleneksel iskeleti olan bir çerçeve vücuda gelir (Halbwachs, 2016: 195). Halbwachs Chateaubriand’ın metninden bu durumu şu şekilde örnekler;

Combourg Şatosunda gecelerin nasıl geçtiğini anlatırken söz konusu olan sadece bir kez gerçekleşmiş bir olay mıdır? Elbette hayır. Ama kuşkusuz, pek çok gecenin anısını, onun ve akrabalarının hafızalarına kazındıkları biçimiyle tek bir sahnede topladı; bütün bir dönemin özeti, bir yaşam tarzının ifadesiydi bu. Burada aktörlerin karakterleri, kuşkusuz bu sahnede oynadıkları rollerden, ama aynı zamanda da her zamanki varoluş biçimlerinden ve geçmişlerinden çıktıkları halleriyle görülüyor (Halbwachs, 2016: 196).

Anılar, yalnızca bazı özel işlem bölümleri bağlamında mevcut olan geçici zihinsel temsillerdir. Otobiyografik bilgilerden farklı olarak otobiyografik anılar uzun süreli bellekte (Long Term Memory) saklanmaz, daha ziyade otobiyografik bilgi tabanından alınan bilgiler temelinde inşa edilir (Conway, 1996: 76). Assmann’a göre sosyal çevrenin kaçınılmaz değişimi ile ona dayanan anıların unutulması da başlar. İletişimsel hatırlamanın yerini organize edilmiş hatırlama alır (Assmann, 2015: 73).

2.2. Otobiyografik Bellek ve Çocukluk Dönemi

Küçük çocukların kişisel hatıraları ile ilgili çalışmalarda genel olarak dört genel bellek performansı gözlemlenmiştir: 1. bir yetişkinden gelen doğrudan sorulara yanıt olarak verilen tekil, son derece çarpıcı olayların öyküsel anıları; 2. devam eden konuşmalar veya aktiviteler bağlamında sunulan etkinlik anıları; 3. davranışsal ve sözel kanallar aracılığıyla ifade edilen anılar ve 4. rutin veya senaryolaşmış olayların belirli örneklerinin anıları (Pillemer ve White, 1989: 313).

Referanslar

Benzer Belgeler

Bu çözümlerden bulut bilişim tabanlı yazılımlar kültürel bellek kurumlarının koleksiyonlarını tanımlama, dönüştürme, düzenleme ve erişime açma gibi olanaklar

Şimdi Selim ileri de kolları sıvadı ve yeni yapıtları­ nın malzemelerini sizin için toplamaya başladı. Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha

Bu zorluklar kısa vadeli bellek kusuru- na bağlıdır (kafa travması, beyin damar tıkanması, kanaması, beyin tümörü vb.) Soyut ve somut sözcüklerin beyin- de temsil

Değişken kapı ve kontrol kapısı oksit tabakasıyla bağlandığında hücrenin değeri “bir” olarak algılanır..

1.GRUP: İnsan Belleğinde Mimarlık Hafızasının Oluşumu Politikaları İnsan Belleğinde Mimarlık Hafızasının Oluşum Sürecinde Çocukluk Evresi: Kuzey Kıbrıs için Tespit

Moore ve Zoellner’in (2007) gözden geçirdiği araştırma sınırlılıklarına göre mevcut çalışma, (a) trav- matik deneyimlerde gözlenen aşırı genel anı olgusunu, çocukluk

Dış çevreden gelen uyarıcılar, bilgi depolarında bilgi formuna dönüştürülür, anlamlı yapılar halinde işlenir ve daha sonra kullanılmak üzere örgütlü bir

Ancak makalemizin sınırlılıkları göz önünde bulundurularak yukarıda sunduğumuz örneklerle yetinip müzik ile kültürel bellek ilişkisi açısından en az kültürel