İslam Felsefesi Tarihi Ders Notları/2017/Eyüp ŞAHİN
İSLAM FELSEFESİNDE FELSEFE-DİN
UZLAŞTIRMASI
A. Felsefe Mi Önce Din mi?
“Allah insanın başarısını iki ilkeye bağladı: Din ve Akıl.”
İbnu’l-Mukaffa
Dinin felsefeden ya da felsefenin dinden çıktığına dair tartışma felsefe tarihinde tartışılan bir konu olup din-felsefe münasebetini de belirler.
Genellikle dinden söz edilirken nakil, felsefeden söz edilirken de akıldan bahsedilir. İki alanın en temelde ortak konuları Tanrı, Evren ve İnsan’dır.
Stephen Jay Gould(1941-2002) din-bilim(felsefe)’in beşeri ilginin iki ayrı alanı olduğunu öne sürer. Her birisinin kendine özgü meşru bir yetki alanının
olması ve bu iki alanın asla çakışmamasından dolayı bu ikisi arasında gerçek bir çatışmadan söz edilemeyeceğini iddia eder. Bununla birlikte Gould, söz konusu alanların bir takım karmaşık etkileşimlere yol açan ortak bir sınırı paylaştıklarının da göz önünde bulundurulması gerektiğinin altını çizer.
Richard Dawkins, din ve bilimin (felsefenin) çatışabileceğini, aslında çatıştığını ve mücadeleyi bilimin (felsefenin) kazandığını iddia eder.
Dawkins, Gould’un görüşünü fazlasıyla uzlaştırıcı bulur ve ona karşı çıkar.
Victor Cousin, her şeyin din etrafında, din için ve din ile oluştuğunu düşünür.
Emile Boutroux ve F. Picavet’ye göre felsefe, mitoloji ve dini düşünceden doğmuştur.
Ernest d’Aster’e göre felsefe, din ve mitolojiden ve bunun yanında ahlak
kaideleri üzerine insan düşüncesinden doğmuş olup zamanla kademe
kademe ayrılarak bağımsızlığına ulaşmış bir disiplindir.
Felsefe-Din İlişkisi
Müslüman filozofların felsefe ile dini (akıl ile imanı) uzlaştırma çabalarını üç sınıf olarak mütalaa edebiliriz:
A. Kindî’nin temsil ettiği birinci sınıf, dini esas alıp felsefeyi dine yaklaştırarak ya da uydurarak felsefe-din uzlaştırması yaparlar.
B. Fârâbî’nin temsil ettiği ikinci grup din ile felsefeyi hakikate ulaşmada farklı ve fakat geçerli iki yol olarak görüp, bu ikisinin birbirini
tamamlayıcı unsurlar olduğunu kabul eder.
C. İbn Ruşd’un yer aldığı üçüncü sınıf, din ile felsefenin tabii olarak
birbiriyle uyumlu (uzlaşma halinde) olduğunu varsayar.
B. 1. Kindî’de Din-Felsefe Uzlaştırması
Mutezili düşüncenin altın çağında yaşayan Kindî (796-876) bu
düşüncenin de etkisiyle din ile felsefe, akıl ile vahyin uygunluğunu veya uzlaşır olduğunu iki farklı tabanda göstermeye çalışır. Bilindiği gibi,
Mutezile kelamcıları tercümeler vasıtasıyla öğrendikleri Yunan
felsefesine ilgi duyarak, kozmoloji başta olmak üzere, yaratılış, zaman, cevher, araz gibi felsefeden bakiye konularda felsefe ile dini birbirine yakın gördüler. Öyleki, din olmasaydı, akıl aracılığıyla, Allah’ın birliği, iyi ve kötü bilinebilir diye düşünerek bir tür felsefi aklı ve tutumu
savundular. Bu bağlamda yukarıda işaret edilen iki tutumun arka planı
İslam düşünce geleneğinde yer etmiş bulunuyordu.
Bu iki tutumdan ilki;
a. Din ve felsefenin gayelerinin birliğidir. Buna göre, dinin inanç ve ahlaki gayeleri ile felsefenin gayesi bütünüyle uyumludur. Din gibi felsefenin de meselesi, Allah’ın varlığı ve birliği meselesidir.
Aristoteles’ten ilham alarak bununla ilgili akıl yürütmeleri şöyledir:
Aklını kullanmayanlar, felsefe gereklidir veya gereksizdir diyebilir. Eğer
gereklidir derlerse, onu öğrenmeye hevesli olurlar. Gereksizdir derlerse
bunu ispat etmeleri ve sebebini de açıklamaları gerekir. İspat etmek ve
gereksiz oluşunun sebebini açıklamak için ise felsefe gerekir. (Bu akıl
yürütme ilk olarak işaret edildiği gibi Aristoteles tarafından kullanılmış
olup aynı delil Kindî tarafından da tekrar edilmektedir.)
b. Tutumlardan ikincisi ise epistemolojiktir. Kindî, dini bilgiyi vahiy mahsulü olduğu gerekçesiyle, insan mahsulü olan felsefi bilgiden daha güvenilir ve daha çok ‘yakîni bilgi’ olarak görür. Dini bilginin akli bilgi gibi rasyonel
olduğuna inanır. Peygamberi bilgiyi rasyonel bilgilerden sayar. Resâil’de
“Muhammed’in sözü ve Allah’tan aldığı mesajı akli delillerle doğrulanabilir.
Sadece aklı selim sahibi olmayan ve cehalet bataklığında bulunan kişiler onu inkar edebilir.” der. Bu bağlamda Kindî Allah’ın varlığı ve kainatın sonsuz
olamayacağı görüşünü, mantık ve bir takım matematiksel ispatlamalar ile felsefe içinde kanıtlamaya çalışır. Şu halde aklın verileri ile hareket eden
felsefe ile din arasında bir çelişki olamaz. Eğer bir çelişki doğarsa bu takdirde dini bilgi öncelenir ve tercih edilir.
Yukarıda iki şekilde ifade edilen yaklaşım el-Gazâlî başta olmak üzere Fahreddin er-Râzî, Urmevî, Curcânî gibi filozoflarca da benimsenmiş görünüyor.
B. 2. Fârâbî’de Din-Felsefe Uzlaştırması
Fârâbî(870-950), din ile felsefe arasındaki uzlaştırmayı peygamber ve filozof ile bağlantılı olarak ele alır. Bu bakışa göre filozof ile peygamber aynı
hakikatin peşinde gider ve bu bakımdan aralarında hiçbir fark yoktur. Hem filozof hem de peygamberin gayesi insanları dünya ve ahiret mutluluğuna ulaştırmaktır. Aralarında gaye birliği olan bu iki şeyden filozof hakikate kendi çabası (taakkul yetisi sayesinde) ile peygamber ise kesbi çabasının da
yanında tahayyül melekesine vahyin aktarımı ile ulaşır.
Fârâbî’nin akli çabayı önceleyen tutumu eleştiri konusu olmuş, filozofu peygamberden üstün tuttuğu şeklinde algılanmıştır. Buradaki tutumu
iyimser bir niteleme ile filozofu peygamber seviyesine yükseltmek şeklinde, yoksa peygamberi filozof seviyesine indirgemek değil, değerlendirilebilir.
Mesele bir yönüyle Fârâbî’nin filozoftan ne anladığı ile de ilişkilidir. Bu anlayışta filozof, İbnu’l-Arabî gibi sûfî filozofların nübüvvet ve velayet anlayışlarını da etkileyecek bir biçimde, sûfîlerin velisiyle belirli bir
noktadan sonra örtüşen benzer kişidir. Örneğin ideal devletin başkanı,
“seçkinler seçkini” (ehâssu’l-havas) peygamberlik yanında filozofluğu bünyesinde taşıyan kişidir. Bu kategoriler arasında Hz. Muhammed’i de sayan filozofa göre o aynı zamanda “İlk Başkan”dır.
Filozof İbn Sînâ’nın din-felsefe ilişkisine dair görüşleri ise hemen hemen
Fârâbî ile aynıdır.
B. 3. İbn Ruşd’de Din-Felsefe Uzlaştırması
Felsefe tarihinde İbn Ruşd’un din-felsefe ilişkisi ile ilgili olarak üç farklı yaklaşımla karşılaşmak mümkündür.
Birinci yaklaşım Ernest Renan ve onun gibi düşünenlere ait olup şöyledir:
İbn Ruşd, din ve imana bağlı kalmayan mutlak manada akılcı bir düşünürdür.
İkinci yaklaşım A.Palacios gibi düşünen filozofların yaklaşımıdır: İbn Ruşd, dinin müsaade ettiği en son sınıra kadar bir akılcı filozof olup, aklı esas (merkeze) alarak din ve felsefeyi uzlaştırmaya çalışır.
P. M. Alonso gibi düşünenlerin temsil edildiği üçüncü bir yaklaşıma göre ise İbn Ruşd, Batı felsefesinde olduğu gibi, ilahi vahyi inkar eden, tabiat üstü olayların varlığını yadsıyan, dini konuları ise sadece akla uygunluğu
nisbetinde kabul eden bir akılcı değildir.
Faslu’l-Makal, Keşf an Menâhicu’l-Edille gibi eserlerinde aklı,
peygamberi vahiyle birleştirmek isteyen bir filozof figürü ile karşılaşırız.
Tutumu ise dini hakikatleri akılla açıklamaya çalışan bir filozofun
tutumudur. Bu bağlamda din ile felsefe arasında var olduğu iddia edilen çelişki ya da tutarsızlıklar felsefenin ne olduğunu bilmeyen başta
kelamcılar ve benzerlerinin iddialarıdır. İbn Ruşd’e göre aklın kullanımı, İslam dininin bizatihi kendisinin zorunlu gördüğü bir mesele olup
dolayısıyla felsefe yapmak da zorunlu bir ameliyedir.
İbn Ruşd’e göre felsefe dine götürür. Felsefe hakikati ile dini hakikat iki ayrı şey değil, aynı hakikatin iki ayrı ifadesinden başka bir şey değildir.
Din ile felsefe süt kardeşlerdir.
C. Niçin Din-Felsefe Uzlaştırması ya da Felsefe-Din Uzlaştırmasının Gayesi Nedir?
1. Aleyhtarlarına karşı felsefeyi savunmak. Bu tutum Kindî başta olmak üzere İbn Ruşd’de de karşımıza çıkar.
2. İslam dünyasında entelektüel ve akli düşünmeyi canlı tutmak. Aklın ya da felsefenin dine aykırı olmadığını bu yolla göstermek. İbn Ruşd’de olduğu gibi.
3. Dinin ve nübüvvetin akla uygun olduğunu göstererek, dini hakikati akla
uygun olmadığı gerekçesiyle reddedenlere karşı, aynı yöntemi yani felsefi aklı kullanarak itiraz etmek. Kindî ve Fârâbî’de olduğu gibi. Nitekim bu ameliyenin bir ürünü olarak Fârâbî dini ve nübüvveti gereksiz gören İbnu’r-Ravendî gibi tabiatçı(materyalist) düşünürlere reddiyeler yazma ihtiyacı duymuştur.
4. Felsefe ve dinin tek hakikate götüren iki ayrı yol olarak görülmesi. Bu bakışa göre felsefe ve dinin aralarında farklı görüşler ve birbiriyle uzlaşmaz noktalar olmuş olsa da gayeleri bakımından bu iki şey aynı hakikatin farklı yollarıdır.