DERS NOTU :

Download (0)

Full text

(1)

1

DERS NOTU : EĞİTİM SOSYOLOJİSİNDE ÇATIŞMACI YAKLAŞIMLAR

Çatışmacı kuramcılar, öncelikli olarak, işlevselcilerin eğitimin ideolojik ve siyasi olarak tarafsız olduğu; ve her çocuğun kişisel becerileri doğrultusunda yükselebileceği en üst noktaya ulaşabilmesini sağlayan ‘meritrokratik’ bir düzenin geçerli olduğuna dair kabullerine karşı çıkarlar.

Çatışmacılara göre, bir toplumdaki eşitsizlikler, kişilerin bireysel niteliklerinden ziyade, toplum içerisindeki sosyal konumlarından kaynaklanmaktadır. Başka bir ifadeyle, sorun kişisel bir beceri ya da beceriksizlik sorunu değil, toplumsal yapıyla ilişkili bir sistem sorunudur. Dolayısıyla, eşitsiz bir toplumsal yapılanma içerisinde, eğitim de, zaten çeşitli kaynaklara erişim imkânları açısından diğer gruplara göre daha avantajlı olan grupların bu ayrıcalıklı konumunu güçlendirmekten; öte yandan, dezavantajlı grupların bu ikincil konumlarını sürdürmelerinden başka bir işe yaramamaktadır.

Bilindiği üzere, farklı sosyolojik yaklaşımlardan biri olan çatışmacı teoriler de, öne çıkardıkları hususlar ya da çeşitli toplumsal ilişkilere getirdikleri ayrıntılı açıklamalar açısından, kendi aralarında farklı kollara ayrılmaktadırlar. Bunlar, odaklandıkları hususlar itibarıyla, eğitim konusuna dair de farklı açıklamalar getirmişlerdir. Çatışmacı teorilerin en köklü olanlarından Marksist teoriler, temel olarak, eğitim meselesine kapitalizm, ekonomi ve sınıfsal eşitsizlikler bağlamında yaklaşırken; daha yakın zamanlarda ortaya konulan çalışmalarda, bu boyutların yanı sıra eğitim alanındaki eşitsizliklerle, cinsiyet, ırk, etnisite ve din gibi toplumsal kurum ve kategoriler arasındaki ilişkiler üzerinde de durulmaya başlanmıştır.

Çatışmacı teorilerin temelleri, Karl Marx ve Max Weber’in çalışmaları üzerinde geliştirilmiştir. Dolayısıyla, öncelikli olarak, bu iki klasik teorisyenin genel teorileri içerisinde eğitime nasıl bir yer verdiklerine bakılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

A.) KARL MARX

Karl Marx, bilindiği üzere, çalışmalarında öncelikli olarak, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin Avrupa’da toplumsal yapıda yarattığı büyük değişimin sonucu olarak, ortaya çıkan işçi sınıfı ve onların olumsuz yaşam şartları ve sosyal koşulları üzerinde durmaktadır.

Teorik açıklamalarını hatırlayacak olursak, özetle, modern Batı toplumunun üretim biçimini oluşturan kapitalizmin, üretim kaynakların mülkiyeti açısından ‘sahip olanlar’ (zenginler), ve ‘yoksun olanlar’ (yoksullar) olarak iki temel grubu ortaya çıkardığı; ve bu kaynakların eşitsiz dağılımı dolayısıyla, iki grup arasında sürekli bir mücadelenin geliştiği tespitinde bulunur.

Ona göre, bu mücadeleyi sürekli kılan, toplumsal yapı içerisindeki konumları dolayısıyla, zenginlerin, onun ifadesiyle burjuvazinin, iktisadi kaynakları denetimleri altında tutmaları ve böylece gücü, zenginliği, üretim araçlarını, diğerleri üzerinde belli bir etkiyi, ve çeşitli ayrıcalıkları –ki bunun içerinde en kaliteli okullara giderek, en iyi eğitimi alabilme imkanı da bulunmaktadır- tüm bu nitelikleri ellerinde bulundurmaktadırlar.

(2)

2

Buna karşın, yoksullar, onun deyişiyle, proletarya ise, yaşamlarını daha iyi koşullarda sürdürebilmek için, iktisadi zenginlikten kendilerine uygun görülen paydan daha fazlasını edinebilmek için sürekli bir mücadele vermektedirler.

Marx’a göre, zenginler, toplumsal yapıdaki bu eşitsizlikleri sürdürmek, ve işçilerin kendilerine karşı verdiği mücadeleyi dizginleyebilmek için genellikle çeşitli baskı araçlarının gücünden yararlanmaktadır. Ancak, bunun yanı sıra, geniş kitlelerin ‘ne düşüneceklerini kontrol etmeyi sağlayan’ ideolojinin gücünden de yararlanmaktadırlar. İşte Marx’a göre, eğitimin ve okulların kapitalist sistem içerisindeki rolleri burada devreye girmektedir: Ona göre, okullar, öğrencilere genel olarak, tam da zenginlerin çıkarlarına uygun gelen bir eğitim vererek, onlara adeta ‘yanlış bir bilinç’ (false consciousness) aşılamaktadır. Okullarda gençlere belletilen bu ideoloji, onlara, aslında kişisel yeteneklere dayalı olan meritrokratik bir sistemin geçerli olduğunu, dolayısıyla yükselmek ve zengin olabilmek için aslında herkesin eşit bir şansa sahip olduğunu öğretmektedir. Şayet, birileri zengin olmuşsa bunu kişisel beceri ve çabalarıyla başarırken; yoksul kalanlar ise, suçu kendi beceriksizlikleri, zaafları, ve tembelliklerinde aramalıdırlar. Böylece, böyle bir ideolojiyi benimseyen gençler, aşağı pozisyonlarından dolayı, nüfusun zengin kesimlerini suçlamaktan vazgeçecek; onun yerine, bu yapıyı ve dolayısıyla bundan sonraki kaderlerini kabul ederek, yaşamlarına devam etme yolunu seçeceklerdir.

Karl Marx’ın eğitim konusundaki görüşleri, kendisini izleyen kimi teorisyenler tarafından geliştirilerek, günümüzde eğitimin toplumsal yaşamdaki rolü konusunda yeni açılımlar üretilmiştir. Bunlar arasında önde gelen isimler, Louis Althusser, Nicos Poulantzas, Samuel Bowles ve Herbert Gintis’i, Paul Willis, ve daha birçoklarını saymak mümkündür. Bu teorik yaklaşımları, kapitalist yapı içerisinde yarattığı sonuçlar ve tepkiler açısından, temel olarak, ‘yeniden-üretim’ (reproduction) ve ‘direnişçilik’ (resistance) başlıkları altında değerlendirmek mümkündür.

a.) SINIFLARIN YENİDEN ÜRETİMİNİ SAĞLAYAN BİR ARAÇ OLARAK EĞİTİM 1. LOUIS ALTHUSSER

Althusser, Marx’ın temellerini attığı ve burjuvazinin kapitalist yapı içerisindeki baskın konumunu sürdürmek amacıyla yararlandığı devlet gücünün, bir yönüyle baskıya, diğer yönüyle ideolojik manipülasyona (güdümleme) yani rızaya/iknaya dayandığına dair teorisini geliştirmiştir.

Buna göre, kapitalist sistemde devlet aygıtlarını, baskıya (zora) ya da iknaya dayalı olarak yüklendikleri işlevler açısından ikiye ayırmak mümkündür. Bunlardan devletin baskı aygıtları, hükümet, ordu, polis, mahkeme ve hapishanelerden oluşurken; devletin ideolojik aygıtları ise, din, aile, hukuk, siyasa, sendika, kitle iletişim araçları, ve çeşitli kültürel kurumlardan meydana gelmektedir. Devletin baskı aygıtı olarak sayılanlar, temelde, burjuvazinin gücünü zora/baskıya/cezalandırmaya dönük olarak kullanırken; eğitimin de bir uzvunu oluşturduğu devletin ideolojik aygıtları ise, genellikle, bu gücü vatandaşların sistemin devamlılığı ve meşruiyeti hususunda ideolojik olarak ikna edilmelerine dayanmaktadır. Althusser’e göre, devlet, değişik durum ve zamanlarda, her iki kategorideki araçlarından yararlanabilmektedir.

(3)

3

Bu kapsamda, Althusser’e göre, eğitim, kapitalist yapının ve burjuvazinin iktidarının sürdürülebilmesi bağlamında, çok önemli bir ideolojik işleve sahiptir. Ortaçağ toplumunda bu işlev temel olarak kilise tarafından yerine getirilirken; bugün artık eğitim kurumları bu alanda temel bir rol oynamaktadırlar. Bu anlamda, okulun temel görevi, kapitalist üretim ve yani sınıf ilişkilerinin yeniden-üretimidir. Buna göre, okul, bilhassa alt sınıftan öğrencilere, hem daha ziyade yönetici ideolojiye boyun eğmelerini sağlayacak teknik beceriler; hem de sınıfsal pozisyonlarını içselleştirmelerini sağlayacak ahlaki ve toplumsal kuralları öğretir.

Althusser, bu yapıyı şu şekilde anlatmaktadır:

“Okul, tüm toplumsal sınıfların çocuklarını anaokulundan başlayarak alır, ve yeni veya eski yöntemlerle, yıllar boyunca, çocuğun ‘etkilere en açık’ olduğu çağda, devletin ideolojik aygıtlarından bir olan aile, ve bir diğeri olan okullar arasında sıkışmış olduğu yıllar boyunca, egemen ideolojiyle kaplanmış ‘becerileri’ (Fransızca, hesap, doğa tarihi, bilimler, edebiyat) ya da sadece katıksız egemen ideolojiyi (ahlak, felsefe, yurttaşlık eğitimi) tekrarlaya tekrarlaya çocukların kafasına yerleştirir. On altıncı yıla doğru bir yerde, dev bir çocuk kitlesi üretimin içine düşer: Bunlar, işçiler ve küçük köylülerdir.

Öğrenim görebilecek gençliğin bir başka bölümü yoluna devam eder: Ve zar zor kısa bir yol daha aldıktan sonra bir kıyıya yıkılır ve küçük ve orta teknisyenler, beyaz yakalı işçiler, küçük ve orta devlet memurları, her türlü küçük burjuva tabakaları oluşur.

Son bir bölüm ise zirveye ulaşır, ya aydınlara özgü yarı-işsizliğe düşmek, ya da ‘kolektif emekçilerin aydınları’ dışında, sömürü görevlileri (kapitalistler, işletmeciler), baskı görevlileri (askerler, polisler, siyaset adamları, yöneticiler, vb.) ve profesyonel ideologlar (çoğu inanmış ‘laik’ kimselerden her türlü papaz) sağlamak üzere işlev görür.”

Marksist kuramda üst yapı kurumlarından sadece birini oluşturan devlet, Althusser’e göre, tüm yapıyı kapsayacak biçimde devleştirilmekte, eğitim de, din, aile, vb. ile birlikte, bu yapının parçalarından birini oluşturmaktadır.

2. NICOS POULANTZAS

Benzer görüşleri, Marx’ın takipçilerinden olan Poulantzas da ileri sürmüş, ama Althusser’in devlete, eğitime ve ideolojik yapıya yaptığı vurguyu abartılı bulmuştur. Poulantzas’a göre, toplumsal ilişkileri ve kurumları belirleyici olan altyapı yani üretim ilişkileri olmasına rağmen; Althusser’in açıklamalarında, üstyapı kurumlarından sadece biri olan devlet, neredeyse altyapıyı ve sınıfsal ilişkileri belirleyen bir konuma yükselmiştir.

Ona göre, toplumda temel birim ekonomidir. Diğer üstyapı kurumları, kısmi bir özerkliğe sahip olmalarına rağmen, son tahlilde altyapı tarafından belirlenirler. Üstyapı kurumlarının ekonomik altyapıyla ilişkili olarak nesnel işlevleri vardır. Bu işlevler, yönlendirme ve baskı, yeniden üretim ya da meşrulaştırmadır. Eğitim açısından öğretmen, sistemin toplumsal üretim ilişkilerini yeniden üretme

(4)

4

ve meşrulaştırma için görmesine dayalı olarak öğretim yapar. Bu bağlamda, okulu, devletin aygıtlarından biri olarak kabul etmek doğrudur.

Ancak, yine de, okulun sınıfsal bölünmeleri yarattığını iddia etmek, üstyapı kurumlarına hak ettiklerinden fazla değer biçmek olur. Okul, olsa olsa, mevcut olan sınıfsal bölünmelerin yeniden üretimine katkıda bulunan kurumlardan biridir. Okul gibi, diğer devlet aygıtlarını belirleyen de esas olarak üretim ilişkileridir. Aygıtları kumanda eden de sınıf savaşımıdır.

Dolayısıyla, Poulantzas’ın kendi ifadesiyle, “devletin ideolojik aygıtlarının, ve bunlardan biri olan okulun, toplumsal görevlerin yeniden üretiminde, onların biçimlendirilmesinde ve dağıtımlarında kesin ve özel bir yeri varsa da, bu işler yeniden-üretimin asıl belirleyici yönüyle, yani yerlerin, mevkilerin yeniden üretimi ile sınırlandırılmıştır.”

3. RALPH MILIBAND

Marksist ekol içerisinde yazılar yazan Miliband ise, okulların var olan toplumsal ve ekonomik düzeni sürdürmeyi üç biçimde gerçekleştirdiğini iddia etmiştir:

Buna göre, okullar ilk olarak, işçi sınıfı kökenli çocukların çoğunluğuna yönelik sınıfsal konumlarını onaylayıcı bir rolü yerine getirir. Alt sınıflardan gelen çoğu çocuk, başarısızlıklarının nedenini kendi yetersizliklerinde bulmayı öğrenirler.

İkinci olarak, eğitim, öğrencilere orta sınıf değerlerini aktarır. Böylece, okullar, işçi sınıfı kökenli çocuklara yabancı bir kültür, değerler ve dil yüklemiş olur.

Üçüncü olarak, eğitim, toplumdaki egemen güçlerin onayladığı temel değerleri aktarır.

Bu bağlamda, ilk ve orta öğretim kurumları olduğu gibi, üniversiteler de bu meşrulaştırma sürecine katılmaktadırlar. Üniversiteler, büyük ölçüde devletin ve iş dünyasının baskıları sonucunda uyumcu bir düşünce biçimine yönelik bir teşvik içine girerler.

4. SAMUEL BOWLES ve HERBERT GINTIS

Marksist çatışmacı paradigma içerisinde yer alan diğer iki eğitimci, Bowles ve Gintis’dir. Bu alanda hatırı sayılır bir yere sahip çalışmaları olan ‘Schooling in Capitalist America’ (Kapitalist Amerika’da Okullar)’da ve sonraki çalışmalarında geliştirdikleri argümanlar şu şekildedir:

Onlara göre, tüm okul sistemi öğrencileri uyumlu ve etkin bir işgücü oluşturacak biçimde baskı altına almakla birlikte; değişik okullar bu görevi başka biçimde yerine getirmektedir. Zira, farklı sınıfsal pozisyonları karşılayabilmek için, farklı sınıflara verilecek eğitimin de ayırıcı bir niteliğinin olması gerekmektedir. O halde, eğitim sisteminin işlevini sınıfsal farklılıklardan bağımsız biçimde incelemek olanaklı değildir.

Okullar, kapitalist düzenin çıkarlarına hizmet eder ve baskıcı bir kapitalist toplumda gereken değerleri ve kişilik özelliklerini yeniden üretir. Ancak, genel olarak bakıldığında, verilen eğitimin, kapitalist

(5)

5

sistem içerisindeki farklı sınıflara göre değişik içerikte yapılandığı görülmektedir. Örneğin, işçi olacak bir öğrenciye aktarılacak değer ve beceriler, üretim ve işletme yöneticisi olacak olan öğrencilere aktarılmaz. Kol işçisi olacak olan öğrencilere işinde dakik olma, emirleri yerine getirebilme becerisi ve üstlerine saygı gösterme öğretilirken; yönetici olarak iş yaşamında yer alacak öğrencilere ise, işinde esnek olma, sorunları çözme yeteneği ve değişime açık olma ile yeniliğe yönelik elverişli tutumlar aşılanır.

O halde, mezunları çoğunlukla düşük statülü meslek ve işlere girecek okullar, örneğin meslek ve teknik liseler, kurallara uyma ve kurulu otoriteye boyun eğmeyi öğretirken; öğrencilerin seçkin konum ve meslekler için hazırlandığı okullarda, örneğin yüksek puanlı okullar, üniversiteler, özel okullar, öğrenciler bağımsız iş yapabilme kapasitesini geliştirme, seçenekler arasından zekice seçimler yapabilme ve normları içselleştirebilme becerilerini geliştirmeye çalışılır.

Bu farklılıklar, müfredatta olduğu kadar, okulların toplumsal örgütlenmesinde de görülür. Alt sınıf kökenli öğrencilerin gittiği okullarda daha sık ödev verilir. Bu ödevleri nasıl yapacaklarına ilişkin daha az seçim hakkı tanınır ve daha fazla öğretmen desteği sağlanırken; üst sınıf kökenli öğrencilerin okuduğu okullarda daha açık ve esnek bir eğitsel ortam bulunur.

Bu tür farklılıklar, hem farklı sınıfsal değerleri, hem de yüksek ve düşük statülü mesleklerde iyi bir performans için gereken farklı kişilik türlerini yansıtırlar.

Sonuç olarak, Bowles ve Gintis’e göre, eğitim sistemi, kapitalist yapı içerisinde var olan sınıfsal yapının yeniden üretiminde iki temel işlev görür:

İlk olarak, okullar, ekonomik başarının asıl olarak yeteneğe ve uygun becerilere bağlı olduğu inancını güçlendirerek, sınıfsal yapıyı ve eşitsizliği haklılaştırır ya da meşrulaştırır.

İkinci olarak ise, okullar, gençleri, kapitalist ekonomi için elverişli olan kapasiteleri, nitelikleri, fikir ve inançları oluşturarak, sınıf egemenliğine ve yabancılaşmış işgücüne dayalı dünyadaki yerlerine yönelik olarak hazırlar.

Bowles ve Gintis, işlevselci teorisyenlerin iddialarının aksine, meritrokrasinin geçerli olduğunu reddederler. Onlara göre okullar, seçimin meritrokratik olduğu konusunda ikna için işler. Bu ikna, herkesin kendi sınıfsal konumuna layık olduğu savının benimsetilmesine yöneliktir.

Seçimin adil biçimde yapıldığı savı da, güya yetenek ve zeka temellerinde gerçekleştirilir. Nesnel ölçütler olarak dikkate sunulan IQ testleri de bu işleve hizmet eder. Fakat bu ölçütler, okula ve okul sonrası yaşamdaki başarının büyük ölçüde toplumsal sınıfla bağlantılı olduğu gerçeğini gizler.

Bowles ve Gintis’e göre eğitimdeki bu eşitsiz yapı, reformlarla değil, ancak iktidarın ve üretim araçlarının mülkiyetinin dağılımında yapılacak bir devrimle aşılabilir.

(6)

6

b.) İŞÇİ SINIFI GENÇLERİNİN TOPLUMSAL DİRENİŞİNİN ARACI OLARAK EĞİTİM 5. PAUL WILLIS

Genel olarak, yukarıda ifade edilen Marksist teorilere getirilen eleştirilerin başında, bunların, gençleri, kendilerine verilen eğitimi kayıtsız şartsız kabul eden kitleler olarak görmeleri ve herhangi bir yaratıcılık, karşı çıkış, bağımsız tepki ya da farklılaşmayı öngörmemeleri gelmektedir. Bu teorilere göre, devletin eğitim aracılığıyla bilhassa işçi sınıfından çocuklara uyguladığı baskıcı ve manipülatif eğitim sonucunda, çocukların aynı tornadan çıkmış kalıp-insanlara dönüşmekten başka seçeneği yok sayılmıştır.

Marksist bir eğilime sahip olmakla birlikte, Willis’in eğitim sosyolojisine katkısı bu açıdan hayli önemlidir.

Figure

Updating...

References

Related subjects :