YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ FEN – EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ LİSANS TEZİ
ÖZKER YAŞIN’IN SAVAŞ
GAZETESİNDEKİ 1968 VE 1969 YILLARI ARASINDAKİ KÖŞE YAZILARI
ORHAN DEMİRCAN 20083036
LEFKOŞA, 2012
İÇİNDEKİLER
İç Kapak………. I İçindekiler………... II Önsöz………. IV Giriş……… V
Savaş Çıkarken………... 6
Seçimler ve Ötesi……… 7
Küçük Kaymaklı Olayı………... 10
Türkiye’deki Olaylar……….. 12
Altıncı Kış Geldi……….13
Yine Göçmen Konusu……….15
Yeni Yıla Girerken………. 16
İnönü ve Tansel………...18
Lütfen Gölge Etmeyiniz………. 20
Türkiye Konuşacak……….22
Acı Bir Yıl Dönümü………... 23
Türkiye’deki Büyüklerimizi Uyarırız………. 24
Güdümlü Yayınlar……….. 25
Yönetim Hatalı Yolda……… 27
Tek Çıkar Yol………. 30
Heyet Selam Getir……….. 31
Ekilen Biçiliyor………...33
Nereye Gidiyoruz………34
Toplumda Dalgalanma………36
Onbinlerin Dönüşü………. 37
Çarşı Politikamız……… 39
Kiracılar Konusu……….40
Gençliği Anlamalı………...42
Ellinci Yıl Dönümü……….43
Tedirgin Bir Ortam………. 45
Türkiye’deki Gençlerimiz………...46
Değişen Yok………... 48
Sonsöz……….50
Kaynakça……… 51
ÖNSÖZ
Kıbrıs Türk Edebiyatında önemli mihenk taşlarından birisi olan Özker Yaşın’ın yazın hayatını incelediğim bu tezi almamda ki amacım, Kıbrıs Türk edebiyatını merak etmem ve Kıbrıs Türk Edebiyatının Türk Edebiyatı ile olan benzerliklerini görmek istemem etkili olmuştur. Tezimde Özker Yaşın’ın 1968 ve 1969 yıllarında Savaş Gazetesinde yazdığı köşe yazılarını inceledim. Bu yazıları incelerken yazarımızın ne kadar aktif olduğunu ve Kıbrıs Türkünün o dönem ki sorunlarına nasıl eğildiğini gördüm.
Yazar Kıbrıs Türkünün en zor döneminde Savaş Gazetesinin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu gazetenin kurulması ile Kıbrıs Türkünün sesi olma gayesini gütmüştür.
Yazılarında ele aldığı konular yalnız Kıbrıs Türkünün sorunlarına değinmemiştir. Bunun yanında Türkiye’de ki önemli sorunlara değinmekle beraber, Rum ve İngiliz basınlarını da yakından takip etmiştir. Yazarımızın hemen hemen bütün yazıları beni derin düşüncelere sürüklemiştir. Üzerine düşen sorumluluğu fazlası ile yerine getirmiş ve Türk milletinin evladına yakışır bir şekilde istiklaline ve bağımsızlığına sahip çıkmıştır. Değinmiş olduğu konularda hep halktan yana olmuştur.
Bu çalışmamda yazarımızın yazılarına yapmış olduğum yorumlarda duygu yüklü anlar yaşadım. Çünkü yazarımız gerçekten hiçbir menfaat beklemeden gerçek bir yazarın sorumluluğu ile kendisini bu göreve adamıştır. Onun yapmış olduğu bu görevin benim gözümde cephede savaşan bir askerin onurlu duruşu ile arasında hiç fark yoktur. O, kalemini halkın hizmetine karşı bir silah gibi kullanmıştır. Bu silah öldüren bir silah değil, aydınlatan bir silah olmuştur. Zulme karşı haksızlığa karşı kalemi ile karşı koymuştur.
Bu çalışmamda Özker Yaşın’ın yazılarını incelediğim için çok mutlu oldum. Bu benim ilk edebi çalışmamdı ve böyle değerli bir insanın yazın hayatı üzerine çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Bu çalışmayı bana veren ve çalışmamım her aşamasında bana yardımcı olan değerli hocam Dr. Şevket Öznur hocama teşekkür ederim. Bu çalışmamın Kıbrıs Türk Edebiyatına yararlı olacağını ümit ediyorum.
Orhan DEMİRCAN
Lefkoşa, Mayıs 2012
GİRİŞ
Tarihi süreçte, en geniş coğrafyaya ve şüphesiz ki en eski kültür ve medeniyete sahip olan milletlerden biriside Türk milletidir. Bu denli geniş coğrafyaya yayılan ve mükemmel bir medeniyet inşa eden millete sahibiz. Orta Asya bozkırlarından çıkıp, Anadolu’nun bağrında yeşeren bir çınar olmuşuz. Anadolu’dan Rodos, Kıbrıs, Balkanlar, Kafkasya ve adını sayamayacağımız birçok yere kadar dallarımız uzanmıştır. Bu dallardan bir tanesi de
“YAVRU VATANIMIZ” Kıbrıs’a uzanmış ve Kıbrıs’ın bağrına Türk mührünü vurmuşuzdur.
Uzun asırlar boyunca dünya tarih sahnesinde bizim tarihimiz konuşulmuş ve adeta tarihe yön veren biz olmuşuzdur. Bu tarihi gerçeklerle başladığım giriş bölümünden sonra, esas konuma gelmek istiyorum. Yazmış olduğum tez bu tarihi gerçekleri de hatırlamama vesile olmuştur.
Tezimin konusu Kıbrıs Türk edebiyatında yer edinen Özker Yaşın’ın gazete yazılarını inceleyip, bu yazılar hakkında objektif yorumlar yaparak değerlendirmektir. Özker Yaşın Kıbrıs Türk halkının en zor dönemlerinde zulme, sömürüye, haksızlığa karşı kalemini silah olarak kullanmış birisidir. İncelemiş olduğum yazılar 1968 ve 1969 yıllarını kapsamaktadır.
Bu dönem yukarıda bahsetmiş olduğum “Kıbrıs’ın bağrına vurulan Türk mührünün” silinmek yok edilmek istendiği kanlı acılı günlerdir. Bu dönemde Kıbrıs Türk halkı bir var oluş mücadelesi içindedir. Başta Rum’lar olmak üzere o dönem adaya hakim olan İngilizler tarafından hep zulme maruz kalmıştır. Azgın Rum canileri İngiliz desteği ile zıvanadan çıkmış ve Kıbrıs Türk halkını adeta bir kıyımdan geçirmiştir. Halk perişan olmuş, yerlerinden yurtlarından edilmiş, tecavüze uğramış kısacası insan dışı bütün muamelelere tabi tutulmuştur. Bu süreçte başta tüm dünya halkları olmak üzere İslam dünyası ve Türk dünyası da bu kıyıma sessiz kalmışlardır. Anavatan Türkiye’nin içinde bulunduğu bazı elim şartlardan dolayı ve aciz yöneticilerinden dolayı Kıbrıs’a bir müdahale olmamıştır.
Yazarımız işte tam da bu dönem de Savaş Gazetesinde yazmıştır. Yazar yazılarında başta Kıbrıs Türkünün acı olayları olmak üzere, o dönem ada halkının her durumuna
değinmiştir. Bunun yanında başta Türkiye gündemi olmakla beraber, Rum ve İngiliz gündemlerini de çok iyi takip etmiştir. Yazılarında sosyal konulara değindiği kadar Kıbrıs meselesinin hala çözülmemiş olması gibi konuları sıklıkla işlemiştir. Yazarımız yazılarında çarşı politikası, gençliğin durumu, Kıbrıs meselesinin içinden çıkılmaz hali, memurların çekmiş olduğu sıkıntılar, Türkiye’de ki önemli meseleler, Rum yönetiminin zulümleri ve İngiliz yönetiminin yanlı politikaları gibi birçok konuyu işlemiş ve bu konularda halkı aydınlatmayı bilgilendirmeyi amaçlamıştır.
YAKIN DOĞU ÜNİVERSİTESİ FEN – EDEBİYAT FAKÜLTESİ
TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI BÖLÜMÜ LİSANS TEZİ
ÖZKER YAŞIN’IN SAVAŞ
GAZETESİNDEKİ 1968 VE 1969 YILLARI ARASINDAKİ KÖŞE YAZILARI
ORHAN DEMİRCAN 20083036
DANIŞMAN DR. ŞEVKET ÖZNUR LEFKOŞA, 2012
SAVAŞ ÇIKARKEN
Kıbrıs Türk basınında imzamızın görüldüğü 1950 yılından beri bir gazete çıkarmak en büyük isteğimizdi. Şimdi elinizdeki gazeteyi çıkarmakta bizim için büyük bir mali fedakârlıktır. Ancak görüş ve fikirlerimizi kendi gazetemizin aracı ile yayarak topluma hizmet etmek arzumuz bu fedakârlığı yapmamızı zorunlu kıldı.
1951–1963 yılları arasında süreli olarak yazdığımız Bozkurt, Halkın Sesi ve Milli Birlik gazetelerinde tam bir bağımsızlık içinde, inandığımız her fikrin savunmasını yaptığımızı iddia edemeyiz. Her gazetenin belli prensipleri vardır veya prensipleri olması gerekir. Yazar ile gazetenin görüşleri çatıştığı an namuslu bir yazara düşen o gazete ile ilgisini kesmektir. Kimi yazar çalıştığı her gazetenin görüşlerine kendisini uydurur ve zaman zaman inanmadığı fikirlerin savunmasını yapar. Biz yazılarımızda böyle bir çelişmeye düşmedik.
Dilediğimiz gibi yazamayınca susmayı tercih ettik. Bugün bu haftalık gazeteyi çıkarırken görüş ve inançlarımızdan aska taviz vermeyeceğimize okurlarımızın inanmasını istiyoruz.
Belki bu görüş ve inançları yazmak imkânından mahrum bırakılabiliriz, fakat bu görüş ve inançların aksini yazdırmaya bizi kimse mecbur edemeyecektir.
Savaş bir dava gazetesi olacaktır. Bu adanın gerçek sahipleri olan Kıbrıs Türk Toplumunun, Kıbrıs Rum Toplumu ile eşit vatandaşlık haklarına sahip olmasını istiyor ve öz vatanımızda asla “ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamayı” kabul etmiyoruz. Böyle bir aşağılık durumu kabul edenler bizden değildir ve gazetemiz daima karşılarında olacaktır.
Bu topraklar için canlarını vermiş olanlara karşı sonsuz bir minnet borcumuz vardır.
Onların “boş yere” ölmediğine inanıyoruz. Umutsuz değiliz. Kıbrıs Türk Toplumu namus ve yiğitlik imtihanını kendisinden umulan çok daha başarılı bir şekilde vermiştir. Ulaşılan nokta bazı kendini bilmez gafillerin sandığı gibi karanlık bir nokta değildir. Toplumca umutsuzluğa düşmezsek, o kanlı günlerde olduğu gibi birlik ve beraberlik halinde hareket edersek geleceğimizin mutlu olmaması için bir sebep yoktur. Yaşadığımız şu kritik günlerde her şeyi kaydedilmiş gösterenler. Topluma umutsuzluk aşılayanlar bu gazeteyi karşılarında bulacaktır.
Kıbrıs’ta var olma davamızda en sağlam desteğin büyük ve kudretli Türkiye’miz olduğunu inkâr edemeyiz. Ölümden, açlıktan, kölelikten ve o yüce kuvvetin sayesinde kurtulduk. Türkiye’ye et ve tırnak gibi bağlıyız. Yalnız geleceğimiz üzerinde verilecek kararlarda fikirlerimizi söylemek hakkımızdır. Biz kendi başımıza gelenlerin çocuklarımızın torunlarımızın başına gelmesini asla istemiyoruz. Anavatanımızın geleceğimizi sağlam temeller üzerine kurmasını ve o acılı günlere hiçbir zaman dönülmeyecek sağlam garantilerin
altına imza atmasını bekliyoruz. Özellikle bu konuda geçmişin acı tecrübesi bizi çok dikkatli olmaya zorunlu kılıyor.
Silahla yapılan savaştan, insanın insanı öldürmesinden nefret ediyoruz. Bu bakımdan gazetemizin adı okuyucuyu yanıltmasın. Bizim savaşımız Kıbrıs Türk Toplumunu her yönden layık olduğu mutlu günlere ulaştırma savaşı olacaktır. Bu savaş; kan, ölüm, gözyaşı yaratma savaşı değil; geceyi gündüze, karanlığı ışığa, kahırı sevince döndürme savaşı olacaktır.
Gazetemizin güçlü bir kadroya sahip olacağını umuyoruz. Kıbrıs’ta Türkiye de İngiltere de yaşayan pek çok değerli arkadaşımız Savaş’a yazacaklarını vaat ettiler. Bu yazılar titiz bir incelemeden sonra yayınlanacaktır. Savaş’ın sütunlarında ne alçakça bir yergiye, ne
“sen-ben” kavgasına rastlayacaksınız. Savaş Atatürkçü bir gazetedir ve Kıbrıs Türk Toplumunu karanlığa götürecek her türlü aşırılığın karşısında olacaktır.
Aziz Kıbrıs Türkü, sevgili okurum. Bu gazetenin yaşaması senin desteğinle mümkündür. Şayet her pazartesi günü bir Savaş alırsanız okursanız demiyorum, çünkü kahvede, kulüpte Savaş’ı okumak bizi yaşatmaz, gazetemiz güçlenir ve aksamadan yayınlanır.
Sütunlarımız toplumun dertlerini aksettiren her imzaya açıktır. Bize bulunduğumuz bölgelerin durumunu, karşılaştığınız güçlükleri, uğradığınız haksızlıkları çekinmeden yazınız ki yardımcı olabilelim. Gayret bizden, destek sizdendir.
28 Ekim 1968
Yorum: Yazar bu yazısında Kıbrıs’ta çıkaracakları gazete hakkında bilgi vermiş ve destek mahiyetinde isteklerde bulunmuştur. Gazetenin Kıbrıs Türkünün bütün sorunlarına değinecek bir gazete olacağı ve sadece Kıbrıs’ta yaşayan Türklerin değil, dört bir yana dağılmış Kıbrıs Türkünün sorunlarına eğileceğini de dile getirmiştir. Gazetenin ismi de çok manidar bir isim seçilerek (SAVAŞ) sorunlara değinileceğinin yani sorunlarla savaşılacağının ispatıdır. Yazar kendisinin ve gazete kadrosunun desteklenmesini istemektedir.
SEÇİMLER VE ÖTESİ
Geçtiğimiz haftalarda Kıbrıs Türk Basınında en çok işlenen konunun seçimler konusu olduğu bilinmektedir. Bunun nedenleri muhakkak ki K.G.T.Y. Yürütme Kurulunun yarattığı bunalım veya toplumun 1960’da temsilcilerine ( temsilciler meclisi ve T.G Meclisi üyeleri)
verdiği vekâlet süresinin çoktan sona ermiş olmasından doğan psikolojik reaksiyondur.
İstisnasızdır bütün yazarlar seçimlerin yapılmasını ve temsilcilerin seçim yoluyla yenilenmesini istemektedirler. Birçok yazarlar ise seçim yapıldığı takdirde bunalımın ortadan kalkacağını ve yürütmede görülen yanlış veya hatalı tutumun düzeleceğini savunmaktadırlar.
Biz, seçimlerin yapılması lüzumuna inanıyoruz. Bu hususu destekleyen yazarlarla aynı görüşteyiz. Yalnız seçimlerden sonra bunalımın kalkacağı ve hatalı yahut yanlış tutumun düzeleceği görüşlerine iştirak etmemekteyiz. Seçimlerin mevcut bunalımın kaldırılması ve yanlış tutumun düzeltilmesi için lüzumlu olduğu ancak kâfi olmadığı kanaatindeyiz.
Seçimlerden evvel, K.G.T.Y temel kurallarında, bazı prensipler çerçevesinde, eklemeler veya çıkarmalar yapılması gereklidir. Bu tadilat yapılırsa ve seçimlere o şekilde gidilerse, ancak o zaman seçimlerin neticesi etkili olacak ve belki yeni rejim tahtında durumun düzeltilmesine imkân ve ortam hazırlanmış bulunacaktır.
Halen mevcut temel kurallar maalesef demokratik bir rejimin değil, fakat oligarşik bir rejimin yerleşmesine yardım etmiştir ve etmektedir. Önemli olan, mevcut rejimin ortadan kaldırılması ve onun yerini toplum iradesine kıymet veren bir rejimin almasıdır.
Bu nasıl olabilir? Evvela, yönetimin yürütme kurulu ve yasama meclisinden bahseden temel kuralları görelim: Cumhurbaşkan muavini otomatik olarak yürütme kurulunun başkanı, T.C. Meclisi başkanı ise bu kurulun başkan muavinidir. Bütün temel tayinler bu iki şahıstan birinin teklifi ve diğerinin tasvibi ile olur, yürütme kurulu üyeleri ise, toplumun reyi ve iradesi ile tayin edilmemiştir. Diğer taraftan, yasama meclisi, yürütme kurulunu denetleme imkânlarından mahrum bırakılmıştır. En önemli denetleme mekanizması olan “ bütçenin yasama meclisi tarafından tasvibi” esasına yer verilmemiştir. Bunun yanı sıra, yasama meclisinin yürütme kuruluna, “güvenoyu” vermesi prensibi de kurallarda yer almamıştır. Bir yönetim veya devlet sisteminde bulunması gereken ahenk veya muvazene temel kurallarla yaratılmamıştır.
Yürütme kurulunun başkanı, başkan yardımcısı ve üyeleri, diledikleri şekilde tasarruflarda bulunmakta, eylem ve işlemler yapmakta ve her hangi bir organ kendilerini kontrol edememektedir. Hal böyle olunca, yürütme kurulunun hataları veya yanlış tutumlarıyla yaratılmış olan bunalım bütün yönetime mal edilmekte ve hiçbir ilişkisi olmadığı halde yasama meclisi üyeleri haksız ve devamlı olarak itham edilmektedir. Hâlbuki kusur yasama meclisinde olmayıp, kontrolden uzak bir yürütme kurulu yaratmış olan temel kurallardadır, yani kısacası rejimdedir.
Rejimde mutlaka değişiklik yapılmalıdır. Aynı esaslar çerçevesinde işlerimizi yürütmekte ısrar ettiğimiz takdirde, içinde bulunduğumuz bunalım, haftalardır sözü edilen seçimlerden sonra, gene aynen devam edecek hatta her geçen gün artacaktır.
Rejim değişikliğine temel kuralları tadil ile başlamak lüzumuna inanıyoruz. Bunun için yasama meclisi üyeleri ve meslek temsilcileri, hatta kulüp ve kurum temsilcilerinin iştirak edeceği bir “KURUCU MECLİS” teşkil edilmeli ve belli prensipler çerçevesinde temel kurallarda gerekli değişiklikler yapılmalıdır. Bu yapıldıktan sonra, temel kurallar, Türk Toplumunun tasvibine sunulmak suretiyle demokratik bir şekilde rejim değişikliği gerçekleşmiş olacaktır kanısındayız.
Hatırlarda olduğu gibi, K.G.T. Y temel kuralları temsilciler meclisi ve T.G meclisi üyelerinin veya o zamanki genel komite mensuplarının herhangi bir bilgisi veya haberi olmadan, 29 Aralık 1967 tarihinde yayınlanmış ve toplumumuz bir oldubitti karşısında bırakılmıştır. Türk toplumu temsilcilerinin haberi dahi olmadan kurulan bir rejimimin demokratik olmadığını ve onun neticesi olarak bugünkü “kaos’un” yaratıldığını teslim etmek artık kaçınılmazdır.
Rejimin değişmesi için temel kurallarda yapılması lüzumuna inandığımız eklemeler ve çıkarmalar aşağıdaki prensipler çerçevesinde yapılabilir:
a)Yürütme Kurulu başkanı yeniden tek dereceli seçimle seçilir.
b) Seçilen başkan, yasama meclisi üyeleri arasından bir başkan yardımcısı seçer.
c)Başkan yardımcısı tarafından 10 üyeden teşekkül edecek bir yürütme kurulu teşkil olunur. Yürütme kurulu üyelerinin en az yarısı (5 üye) yasama meclisi üyeleri arasından alınır.
d)Yürütme Kurulu başkanı tasdikten sonra programını yasama meclisine takdim eder ve güvenoyu ister. Kurul güvenoyu aldıktan sonra çalışmağa başlar.
e)Yasama meclisinin tespit edilecek esaslar çerçevesinde her zaman güvenoyu talep etmeğe hakkı olmalıdır.
f)Bütçe bir kural gibi muamele görmeli ve yasama meclisine sunularak ilgili encümenden geçtikten sonra mecliste müzakere edilerek onaylanmalıdır.
g)Yargılama organında, Yüksek Mahkeme hâkimleri, yürütme kurulu başkanı ve başkan yardımcısı tarafından tayin edilir.
h)Kaza mahkemeleri hâkimleri (reisleri dâhil) yüksek mahkeme hâkimleri tarafından tayin edilir.
ı)Yüksek mahkeme hâkimlerinin sayısı en az 3 en çok 5 olmalıdır.
i)Amme Hizmeti Komisyonu tekrar gözden geçirilip tamamıyla bağımsız bir organ olarak çalışmasına büyük bir titizlikle önem verilmelidir. Yukarıda sıraladığımız esaslar ve prensipler çerçevesinde yeni bir rejim kurulursa, o zaman, seçimlerden çok şeyler beklemek imkânı hâsıl olacak ve durumun düzeltileceğini ümit edebileceğiz.
Şimdiki oram içinde, toplumun seçeceği mümessiller ne kadar enerjik, ne kadar kabiliyetli ve bilgili olursa olsun, yürütme kuruluna “DUR” demeyecek ve bunalımı dağıtamayacaktır.
En erken bir zamanda kurulup çalışmağa başlamasını temenni ettiğimiz siyasi partilerimizin, politik imkânsızlıkları kaldırmayan ve yürütme kurulunun kontrol edilmesine yer vermeyen bir rejimde seçimlere boykot etmesi ihtimali de hatırdan çıkarılmamalıdır.
11 Kasım 1968
Yorum: Yazar bu sayısında Kıbrıs’ta yapılacak olan seçimler konusuna değinmiş ve seçim hakkında bazı görüş ve önerilerini sıralamıştır. Yapılacak olan seçimlerin her şeyden önce demokratik bir düzen getirilmesi hususunda önemli olduğunu söylemiştir. Eğer demokratik bir düzen kurulmaz ise yapılan seçimlerin pek de önem arz etmediğini ve halka pek yararının da olmayacağını söylemiştir. Yazarın seçimlerden en önemli bir başka beklentisi ise, seçim sonuçlarının Kıbrıs Türk Halkının yararına olacak düzenlemelerin ve kaidelerin getirilmesi hususundaki beklentisidir. Yürütme ve yasama gibi yasal organların önemine de vurgu yapan yazarımız bu kurumların özellikle mahiyetlerini belirtmiştir.
KÜÇÜK KAYMAKLI OLAYI
Geçtiğimiz hafta içinde Küçük Kaymaklı da bir Türk’ün evi Rumlar tarafından yakıldı. Bundan dört beş yıl önce böyle olayı gazeteler iki satırla yazıp geçerdi. Çünkü 1964 yılında her gün bir değil birkaç Türk’ün evi yakılırdı. Rumlar için köylerini terk eden Türklerin evlerini yakmak bir nevi oyun haline gelmişti. Böylece Küçük Kaymaklıda nice Türkün evi yakıldı, yıkıldı.
Geçen hafta yakılan Derviş Erel’e ait ev bizlere acı bir gerçeği tekrar hatırlatması yönünden önemlidir. Durum geçmişin günlük ev yakma olaylarından oldukça farklıdır. O ana baba günlerinde yakılan evin sahibi Derviş Erel adlı vatandaşımızın Rum dostlarımız tarafından yakalanıp Regis fabrikasına götürülmüş ve orada korkunç bir şekilde dövülmüştür.
“Biri bırakıp biri vuruyordu. Şükür ki öldürmediler. Benim sağ olarak Türk kesimine geçişim bir mucize.” Diye anlatmıştı.
İşte bu Kıbrıslı Türkün evi 1964 yılında da önce yağma edilmiş, sonra yakılmış ve Derviş Erel yıllarca göçmen olarak bin bir sıkıntı içinde yaşamıştır. Son bir yıldan beri değişen hava, ikili görüşmelerin getirdiği iyimserlik, Sayın Denktaş ile Kleries’in yaptığı açıklamalar Derviş Erel de tekrar evine dönmek arzusunu yaratmıştır. Başpiskopos Makarios’un Türk göçmenlerin köylerine dönmeleri için yaptığı çağrılar ve Sayın Denktaş’ın
“göçmenler köylerine dönebilir” şeklindeki iyimser beyanatı bu arzuyu gün geçtikçe arttırmıştır. Böylece Derviş Erel binlerce lira masraf ederek yakılan yıkılan evini tamir ettirmiş ve yuvasına dönmek hazırlığına girişirken evi tekrar yakılmıştır.
Acaba Rum tarafında idarenin ipleri Makarios’un elinden kaçmış mıdır? Başpiskopos istifaya mecbur edilen Yorgacis’in yerine yeni bir içişleri bakanı tayin etmek için çok uğraşmıştır. Önce bu bakanlığa Kostas Hacıkostis’i tayin etmiş fakat baskı sonucu yaptığı tayinleri iptal yoluna gitmiştir.
Yönetimin iplerini elinden kaçırmış gözüken bir idare ile yapılacak anlaşmaların ne değeri olabilir? Kıbrıs Türklerini gerçekten sağlam garantiler almadan köylerine göndermek büyük bir hata olacaktır.
Derviş Erel’in evinden yükselen alevler endişelerimizde ne kadar haklı olduğumuzu gösteren canlı bir belge olmuştur.
17 Şubat 1969
Yorum: Yazarımızın bu sayısında değinmiş olduğu konu bir Kıbrıs Türkünün Rum canilerce yakılan evidir. Derviş Erel adında ki Kıbrıs Türkünün 1961 ve 1970’li yıllar boyunca Rumlar tarafından maruz kaldığı acıklı duruma değinmiştir. Derviş Erel her şeye rağmen vatan aşkından vazgeçmemiş ve yurdunda kalmıştır. Yazar bu ev yakma olaylarının bazı gazetelerce geçiştirildiğini ve önemsenmediğini savunur. Ona göre bu olay çok önemli ve üzerinde durulması bir olay olup, bu gibi olaylar karşısında Rum yönetiminin takındığı tavrı da eleştirir. Rum yönetiminin Kıbrıs Türk halkının en temel insani haklarına hiç mi hiç saygı göstermediğini adeta belge niteliğindeki olayları anlatarak gözler önüne sermiştir.
TÜRKİYEDEKİ OLAYLAR
Geçen hafta Türkiye’de bazı kanlı olaylar oldu. Nedense günlük gazetelerimiz bu olaylara gerek önemi vermediler. Oysa Türkiye bizim Anavatanımızdır ve gazetemizin ilk sayısında da yazdığımız gibi biz Türkiye’ye et ve tırnak gibi bağlıyız. Oradaki her olay dolaylı olarak bizleri de etkiler. Şu halde Türkiye’deki protesto haykırışlarına kulak vermemiz, bu haykırışların nedenlerini araştırmamız gerekirdi.
Üzücü olaylar Amerikan Altıncı Filosunun İstanbul’u ziyareti ile başlamıştır. Türk halkının büyük bir çoğunluğu, özellikle yüksek öğrenim gençliği bu ziyarete karşıdır. Çünkü altıncı filo Türk Ulusunun haysiyetini zedelemiştir. Altıncı filonun Kıbrıs’a yapılacak bir Türk çıkarmasını önlediği artık herkesin bildiği bir gerçektir. Kıbrıs Türkünün kutsal savaşının özlenen ulaşamamasının baş engelliyicisi bu altıncı filo olmuştur. O halde hiçbir Kıbrıslı Türkün altıncı filoya sempati duyması beklenemez.
İstanbul’da istenmeyen bir çatışma olmuş. İki kişi ölmüş. Yüzden fazla insan yaralanmış. Altıncı filonun İstanbul’a daha önceki gelişinde de yine olaylar çıkmış ve bir gencin hayatına mal olmuştu. Bu olayların kışkırtıcısı olarak hükümeti göstermek haksızlık olur. Hükümet son çatışmaların suçlularını elbette yakalayıp cezalandıracaktır.
Türkiye’de her karışıklık çıktığı zaman olduğu gibi, son tatsız olaylar da Yunanlı dostlarımızı sevindirmiştir. Yunanlılar Türkiye’de bir kardeş kavgası çıkacağı umuduna kapılmıştır. Ancak sevinçlerinin boş olduğu açık bir gerçektir ve bu tip hayallere kapılmaktan zararlı yine kendileri çıkacaktır.
Ünlü New York Times Gazetesi Türkiye’deki olaylara güzel bir teşhis koymuş ve protesto gösterilerini “Gururlu ve bağımsız bir ülke için tabii hoşnutsuzluk” olarak nitelendirmiştir. Bu gösteriler Türkiye’miz için benliğini bulma yönünden bir sıhhat alametidir. Demokrasi ile idare edilen her ülkede benzerlerine rastlamak mümkündür. Bu gösteriler ancak Yunanistan gibi dikta rejimi altında inleyen yapılamaz.
Kıbrıs Türkünün İstanbul ‘da ki aydın yüksek öğrenim gençliği de protesto olaylarına Sarayburnu’ndan denize bir siyah çelenk atarak katılmıştır. Gençlerin bu şuurlu davranışını alkışlarız. Onların denize attıkları siyah çelenk, dolayısıyla bütün Kıbrıs Türklerinin altıncı filoyu protestosu olmuştur.
21 Şubat 1969
Yorum: Yazarımızın bu sayısında ki işlemiş olduğu konu anavatan Türkiye’de ki bazı kanlı olaylardır. Yazarımız sadece Kıbrıs ve Kıbrıs Türkünün sorunlarını işlemiyor. O, Türkiye’de cereyan eden birçok konuya da gerekli şekilde itina göstermiştir. Bu sayısında işlediği konu ise Amerikan Flosunun Türkiye’ye gelmesi ve bunun neticesinde protesto olaylarında çıkan olaylar ve ölen gençlerimiz konusunu işlemiştir. Bu durumun Rum ve Yunan medyası tarafından sevinçle karşılandığını söyler. Yazarımız bu gibi olaylar ile düşmanlarımızın bazı ümitler beslediğini ve Türkiye de kardeş kavgası çıkacağı umutlarına kapıldığını söyler. Tabi bunun mümkün olmayacağını ve yapılan protesto olaylarının da haklı olduğunu söyler.
ALTINCI KIŞ GELDİ
1963 yılı Aralık ayında başlayan kanlı olaylar yirmi bin kadar Türkü evinden yerinden etti. Şimdi “göçmen” dediğimiz bu insanların son beş yıl içerisinde katlandıkları ezgileri, uğradıkları maddi ve manevi zararları bir başyazıya sığdırmaya imkân yoktur.
Bu satırların yazarı 1963 yılı 23 Aralık günü evinden çıkmış ve bir kere daha geri dönememiştir. Beş yıldan beri gidip evini de görmemiştir. O bir zamanlar mutlu günler geçirdiği evini eskisi gibi tahayyül etmeyi tercih etmektedir. Gidip görenlerden işittiğine göre evin sadece iskeleti kalmıştır. Eşyası Rumlar tarafından yağma edilmiş, otomobili bir Rum polisi tarafından kaçırılmış, karısı ve anası üzerine çevrilmiş silahların tehdidi altında esir alınmıştır. Kendiside Rumlar tarafından tevkif edilmiş, bir hücrede günlerce tutulduktan sonra saatlerce sorguya çekilmiş ve bin bir güçlükle Lefkoşa’nın Türk kesimine geçebilmiştir.
Bunları yazmamızın sebebi Kıbrıs faciasını uzaktan seyreden değil bizzat yaşamış biz yazar olarak, göçmenlerin sorunlarını çok iyi bildiğimizin anlaşılması içindir. Gerçekten göçmen problemi biran önce halledilmediği takdirde toplumumuz büyük bir çöküntüye uğrayacaktır.
Çünkü altı yıldır göçmenlerin çektiğini bir kendileri bir de Allah bilmektedir. Şimdi tahammülün son hududu zorlanmaktadır. Beş yıldan beri tekrarlanan “dayanın” sözlerinin de artık hiçbir etkisi kalmamıştır.
1964 yılının o soğuk kış günlerinde bazılarının hor gördüğü bu “göçmenler” neler çekmediler. Bir tek odanın içerisinde dört beş ailenin kaldığı oldu. Yüznumarasız, susuz, ışıksız kötü barınaklarda korkunç bir hayat yaşandı. Bizim evimiz barkımız, malımız
mülkümüz Rum’un yağmasına uğradı, bu sığındığımız bölgedeki insanlarda aynı felakete düşmesin diye o göçmenler sabahlara kadar elde silah nöbet tuttular.
Fakat bu fedakârlıklarının karşılığı pek parlak olmadı. Bazı beyler acayip kira tüzükleri hazırlayarak göçmenleri mahkemelere çektiler. Avukatlarımızda fırsat bu fırsat diyerek göçmenlerin arka ceplerini yoklamaya başladılar. Kış kıyamette üzerlerindeki pijama ile Lefkoşa’nın Türk kesimine sığınıp boş buldukları evlere girenleri “mütecaviz” diye cezalandırmaya kalkıştılar. Kendi evlerinden kaçıp Türk kesimindeki boş Rum ve Ermeni evlerine sığınanlardan kira istendi. Bazıları da sanki Papazın tahsildarıymışlar gibi göçmenlerden ve halktan elektrik parası, su parası toplamaya giriştiler…
Bu yanlış tutum halk denilen o büyük kalabalığın inançlarını sarstı. Yapılan fedakârlıkların, dökülen kanların ve beş yıldır çekilen çilenin bir “mutlu azınlığın” rahatı için yapıldığı düşüncesi derin sarsıntılara sebep oldu. Yöneticilerimiz ve Anavatandaki büyüklerimiz bu gerçeği iyice bilmelidirler. Göçmenlerin bu şartlar içerisinde yaşamaya artık tahammülü kalmamıştır.
Yetkili kişilerin 1964 yılında sık sık söyledikleri bir cümleyi unutamayız:
“Göçmenlere bir kış daha geçirtmeyeceğiz” diyorlardı. Oysa nice kışlar geçti aynı çileli yaşantı içinde… Ve işte altıncı kış yağmuru, soğuğu hastalığı ile yine geldi. Şimdi o beş yıl önceki dayanıklı vücutlar da yok karşısında. Çünkü bu mücadeleyi yürütenler kazanılacak başarının gerçek sahibi olan Kıbrıs Türk Halkı beş yıl içerisinde on beş yıl yaşamış gibi yıprandı, ihtiyarladı.
Bazıları yapılan göçmen evlerinden göçmenlere verilen Kızılay yardımından söz edecekler. (Benim büyük ve kudretli Türkiye’m. Zaten sen olmasaydın halimiz niceydi kim bilir) Bütün bunlar ve geçen hafta sayın Dr. Fazıl Küçük’ün açıkladığı yeni göçmen evleri inşaatı projesi olumlu çalışmalar iyi haberler… Fakat gerçekçi bir gözle bakılınca göçmen davasının hallinde bu güzel faaliyetlerin önemli bir rolü olmadığı anlaşılacaktır.
Şayet göçmenleri tekrar yaşadıkları yerlere göndereceksek –ki öyle olacağa benziyor- bu dönüş “şerefli bir dönüş” olmalıdır. Göçmenlerin uğradığı manevi zararın ödenmesi imkânsızdır. Fakat maddi maddi zararları pekâlâ ödettirilebilir. Birleşmiş Milletlerin bir açıklamasından öğrendiğimize göre Barış Gücünün Kıbrıs’ta şimdiye kadarki masrafı yüz milyon doları geçmiştir. Bu rakam Kıbrıs meselesinde boş yere harcanan paranın büyüklüğünü göstermesi yönünden önemlidir.
Bizim toplum olarak kendimizi tekrar bulabilmemiz ve hiç olmazsa 1963’de bıraktığımız yere dönebilmemiz için uğradığımız maddi zararların ödenmesi gereklidir.
Göçmen zararını almalıdır. Memur ödenmeyen aylıklarını ve bu beş yıl içindeki artışlarını
almalıdır. O zaman ev sahipleri de zararı ödenenlerden geçmiş kira bakiyelerini almalıdır.
Cemaat Meclisi aracılığı ile memurlara şimdiye kadar verilmiş aylıklar alınmalı ve toplum hizmetinde kullanılmalıdır. Bu durumda gelir vergileri toplanıp bütçeye yatırılmalıdır. İş bu kadarla da kalmamalı bu son beş yıl içerisinde kanunsuz yollardan kazanç sağlayanlara, ganimetçilere, fırsatçıları, istifçilere, karaborsacılara bir “nereden buldun” kanunu çıkartarak hesap sorulmalıdır. O ana baba günlerinde çaresiz kalan halkı sömürüp cep dolduranlar yaptıklarının hesabını vermelidir.
Beş yıl çekilen çilenin karşılığını toplumumuz görmezse yazık olur. Yapılan yolsuzlukların üzerinden bir sünger geçirerek, zarara uğrayanların zararları ödenmediğinden biz böyle anlaştık “çekin köylerinize gidin” demek asla bir başarı sayılmayacaktır.
9 Aralık 1968
Yorum: Yazarımızın bu sayısında ki değinmiş olduğu toplumsal konu Kıbrıs Türk halkının Rum mezalimi sonucu maruz kaldığı göç olayıdır. Rumlar tarafından evleri yakılan, yurtlarından zorla sürgün edilen, bu sürgünler esnasında çekmiş olduğu bin bir türlü acıklı olaylardan söz etmiştir. Kıbrıs Türk halkının içinde bulunan bazı menfaatçi kişilerinde bu göç olayları esnasında kendi yurttaşlarının soydaşlarının sıkıntılarına merhem olacakları yerine, aksine zor durumdaki soydaşlarımızın zararına olacak bazı faaliyetlerde bulunduklarından söz etmiştir. Bu göçe zorlanan insanların maddi ve manevi sıkıntılarını söyleyen yazarımız, bu konuda yapılması gerekenlerin acilen yapılmasından yana mesajlar vermiştir.
YİNE GÖÇMEN KONUSU
Geçen haftaki “altıncı kış geldi” başlıklı yazımız özellikle göçmen okurlarımız tarafından geniş ilgi gördü. Bizi ziyaret eden birçok göçmen kardeşimiz acıklı durumlarını ve çaresizlik içerisinde kaldıklarını anlattılar. Bundan iki yıl kadar önce, çevremizde ezilen göçmenlerin halini görerek, bir kiracılar cemiyeti kurmak için teşebbüse geçtiğimiz zaman da geçen hafta dinlediğimiz dertlerin benzerleri bize anlatılmıştı. Şimdi görüyoruz ki, ardan geçen yıllar göçmenlerin dertlerini azaltmamış daha da çoğaltmış. Bu çilekeş insanlar yılan hikâyesine dönen Kıbrıs meselesinin biran önce sonuca bağlanmasını bekliyor geleceğin ne olacağı üzerinde aydınlık bir fikre sahip olmak istiyorlar.
Anormal durumun yarattığı fırsatlardan istifade eden bazı kişiler zengin olmuş ve bu âlemin “aynı minval üzre” devam etmesinden fayda ummaktadırlar. Fakat göçmenlerimizin – geçen hafta yazdığımız gibi- artık beklemeye tahammülü kalmamıştır. Altı yıl önceki bebekler büyüyüp okula gitmeye başlamış, çocuklar birer genç kız, birer delikanlı olmuş ve problemleri çoğalmıştır. Elde avuçta olan para tükenmiş bankadaki borçlar ödenmediği için faizler artmış, mali sıkıntılar yanında sosyal bunalımlar zavallı göçmenleri çıkmaz sokaklara itmiştir. İçlerinde üzüntüden ölenlerin sayısı küçümsenmeyecek kadar fazladır. Bu acılı yaşantıya en erken bir zamanda son vererek göçmenlerin hiç olmazsa uğradıkları maddi zararların ödenmesi belki biraz ferahlık yaratabilir.
Sızan haberlerden öğrendiğimize göre istenen tazminata karşılık Rum tarafı da Türk bölgelerinde uğradığı zararı ödenmesini talep ediyormuş. Gerçekten çarpışma günlerinde Türk kesiminde malları bulunan Rumların ve Ermenilerin de bir miktar zararı olmuştur.
Ancak bu zararın sorumlusu herhalde Peristerona göçmeni Salih Zeki ile Arpalık göçmeni ve gazisi Yusuf Mehmet değildir. Rumlara ve Ermenilere yapılan zarar ile bu insanların zararını takas etmeye ise hiç kimsenin hakkı yoktur.
Halkın çoğunun bildiği beş on ganimetçinin çevirdiği dolaplara göz yumup, dikkatli bir soruşturma ile ortaya çıkarılabilecek yolsuzlukları, hırsızlıkları ört bas etmek ve “Rumlar bize zarar yaptı ise bizde onlara yaptık. Bu işi fazla karıştırmayalım” diyerek tazminat işi gerçekleştirilemezse, bu toplumun eski haline gelmesini beklemek gülünç olur.
İlgilileri bu konuda tekrar uyarmak ödevimizdir.
16 Aralık 1968
Yorum: Bu sayısında yine göçmen konusuna değinen yazar, bu acıklı seneler içinde yetişen nesillerden ve ailelerden bahsetmiştir. Bir diğer sayısında değindiği konuların özdeşlerini benzer konularla belirtmiştir.
YENİ YILA GİRERKEN
Hayatımızdan bir yıl daha eksiliyor. İki gün sonra 1968 yılı yaşanmış yıllar kervanına katılacak ve bir daha dönmemek dönmemek üzere dünyamızdan ayrılacak…
İnsan bir yılı geride bırakırken geçip giden 365 günün mutlu ve acı olaylarını bir sinema şeridi gibi hayalinden geçiriyor. Bizim için 1968 yılının en sevinçli olayı SAVAŞ’I çıkarmamız olmuştur. Gazetemizin tutunmasından ve birkaç hafta içerisinde Kıbrıs’ın en yüksek Tirajlı Türk gazetesi haline gelişinden elbette sevinç duyuyoruz. Ancak SAVAŞ bizim düşündüğümüz gazeteye henüz yaklaşmış değildir. Üzerinde daha çok çalışmamız mizanpajını daha özenle hazırlamamız, yazılarını daha titizlikle yazmamız ve yeni sütunlar açmamız gerekiyor. Her yenilik az zaman sonra taklit edilir. Gazetenin ödevi kendisine bağlanan okuyucularına hoşlanacağı konular bulup sunmaktır. Biz okuyucularımızdan gördüğümüz ilgiye layık olmak için imkânlarımız nispetinde çaba harcıyoruz.
1968 yılının sonuna geldiğimiz bu günlerde Kıbrıs sorununa bir çözüm yolu bulunmayışı hepimizi üzmektedir. Sevindiğimiz tek olay 1968 yılı içerisinde toplumlar arası çatışmaların durmuş olmasıdır. İkili görüşmelerin sonucunu umutla bekliyoruz. Tek üzüntümüz bu görüşmelerin uzayıp gitmesidir.
İki gün sonra yepyeni bir yıla gireceğiz. Her yeni yıl insanlık için birçok ümitlerle doludur. İnsanlara milyonlarca yıl içerisinde dünyaya bir defa gelme imkânı verilmiştir.
Geçen yıllar bizi ölüme yaklaştırıyor. O halde bu acı gerçeği düşünerek bir yıllık yaşantımızın muhasebesini yapmak faydalı olacaktır. Çoğumuz üzüntüyle göreceğiz ki bu bir yıl içerisinde birçok fırsatları kaçırmış, daha iyi, daha mükemmel insan olmak imkânlarımızı yitirmişiz.
İsteseydik kendimize, ailemize, toplumumuza daha faydalı olabilirdik.
Yeni bir yıla girerken kendimize bir hedef çizelim ve bu hedefe ulaşmak için çaba harcayalım. Bizi sevmeyenlere, bizim başarımızı, mutluluğumuzu kıskananlara da düşmanlık değil sevgi besleyelim. Para şan ve şöhret geçicidir, sevgi ölümsüzdür. Kalplerini sevgi ile doldurmayan insanların ruhu karanlıktır. Sevgi kişiyi yapıcı ve yaratıcı yapar.
Kıbrıs Türk toplumunun özlenen mutlu günlere ulaşması hepimizin gayreti ile olacaktır. Hepimiz sosyal hayatta ki noksanlıklardan, amme hizmetlerindeki aksaklıklardan şikâyet ediyoruz. Fakat bunların düzelmesi için çaba harcayanlarımız parmakla sayılacak kadar azdır. Oysa herkes bu aksaklıkların düzelmesini sağlayacak davranışlarda bulunsa işler daha kolay halledilecektir.
Sevgili SAVAŞ okuyucuları, sizlere yeni yılda mutluluklar dilerim…
30 Aralık 196
Yorum: “Yeni Yıla Girerken” adlı sayısında yazarımız, yeni yılda tüm insanların içinde var olan tüm iyi niyet dileklerini hem Kıbrıs Türk halkı için hem de SAVAŞ gazetesi
için dilemiştir. Bu yeni yılın mutluluk barış ve Kıbrıs Türkleri için beklenen özlenen yıllar olması temennisinde bulunmuştur. Yeni yıla girerken Kıbrıs meselesinin hala çözülmeyişi ve bu çözümsüzlüğün sürmesinden dert yakınmıştır. Bu yeni yılda ada halkının ve yetkili kurum ve kişilerin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirmesi dilenmiş, iyilik güzellik ve barışın hâkim olması temenni edinmiştir.
İNÖNÜ VE TANSEL
Kıbrıs meselesinin sonucu henüz belli olmadı. Geleceğin ne getireceğini kestirmek şimdiden mümkün değil. Fakat beş yılın olaylarını değerlendirme imkânına sahibiz. Hele bizler bu olayları en korkunç şekliyle yaşadığımız için yapacağımız değerlendirme Kıbrıs meselesini gazete ve radyo haberlerinden izleyenlerden çok daha isabetli olacaktır.
Kıbrıs işinin toplumumuz için bu kadar acıya ve kayıplara mal oluşunun, Türkiye için halledilmez bir düğüm hale gelişinin baş sorumlularından biri İsmet İnönü’dür. İnönü elbette büyük bir devlet adamıdır. Ulusal Kurtuluş Savaşımız da önemli başarıları olmuştur. Mondros Mütarekesi ve Lozan Barış Konferansı Başdeleğeliği Türkiye’nin kaderini etkilemiştir. Sayın İnönü’nün ilk başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı, muhalefet liderliği başarılı geçmiştir. Ama son başbakanlığı sırasında Kıbrıs işindeki hataları affedilecek gibi değildir ve Kıbrıs meselesinde Sayın İnönü’nün hayatını şereflendirecek hiçbir başarısı yoktur. Aksine Kıbrıs Türklerini şimdiki çıkmaza Sayın İnönü’nün cesaretsiz politikası sokmuştur. Başlangıçta küçük bir askeri müdahale ile halledilebilecek olan dava, onun son başbakanlık günlerindeki yanlış tutumu ile bugünkü yürekler acısı duruma girmiştir.
Sayın İnönü’nün o en kritik günlerde, eline defalarca geçen fırsatları değerlendiremeyerek, yapmak istemediği müdahaledeki endişelerinin ne kadar çürük temellere dayandığını İsrail-Arap savaşı bütün açıklığıyla ortaya çıkarmıştır. Bu savaşın sonuçları Sayın İnönü’nün çağının adamı olmadığını göstermesi yönünden önemlidir. Daha bir hafta önce İsrail komandolarının Beyrut havaalanında yaptıkları baskın ise, Sayın İnönü’nün iflas eden yanlış politikasına yeni bir darbe olmuştur.
Limasol olayları, Arpalık Köyü çarpışmaları, Gaziveren, Baf çarpışmaları küçük bir askeri müdahale ile önlenebilirdi. Olay yerine gönderilecek bir iki jet, çarpışmaları durdurabilir, bu kadar Türkün alçakça öldürülmesini engelleyebilirdi. Fakat Sayın İnönü “ lafla peynir gemisi yürütmekten” başka bir iş yapmamıştır. Başbakanlığı günlerinde eline geçen bütün fırsatları bozuk para gibi harcamış, Kıbrıs Türklerinin kesilmesine göz
yummuştur. Sayın İnönü’nün pısırık politikası bizlere çok acılara mal olmuştur. Adalet Partisinin iktidara gelişinden sonradır ki, Kıbrıs Türkleri rahat bir nefes alabilmiştir. Kıbrıs işini İnönü’nün soktuğu çıkmazdan kurtarmaya çalışmaktadır.
Bu satırları niçin yazdığımı açıklıyorum. Sayın İnönü’nün damadı Metin Toker kayınpederinin son dört yıllık yaşantısını yayınlamaya başladı. Ben bu tip yazılara karşı hiç ilgi duymam. Çünkü damat beyin tarafsız olmasına imkân yoktur. Toker’e göre kayınpederi
“gökten zembille inmiş” bir adamdır. Her hareketinde bir hikmet vardır. Milliyet Gazetesine bu yazı serisinin reklâmı yapılırken verilen şu cümleleri beraber okuyalım;
“Tansel Kıbrıs meselesini halletmek için aklınca fevkalade bir çare bulmuştu.
Makarios’un evini bombalatacaktı ve bunda ısrar ediyordu. İnönü çalımlı Tansel’i şöyle tersledi: “Haydi bakayım, sen daha çocuksun” Tansel bu muameleyi unutmadı.”
Bu iki üç cümlelik yazı bile Toker’in tek taraflı davranışının açık örnekleriyle doludur.
Kıbrıs Türklerinin adını her zaman saygı ile anacakları, tam çağının adamı olan değerli kumandan Tansel “aklınca” Metin Toker tarafından alaya alınmak istenmekte ve “çalımlı”
Toker yazdıklarıyla yine kendisi gülünç olmaktadır.
Tanrım, ne olurdu Tansel’in karşısında İnönü gibi artık ikinci çocukluk devresine girmiş bir yaşlı insan yerine, zinde bir başbakan bulunsaydı ve değerli kumandanın isteğini anlayışla karşılasaydı, o zaman Kıbrıs işi çok şerefli bir şekilde çoktan halledilmiş olacaktı…
Hele damat beyin bu konuda yazdıklarının tamamını okuyalım, yine konuşacağız.
6 Ocak 1969
Yorum: Bu sayının içerdiği konu İsmet İnönü ve Tansel’in Kıbrıs meselesinde ki üstlendikleri rollerin bir yazar tarafından kıyaslanması ve bu yazara verilen cevaptır.
Yazarımız Kıbrıs meselesinde İnönü’nün yeterli gayreti göstermediği kanaatindedir. Buna karşılık Tansel’in bu meselede daha faydalı olmaya çalıştığı ama İnönü tarafından bu faydalı çalışmaların görmezden gelindiği, bunların hayal olduğu söylenmiştir. İsmet İnönü’nün Türk insanın var oluş mücadelesinde vermiş olduğu mücadeleyi destekleyen, Kıbrıs meselesinde ise bu mücadeleyi göstermediği için desteklemeyen bir yazı ile İsmet İnönü’nün damadına cevap vermiştir. Yazar Kıbrıs meselesinde İnönü’nün tüm imkânları yok ettiği ve bu imkânların faydalı olduğunu söyleyenlere de “hayalci” gözü ile baktığı kanaatindedir.
Tansel’in Kıbrıs meselesinde İnönü’ye oranla daha başarılı olduğunu söylemiştir. Yazarımız tüm ifadeleri ile olaya çok pozitif bir gözle yaklaşmış ve söylediği gibi İnönü zamanında ki
imkanların doğru değerlendirilmesi halinde bu meselenin halledilebileceği fikri de tamamen doğrudur.
LÜTFEN GÖLGE ETMEYİNİZ
Geçtiğimiz hafta içinde Türkiye’nin en yüksek tirajlı gazetesi olan Hürriyet’te ve onun sütkardeşi Yeni Gazete’de Kıbrıs’la ilgili bazı manşet haberler yayınladı. Sözde Kıbrıs Türk Toplumu bünyesinde hizipleşmeler başlamış. Dr. Şemsi Kazım yeni bir parti kurmak için faaliyete geçmiş. Roma’dan Cemil Mithat Berber oğlu, Nebil Nabi, Hasan Güvener parti kuracaklarmış. Yahut Dr. Küçük ile Rauf Denktaş’ın karşısına rakip olarak çıkacaklarmış.
Hürriyet ile Yeni Gazete’nin yöneticileri çok iyi bildikleri madem gazetecilik tekniği ile bu haberleri orijinal başlıklar altında resimlerle süsleyerek okuyucunun ilgisini çekecek bir şekilde yayınladılar. Ayrıca Yeni Gazete “Kıbrıslı Rumlara Yardım” başlıklı bir başyazı ile bu haberlerin yorumunu da yaptı. Her iki gazetenin verdiği haberlerden öğrendiğimize göre
“Kıbrıs Türkleri arasında meydana gelen görüş ayrılıkları ve parti kurma hareketlerini önlemek amacıyla önümüzdeki günlerde dışişleri bakanlığı genel sekreteri Kıneralp’in veya Kıbrıs Yunan dairesi genel müdürü Adnan Bulak’ın Lefkoşa’ya geleceği öğrenilmiş…”
Hürriyet ve sütkardeşi Yeni Gazetede peş peşe bu haberler yayınlanır ve yorumlar yapılırken Türkiye dışişleri bakanlığı enformasyon dairesi de “ Dr. Şemsi Kazım’ın şahsi veya siyasi faaliyetlerinin dışişleri bakanlığının bir mensubunun Kıbrıs’a gönderilmesini gerektirecek bir anlam ve öneminin olmadığını” açıkladı.
Biz bu haberleri Türkiye gazetelerinde okuyarak öğrendik. Bir gazeteci olarak soruşturduk. Haberlerde adı geçenlerin bazıları ile konuştuk. Baktık ki hepsinin Hürriyet ve Yeni Gazetenin yazdıklarından haberi yok. Onlarda bizim gibi yaptıklarını Türkiye’nin bu iki gazetesinden öğrenmişler. Hürriyet ve Yeni Gazete Kıbrıs’la ilgili haberlerine, Ankara’dan haber ajansını kaynak olarak göstermiş. Haber ajansının kaynağının neresi olduğunu merak ettik. Bunu araştırıp bulmak ve bu balonları uçurmaktaki asıl maksadı öğrenmek gereklidir.
Yakında Kıbrıs Rum Toplumunun bir genel seçime gideceği en yetkili kişi tarafından açıklanmış bulunmaktadır. Bu durumda Türk Toplumu da bir genel seçime gidecektir. İşte bütün oyunlar bu seçim üzerine oynanmaktadır. Savaş’ta daha öncede halkımızı uyarmıştık.
Bütün taktik sizleri yine “bir oldubitti” oyununa getirmektir. Tek umudumuz Türkiye’nin böyle bir oyuna müsaade etmemesidir. Türkiye dışişleri bakanlığının yaptığı özlü açıklama, bize umut vermiştir. Bu açıklamada şöyle deniliyor: “… Seçimler dolayısıyla Türk
Cemaatinin girişeceği faaliyetlerin tamamıyla demokratik topluluklara has usuller çerçevesinde cereyan etmesi tabii olduğu gibi, seçimler sonucunda Kıbrıs Türk Yönetiminin daha kuvvetli bir hüviyet kazanması beklenmektedir.”
Bu “daha kuvvetli bir hüviyet kazanma” şüphe yok ki memlekette dürüst bir seçim yapılmakla ve halkın görüşünü her türlü baskıdan uzak bir şekilde açıklamasıyla mümkündür.
Bilmeyenlere şunu hatırlatmak isteriz ki, Kıbrıs Türk Toplumu iyi ile kötüyü çok iyi ayırmasını bilir. Bu toplumun yüzde doksan beşi okuma yazma bilmektedir. Halkımız uyanıktır. Toplumun çıkarının nerede olduğunu kavrar, vereceği kararlar davaya zarar değil fayda verir.
Kıbrıs Türk’ü altı yıl çektiği bunca çileden ve baskılar, o haksızlıklar karşısında dayanıp bölünmedikten sonra artık hiçbir şekilde bölünmez. Bırakınız bu memlekette dürüst bir seçim olsun, halkımız siyasi görüşünü açıklasın ve istediklerini iş başına getirsin, istemediklerini iş başından uzaklaştırsın…
Lütfen gölge etmeyiniz…
13 Ocak 1968
Yorum: “Lütfen Gölge Etmeyiniz” yazar kullanmış olduğu başlık ile yazısının mesajını gayet net bir şekilde vermiştir. Yazının içeriği Türkiye de yayınlanan bazı gazetelerin Kıbrıs Türklerinin arasında bir siyasi krizin meydana geldiği ve bu krizin Kıbrıs Türkleri arasında bölünmeye yol açacağı gibi asılsız iddialarda bulunmasından duyduğu rahatsızlık ve bu iddialara vermiş olduğu cevaptır. Türkiye de yayın yapan Hürriyet ve Yeni Gazetenin aslı astarı olmayan bu haberleri yayınlayarak düşmanlarımızın ekmeğine yağ sürdüğü kanaatinde olan yazarımız, Fazıl ve Denktaş Beylerin arasında böyle bir şeyin olmadığını söyler. Bu denli yanlı yayın gazetelerin Kıbrıs meselesinde taraf tutarak bu meselenin pasivize edilmesi için çalıştıklarını söyler.
TÜRKİYE KONUŞACAK
Ankara yoğun bir çalışma içindedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinde önümüzdeki Çarşamba günü Kıbrıs konusunda bir “genel görüşme” açılacaktır. Bu genel görüşme açık olarak yapılırsa, Anavatandaki büyüklerimizin Kıbrıs’taki son gelişmeler hakkında verecekleri bilgileri değerlendirmek imkânını bulacağız.
1967 yılında bir savaşın eşiğinden güç döndürülen Türkiye, bugüne kadar kendisine
“vaat edilenlerin” gerçekleşmesini sabırla beklemiştir. Oysa ikili görüşmeler uzadıkça uzamış, 1968 yılı içinde Kıbrıs meselesine barışçı bir çözüm yolu bulma ümidi suya düşmüştür. Sayın Rauf Denktaş’ın Türkiye’ye giderken verdiği beyanatlardan çıkan sonuç, beklenilen çözüm yolunun “1969 yılında bile” gerçekleşmesinin güç olduğudur. Londra da yapılan Commonwelth Devlet Başkanları toplantısına katılıp adaya dönen Makarios’un özellikle BBC radyosuna verdiği mülakat olumsuz karşılanmıştır. Bütün bu endişeler Kıbrıs Türk halkında haklı endişeler yaratmıştır.
Oysa Kıbrıs meselesinin en erken bir zamanda halli gerekmektedir. İşin bir sonuç alınmadan uzayıp gitmesi Kıbrıs Türk Toplumunun aleyhinedir. Göçmenlerin sorununa çare bulunması tam altı yıldır yerinde sayan toplumun tekrar bir kalkınma rayına oturtulması, seçimler yapılarak yeni bir düzen kurulması zamanı gelip geçmiştir. Türk Toplumunun oyalanmaya artık tahammülü yoktur.
Elbette Türkiye’deki büyüklerimize toplumun gerçek durumu yetkili kişiler tarafından bildirilmiştir. Türkiye’nin yeni bir “ Bizans oyununa” geleceğine düşünmek hatalıdır. Bu tip hesaplar yaparak Kıbrıs işini kendi çıkarlarına uygun bir şekilde halledileceklerini umanlar yanıldıklarını kötü bir şekilde anlayacaklardır.
Önemli bir haftaya girdik. Çarşamba günü Anavatanımız konuşacak. Büyük ve kudretli Türkiye’miz konuşacak. Yüz yirmi bin Türk, bu milli davanın artık mutlu bir sonuca bağlanmasını sabırsızlıkla bekliyor…
20 Ocak 1969
Yorum: Kıbrıs meselesinin Türkiye gündeminde değerlendirilmesi konusunu ele alan yazar, bu meselenin çözülmesi gereken çok acil bir mesele olduğunun üstünde durmaktadır.
Türkiye’nin bu meseleyi çözerken çeşitli oyunlara gelmemesi konusunda uyarılarda b ulunmuştur. Bu meselenin hem Türkiye hem de Kıbrıs Türkünün yararına olacak şekilde halledilmesi lazım geldiğini ısrarla vurgulamıştır. Mesele çok ciddi problemler doğurmuş ve Anavatan Türkiye bu süreçte savaşın eşiğine birkaç kere gelmiştir. Yazarın iyi niyet dilekleri hem Türkiye hem de Kıbrıs Türkü içindir.
ACI BİR YIL DÖNÜMÜ
Bugün 27 Ocak. Bu tarih Kıbrıs Türk Toplumunun sömürge idaresine karşı şahlanışının on birinci yıl dönümüdür. 27 ve 28 Ocak 1958, Kıbrıs Türk’ünün ilk şuurlu direnişinin ve ulusal haysiyeti söz konusu olunca canını vermekten çekinmeyeceğini ispat edişinin yıl dönümüdür. 27 Ocak 1958’den sonra adamızda birçok kanlı olaylar oldu.
Kıbrıs’ın her tarafındaki Türk’ler sayıca ve silahça kendilerinden çok üstün düşman sürülerine karşı koydular. Fakat bütün bunların başlangıcı 27 Ocak 1958’dir ve bugünün Kıbrıs Türk’lerinin tarihinde özel bir yeri olması gerekir.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın bütün kanlı olaylarını ayrıntılarıyla yaşayan bizler, Türklüğümüzün namus ve şeref imtihanını ilk defa 27–28 Ocak 1958 tarihinde verdik.
27 Ocak 1958’de Kıbrıs Türk’ünü sömürge askerleri ile karşı karşıya getiren küçük bir olaydı. Öğrenciler adamızın kaderiyle ilgili Anavatanda yapılan bir toplantıyı vesile ederek bir gösteri yürüyüşü düzenlemişlerdi. Ellerinde bayrakları ve o günlerin sloganı olan
“Taksim” yaftaları ile Girne Kapısına kadar gidip tekrar okullarına döneceklerdi. Sömürge idaresi bu yürüyüşü engellemeye çalıştı. Bir polis subayının yanlış hareketi ve öğrencilere göz bombaları ile yapılan saldırı çok fena karşılık gördü. Kıbrıs Türk’lerinin kütleler halinde ilk direnişi 27 Ocak 1958 de olmuştur. Silahımız sopa ve taş idi. Fakat içimizde öyle bir iman vardı ki mağlubiyete uğrattık. Bütün dünya ilk defa o gün Kıbrıs Türk’lerinin nasıl bir kuvvet olduğunu gördü.
İki gün süren taş ve silah savaşının bilânçosu yedi şehittir. Yedi Türk kalleşçe öldürüldü. Fakat Lefkoşa sokaklarında zafer Kıbrıs Türk’ünündü. Girne Kapısı üstünde şanlı bayrağımız dalgalanıyordu ve sömürge askerleri saklanacak delik arıyordu.
27–28 Ocak olaylarının şehitlerini saygı ile anıyoruz. Onlar Ulusal Kurtuluş Savaşımızın bayraktarlarıdır. Nur içinde yatsınlar.
27 Ocak 1969
Yorum: 27 Ocak 1958. Bu tarih Kıbrıs Türkünün sömürüye, zulme, haksızlığa dur deyişinin tarihidir. Bu tarih gerçekten çok önemli bir tarihtir. Bu tarihi bu kadar önemli kılan olay ise, bir milletin evlatlarının yeri geldiği zaman düşmana karşı nasıl dik durulacağını göstermesi
açısından Girne Kapısında gençler tarafından düzenlenen mitingdir. Olaylar 15 ve 18 yaşlarındaki gençlerin sömürüye karşı birlik ve beraberlik sergileyerek gerçekleştirdikleri asil bir ruhun ve asil bir milletin sarsılmaz duruşudur. O, gençlerimiz büyüklerinden beklenecek hareketi söz konusu “VATAN” olunca kendilerine yaraşır bir şekilde göstermişlerdir. Olaylar bir hafta kadar sürmüş ve bu olaylarda bazı gençlerimiz şehitlik makamına yükselmişlerdir.
Burada önemli bir nokta ise şudur, asil Türk Milletinin evlatlarının vatanına ne kadar bağlı olduklarını göstermeleridir. Küçük yaştaki gençlerimizle bile başa çıkamayan düşmanlarımız büyüklerinden kim bilir nasıl korkuyorlardır.
TÜRKİYE’DEKİ BÜYÜKLERİMİZİ UYARIRIZ
Kıbrıs Türk Toplumu huzursuzdur. Yıllardır süregelen bu bozuk düzen idare, kendini yönetenleri seçme hakkından mahrum edilişi, çevresinde gördüğü haksızlıklar, yolsuzluklar, yersiz baskılar bu huzursuzluğu yaratmıştır.
Bizim yazmamız istenen bazı haberleri “fısıltı gazeteleri” akıl almaz bir süratle etrafa yaymakta ve bu haberler üzerinde yapılan yorumlar acı gerçeği ortaya koymaktadır. Bir okuyucumuz SAVAŞ’A yazdığı mektupta şöyle diyor: “Ben Kıbrıs’ta Toplumumuza huzur getirecek bir düzenin kurulacağından umudu kestim. Çünkü bu düzeni kuracak kişiler o düzen gelince koltuklarından olacaklarını biliyorlar. Aldıkları astronomik maaşı ve cakalı yönetici hayatını kaybetmek isterler mi? Elbette istemezler. O halde bu saltanatın devamı için mevcut durumun bozulmaması lazımdır.” Okuyucumuzun mektubu bu minval üzere sürüp gidiyor.
Maaşlar konusuna temas ediyor. Göçmenlerin perişan haline dokunuyor. Öğretmenlerin, memurların, polislerin artan hayat pahalılığı karşısında düştükleri sıkıntıları anlatıyor. “Yüz bin Türk’ün uğradığı felaket yüz kişinin mutluluğu için olmamalıydı.” Diye dert yanıyor.
Türkiye’deki büyüklerimizin bu huzursuzluğun nedenlerini bilmesi gereklidir. Şimdi Kıbrıs’taki çarpışmalar durdu. Rum yönetimi barikatları kaldırdı. Türkler öldürülmüyor.
Toplumun içinde aç ve çıplak yok demek ve halka empoze edilmiş mevcut idarenin devamından fayda ummak büyük bir hatadır. Çünkü Kıbrıs Türk Toplumu “Koyun sürüsü”
değildir. Bu toplum tayinle çoban istemiyor: kendisini yönetecek kişileri kendisi seçmek istiyor. Türkiye’deki büyüklerimiz bu gerçeği anlamalı. Kıbrıs Türk’lerine normal bir seçim yaptırarak istediklerini iş başına getirmek ve istemediklerini iş başından uzaklaştırmak imkânını sağlamalıdırlar
3 Şubat 1969
Yorum: Kıbrıs meselesinin çözülmeyişi ve bu durumum Kıbrıs Türkü için giderek bir zulme dönüşmesi üzerine yazar, Anavatanda ki büyüklerimizi uyarmıştır. Yazar bu uyarıyı yapmakta haklıdır. Çünkü bu topraklar Kıbrıs Türkünün vatanı ve Türkiye’de Anavatanları olduğu için bu uyarıyı yapmakta çok haklıdır. Mesele nerede ve kiminle tartışılırsa tartışılsın hep Kıbrıs Türkü haksız gösterilmiştir. Bu yanında adada Rum ve İngiliz zulmü Kıbrıs Türkünü adeta canından bezdirmiştir. Yanlı İngiliz yönetimin şımarık çocukları olan Rum’lar halkımıza fırsat buldukça zulüm yapmayı adet haline getirmiştir. Bu ve buna benzer olayların yıllarca yaşanması Kıbrıs Türkünün artık canına tak dedirtmiştir. Bu yüzden Türkiye ne olursa olsun bu meseleyi Kıbrıs Türkünün yararına biran evvel çözmek zorundadır. Zamanında Türkiye’de ki sözüm ona siyaset adamları adeta bu konuyu görmezden gelmiştir ve bu meselenin bu denli kanayan yara haline gelmesine onlar sessiz kalmıştır. Şunu hiç unutmamak gerekir ki “KIBRIS” bizim milli davamızdır. Yazarımızda bu hassasiyetlerin göz önünde bulundurularak biran önce çözümü istemektedir.
GÜDÜMLÜ YAYINLAR
Bundan dört hafta evvel bu sütunda yazdığımız “Lütfen gölge etmeyiniz” başlıklı yazımızda, İstanbul’daki Hürriyet ve onun sütkardeşi Yeni Gazete’de çıkan Kıbrıs’la ilgili bazı manşet haberlerden söz açmıştık. Gerçekle ilgisi olmayan bu haberlerden söz açmıştık.
Gerçekle ilgisi olmayan bu haberlerin kaynağını bulmanın bu balonları uçurtmaktaki asıl maksadı araştırmanın faydalı olacağını belirtmiş ve seçimler üzerinde Kıbrıs Türk Toplumuna bir oyun oynanmak istendiğini açıklamıştık. Aslında bu güdümlü haberlerin Kıbrıs’taki bazı eller tarafından Türkiye’ye ulaştırıldığından şüphe yoktur. Bu haberlerle Kıbrıslı bazı aydınlar yıpratılmak istenmekte, bazıları maksatlı bir şekilde övülüp Türkiyeli okuyucuya kahraman olarak takdim edilmekte, güdümlü haberlerin ardından güdümlü başyazılarla hükümet uyarılmakta ve iş Türkiye Dışişleri Bakanlığına açıklama yaptırmaya kadar gitmektedir.
Kıbrıs’taki Türk Halkının ne düşündüğü kimsenin umurunda değildir. Yeni Gazete’nin başyazılarını hazırlayan kişi filanı kahraman olarak takdim etmekle vazifelendirilmiştir. Bu yazılardaki fikirlerin çoğu zaman gerçekle bir ilgisi yoktur. Fakat uygulanan plana göre