1
2
Hz.Adem Neyi Biliyordu?
E-KİTAP
Mustafa KARNAS
3
Hz.Adem Neyi Biliyordu?
Mustafa KARNAS
Yayına hazırlayan /Kapak tasarım/ İç sayfa düzeni NOETİKART
Baskı:
1.Baskı MART 2019
Yayıncı Sertifika no:
32792
EKİTAP ISBN 978-605-7617-06-4
Basıldığı Yer:/Yayıncı:
Noetika Medya Yayıncılık Danışmanlık Bilişim Turizm Sanayi ve Tic a.ş
akıltaşı kitapları/akıltaşı yayınları Kamara Ofisleri-İstasyon Yolu Sok. No: 3
Altıntepe-Maltepe-İstanbul Telefon: (0553) 764 82 55 mail: [email protected]
(Tüm Hakları Noetika A.Ş/Akıltaşı Kitapları’na aittir.
İzinsiz Yayınlanamaz)
4 SUNUŞ:
Bu ESER, Mustafa KARNAS’IN özel meraklı guru- buna verdiği çok sayıda sohbetin ses kayıtlarının düzenlenerek KİTAP haline getirilmesinden mey- dana gelmiştir. Bu sohbetlerinde yazar, kitapla- rında anlattıklarının dışına çıkarak çok sayıda gizemli metafizik-ezoterik ve kuantum konula- rında bilgi vermenin yanısıra KUSURSUZ AKIL konusunda uygulamalı çalışmalar yaptırmıştır.
Metafizik, yani fizik ötesi yeteneklere, gerçekte ka- dim bilgelik, eski dönem ya da tarih öncesi dönem- lerde bir kült olarak, varsayımsal bir bakış açısı ile, HomoSapiens insan türünün evrimleştiği dönemde, ona paralel başka gelişmiş uygarlıkların da var oldu- ğunu kabul eder. Kerteriz olarak bu bakış açısı refe- rans noktası olarak kabul edildiğinde, bir yandan Platon’un efsaneleştirdiği Atlantis uygarlığından MU kıtası ulaşımına, oradan da Agarta olayına ulaşırız.
Eski inanışa göre, ilkel insana paralel olarak bu uy- garlıkların da var olduğu kabul edilir.
Pozitif bilim, doğal olarak tanımlayamadığı verileri değerlendirme dışı bırakarak, tarihi Mısır Medeniyeti ile başlatmak durumunda kalmıştır. Ondan önceki döneme de doğal ilkel dönem şeklinde tanımlama getirmiştir. Oysa dikkatli bir gözle incelendiğinde Mısır Medeniyeti sanki öncesi yokmuş gibi, (çünkü Mısır’ın erken, doğum, gelişme bölümleri yoktur)
5
sanki tek parça birden var olmuş medeniyetmiş gibi davranır.
Pozitif bilimin sınırları dışından kalmış olan diğer antik, kadim verilere ve efsaneye göre bütün kültürel ve bilimsel verilerin LEMURYA’dan göç etmiş olan Agarta’lılara bağlamak mümkün olmaktadır.
Mısır Medeniyeti’nden elde edilen günümüzde İtalya- Torino’da bir müzede bulunan “arınma” törenleri ile ilgili “Ölüler Kitabı”, ölenlerin arada yani Araf’ta kalmasın diye özel ve kutsal bir törenle öbür tarafa gönderilmesini sağlayan sırlarla ilgilidir. Bu sistem daha çeşitli şekiller alarak, tapınaklarda Yunan’da sonrasında Roma’da görülmektedir. Daha sonrasın- da ise tasavvuf’ta görülmektedir.
Aynı şekilde günümüzdeki birçok Akıl ve Ruh hasta- lıklarının isimlerinin Yunan Tanrı ve yarı Tanrıları- nın isimleri ile aynı olması bir tesadüf değildir. Bu- rada mikro-makro kosmos bağlantısı ortaya çıkar ve insan davranışlarının kökeni olarak kadim bir etki- lenme içinde olduklarını görürüz.
Buna göre, insanlardaki belli, belirsiz hislerin ve duyguların, özellikle hayal dünyasının ve rüyaların kökeninin başka bir soyut alem ile bağlantılı oldu- ğunu, insanın esrikleşme anlarında, yani kendi sı- nırlarını aştığı dönemlerde bu mücerret alem ile doğ-
6
rudan bağlantıya geçtiği, hem bu tür araştırmaların kökeni olmuş hem de tanımlanamayan bir çok olaya açıklık getirmiştir ki; bunlardan en önemlisi Melek kavramı ile Ruh kavramanın tanımlanmasıdır.
Bu bilgilere edebi bir bakış açısı getirildiğinde ve ka- dim birçok efsaneden ve inanıştan faydalanıldığında bir kült olarak eski uygarlıklara ait ve herhangi bir şekilde bilinçli, nereye ait olduğunu bilen başka soy- lara ait insan görünümlü kişilerin, kendinin farkın- da olarak ya da olmayarak yaşadığını bir varsayım olarak kabul edip, bunun üzerine edebi bir eser meydana getirebiliriz ve bu çalışma kendi içinde tu- tarlı olur.
Metafizik, insanın madde ile olan ilişkisini tanımlar.
İnsan normal koşullarda fizik ötesi değildir ve fizik kurallarına bağlıdır ama ne rüyalar ne de hayaller bu kurallara aldırmaz ve kendi dinamikleri içinde özgürce davranır. Bu durum da insana, fizik ötesine geçme umudu verir. Tasavvufta buna “marifet kapı- sı” denir. İnsanın madde ile ilişkisini yeniden tanım- lar bu durum.
Bu bilgiler ışığında günümüz dünyasına geldiğimizde başlangıç olarak Freud, onun çağdaşları ve talebeleri olan Adler ve Jung ve sonrasında Reich’in psikanaliz sistemine baktığımızda, işte tüm bu verilerin bu analizler üzerinde etkili olduğunu görürüz.
7
İçerik ve sırları ile bu eser, maddi dünya ile manevi dünyanın birbirlerini yok etmeden derin bir uzlaşma ile yaşayacağını göstermektedir. Bu uzlaşma maddi dünyanın içine gizlenmiş olan, manevi sırların yerle- rini izleyiciye gösterecektir. Artık onun için hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. O insana “Suyun üze- rinde yürüme yetisi” kazandırmazsak bile, o insanın maddi dünya ile barışmasını sağlayacak manevi köprüler oluşturabiliriz. Yediği ekmekten zevk alma- sını, içtiği suyun lezzetini fark etmesine kadar bir dizi değişim yaşayabilir insan. Ve insan öğretilmiş çaresizlik paradokslarından kurtulur, esrikleşmenin o kadar da kötü olmadığını fark eder.
Buna örnek olarak her zaman Ömer Hayyam’ı ver- mek gerekir; içkiyi kutsayan bu adam gerçekte neyi kutsamıştır, bir hammadde olarak içkinin kendisini mi, yoksa bir geçiş köprüsü olarak içkinin getirdiği esrikleşmeyi mi? Rubailerin de her zaman bir bilin- meyene özlem duyar Hayyam, kaybedilmiş, uzaklar- da terk edilmiş bir şeylerin hayali ile, yitik (samimi- yet) olanın peşinde olmuştur. İşte o kaybedilen ve Hayyam’ın farkında olduğu esrikleşme, ama gerçek bir manevi esrikleşme halidir. İnsanın, Tanrı’ya en yakın olduğu an.
Belki de insan kendini kaybettiği zaman, gerçek kendini bulacaktır. Titreyen elleri artık titremeyecek,
8
kekeleyerek konuşması sona erecek, herhangi bir insan karşısında ezilmeden, bükülmeden yaşamayı öğrenecek. Sırlar vardır, sırlar her yerdedir. Dahası bazen o kadar iç içe yaşarız ki onlarla, görmezden geliriz. Birçok olağanüstü deneyimleri bizlere yaşa- tacak o sırları fark etmeden yaşarız. İşte bu sohbet- ler insanlara sırları fark ettirmeyi öğretmeyi hedef- lemektedir.
Simyacılık, geler geçer bilgiler çerçevesinde değer- lendirildiğinde, adi metalin altına dönüştürülmesi olarak bilinir. Oysa gerçeğin bir başka yüzü daha vardır. O da; bu işlemin gerçekte sembolik bir önemi olduğudur. Kadim bilgelerin söyledikleri ve kadim bilgelik manifestoları, altından başka bütün maden- leri erken doğmuş madenler olarak görür, gerçek ve tam doğumun sağlanması için diğer madenler, özel- likle civa ve kurşun çeşitli yöntemlerle, özellikle H.
Süleyman’ın Anahtarı isimli muska ve tılsım kitabı- na bağlı bilgilere dayanılarak işleme tabi tutulur.
Böylece adi metal, altın olur.
“Aslında öyle olmadığını” anlamak, farkındalık bu açılımların içinde sayılabilir. Başlangıçta önemsiz gibi görülen birçok işaret ve detayın film içinde kul- lanılarak, o değerlerin ilerleyen bölümlerde, her biri- nin kaderinde nasıl etkili olacağını görecektir.
9
Ve kavramların tanımlanması, izah edilmesi, örnek- lendirilmesi de sohbetlerin işlevlerinden birini oluş- tur. Çünkü günümüz insanı gerçekten de çok kul- lanmasına rağmen kavramları tanımlamakta güçlük çekmektedir. Aşk, sevgi, nefret, öfke, karanlık, ay- dınlık, anlamak, farkında olmak, kader, kaza, bela, şans ve diğer bütün kavramlar. İşte modern insan bunları tanımlarken, sadece örneklemelere giderek ve kıyas yolu ile o kavramı anlatmaktadır. Benim sistemimde ise bu kavramlar açık ve net bir şekilde, farkına varılarak tanımlanabilir. Aşk dediğimizde, onun tam olarak ne olduğunu, her insanın beyninde bir ışık yanmış gibi anlatabiliriz. O kişi o zaman bil- menin heyecanını tadacaktır.
Artık insan keşfedilmiştir. Ele alınmıştır, onu işle- meye, aydınlatmaya, bilincini uyandırmaya ve bir pırlanta gibi parlamasını sağlamaya çalışıyoruz.
Ne yazıktır ki; karnını doyurmayı asla unutmayan insan, ruhunu doyurmayı hep ihmal eder. Doyurul- mayan aç ruh köpekleşir, arsızlaşır zamanla. Ama insanı suçlamamak gerekir. Çoğu insan ruhunu na- sıl besleyeceğini bilmez. Ruhun gıdası nedir bilmez.
İşte bu sohbetlerin heyecanlarından biri de budur, ruhun beslenmesi ve ruhun nasıl gıdalanacağını in- sanlara öğretilmektedir.
10
KUSURSUZ AKIL, GÖRÜNMEYEN BALONLARI GÖRÜR…
Kusursuz Akıl, görünmeyen balonları, görünür hale getirir. “Ahmet Çavuş” hikayesiyle bunu paralel ola- rak anlatayım size. Bir karayolu işçisi var, amele, adı Ahmet. Uzakta bir arazide çalışıyorlar. Mühen- disle falan takışıyor ve uyumsuz olduğu için bunu işten atacaklar, ama mühendis daha ağır bir ceza vermeyi düşünüyor. Çağırıyorlar Ahmet’i ve “Ahmet sen iyi bir adamsın. Seni bundan sonra amele başı yaptık. Çavuşluk yapacaksın” diyorlar. Ahmet, çavuş olduğuna seviniyor, tabi. Hava basıyor arkadaşları- na, hepsi ameleydi ya, o çavuş şimdi. Sonra yavuk- lusuna, ana-babasına, her yere yazıp söylüyor bunu.
Yani, çavuşluğunun üzerine yatırım yapıyor. 3-5 ay böyle geçiyor. Sonra mühendis bunu çağırıp, “Yahu Ahmet, biz seni okur-yazar biliyorduk, çavuş olman için okuma-yazma bilmek zorundasın. Kusura bak- ma, sana artık çavuşluk yaptırmayacağız” deyip gönderiyor. Ahmet’in kabiliyeti amelelikten öte değil ama ömrünün geri kalanında hep çavuşluk işi arı- yor. Kimse de ona çavuşluk işi vermiyor ama o da bunu gururuna yediremediği için, bir kere yukarı çıkmış, bir daha alta inmemek için, açlıktan sürüm, sürüm sürünüyor.
11 MEVCUT DURUM ENERJİSİ…
Ya mevcut durumunuzun bir enerjisi vardır, ona yö- nelik bir şey yaparsınız ya da bir hayaliniz varsa, hayalinizin gerektirdiği donanıma sahip olmaya çalı- şırsınız. Ahmet Çavuş olayı, “Havuç Politikası”dır.
Bu önerilse de, bunu kabul etmeyin, nerede olduğu- nuzu bilin. Bazen havuç gösterirler size, donanımı- nız eksikse, oraya girmeyin. Ahmet, “Benim okuma- yazmam yok. Benden çavuş olmaz” veya “Ben oku- ma-yazma öğreneyim de, ondan sonra çavuş olayım”
demeden hemen atladı. İşte, havuç budur. Kapitalist sistem, önce insana havuç gösterir, sonra da don- gömlek ortada bırakır. Milyonlarca insan bu şekilde havuca takılır. Bunun, “Balonları görmek” ve “Ken- dimizi bilmek” ile alakasına bakalım. Biz kendimizi nasıl biliyorduk? Başkalarından… Şimdi, elimizde görünmeyen bir balon olduğunu düşünelim.
BALONU ŞİŞİRİYORUZ…
Biz bu balona hayat diyelim, başarı diyelim vs… Ba- lonu şişiriyoruz ama ne kadar şişireceğiz biz bu ba- lonu? Balonun bir dayanma kapasitesi var. Sürekli şişirdiğinizde, o bir yerde patlayacaktır. Ama biz ba- lon patlamasın istiyoruz. Balonun şiştiğini de göre- miyoruz. Şişiriyoruz bir miktar, sonra bir miktar da- ha şişiriyoruz, “Ya hemen şimdi patlarsa?” Peki, bu bilgiyi bize kim veriyor? İşte, metafizik bu işe yarar.
Birileri kapasitemiz hakkında bir ön yargı geliştirip, diyor ki; “balonu yeterince şişirdin, bak patlayacak şimdi.” Bunu 5 kişi dediği zaman, tamamdır, bitti
12
işiniz. Siz gerçek potansiyelinizi bilmiyorsunuz. Belki de hayatınızdan çok daha yüksek verim alacaksınız.
Onlar da bir şey bilmez, öylesine söylerler halbuki.
Milyarlarca insan, balonu göremediği için, gerçek potansiyelini bilmeden yaşıyor ve gerçek potansiyel- lerine ulaşmadan bir ömür tüketiyorlar.
KUSURSUZ AKIL BURADA İŞE YARAMAYA BAŞ- LIYOR..
İşte, kusursuz Akıl burada işe yaramaya başlıyor.
Yani, balonu nasıl görünür hale getireceksiniz? Bu- yurun, size bir Akıltaşı sorusu… Anlattığım denk- lemdeki gizemi de bulmaya çalışın. Bir gizem, bir sır var işin içinde, onu da bulmaya çalışın. Bazı şeyler söyledim, “Patlayan balon, patlamış balon…” Bakın, şöyle izah edeyim; Siz bir insansınız ve belli bir yer- desiniz, diyelim. Kendiniz hakkında bir fikir oluş- turmanız lazım. “Ben kimim? Nasıl bir insanım? Ka- pasitem nedir?” Bu fikri nereden oluşturacaksınız?
Aynaya bakıp anlayamıyorsunuz. Başkalarının, or- tak, kolektif aklının, size olan yansıtılmış bilgisi, size kendiniz hakkında bir fikir veriyor. Bu fikirle siz,
“Benim potansiyelim bu kadar” deyip, balonu o ka- dar şişiriyorsunuz. Daha yukarısını şişiremiyorsu- nuz çünkü bilmiyorsunuz şişirmeyi ve ömrünüz biti- yor. Diyelim ki, biri öğretmen ama aslında çok kuv- vetli bir ticari yeteneği var. Öğretmen olmasa holding sahibi olacaktı. Fakat kendisi hakkında oluşturduğu fikri bu yönde olduğu için, “Bak öğretmensin. Maa- şın garanti, devletten ve sağlam vs.” kendi potansi-
13
yelinin farkında olmadan balonu birazcık şişirmiş işte.
BAŞINA BİR İŞ GELDİĞİ ZAMAN…
Peki, ne zaman gerçek potansiyelinin farkında olu- yor insan? Başına bir iş geldiği zaman… Benim elimde bir tane “Öğrendiğim” bilgi var, bunu örnek olarak vereceğim size. Lise talebesiyken bir edebiyat hocamız vardı. Beni de çok severdi çünkü edebiyatta çok iyiydim. Karı-koca komünist oldukları için, 80 ihtilalinde bunları öğretmenlikten attılar. E çoluk- çocukları var, aç mı, kalacaklar? Adam ne yaptı bili- yor musunuz? O zamanlar Anadolu Liselerine hazır- lık kitapları vs. basmaya başladı ve çok zengin oldu.
Bana, “Bilseydim, daha önce giderdim” dedi. Bir ma- raz çıkıyor ve adam geçinebilmek için bu işe yöneli- yor. Kalsa, oradan emekli olup gidecek. O dönemde de bu tür kitaplar çok kıymetliydi. Nerede, kim yaza- cak onları? O kadar akıl yoktu kimsede. Bir tanesi de Koton’un sahibidir, kadın öğretmen kökenlidir.
Bir şekilde denize itmişler bunu ve potansiyeli ortaya çıkmış.
14
POTANSİYELİMİZİ ÖLÇMEMİZ GEREKİYOR…
Demek ki, bizim balonu görünür hale getirmek için, potansiyelimizi ölçmemiz gerekiyor. Zihnimizde biz bunu yapabiliriz. Kendimizi değişik yerlerde deneyimleyerek… Bakın, sadece zihinsel olarak deneyimleseniz bile kendi kapasitenizi görürsünüz.
Çünkü onu hissedersiniz siz. Mesela, kendinizi bir yerde Ceo olarak görün, holding yönetiyorsunuz. Zi- hinsel olarak, bunun size keyif mi, yoksa sıkıntı mı, verdiğini hissedebilirsiniz. Zihinsel olarak bir işten keyif alabiliyorsanız, elinizin uzantısı olarak yapabi- liyorsanız, potansiyeliniz yüksektir. Bundan dolayı, bir “Tersine mantık” üretirsiniz. Tersine mantığı, yi- ne börekle örneklendireyim. Biri size, “Bu sıcak ve soğutulmaması için 3 dakikada tüketilmelidir” dedi- ğinde, onu yediğiniz anda bittiniz. Bunun gibi kaç tane dayatma var, sizin potansiyelleriniz hakkında, bir fikriniz var mı? Bundan dolayı, balonları görünür hale getirmeniz ve test etmeniz lazımdır. Test ederek adım, adım gidebilirsiniz. Ben haftada 3-4 kere bu testleri yapıyorum, sürekli potansiyelleri test ediyo- rum. İnternet sitemde sorduğum soruların amaçla- rından bir tanesi de, görünmeyeni görünür hale ge- tirmek.
15
İLETİŞİM AĞINDA NE OLUYOR…
Mesela, iletişim ağında ne oluyor? Diğer türlü, hep başkalarının üzerinden ürettiğiniz fikirlerle hareket edersiniz. Ana-babanız bile yapabilir bunu size.
“Tamam, oğlum çok şişirdin. Patlamasın…” Nereden bileceksiniz gerçek kapasitenizi? Biraz evvel şifresini verdim. Aradığınız şey, maddi bir resim olmamalı., duygulanım alanı olmalı. Orayı hiç görmeyin, bakın, sunulanı da görmeyin. Size cazip bir öneri gelebilir.
Mesela, bana birisi “Hoca, gel sana bir televizyon programı yapalım” diyebilir. Bu bir resimdir. Benim ilk soracağım soru şudur; “Burada keyif alanım var mı, yok mu?” Keyif alanım varsa doğru iştir, yoksa doğru iş değildir. Bunu sabite aldığınız zaman, o sa- bitlik size yol haritası olur. Oradan oraya, bir bakar- sınız ki, hakikaten adım, adım gidiyorsunuzdur doğ- ru yere. Ama sabit tutmanız gereken alanı bileceksi- niz, benim bildiğim gibi. Benim kendimi gerçekleş- tirdiğim alan dinginlik alanıdır. Hiçbir şeyin onu bozmasına izin vermem. Bilen bilir, ben çok sertim- dir bu konuda. Alanıma kimse müdahale edemez, anında cevap veririm. 10 saniye fırsat vermem. Bir şey keyif alanınızı bozuyorsa, onu yok etmeniz lazım.
Ya kaynağı yok edin ya da uzaklaşın ondan.
16 RIZA GÖSTERMEK…
Resim alanınız bozulmasın diye bu tür müdahalelere rıza gösterirseniz, bu sefer de keyif alanınız bozulur.
Kimin gözünde, nerede olduğunuz hiç önemli değil, nerede keyif alıyorsunuz orada olacaksınız. Yani, domateslere değil, kasalara takılacaksınız. Bırakın, herkes sizsin domates peşinde olduğunuzu düşün- sün. Dedik ki, her şey kendi zamanını ve gerçekliğini yaratır. Bu “Örüntü”dür. Enerji nedir? Bir birikim- dir. Yani, çerçevelenmiş bir şeydir. Enerjinin, aynı zamanda da bir mekanı olması gerekir. Mesela, su bir enerjidir, bardak da enerjinin mekanıdır. Bir enerjinin görünür hale gelmesinin tek yolu, bir me- kanda sabitlenebilmesidir. Yoksa enerjinin kendisi, kainatın tamamına ait olduğu için, enerjiyi kullana- mazsınız. Bunu kullanmanın tek yolu ki, sistem de bunun üzerine kurulmuştur, onu çerçevelemek zo- rundasınız. Doğada akan, normal bir suyu düşü- nün. Onu içmenizin tek yolu var, herhangi bir şekil- de suyu çerçevelemeniz gerekiyor. Dudağınızı bile uzatsanız, o da bir çerçevedir. Yani, su kalkıp ağzı- nıza gelmez.
17 ÇERÇEVELEMEK…
Enerjiyi çerçevelemeye mecbursunuz. “Çerçevele- mek” demek, “Ona bir mekan sunmak” demektir.
İşte, melekçilerin yanıldığı nokta da burasıdır, “Me- kan sunmak…” Eğer mekan kirliyse, içindeki enerji- nin de iyi olma ihtimali yoktur. Buradan ortaya ne çıkıyor? Mekan sizsiniz, enerji de sizsiniz ama me- kan, aynı zamanda sizin bağlaşıklıklarınızdır. Yani, bir insan düşünün ki, Allah gökten karşısına bir me- lek indirse, kendi gözüyle baktığı için, onu çirkef gö- rür. Dış dünyayla kurduğunuz ilişkilerin ağı, sizin mekan enerjinizdir. Mekan enerjiniz, iç enerjinizi kontrol eder, siz de mekan enerjinizi. Her şey etkile- şim içindedir. Bundan dolayı, bu etkileşimde mekan enerjisine çok dikkat etmeniz gerekiyor. Hadi yine
“Başarı” vs. diyeyim, bazı kodlar vereyim size. Başa- rı nedir? Siz, bir alanı çerçevelemişsinizdir ya da is- tiyorsunuzdur. O alanı çerçevelersiniz ve alan varlı- ğını sürdürür. Diyelim ki, siz emlakçılık yapmak is- tiyorsunuz. Ama sadece istiyorsunuz… Sonra gidip bir emlakçı dükkanı açıyorsunuz ve oturuyorsunuz.
Bir kişinin yazar olabilmesi için, bir kitabının yayın- lanması lazım. Sizin de emlakçı olabilmeniz için, bir tane satış yapmanız lazım.
18
ÇERÇEVELEME MEKANI YARATIR…
İşte, bu bir çerçevelemedir. Yani, yaptığınız her ha- reket, kendi zamanını ve gerçekliğini yarattığı için, her çerçeveleme de mekanını yaratır. Peki ne çıkar ortaya? Bakın, bazı mekanlar enerjinizi yutar. Ne- denlerine girmeyeceğim, çok Spritüel alanlar onlar.
Semtler, mahalleler, binalar, insan grupları, lokasyonlar… Mesela, Beyoğlu’nun insan içindeki
“Özlük Enerjisi”ni yuttuğuna inanıyorum ben ve ora- lara girmiyorum. Orada çok fazla başarısızlık, çok fazla düşkünlük var. O “Düşkünlük” enerjisi sizi çerçeveliyor ve böylece kendi mekan enerjiniz, size kendinizi gerçekleştirme fırsatı vermiyor. Bundan dolayı, böyle döküntü mekanlarda, döküntü insan- larla fazla mesai yapmayın.
KUSURSUZ AKIL SÜREKLİ KENDİ GERÇEKLİĞİNİ ÜRETİR…
Şimdi, Kusursuz Aklın bir yöntemi daha vardır. Bu uzun bir ders, madde, madde gidiyorum. Kusursuz Akıl, sürekli kendi gerçekliğini üretir. Bakın, bunu unutmayın. Sürekli kendi gerçekliğini üretir ve üre- tilmiş olan başka gerçeklikleri de, benim gibi dalga geçer ve kabul etmez. Bunun basit bir nedeni vardır.
Çünkü siz kendi gerçekliğinizi ürettiğiniz zaman, kendi bağlaşıklıklarınızla beraber, kendi Paradigma- nızı üretmiş olursunuz. Eğer öyle olmaz, merkezi kendiniz oluşturamazsanız, başka bir merkezin çe-
19
kim alanında, dönmekte olan bir elektron haline ge- lirsiniz. Elinizdeki tek çare, elektron olmaktan vaz- geçip, proton olmak ve bir çekim alanı yaratmaktır.
Bunun da tek yöntemi, dayatılan hiçbir gerçekliği kabul etmemektir. Börek olayındaki gibi, basittir ama budur. Birinin kendini gerçekleştirmiş olduğu alana takıldığınız zaman, kendi proton alanınız asla olmaz. “Reddiyeci” olacaksınız. Yani, birini kasıtlı olarak kazanmaya ya da kaybetmemeye çalışmaya- caksınız. Buna da, “Hesapsızlık konumu” denir.
AÇIK BİLİNÇ…
An’da yaşadığınız zaman, “Açık Bilinç” olursunuz.
Öğrenme konusuna gelirsek, diyelim ki, ben bir sürü şey biliyorum. Nerede bunlar? İlginç bir şey, değil sistem nasıl gelişiyor? Ön bölgedeki Frontol Lob, sü- rekli dış dünyayla iletişim halindedir. “İletişim” de- mek, zaten “Öğrenmek” demektir. Ama bu nasıl bir
“Öğrenmek”tir? Şimdi, iletişim ağı içinde, bize tril- yonlarca bilgi akar. Peki, hangilerini kaydederiz?
Limbik Sistemde işlediğimiz bilgiyi… Limbik Sistem- de işlenilmiş bilgi, “Öğrenilmiş değer” olarak kayda geçer. Limbik Sistem, duygulanım alanıdır. Ben, duygulanım bağı kurmadığım bir semte, 250 kere de gitsem, kale almıyorum bile. Hiçbir zaman da aradı- ğım yeri bulamam. Çünkü dikkate bile almıyorum.
DİKKATE ALMAMAK…
20
Mesela, benim sistemimde “Dikkate almamak” var- dır. Biri konuşurken, söyledikleriyle ilgilenmediğim- de, duymam bile söylediklerini, “Tak!” diye kapatırım sistemi, o istediği kadar anlatsın. Kayıt yoktur bende ve bu insanların en kızdığı şeydir. Şimdi, bir şeyi öğrenmek durumundaysanız, buna mecbur bırakıl- mamanız lazım. Çünkü onunla duygulanım bağı ku- ramazsınız. Çocukların ders çalışması gibi… Bilgisa- yarda gözü kapalı şekilde, süper zeka oyunları oyna- yan çocuklar, iki tane Türkçe cümleyi ezberleyemi- yorlar. Çünkü ikisiyle farklı duygu bağları kuruyor.
1- Öğrenmek istiyorsanız, sevdiğiniz şeyleri öğrenin.
Otomatik zaten, hemen öğrenirsiniz. 2- Bilgiyi he- men çerçevelemeyin, zihninizin içinde serbest dola- şıma bırakın. Bırakın ki, o orada neşelensin. Oradan oraya, buradan buraya geçsin. Orada mizaha dön- sün, burada edebiyata… Zaten nöron kümeleri ara- sında dolaşır o bilgi ve siz de onu hissedersiniz.
Formülü, sadece sevdiğiniz şeyleri öğrenmektir. Bu- nu yaparsanız, benim gibi çok bilgili bir insan olur- sunuz. Ben sadece sevdiğim şeyleri öğrenirim ve is- tisnasız sevmediğim hiçbir şeyle de ilgilenmem. Ben sadece ve sadece belgesel seyrederim, başka hiçbir şey seyretmem. Cıvata vs. belgeselin konusu ne olursa olsun, mühim değil, saatlerce seyrederim.
Ama bir diziyi kimse seyrettiremez bana. Haberleri seyrettiremez, politika seyrettiremez, tartışma sey- rettiremez, hiçbir şey seyrettiremez, seyretmem çün- kü. Gazete okumam, yüzüne bile bakmam. Eskiden çok okurdum ama artık bir köşe yazarına bakıp,
“Senin bana söyleyeceğin ne olabilir ki, seninle za- manımı kaybedeyim?” diyorum. Ama İngilizce öyle
21
kaynaklar da buluyorum ki, dehşet şeyler. Mesela, 40-50 sayfalık makaleler, alıp okuyorum. O “Altın”
makalesi gibi, keşfettim ve ıcığını-cıcığını öğrendim o işin. Yarın hemen imalata geçiyorum… Bir bitki ve bir maden var, ikisinin karakteri farklı birbirinden.
MADENLER BİTKİLER GİBİ FOTOSENTEZ YAPA- BİLİR Mİ…
Soru şu; Madenler, bitkiler gibi fotosentez yapabilir mi? Yani, altın eksek büyür mü? Ben bunu seneler önce söyledim, şimdi yaptılar. Ama bu simyadır za- ten. Aminoasitlerden ürettikleri protein kristalinin içine altını koyuyorlar, üstüne X-ray ışınını verince de altın büyüyor, çoğalıyor. Alın size altın fabrikası, bu kadar basit. Bir tane kimyacı bulacaksınız, o size aminoasitleri proteine çevirecek, hepsi bu. Aminoa- sitleri her yerde bulabilirsiniz ama proteini bulamaz- sınız. Aminoasitten üretmeniz lazım çünkü çeşit, çeşit protein var. Bunu benim yapıp yapmamam önemli değil. Bilgisine sahip olmam hoşuma gidiyor çünkü metafizik size, bir madenin, bitki gibi dav- ranma ihtimalini düşündürtüyor. Neden olmasın, enerji enerjiye dönüşüyor. Çünkü her şey titreşim halinde, bitkinin fotosentez yapıyor olması, metalin yapamayacağı anlamına gelmez. Kanununu değişti- rirsiniz, yapar. Zihniniz açık olacak, bir kuralın esiri olmayacak.
22 RUH GÖÇÜ…
Bir Afrika kültürü olan Animizm’de, Ruh hayvanlara transfer edilir. Bu aslında “Ruh Göçü”ne girer. Ör- neğin, bir panteri Avatar olarak kullanıyor, panter gidip birilerini öldürdükten sonra, ruhunu geri çeki- yor. Bu, var ya da yok ama bir fikir veriyor. Şimdi soru şu; İnsan zihni, başka bir canlıyı Avatar olarak kullanabilir mi? Diyelim ki, bir sineğin zihnine girdik ve sineği kontrol ediyoruz. Sineğin Matriksinden ev- renin nasıl bir yer olduğunu görürüz. Çok az bir şey bu. İşte metafizik, insanlara bunları düşündürür.
Fakat zahiri, sizi kilitler. “Sıcak börek, kendi zama- nını ve gerçekliğini yaratır” cümlesini size kurdurt- maz, engel olur. Daha bunun gibi niceleri var.
- Belki o gerçekliği biz de yanlış anlıyoruzdur.
Belki de kurdurtuyordur…
İşte, bundan kurtulmaya çalışmalıyız. Bunları benim söylüyor olmam, her şeyden kurtulduğum anlamına gelmez, sadece farkındayım. Tabi ki, bende üretilmiş bir sürü zaman ve gerçekliğe yakalanıyorum, yaka- lanmama imkanım yok. Ama en azından biliyorum ne olduğunu. Bazı şeylere de keyif aldığım için, bile- rek yakalanıyorum. Önemli olan, bunun farkında olmak. Diyelim ki, bineceğiniz otobüs sizden 10 sa- niye önce kalktı, koşsanız yetişeceksiniz. Ben koş-
23
muyorum, “Gitsin, bir sonrakine binerim” diyorum.
Bu bile bir farkındalıktır. Kendi zaman ve gerçekli- ğimi yaratıyorum.
- Geçen gün Ömer Çelakıl’da çıkan İndigo çocuk- lar, benim çok ilgimi çekti. Çünkü son zamanlarda onlarla birçok yerde karşılaşmaya başladım. Hatta ben, televizyonda Illuminati’yi konuşurken sizi tanı- dım. İnternette araştırma yaparken, “Galaktik Fede- rasyon” diye bir siteye denk geldim. Bu site, gerçek- ten inanılmaz beyin yıkıyor. Siteyi öyle bir hazırlamış- lar ki, insanın orada kendini bulamama imkanı yok.
Çok zekice yapmışlar. Ben de bu “Yıldız Çocuğu” fik- rini benimsemiştim.
Herkes benimser…
- Evet, insan kaptırıyor kendini. 1-2 gün “Sevgi Pıtırcığı” şeklinde dolaştım. Daha sonra, “Bu site ne- yin nesiymiş?” diye, çürütme amaçlı araştırırken, bu- nun çok fazla yapıldığını, hatta haftada bir kere, en fazla okunan siteye ödül verildiğini ve Illuminati’yi buldum. Illuminati’ye bakarken sizin program dikka- timi çekti vs. Fakat insanlar buna gerçekten inanıyor.
Ben fizik tedavisine gittiğimde bana, “Sen İndigo mu, çalışıyorsun?” diye, sordular. Gerçekten inanmışlar ve gözlerinde öyle bir şekilde görüyorlardı ki, “Sen İndigo çocuğusun” diyorlardı. Bu çok yaygın bir şey aslında...
-
24 - İNDİGOLAR….
Evet, büyük aldatmacanın bir parçası da, bu İndigo Çocukları. Şöyle ki, bir efsaneye insanları inandırıp,
“Şizoit Toplum” yaratıyorlar. Bu eski klan toplum- larda da vardır. Sizi klanda tutabilmek için, dış dün- yayla ilgili hikayeler anlatırlar. “Şu dağda canavar var, şu sesler bilmem ne, rüzgarın sesi şudur vs.”
şeklinde toplumsal Şizoitlik başlatıldıktan sonra, insanların hayal gücü bunu çoğaltmaya başlar. Böy- lece insanlar da hikayenin bir parçası olur ve onlar da hikayeler anlatmaya başlar ve kimse klanı terk edemez hale gelir. Mesela, “A, günaha girdin. A, bu çok sevap vs…” Ben tartışıyorum, günah nedir? İyi bir şey midir?
- Tanrının yasalarına karşı gelmektir. İyi değil- dir.
Ya, aksini ispat edersem? Bakın, bir metafizikçi ka- lıplardan gitmez. Eski sohbetlerimde, size sevabı ve günahı anlattım ve size aklın yolunu gösterdim. Ak- lın yolundan giderseniz, doğruyu bulursunuz. Baka- lım neymiş günah…
25 GÜNAH NEDİR…
Kusursuz Aklın birinci maddesinde olduğu gibi, Akıltaşı’na vuracaksınız. Günah da, diğer her şey gibi enerjidir, kavramdır, bilgidir. Başka hiçbir şey değildir. Şimdi günahı inceleyelim isterseniz, dina- miklerini soralım. Günah ne işe yarar? Bakın, gü- nah, sevabı görünür hale getirir. Neymiş? Sevabın bir parçasıymış. Peki, sürekli sevap işleyen bir in- san, aslında ne yapıyordur? Bu sebep-sonuç ilişkisi neyi doğurur? Kibri… Yani, çok sevap işlediğiniz za- man, bu en sonunda kibre döner ve kibir, şirk koş- maktır.
- Ya, öyle olmuyorsa hocam?
Ama öyle oluyor işte. Çünkü çok sevap işlediğiniz zaman, ödüllendirilmeyi bekliyorsunuz. Sistem ora- ya götürür sizi. Peki, doğru olan nedir, Tanrı siste- mini nasıl kurmuştur? Demiş ki; “Ben günah işle- meyen kul istemiyorum. Günah işleyin ama tövbe kapısı açık.” Tövbe kapısına inanmak nedir? Sürekli sevap işleyen bir insan, neden tövbe kapısını kul- lanmıyor? “Tövbe Kapısını Kullanmak” metafizikte ne anlama gelir? “Teslimiyet”, “İman Etmek” demek- tir. Bunu şöyle düşünün, bir insan, bir hareket ya- pıyor. Bunun adını koymayalım, bunun adı yok.
Yaptığı hareket “Enerji Konumu”dur. Yalnız, adını koymadık bunun. Biz, bu hareketi “Günah” olarak çerçevelediğimiz zaman, Tanrı’nın kelamından dolayı
26
otomatikman “Ceza”yı ve aynı zamanda da “Tövbe Kapısı”nı üretiyor.
TÖVBE KAPISI…
Peki, tövbe kapısını kullanması, “Teslimiyet, İman Etmek” demektir. Bunu kullanabilmesi için de, önce günah işlemesi gerekiyor. Allah, Hz. Eyüp ve şeytan arasında bir diyalog var, onu hatırlıyor musunuz?
Şeytan diyor ki; “Kulların sana ne kadar sadık?” Al- lah Hz. Eyüp’ün sabrının yüksek olduğunu söylüyor.
Şeytan da Hz. Eyüp’e hastalık, yoksulluk gibi her türlü melaneti veriyor. Fakat o her defasında şükre- dince Allah; “Ben çok cömerdim, bir kere de istese- ne. Hastasın, sağlık istemiyorsun, yoksulsun servet istemiyorsun. Bu ne kibir?” diyor. İşte, tevekkül ile tenezzül arasındaki fark. Tenezzül, Allah’a iman et- memektir. Siz bu noktada, sevaba tenezzül etmekle, başka bir şeye daha tenezzül ediyorsunuz. Mesela, bulunduğunuz konumda, birinin dayattığı şartlara karşı sizde şöyle bir düşünce yaratıyor; “Ben buna uymazsam, paramı kaybedeceğim, işimi kaybedece- ğim, kötü duruma düşeceğim vs.” Literatürde buna
“Tenezzül etmek” denir.
27 TENEZZÜL…
Tenezzül etmek, boyun eğmektir. Mesela, “Fırsat Suçları” vardır. Adamın öyle bir niyeti yokken, ma- sanın üzerinde bir 100 Lira görür. Açtır ve parayı alır, gider. Bu tenezzül etmektir. Veya biriyle tanışır, bu kendisine faydası olacak biridir ve ona boyun eğer. Bu da tenezzüldür. İnsan iki nedenden tenez- zül eder, ya bulunduğu durumu korumak, ya da daha ileri bir safhaya geçmek için. Bu alanın adına biz, “Tahammül Alanı” diyoruz. Tahammül Matriks alanında kaldığınız zaman, önünüze iki tane gerçek- liği birden açar. Biri tenezzül, diğeri tevekküldür.
Tenezzül etmek, bir şey yaparak veya bir şeye boyun eğerek, ondan bir kurtuluş yolu aramaktır. Tevekkül etmekse, onu reddetmek ve “Ben Allah’a iman ediyo- rum. Onun kuluyum, o bana yardım eder” demektir.
Takva, Allah’ın kurallarıyla yaşamaktır. Takva sahi- bi, takvasını, “Ben takva sahibiyim” dediği anda kaybeder. Allah, kuluna kibirli olmayı yasaklamıştır.
Bir insanın, bunu otomatiğe bağlayıp, kendi hayatını yaşamak yerine, “Ben hayatımı sevap yapmaya ada- dım” demesi, Allah’la yarışmasıdır. Çünkü kendi gerçekliğini yaşamıyor.
VESİLE OLMAK…
İnsanın kendi gerçekliğinde, yaradılış sebebi olarak
“Vesile Olmak” diye bir şey vardır. İnsan vesile ol- mak için yaratılmıştır. Eğer sizin işleyeceğiniz bir günahtan dolayı, başka biri bir yaşam alanı kazana- caksa, siz o günahı işlemelisiniz. Ben burada “Gidin
28
günah işleyin” demiyorum. Ama şunu diyorum; Bir insan yaşarken, önemli olanın günah ya da sevap işlemesi değil, imanını kaybetmemesi olduğunu bil- melidir. İmanını kaybetmemesi de, tövbe kapısıyla izah edilebilir. Yani, bir insan, bir deneyim yaşar, belki de kötü bir şey yapmıştır ama sonra tövbe eder, “Ben yanlış bir şey yaptım” der. İşte bu, hep- sinden daha değerlidir. Bir kitap okumuş ve kendin- ce sevap yapıyor değil mi?
HZ.MUSA BİLMİYOR…
Allah sana bunun iznini vermemiş ki. Hz. Musa ile Hızır’ın hikayesi gibi, Hz. Musa her şeyi bilmiyor, kendince bir fikir üretmiş, yapılanı günah olarak al- gılıyor. Diyelim ki, babanızın bir serveti var ve siz de Psycho’ya bağlamışsınız, “Ben bunu sevap için dağı- tacağım” diyorsunuz. Siz onu dağıtırken, aynı za- manda başka yerlerde ölüm kapıları açarsınız. Bu- nun için sizden beklenen, bizim “Yüksek Farkındalık” dediğimiz, sistemin içinde akışkan bir şekilde yaşamaktır. Günah işlerseniz, tövbe kapısı açıktır, tövbe edersiniz. Allah, yarattıktan sonra iki tane kanun koymuş, biri tövbe etmek, diğeri de te- vekkül etmektir. Sizse, “Rızkımı patron veriyor. Ben ona biat edeceğim” veya “Melekler veriyor, Rafael’den isteyeceğim” diyorsunuz. İnsanın bulunduğu yeri anlatıyorum. Bunun için, rahat olmalısınız. Bir me- tafizikçi, bunu tabu olarak görmez. Zaten sınır belli-
29
dir, “Sevap iyi bir şeydir” deyip, hemen bunu sınır- lamayın.
SEVAP YERİNE GÖRE KÖTÜ BİR ŞEYDİR…
Sevap, yerine göre kötü bir şeydir. Perspektifinize, nasıl algıladığınıza, nereden baktığınıza bağlıdır. Di- yelim ki, babanızın fabrikasını satıp, 100 Milyon Do- ları gidip bir camiye bağışlıyorsunuz ve 100 kişiyi de orada işsiz bırakıyorsunuz. Şimdi sevap mı, oluyor bu? Bazılarına göre sevap. Burada şunu anlatmaya çalışıyorum, algı bir şeye anlam yükler. Sizin algınız bunu sevap olarak algılayabilir ama bu sizin kendi ürettiğiniz gerçekliktir. Asıl gerçeklikte o ne, neye vesile oluyor, hangi sistematiğe? Hızır’la Hz. Musa hikayesinde, Hızır’ın çocuğu öldürmesindeki veya sandalı delmesindeki “Niye?”, sandalcı iyi biri ve öl- mesini istemiyor. Sandalını delince de balığa çıkamı- yor. Yani, ona kötülük yapmış gibi görünse de aslın- da iyilik yapıyor. Bunu başka türlü durduramıyor.
Çünkü söylese anlamayacak, adam yine gidecek.
Mesela, bir akademisyen, öğrencilerine metafiziği anlatmak istese, Helen’den bunu başlatır çünkü me- tafizik oradan çıkmıştır. Daha öncesi de vardır ama batılı kayıtlar oradan anlatır. Eserler söyler “Pla- ton’un Devlet’ini oku vs.” uzatır da uzatır mevzuu.
Hatta günümüze getirir, ….. oku, ….. oku” vs. Bunu ben de öneriyorum, metafizik öğrenmek isteyen kişi- ler, fırsat buldukça bu kitapları yine okusunlar, bunda bir sorun yok. Ama benim metafiziği anlatış
30
tarzımda, bir düşünceyi, bir yöntemi, hayata nasıl bakılması gerektiğini göstermeye çalışıyorum.
TABU YOKTUR…
Metafiziğin 1. kuralı da budur, “Tabu Yoktur.” Alter- natifli cümleler… Bir şey kendisi değilse, nedir? Bu- na bir örnek vereyim. Tarihte putlar, heykeller var- dır. Bunlara tapınıyorlardı. Bunlarla ilgili şu andaki bilgimize göre; Doğayı yorumladılar, kendi kafalarına göre bir Tanrı heykeli yaptılar ve ona tapındılar. O zaman soruyu şöyle soruyoruz; Bir ihtimal olarak, kendimize bir düşünce alanı açabilmek için, bir şey kendisi değilse, nedir? Mesela, bunlar olaya bu bağ- lamda bakmadılarsa, biz yanılıyorsak, acaba hangi bağlamda bakmış olabilirler? İşte bu, “Periferik Dü- şünce Sistemi”dir. Kusursuz akıl, bir şeyi kendi ana dinamikleriyle çözemiyorsa, yani, bilgi açık ve net değilse, orada bilgiye yönelik bir örüntü yaratılma- mışsa, onun Periferisine bakarak çözersiniz. Bundan ne anladınız veya bununla ilgili bir sorunuz var mı?
- Yani, bir şeyin gerçekliğini göremiyor ve anla- yamıyorsak, onun etkenlerine bakarız.
31
Beslendiği kaynaklara bakarsınız. Bunu, düşüncede alışkanlık haline getirmemiz lazım. Mesela, Tanrı’nın Tecelli Etkisi, onun Periferisidir. “Tanrı’nın sanatına hayran olmak” deyimi buradan gelir. Tanrı’nın muci- zelerini de göstermesi, yarattığı şeyler üzerine kur- guladığı Periferidir. Soruyu şu şekilde de sorabilirsi- niz; Gül neden kokuyor? Cevabını daha önce vermiş- tim. Bunu hiçbir zaman unutmayın, hep cevap ay- nıdır. Buna alışmak zordur ama zamanla alışırsınız.
Cevap, “Bilgidir, enerjidir, kavramdır…” Gülün kok- ma nedeni…
- Kendine arıları çekebilmek için…
METAFİZİK AKIL SEBEP-SONUÇ İLİŞKİSİ KUR- MAZ…
Sebep-sonuç ilişkisi kurmayın. Metafizik akıl onları görmez. Gülün kokma nedeni, gülün kokacağıyla ilgili, bizim kurduğumuz kavramsal ilişkidir. Bilgi, kendi gerçekliğini yaratır. Şuna da %100 eminim ki, denenebilir de bu, gülün kokmasıyla ilgili kavramsal bir bilgiye sahip olmayan beyin, gülün koktuğunu algılamaz. Kodlarınızda yoksa algılayamazsınız.
Çünkü koku olayı, Burun Sensörleriyle, Sensörler de tatla alakalı bir durumdur, ikisi birlikte çalışır. Biz, bir yiyeceğin tadını aldığımızda, dilimizin Sensörleri onu alıyor, ama beyin aynı zamanda onun hakkında
32
bir yargıda bulunabilmek için, kokuyu da alıyor.
Yoksa yargıyı yapamıyor. Şimdi, bizim için kolaydır
“Gül kokuyor” demek, onunla kavramsal bir bağımız var, kolektif bilgi. İstemeseniz de bunu bir yerden öğrenmişsinizdir. O bilgi yerleşmiştir, isteseniz de kaçamazsınız. Peki, başka nasıl transfer olur bilgi?
BİLMEDİKLERİMİZİ DE BİLİYOR MUYUZ…
Bilmediklerimizi de biliyor muyuz? Mesela, maymun deneyini biliyor musunuz, size onu anlatayım. Bir adada var olan 100 kadar maymun yaşasın diye, adanın kumsalına uçakla muz atıyorlar. Maymunlar da bu muzları alıp, kumlu, kumlu yiyor. Sonra bu maymunlardan birinin aklına muzu yemeden önce yıkamak geliyor. Onun muzu yıkadığını gören diğer maymunlar da muzlarını yıkıyor. Böyle, böyle, 100 maymun yıkadığı anda, “Toplumsal Bilinç” oluşuyor.
Aynı deneyin yapıldığı başka bir adadaki, başka bir maymun grubu bu yıkama olayını yapmasalar da, o bilgi onlara transfer oluyor ve onlar da muzlarını yı- kamaya başlıyor. Yani, bir bilgi yeterince kuvvetliy- se, “Kolektif Bilinç” haline gelir. Şimdi, gülün gerçek- ten koktuğuna emin miyiz, yoksa biz Kolektif Bilinç olarak, gülün koktuğuna inandığımız için mi, gül kokuyor?
33
- Büyük ihtimalle, öyle, inandığımız için. Mesela, gerçekte şu anda ses de yok. Siz gerçekte şu anda konuşuyor musunuz?
Çünkü yaptığım her hareket, dediğim gibi, kendi gerçekliğini yaratıyor. Anlık… 1 dakika sonra yapa- cağım hareketin sizin üzerinizde yapacağı tesiri, ben biliyor muyum? Belki bir söz söyleyeceğim, benden nefret edeceksiniz. Mesela, yılan, kertenkele, örüm- cek, böcek gibi bazı hayvanlar vardır. Bunlardan ge- nellikle çekinir, tiksiniriz, değil mi? Bakın, onlarla ilgili bir bilinç uyanmış bizde. Nereden geliyor bu?
- Bilinçaltı olabilir mi, hocam?
KOLEKTİF BİLİNÇ…
Kolektif Bilinç… Gülün koktuğunu varsaydığımız için ve kimse de aksini düşünmediği için, gül koku- yor. Eğer binlerce kişi, aynı anda gülün kokmadığına iman ederse, kokmaz, bırakır. Matriks alanı değişir.
- Bu kolektif alanı değiştirmeden, kendimiz bunu deneyimleyemez miyiz?
Bakın, burada şöyle bir sıkıntımız var, onu anlata- yım. Benim yaptığım gibi yaparsanız, bu olur. Ama akışa boyun eğerseniz, “Ama”larınız çoksa, işiniz çok zordur. Bu işin sırrı, “Ama”ları azaltmakta. Ne kadar
34
da çok “Ama”ları var insanın, değil mi? O kurgulan- mış gerçeklik insana kolay gelir. Ama Alternatif Ger- çeklikte bu, özel bir bilinç ister ve böyle davranmak- tan keyif almanız gerekir. Eğer böyle davranmayı, bir sorunsal haline getirirseniz, “Hakkımda ne düşünür- ler? Ne derler vs.” derseniz, zorlamayla olduğu için, bir keyif alanı olmaz burada. Oysa böyle yaşamayı, böyle düşünmeyi keyif alanı haline getirdiğinizde, Hz. Adem’e yapılan şey, sizde gerçekleşir.
HZ.ADEM NEYİ BİLİYORDU…
Hz. Adem neyi biliyordu, ne öğretildi ona? Eşyanın bilgisi, eşyanın isimleri… “Eşyanın isimleri” ne de- mektir, bir şeye isim vermek, ne anlama gelir? “Çer- çevelemek” anlamına gelir. Ona, bir şeyi nasıl çerçe- veleyeceği öğretildi, “Eşyanın ilmi” derken, orada ne vardı, masa, sandalye mi? Hangi eşyadan bahsedi- yoruz? “Eşya” denilen, “Sistemdeki Enerji Alanla- rı”dır ve Hz. Adem’e eşyanın enerji kümelerini öğret- tiler. Hangi yasayla hangi ilişkilerin kurulabileceğini öğrettiler. O bunları öğrendi ama biz mirasçısı olarak bu bilgiyi neden kullanamıyoruz? Unuttuk ve göste- ren yok. Bakın, “Gösteren yok” çok önemli. Bir tüfek düşünün, bu tüfeği vahşilerin, hiç tüfek görmemiş insanların arasına koyun. O tüfeğin nasıl çalıştığını anlamak için, 300 sene harcarlar. Öyle bir bilgi ol- madığı için, deneye-yanıla 5 kuşak gider, “Bu ne- dir?” diye. Ama biri gelip gösterdiği anda, o 300 se-
35
nelik bilgiyi onlara verir. Buna bir de absürt bir ör- nek vereyim. Diyelim ki, uzaydan bir çubuk düştü.
GÖKTEN DÜŞEN METAL ÇUBUK…
Üzerinde hiçbir şey yazmıyor, metalden bir çubuk.
Ne anlama geliyor bu, buyurun, çözün. Mesela, bu metal, ısıyla kendini dağıtıyor, açılıyor, diyelim.
Dünyanın bütün alimleri başına toplansa, yine de çözemezler. Ta ki, biri gelip ona sıcak nefesiyle üfle- yene dek. İşte, buradaki fark şudur, burada ben size bunları anlattığımda, bu bilgi transferi yapıldığı za- man, artık sizde bilgiye karşılık yeni bağlar kurulu- yor. Bundan dolayı, insana bazı şeylerin gösterilme- si, anlatılması lazımdır. Bunun için de, tabularınızın olmaması gerekiyor. Hz. Adem’e öğretilen şey, benim size “Börek Hikayesi” ile öğrettiğim şeydir. Bunu an- ladınız mı? Diyelim ki, sevgiliniz sizi telefonla aradı.
Bir şeyler anlatıyor ama sesi sıkıntılı… O anda ne oluyor? O olay, kendi zaman ve gerçekliğini yaratı- yor. İşte bu, Sıcak Börek’tir. Sana onu yaşatıyor ve diyor ki size; “Bana olan davranışında, bunu benim- seyerek hareket et.” Yani, “Ben, üzüntülü, sıkıntılı ve dertliyim. Bu zamanın gerçekliğini algıla, bunu kabullen” diyor, size. Peki, siz bunun dışında davra- nabiliyor musunuz?
- Davranamıyoruz…
36
- Geçenlerde benim başıma geldi bu, bir arkada- şım sevgilisinden ayrıldı. Bunalım yaşıyordu, bana gelmek istedi. Ben başka şeyler yapmak istiyordum ama o benim enerjimi çekiyordu. Benim evimde kaldı- ğı için sürekli o kötü enerjiyi yansıtıyordu. İster- istemez buna maruz kaldım ama kendi ilgi alanlarımı ona uyarlayarak, ortak bir şeyler yapmaya çalışarak, aklını dağıtmaya, o kötü enerjiden kurtulmaya çalış- tım.
- Ama o alan, sizi ister-istemez kapsar…
- Ben başka bir alan yaratmaya çalıştım.
FARKINDA OLMAK, ÖĞRENMEKTİR…
Yani, farkındasınız bunun. Demek ki, Metafizik Aklı öğrenmişsiniz, farkında olmak, öğrenmektir. Kurtu- lamıyor olsanız bile, bu bir adımdır. İkinci hamlede kurtulabilirsiniz. Mesela, direk söyleyebilirsiniz, “Bu senin kendi gerçekliğin, hadi eyvallah…” Bu üretil- miş bir gerçekliktir ve orada da durmayabilir, çoğa- labilir bu. Biz bilmiyoruz ki, sınırı nerededir, şimdi konuşuyor böyle sıkıntılı, sıkıntılı ama bilmiyoruz nerede duracağını. Yani, buna katlanabiliriz ama 10 dakika mı, 18 dakika mı, ne kadar sürecek bu? Ay- dınlık bir zihin, olaya şöyle bakar; Sürekli kaynayan suda oluşan baloncukları düşünün, işte bu gibi olaylar, aynı bu baloncuklar gibi, bitmek bilmeyen kendi zaman ve mekanlarını ve enerjilerini üretirler.
Mühim olan, onun öyle olduğunu görmektir. Bazıla-
37
rına rıza gösterirsiniz, bazılarına göstermezsiniz, şart da değildir, her şeyi itiraf etmek. Zaten kaçınılmaz olarak, bir yerde değilseniz, mutlaka öbür yerdesi- nizdir. Yani, (A)dasınızdır ve (B)ye geçeceksinizdir fakat bu hangi (B) bilmezsiniz. Ama mutlaka geçe- ceksinizdir çünkü zaman akıyor. Başkasının zama- nında değilseniz, yine bir başkasının zamanında ve- ya kendi ürettiğiniz zamandasınızdır ama o kadar önemli değil. Önemli olan, onun öyle olduğunu bil- mektir.
- Zaten onu görünce bir şekilde müdahale edebi- liyoruz.
RIZA GÖSTERMEK…
İşte, o noktada ya rıza gösterirsiniz ya da itiraz eder- siniz. Fakat çoğu insan, bunu hayatın temel gerçek- liği olduğunu zannettiğinden, hep rıza gösteriyor. “3 dakikada böreği ye”, zaman ve gerçeklik yaratıldı işte. Peki, başka neler var, böyle?
- Birçok şey, hocam… Mesela, evli olsanız, o bö- reği neden yemediğiniz, büyük sorun yaratabilir.
38
Soru var mı veya bilmek istediğiniz özel bir şey?
- Ben kitabınızı okurken, “Bir şey olabilmesi veya bir çerçeve yapabilmek için bir amacın olması gereki- yor” diyorsunuz ya, ben sizin amacınızı merak ettim.
Oraya girerseniz… Bakın, bu çok ilginç bir şey. Bir tane amaç yok, bir sürü amaç var.
- Bu kitabı yazarkenki amacınızı merak ettim.
Ben bu kitabı bu kuşaklar için yazmadım, geleceğe yazdım. Ama şimdi, hazır elim-ayağım tutarken ya- zıyorum. Geleceği burada bilmiyoruz. Her insanın, zamana bağlı olarak, geleceğe yönelik bir amacı ola- bilir. Ben buna itiraz etmiyorum. Şöyle ki, benim belli bir amacım yok. Zaten belli bir yaştayım. Za- man, zaman beliren, amaç gibi duran şeyler, kesin çizgiler halinde dururlar orada, planlar vs. Ama ke- sik çizgilerle de olur bunlar.
OLMASA DA OLUR…
39
Yani, olmasa da olur… Fakat olması doğrultusunda bir alt yapı gerçekleşirse, bunun için çaba da göste- rebilirim. Ama amaç olarak bakıyorsanız, ben ama- cına ulaşmış bir insan sayılabilirim. Yazıyor olabil- mek, bu kadarına gelmek yetiyor bana. Kitabı yayın- lanan bir yazarım ben, gerisi veya sonrası önemli değil. Amaç buysa, benim amacım daha çok kitap yazmak. Yani, en iyi yapabildiğim şeyi yapıyorum, sevdiğim bir şeyi yapıyorum ve yaptığım şey, benim yaşamımı sürdürmemi sağlıyor. Bunların toplamı yetiyor bana.
- Peki, bu kitapları yazarken, hangi yaş aralığına hitap etmek istediniz?
Bunlar, ağır kitaplar. Bunun yaştan çok bilinç sevi- yesiyle alakası var. 19 yaşındaki bir çocuk da, son derece yüksek bir bilinçte olabileceği gibi, 50 yaşın- daki birinde bu bilinç olmayabilir. Bu kitapların bir seviyesi var, ortalamadan biraz daha yüksek bir se- viye bu. Çoğu insan kendilerini buluyor kitaplarım- da. Bazılarına da ağır geliyor. Bu kitaplarda “Hitap edilecek yaş şu, hedef kitle şu” gibi, çizilmiş bir çer- çeve yok, bunlar o tarz kitaplar değil.
- Ben bu kitabı, yazılış tarzıyla Kuran’a benzet- tim.
40
Farkında değilim. Dedim ya, benim bilmediğim bir şeyi başkası keşfedebilir. Nesi benziyor?
- Bunu ev arkadaşım da okuyor, ben de okuyo- rum. İçinde herkesin çıkarabileceği şeyler olduğunu fark ettik. Belki bu, her şeyde geçerlidir ama biz ya- pısal olarak çok benzettik. Mesela, bilimsel olarak bir şeyi açıklıyorsunuz, formülünü vs. de veriyorsunuz veya örneklerle anlatıyorsunuz. Sürekli “Biz” demeni- zin nedenini merak ediyorum, mesela.
Yazarlar bilir bunu, bir yazar, yazdığı eserde ken- dinden “Ben” diye söz etmez.
- Bazı yerlerde “Ben” var ama…
Oralarda başka bir şeyi anlatıyorumdur. Mutlaka ama temel nokta “Biz”dir. Kendinden söz ederken yazarlar “Biz” der. Bütün yazarlar bilir, bu bir üslup- tur.
- Bu, Tanrı’yı taklit etmek değil midir?
41
Hayır. Öyle bir niyetim olsa, bu kitabı yazmazdım.
Kutsal kitabı çağrıştıracak bir kitabı yazacak for- masyonum var benim. Siz bunu bulmuşsunuz ama benim üslup olarak, yapı olarak bir kutsal kitabı daha çok çağrıştıracak bir tarzım var ama buralara onu koymadım. İstesem öyle bir kitap yazabilirim, bu sorun olmaz benim için. Bunun denemesini de yaptım, Noetik Aklın girişinin 3-4 sayfası öyledir.
Yani, daha gizemli, daha konsepttir. Mesela, içine hikayeyi koymazsınız, terminolojiyi değiştirirsiniz vs.
ama bu düşünceyle hiçbir zaman yola çıkmadım.
Burada bir sistem anlatıyorum ben. Akıltaşı’nda, Noetik İş Teorisi’ni anlatıyorum.
- Ben içerik olarak değil de, yapı olarak diyorum
Hayır. Ben kendi bildiğim gibi yazdım, esinlenme- dim. Ama o tarz bir kitap yazabilirim. O tür bir kitap okunduğunda, tavsiye niteliğinde yazılmış, bilgelik kitaplarının havasını verebilir. Onların üslubu fark- lıdır, konuya uygun cümleler bulunur. Mesela, “Ka- ranlıkta koşanların yolu yüce olmayacaktır” gibi, her okuyana bir anlam verecek, açık değil de, biraz daha kapalı cümleler… Bugün böyle bir niyetim yok ama
42
yarın olabilir. Benim sağım-solum belli olmaz. Öyle yazıldığı zaman çok daha ilginç olurdu, değil mi?
- Peki, Noetik Akıl’daki “Ezoterik Kainat” kısmını, neleri baz veya referans alarak yazdınız?
REFERANS MESNEVİ’DİR…
Orada bana akıl yoluyla ulaşan bir bilgi var. Ben bu bilginin resmini, Mevlana’nın Mesnevi eserinde bul- dum. İkisini oturtunca… Yani, referans kaynağım Mesnevi’dir. Ama önce bilgi geldi, ben onu sonra Mesnevi’de buldum.
- “Bilgi geldi” derken…
Dedim ya, bağı akıl, zihin yoluyla kuruyorsunuz.
Kainatın varlığı ile ilgili bir resim, bir şekilde ulaştı bana. Ulaştı ama ben 3 sene sonra onu ifade edebil- dim. Resim hep aklımdaydı ama karşılığını bulamı- yordum. Daha sonra Mesnevi’de buldum. Onu tarif edebilmek için kavramlar üretmek durumunda kal- dım. Fakat karşılığı Mesnevi’de var, o da kendi diliy- le buna yakın şeyler anlatmış. Zaten hep mevzu odur.
43
BİLGİ İNSANIN ÜZERİNE YAĞAR…
Mesela, bir bilgi gelir size, bilgiye anlam veremediği- niz için, resmedemezsiniz onu. Bizim, “Manda yuva yapmış söğüt dalına” hikayesindeki gibi… Çok insa- na da bilgi gelir, çünkü bilgi açıktır, yağar insanların üzerine. Çoğu insan bunu algılar, başkasına anlatır ya da anlatmaz fakat bunu biçimlendiremez, anlam- landıramaz. İfade edemediği için, o “Yok” sayılır. Ba- zen de resim gelir, resmi görürsünüz ama tarif ede- mezsiniz. Onu tarif ettiğiniz anda, bir anlam kazanır.
Yoksa tarif edemezsiniz.
ROZETTA TAŞI…
Mesela, bahsi sık geçen “Rozetta Taşı” örneği oradan gelir. Aslında Mısır Hiyerogliflerini çözememişlerdi.
Sonra dediler ki, “Bunlar semboldür, bu fonetik bir dil değildir. Kuş şu anlama geliyor vs.” fakat yüzyıl- larca çözemediler. Royal Akademi çok uğraştı, Fran- sızlar çok uğraştı ama ne zaman çözdüler bunu, bi- liyor musunuz? Rozetta Taşını bulunca… Aynı taşın üzerine bir tane metin, hem Hiyeroglif dilinde yazıl- mış hem Yunanca yazılmış hem de Latince dilinde yazılmış. O Yunanca bilgisi bilindiği için, Latince de bilindiği için, onları çözerek Hiyeroglif dilinin yapısı- nı çözdüler. Ve böylece de, geriye kalan bütün diğer Hiyeroglifleri çözdüler ve hepsi artık sır olmaktan çıktı. Bu da böyle bir şey, burada bir bilim var.
Onun dinamiklerini oturtamazsanız, hiçbir şeyi çö-
44
zemiyorsunuz. Ama oturttuğunuz anda, geri kalan her şeyi onunla çözebiliyorsunuz. Bu, bir nevi
“Okumak” gibidir. Bir insan, okuma-yazmayı çözdü- ğü anda, her şeyi okur.
- Mesela, “Bir şey, başka bir şey olamadığı için kendisidir” gibi bir takım teoriler oluşturuyorsunuz ya, kendiniz bu teorilerinizi çözmeye çalışıyor musu- nuz?
BİR ŞEY NEDEN KENDİSİDİR…
Ben niye çalışayım, başkası çalışsın. Diyelim ki, biri çürütmeye kalktı, onunla da uğraşırız, yani. Ben bir sürü şey üretebilirim. Şu anda da gelecek kitapları- mı üretiyorum. Benim işim teoriyle ama itiraza açık- tır, hiçbir sakıncası yok. Mesela, “Bir şey, neden kendisidir?” sorusunu sorduğumuzda, cevap; “Baş- ka bir şey olamadığı için”dir. Buna karşı cevap, karşı tezi versinler, açığım. Bir şey, neden başka bir şey olamaz? Bir çerçeveyle onu sınırlayan nedir? Bunun antitezini koyalım ortaya. O zaman şöyle bir cümle kurabilir; “Bir şey kendisi olarak kalmak suretiyle, başka bir şey de olabilir.” Ben de; “Buyurun, ispat edin” derim. Çünkü kitap yazan insan, her türlü şe- ye, eleştirilere, karşıt görüşlere açık olmak zorunda- dır. Binlerce satır yazıyoruz, içlerinden 3’ü yanlış olabilir. Biz herkese açığız. Bana göre, bir şey, başka
45
bir şey olamadığı için öyledir. Çünkü her şey, enerji- sinin en son şeklinin halini alır, çerçeveler orada.
Demek ki, orada bitiyor, şekilleniyor. Başka bir şeyin enerjisi gelse, o olacaktır.
SİMYA…
Mesela, buna madenlerden, taşlardan, kayalardan örnek verelim. Simyada, “Bütün madenler aslında altındır, altın olacaktır ama zamanından önce çıka- rıldığı için, başka bir metal olmuştur” diye, bir var- sayım vardır. Mesela, gümüş neden gümüştür de, neden altın değildir? Cevap, “Başka bir şey olama- dığı için”dir. Kömür, neden elmas değildir?
- Belki başka birine göre o elmastır.
“Başka birine göre” değil, ispat etmek zorunda. İkisi de karbon yasası, değil mi? Peki, kömür neden el- mas değildir? Gücü o kadarına yettiği için… 1 Mil- yon yıl daha kalsaydı toprağın altında, elmas olacak- tı. Yani, bir şey neden öyledir? Bir sonraki uzantısı olamadığı için… Karbon, yeterince kalsa elmas ola- cak, bu kadar basit. Buradan kişisel gelişime gelir- sek, ilk soru şu; “Ben neden böyleyim?” Cevap;
“Başka bir şey olamadığın için.” 2. soru; “Başka bir
46
şey olabilir miyim?” Cevap; “Evet, olabilirsin.” 3. so- ru;
KENDİMDEN MEMNUN DEĞİLİM…
“Kendimden memnun değilim. Nasıl başka bir şey olabilirim?” Cevap; “Başka bir şeyin talep ettiği ener- jiyi ya da donanımı sağlayarak…” Bu nasıl oluyor?
Çok basit, enerjinin şeklini değiştiriyorsunuz. Kendi enerjinizin şeklini nasıl değiştirirsiniz? Öğrenmek suretiyle… Diyelim ki, ressam olmak istiyorsunuz ama resim boyamayı bilmiyorsunuz. Enerjiniz bu kadar. Resim boyamayı öğrendiğinizde enerjiniz de- ğişir ve siz artık resim boyayan bir insansınızdır, kendinizi biliyorsunuzdur. Ama ikisi aynı şey değil.
Kendinizi değiştirdiğinizde, enerjiniz değişti ve başka bir kalıba uygun hale geldi. Şunu da söyleyeyim ki, bunda sınır yoktur.
BÜYÜK RESİMDEN DERSLER ÇIKARIYORUZ…
O büyük resimden, kişisel gelişim dersleri çıkartıyo- ruz. Yani, ben burada her şeyi iddia ederim, dünya- da milyonlarca da eli kalem tutan insan, profesörler vs. var, biri de çıksın, bunun tersini iddia etsin. İti- raz etmem, onun ne söyleyeceğini dinlemek isterim.
47
- Bu çürütme olursa, bize söyleyecek misiniz?
-Hayır, bu işlerin usulünü anlatayım ben size. Ben bir şey yazarım, başka biri çıkar, onu alır, bu, “De- nemelere” girer. Deneme, belli bir konuda üretilmiş teorilere karşılık, onları çürütmeye çalışarak kendi teorinizi üretmektir. Mesela, insandaki Tanrı fikri, sevgi, aşk gibi konularda yazabilirsiniz. Dersiniz ki;
“Ali şöyle demiş, Veli şöyle demiş ama ben böyle di- yorum” gerisini okuyucuya bırakırsınız. Ben, kendi yazdığım tezleri, teorileri, neden kendim çürüteyim?
Doğru olan, biri alır, okur ve der ki; “Hoca sallamış, doğrusu bu.” Bir eser üreten herkes buna açık ol- mak zorundadır zaten. Bunun illa bir kitap olması şart değil, konu ne olursa olsun, bu bir makale, bir cümle dahi olsa, bir şey üretildiği zaman, toplumun ortak malı olur. Biri bana, “Akıltaşı’nda hoca bunla- rı, bunları demiştir ama doğrusu budur” diyebilir.
Benim için bir sakıncası yok. Sonuçta kimse bana bunları yazdığım için bir maaş vermiyor. Eğer doğ- ruyu o söylüyorsa, bunu kabul ederiz. Ama önce bir söylenmesi lazım, oradaki bilginin bekçisi değilim ben. Bazıları bekçilik yapar, tabu yapar kendine.
Ben tabu yapmıyorum ama söylediğim şeyden de eminim. Noetik Akıl çıkalı yaklaşık 1 yıl oldu, buna rağmen, ben kimseden bir şey duymadım.
48
- Hocam, ben de onu merak ediyorum, siz bu teo- rileri üretirken, kendinize özgü temalar ve açıklamalar kullanmışsınız. Geleceği öngörerek, “Bunu da biri böyle görecek” şeklindeki o ihtimalleri düşündünüz mü, acaba?
NEDEN DÜŞÜNEYİM Kİ…
Hayır, neden düşüneyim ki? Kitap yazıyorum, onun- la mı, uğraşacağım? Benim bir kariyer beklentim yok ki. Üniversiteye hoca mı, olacağım, kim ne derse desin. O, problemi olan insanlar için geçerli. Akade- misyenlerin böyle “Başkaları ne der?” korkusu var.
Bana en fazla ne diyebilirler ki? Ne yapabilirler, rüt- bemi mi sökerler? Doktoramı mı, elimden alırlar?
Ben böyle bir şeyi memnuniyetle karşılarım. İlk baş- larda bir sürü psikolog vs. geldi ve beni övdü ama yeren birini görmedim. Arada art niyetliler oluyor tabii ki, ama ben onları yakalıyorum. Kitabı bile okumamış, sallıyor. Böyle tiplere bir soru soruyor- sun, çakılıp kalıyor. Ben bunlara “Kes-Yapıştırcı”
diyorum, “Altın Makas”… Bunlar bir kitap yazarlar, hepsi internetten indirmedir. Konuya kendisi de va- kıf değildir. Konuyla alakalı 3-5 soru sorarsınız, çö- ker kalır, cevap veremez, kaçar. Ben kitaplarım çık- tığından beri konuşuyorum. Ben Ezoterik Kainatı anlattım, referans kodlarını da söylüyorum, Mesne- vi’de var karşılığı. Biri de çıksın, desin ki, “Hayır, yok.”
49
YOK SAYMANIN PARADİGMASI…
Mesela, “Yok saymanın Paradigmasını” anlatıyorum, bu bir teori. Aslında size seçim şansı veriyorum, söy- leyebilirsiniz, “Aklıma yatmadı şurası” diyebilirsiniz.
Sohbetler sırasında bugüne kadar onlarca insanla konuştum, söylediklerime itiraz eden kimse çıkma- dı. İçten içe itiraz ediyorlar mı, bilmiyorum ama kar- şı bir teori kurmadı. Her şey söylenebilir çünkü bu kitap, kendine has bir kitap. Yani, akademik yönü var, esprisi var, mizahı var, hikaye bölümü var, var oğlu var. Bu, kendime has üslubumla yazmış oldu- ğum bir kitap. Bir yere de oturtamıyorsunuz tarz olarak ama kitap işte.
HEPSİ BİRDEN…
Kişisel gelişim değil, bilim değil, şu-bu değil ya da hepsi birden. Üslubum bu benim ve bundan sonraki kitaplarım da hep böyle olacak, hepsi böyle olmuş- tur. Sınırlamam kendimi, bir şeyi hikayeyle anlat- mak istersem, hikayeyle anlatırım. Bilimsel bir me- taforu anlatırken, bilimsel şekilde anlatırım. Olmadı, metafizik kullanırım, olmadı dini unsurlarını kulla-
50
nırım, bir şeyi en güzel neyle ifade edeceksem, onun- la ifade ederim. Benim yazma şeklim budur ve doğru olan da budur. Neden, özgürlük sınırları bu kadar genişken, kendimi bir tabuyla sınırlandırayım? Bir çerçevenin içinde kalıp, birilerini düşünüp, “Aman, bilimsel olsun. Newton fiziğine uygun olsun, sonra başkaları ne der?” deyip de, neden başkalarının ürettiği sanal bir gerçeklik zamanında yaşayayım ki, ben? O, onların zamanı, ben üretmedim ki, onu. On- lar benim zamanıma gelsinler.
BENİM ÜRETTİĞİM ZAMAN DAHA DEĞERLİ…
Benim ürettiğim zaman daha keyifli. Çünkü bir bi- lim adamı, bir tez hazırladığı zaman, konu ne olursa olsun o tezin içine “Tanrı” kelimesini koyamaz. İlahi- yatçılar hariç, “Allah” kelimesini koyamaz. Bir bilim adamı, “Bir şeyi Allah böyle yarattı” diyemez, onu atarlar akademiden. O akademi tarafından böyle kı- sıtlanmış durumdadır, inansa de söyleyemez. Bütün akademikler, öyle olmasa bile, mutlaka ve mutlaka
“Tanrı yoktur” demek zorundadır. Çünkü bilim in- sanı öyle der. Böyle diyen bir insan, çelişki halinde- dir, çünkü bu iki yüzlülüktür. İçinden inanır ama dışından, akademide kalabilmek için, o pozitif bili- min içinde, Darwinist görüşün içinde kalmak zorun- da kalıyor. Şimdi, evrim teorisine inanmayan bir bi- lim adamı olabilir mi? Onu tutarlar mı, akademide?
Söyleyin bana şimdi, kim daha özgür? Profesör ina- nıyor, “Allah vardır, bizi Allah yarattı” diyor. İş, ma-
51
kale yazmaya gelince, Darwinist olmak zorunda ka- lıyor. O izni bir tek İlahiyatçılara vermişler, onlar da istediği kadar yazar. Ama diğerleri yazabilir mi? Ha- yır. “Allah” kelimesini koyamazlar, “Tanrı” diyebilir- ler ama onu da cümle içinde, “Toplumun Tanrı ina- nışına göre…” şeklindeki gibi kullanabilirler fakat bunu destekleyemezler. Kel alaka bir alanda da, me- sela, sanat alanında da bunu destekleyemezler. Sa- nat üzerine doktora tezi yapıyor ve bir makale yaza- cak, diyelim. “Yaradılışı ifade etmek için…” gibi bir cümle kuramaz. “Evrim teorisine inanmıyor mu- sun?” der ve tezini kabul etmezler. Neden, biz bu alanda Newton fizikçileriyle çatışıyoruz? Çünkü tabu olan onlar, diyorlar ki;
DÜŞÜNCENİN GÜCÜ YOK MUDUR…
“Düşünce gücü yoktur.” Var olduğunu kendileri de bilir ama yine de , “Yoktur” derler. Korkuyorlar. Na- sıl var olduğunu anlatıyorsunuz, inanıyor ama yine de, “Yoktur” diyor. Çünkü maaş alıyor, ben maaş almıyorum ki. Akademiden atılırsa karısı boşar onu, ne yapacak? Eli mecbur, “Yoktur” diyecek. Kabul etmezler, işin içindesiniz, ederler mi? Öğrenci olarak istediğinizi söyleyebilirsiniz. Belki duymuşsunuzdur hocalarınızdan, onun için diyorum. Kural 1: Dr, Doç, Makale yazmış bir profesör gibi akademik unvanı olan bir kişi, Darwinist olmak zorundadır. Kural 2:
Evrim teorisine iman etmek zorundadır. Çünkü öbü- rü Yaradılış teorisidir. Mecburdur orda durmaya.