• Sonuç bulunamadı

Türkiye Uluslararası İlişkiler Yazınında Tarihsel Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik Yaklaşıma Etkisi ve Türkiye Uygulaması

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "Türkiye Uluslararası İlişkiler Yazınında Tarihsel Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik Yaklaşıma Etkisi ve Türkiye Uygulaması"

Copied!
32
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

Y ayın ilkeleri, izinler ve abonelik hakkında ayrıntılı bilgi:

E-mail: [email protected] Web: www.uidergisi.com

Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği | Uluslararası İlişkiler Dergisi Söğütözü Cad. No. 43, TOBB-ETÜ Binası, Oda No. 364, 06560 Söğütözü | ANKARA

Tel: (312) 2924108 | Faks: (312) 2924325 | Web: www.uidergisi.com | E- Posta: [email protected]

Türkiye Uluslararası İlişkiler Yazınında Tarihsel Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik

Yaklaşma Etkisi ve Türkiye Uygulaması

Erol Kurubaş

Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Bu makaleye atıf için: Kurubaş, Erol, “Türkiye Uluslararası İlişkiler Yazınında Tarihsel Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik Yaklaşma Etkisi ve Türkiye Uygulaması”, Uluslararası İlişkiler, Cilt 5, Sayı 17 (Bahar 2008), s. 129-159.

Bu makalenin tüm hakları Uluslararası İlişkiler Konseyi Derneği’ne aittir. Önceden yazılı izin alınmadan hiç bir iletişim, kopyalama ya da yayın sistemi kullanılarak yeniden yayımlanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, satılamaz veya herhangi bir şekilde kamunun ücretli/ücretsiz kullanımına sunulamaz. Akademik ve haber amaçlı kısa alıntılar bu kuralın dışındadır.

Aksi belirtilmediği sürece Uluslararası İlişkiler’de yayınlanan yazılarda belirtilen fikirler

yalnızca yazarına/yazarlarına aittir. UİK Derneğini, editörleri ve diğer yazarları bağlamaz.

(2)

Olguculuk ile Disiplinlerarasıcılığın Analitik Yaklaşıma Etkisi ve Türkiye Uygulaması

Erol KURUBAŞ

ÖZET

Bu çalışma, Türkiye’de Uluslararası şlişkileri kendi kuramsal perspektifi olan özerk bir disiplin haline getirme çabalarını etkilediŞi düşünülen iki konuyu sorgulamakta- dır: Tarihsel olguculuk ve disiplinlerarasıcılık. Uluslararası şlişkiler çalışmalarında son derece önemli ve vazgeçilmez olan bu iki konuya deŞinirken hedeflenen, iki unsurun yerlerinin ve sınırlarının iyi belirlenmediŞi takdirde Uluslararası şlişkiler disiplininin bilimselliŞini ve kendine özgü kavram ve kuram geliştirme çabalarını olumsuz etkileyebileceŞine dikkat çekmektir. Ayrıca, tarih ile kuramın epistemolojik ve metodolojik farklılıklarına deŞinilerek, bunların iki ayrı bilgi üretme biçimi oldu- Şu vurgulanmaktadır. Bununla beraber, gerek tarihin, gerekse disiplinlerarası çalış- maların Uluslararası şlişkilere nasıl katkı saŞlayabileceŞi de tartışılmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Uş Kuramı, Uş Tarihi, Olguculuk, Tarihselcilik, disiplinler- arasıcılık.

Impact of Historical-Factualism and Interdisciplinary Research on Conceptual Analyses in International Relations Literature in Turkey

ABSTRACT

This paper examines two basic concepts that affect conceptual analyses of international issues in Turkey: Historical-factualism and interdisciplinary research.

Although both approaches are profoundly important for international relations studies, this paper points out their negative impacts on the scientific character of IR discipline in Turkey. These negative impacts are more prominent in cases where places and borders of these approaches are not precisely defined. This paper refers to epistemological and methodological differences between history and theory, and emphasizes that these fields are two different ways of producing knowledge. It also explains the ways in which both history and interdisciplinarism can make contributions to IR.

Keywords: IR Theory, IR History, Factualism, Historicism, Interdisciplinarism.

Doç. Dr., Kırıkkale Üniversitesi, Uluslararası şlişkiler Bölümü, Kırıkkale. E-posta:

[email protected].

(3)

Giriş

Uluslararası şlişkiler disiplininin kısa geçmişine bakıldıŞında, alana özgü kuram ya da kuram benzeri yaklaşımlar olsa da, sosyal bilimlerin diŞer alanlarına kıyas- la belirgin bir kuram eksikliŞinden ve bunların araştırmalarda kullanılma sorun- larından söz edilebilir. Bu, Türkiye özelindeki çalışmalarda daha açık biçimde görülür. Türkiye’de uluslararası ilişkiler ve dış politika yazınında kuramsal ba- kışla olguları analiz etmek yerine - istisnalarla birlikte- önce kronoloji-baŞımlı bir tarihsel geçmiş sunmak, ardından bu temelde olgusal gelişmeleri incelemek yoŞun kullanılan bir yöntem haline gelmiştir. Ayrıca özellikle son dönemde yük- selen disiplinlerarası söylemden de destek alarak farklı alanlarda çalışan bilim insanlarının alan uzmanı gibi uluslararası olgu ve olaylarla ilgilenmeleri de alan- daki kuramsal çalışmaları zayıflatmaktadır.

Kuşkusuz tarih bir hikâye anlatısı veya kronoloji deŞildir. Dolayısıyla ulus- lararası olguların, güncel olayların, devlet politikalarının ve davranışlarının ince- lenmesinde ve açıklanmasında tarihsel derinliŞe inerek geçmişin bilgisine ulaş- mak ve ondan yararlanmak sadece gerekli deŞil, aynı zamanda zorunludur. Ama bu, yapılan çalışmayı sadece tarihsel bir temele dayandırmayı, ya da diŞer bir ifadeyle Uluslararası şlişkiler çalışmalarında kuramsal-analitik bakışın yerini tarih-olgucu yaklaşımın egemen olmanı gerektirmez.

Benzer biçimde aktörleri ve etkileri açısından uluslararası nitelikte olan “u- luslararası olgu” dediŞimiz sosyal olgu türü kuşkusuz çok boyutludur ve farklı yönlerden farklı düzeylerde deŞerlendirilmesi gerekir. Bu da elbette, konuyu farklı disiplinlerin ilgi alanına sokar. Bu durum yani “disiplinlerarası” çalışma zorunluluŞu, Uluslararası şlişkilerin özgün ve özerk bilim alanı kimliŞine zarar vermemelidir. Buradaki temel sorun, Uluslararası şlişkilerin kendi sınırlarını yeterince tanımlayamamasının yanı sıra, diŞer disiplinlerin de uluslararası olgu- ları incelerken kendi sınırlarını iyi çizememesinden kaynaklanmaktadır. Bu du- rum zaten “esnek bilim” olarak görülen sosyal bilimler içinde, özgün ve özerk kimliŞini oluşturmaya çalışan Uluslararası şlişkilerde kuramsal-analitik bakışı olumsuz etkileyerek hem genellemeci bilimsel bilginin üretilmesini zorlaştırmak- ta, hem de sorunların polemik düzeyine çekilerek tartışılmasına neden olmakta- dır. Sonuçta ortaya çıkan bilgi açıklamacı olmaktan ziyade taraf olmaya zorlayan, deŞer yüklü, spekülatif ve komplocu bir nitelik kazanmaktadır.

Bu çalışma, Türkiye özelinde, Uluslararası şlişkileri kendi kuramsal perspek- tifi olan özerk bir disiplin haline getirme çabalarını olumsuz etkilediŞi düşünü- len iki soruna işaret etmektedir: Tarihsel-olguculuk ve disiplinlerarasıcılık. Bu

(4)

iki konuya deŞinirken bunların gereksizliŞinden hareket edilmemekte, aksine her ikisinin de uluslararası ilişkiler çalışmalarında son derece önemli olduŞu, fakat bu iki unsurun yerlerinin ve sınırlarının iyi belirlenmediŞi takdirde Ulusla- rarası şlişkilerin bilimselliŞini ve alana ilişkin kavram ve kuram geliştirme çaba- larını olumsuz etkileyebileceklerine dikkat çekilmektedir.

Öte yandan, çalışmanın amacı 1960’larda yaşanan ve Uluslararası şlişkiler di- siplininin gelişimine önemli katkılar yapmış olan gelenekselcilik-davranışsalcılık tartışmasını ulusal gündeme taşımak deŞildir. Çalışma bu tartışmayı eksen almadı- Şı gibi, iki uçtan birini de tercih etmemekte, fakat bu tartışmada tarafların öne sürdüŞü bazı argümanları birer varsayım olarak benimsemektedir. Bu baŞlamda

“kuramsal-analitik” terimiyle ifade edilen ve çalışmada benimsenen Popper’ci bilim anlayışı, davranışsalcılıŞın katı ve tutucu pozitivist bilimcilik (kesinlik, basite in- dirgemecilik ve öngörülebilirlik) anlayışını ve buna dayalı kuramcılıŞı kabul et- memekte, ama bilimin olabildiŞince zaman-mekân baŞımsız açıklayıcı genelleme- lere ulaşma çabası olduŞunu varsaymaktadır. Ayrıca gelenekselciliŞin uluslararası olguyu özgüllükler temelinde inceleyen betimlemeci, tarihsel bilgiye dayalı yorumsamacılık ve anlamacılıkla ele almasının Türkiye’deki çalışmalarda yaygın olduŞundan hareketle, bunun alana ilişkin ulusal yazında kurama dayalı açıklayıcı ve çözümleyici bilimsel bilgi üretilmesini olumsuz etkilediŞi iddia edilmektedir.

Bunun yanı sıra, davranışsalcıların pozitivizmin etkisi altında “bilimin ve bilimsel yöntemin tekliŞi”nden hareketle, diŞer alanlarda olduŞu gibi uluslararası olguları sayısallaştırılarak ölçmeye dayalı bir yöntemle çalışabileceŞi, bunun için de diŞer bilim alanlarıyla iç içe geçmiş bir Uluslararası şlişkiler anlayışının gelişmesi gereŞi- ne karşı çıkılmakta; Uluslararası şlişkilerin bilimselliŞinin, özgün kimliŞinin güç- lendirilmesine baŞlı olduŞuna inanılmaktadır.

Çalışmada geçen “tarihsel-olguculuk1” ve “tarihçi yaklaşım” terimleri, tarih felsefesi açısından Carr’cı diyebileceŞimiz bakışla, tarihte ne mutlak determiniz- min ne de mutlak tesadüfîliŞin olduŞu anlayışını yöntem açısından ise temelde olgusal düzeyden olay yönelimli, betimlemeci, anlatıya dayalı tarih anlayışını ifade etmekte; Türkiye’deki durum dikkate alınarak bunun ana akımı oluşturdu- Şu kabul edilmekte ve deŞerlendirmeler bu baŞlamda yapılmaktadır. Kuşkusuz bu kabul, tarihi bilimleştirmeyi öngören, sosyal bilim yönelimli, adına “tarihsel- cilik” (historicism) denilen Marksist ya da Annales’ci tarih anlayışlarıyla çalışma- lar yapılmadıŞı anlamına gelmez. Burada daha çok Popper’a yakın durarak tarih-

1 “Tarihçi” ve “olgucu” kavramlarının epistemolojik açıdan farklı çerçevelerde ele alınması mümkünse de, çalışmanın amaçları bakımından bilgiyi üretmede “tarihsel” ve “somut ger- çekliŞi” temel alan yönü önemsenmiş, bu anlamda birlikte kullanılmıştır.

(5)

selciliŞin ayrıca sorunsallaştırılarak ele alınması gerektiŞi ve ayrıca tarihin her halükarda betimlemeci ve anlatısal bir yapısı olduŞu düşünülmüştür.

Son olarak çalışmada sözü edilen “disiplinlerarasıcılık” terimi, çok boyutlu bir sorunu hem farklı disiplinlerdeki bilim insanlarının kendi yöntemleriyle, hem de sorunla doŞrudan ilgili bilim alanındaki uzmanların farklı disiplinlerin verilerinden yararlanarak incelemesini ifade etmektedir. GerçekliŞin çok boyut- luluŞu ve bilimin bugünkü post-modern aşaması göz önüne alındıŞında bunun son derece gerekli olduŞu açıktır. Burada olumsuzlanarak sorunsallaştırılan disiplinlerarasıcılıktan kasıt, Türkiye özelinde disiplinlerarasıcılıŞın sadece bir boyutu olan, farklı alanlardan gelen bilim insanlarının kendi perspektif ve yön- temleriyle uluslararası olgulara bakmaları ve bunu tek bir alana indirgeyerek

“bütün” boyutlarını görme çabalarıdır. Kuramsal-analitik yaklaşım açısından olumsuz bulunan, bu çabaların ürünü çalışmaların bilimsel “uluslararası ilişkiler bilgisi” olarak sunulmasıdır. Bu çerçevede, bu çalışma uluslararası olgunun ince- lenmesiyle ortaya çıkan bilginin ancak uluslararası düzeye taşındıŞında ve Ulus- lararası şlişkilerin kuram ve kavramlarına dayandırıldıŞında “uluslararası ilişkiler bilgisi”ne dönüştüŞünü ve bunu yapması gerekenlerin de bu formasyona sahip uluslararası ilişkiler uzmanları olması gerektiŞini ileri sürmektedir.

Tarihsel-Olguculuk Kuramsal Analiz’e Karşı

Bilimin GereŞi Olarak Kuram

Zihinsel bir etkinlik olarak bilimin amacı olguları açıklayan genellemelere ulaşa- bilmektir. Bir ilgi alanının bilim dalına dönüşebilmesi için belli bir kavramsal çerçeveye dayalı kuramsal yaklaşımlara sahip olması gerekir. Kuram, belli bir olguya ilişkin özgün bir kavramsal çerçevede, mantıksal tutarlılıŞı olan, betim- lemenin yanı sıra birbiriyle nedensel anlamda ilişkili, ihtimaliyetçi anlamda açık- layıcı ve çözümleyici önermeler bütünüdür. Bu haliyle kuram, araştırmaya en uygun yöntemin seçiminde olduŞu kadar, araştırmanın önceliklerinin belirlen- mesinde, önemli sorunsalların ortaya konulmasında ve verilerin düzenlenmesin- de yol gösteren entelektüel bir araç olarak2 araştırmanın bilimsel nitelik kazan- masına yardımcı olur. Kuramsal bakışlar, olgulara anlam kazandıran ve onları incelenebilir hale dönüştüren referanslardır. Waltz’un vurguladıŞı gibi, sonsuz veri varken hangi veriyi ya da ilişkiyi arayacaŞımızı ancak kuramlar gösterir.3

2 James E. Dougherty ve Robert L. Pfazltzgraff, Contending Theories of International Relations:

A Compherensive Survey, 3. Baskı, New York, Harper Collins Publishers, 1990, s. 16.

3 Kenneth Waltz ve George H. Quester, Uluslararası şlişkiler Kuramı ve Dünya Siyasal Sistemi, Çev. Ersin Onulduran, Ankara, AÜSBF Yay., 1982, s. 12.

(6)

Thompson da kuramın temel işlevinin verileri düzenlemeyi mümkün kılması, sistemsel ve varsayımsal çatı oluşturması olduŞunu belirterek kuramın, sadece aynılıkları ve düzenlilikleri deŞil, aynı zamanda olasılıkları ve akıl dışılıkları da anlamamızı saŞlayan bir araç olduŞunu işaret eder.4 Fakat kuramları tabulaştır- mamak ve olguları açıklayabildikleri oranda geçerli olduklarını, bu özelliklerini yitirdikçe veya yanlışlandıklarında deŞiştirilebileceklerini unutmamak gerekir.

Dolayısıyla araştırılan konuya ilişkin betimleme, açıklama ve öngörme im- kânı saŞladıkları için bilimsel çalışmalarda analitik model ya da kuram kullan- mak son derece önemlidir. Bilimsel çalışmaların özgünlüŞü burada yatar. Betim- leme, bir olguyu gerçeŞe en yakın haliyle tanımlama, onun nasıllıŞını ortaya koyma işlemidir. Açıklama, olgular arasındaki ilişkiyi belli koşullara baŞlayarak nedenselliŞini anlatan yargılardır. Öngörme ise, belli koşullarda aynı olgunun tekrarlanabileceŞinden hareketle geleceŞe dönük tahminlerde bulunmaktır. Ol- gunun dışına çıkmayan, onu gözleyip kaydeden betimleme ile olguyu bir veya daha fazla olguyla ilişkiye sokan açıklama arasındaki baŞlantı tutarlı ve anlamlı bir kavramsal çerçeveyi gerektirir ki, ancak bu takdirde bilimsel bir anlatımdan söz edilebilir. Bir başka deyişle bilimsel açıklama, biçim yönünden geçerli, içerik yönünden olgusal olarak doŞrulanmaya/yanlışlanmaya elverişli önermelerden kurulu bir çıkarımdır.5 Öte yandan, açıklama ancak anlama boyutunun eklenme- siyle derinlik kazanabilir. Bunun için olguların bir süreç içinde kavranabilmesi, dolayısıyla soyutlama işlemi gerekir. Soyutlama, olgudan zihinsel boyuta geçişle mümkündür.6 Böylece kavranan olgu anlamlandırılmalı ve bir baŞlama oturtul- malıdır. DavutoŞlu’nun ifadesiyle “gözlemden kavramsallaştırmaya, kavramsal- laştırmadan soyutlamaya, soyutlamadan teoriye geçiş, tasvirden açıklamaya, açıklamadan anlamaya ve anlamadan anlamlandırmaya geçişin metodolojik anahtarlarıdır”.7 Sonuç itibariyle, bilimsel bilgi üretme çabası içinde betimleme- den anlamlandırmaya gidildikçe daha çok zihinsel işlem gerekmekte, bu ise ol- gudan uzaklaşmayı, soyutlamayı ve kuramsal bakışı zorunlu kılmaktadır.

Kısacası, bilimsellik olgudan kurama geçmeyi zorunlu kılar. Olguda kalındı- Şı sürece en fazla yapılabilecek zihinsel işlem zaman-mekân baŞımlı “betimleme- ler” ya da anlatılar olacaktır. Bu bilimsel çabanın sadece ilk basamaŞıdır. Bilimsel

4 Kenneth W. Thompson, “Toward a Theory of International Politics”, American Political Science Review, XLIX (1955), s. 735-736’dan aktaran Charles A. McClelland, “The Function of Theory in International Relations”, The Journal of Conflict Resolution, Cilt 4, No 3, Eylül 1960, s. 303.

5 DoŞan Özlem, Bilim Felsefesi, şstanbul, Inkılap Yay., 2003, s. 58.

6 Ahmet DavutoŞlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, şstanbul, Küre Yay., 2001, s. 1.

7 şbid., s. 2.

(7)

çaba son aşamada olabildiŞince “zaman-mekân baŞımsız genellemelere” yani

“kuram”a ulaşmaya çalışır. Kuşkusuz genelleme bir soyutlama olarak olgudan uzaklaşmaya yol açsa da, olgudan kopmuş bir kuramın bilimsel deŞeri tartışma götürür. Bir başka ifadeyle, olgudan kopuk düşünce üretme çabası bilim deŞildir.

Ama sadece olguda kalarak açıklama çabası da bilim deŞildir.8 Olması gereken kuramdan hareketle olguya bakabilmek ve kuramsal bakışı da deneye- rek/denetleyerek onu daha saŞlam kılmaktır.

Tarihsel-Olguculukla Kuramsal Analiz Arasındaki Farklar

Bir sosyal olguya tarihsel ve kuramsal açıdan bakmak arasında bazı farklılıklar olduŞu sıklıkla dile getirilmekte, katı bir bakışla kuram ve tarih arasında bilim- sanat, açıklama-betimleme, nedensellik-olgusallık, tümellik-tekillik, yasallık- özgüllük, soyutlama-somutluk, sistemsellik-tesadüfîlik gibi karşıtlıklar kurul- maktadır.9 Bu karşıtlıklarda öne çıkarılan bilim anlayışı bilimsel yöntemin tekli- Şi, bilimsel açıklamanın mantıksal ve kavramsal yapısı bakımından tekliŞi, bilim- sel açıklamanın varsayımsal ve çıkarımsal niteliŞi, bu hipotetik niteliŞin tama- men soyut olmaması, olgularla örtüşmesi ve diŞer kuramlarla arasında tutarlılı- Şının olması gibi bazıları pozitivizmden etkilenen birtakım temel ilkelere daya- nır.10 Yine bu karşıtlıklarda öne çıkarılan tarih anlayışında tarihçilerin geçmişi kısmen açıklayabilecekleri ama geleceŞi öngöremeyecekleri, tarihsel olay ya da süreçlere ilişkin hipotezleri yanlışlayabilecekleri, ama hipotezleri bilimdeki gibi kurucu bir unsur, çıkarsamaya dönük bir amaçtan ziyade düzenleyici, fikir veri- ci, yol gösterici olarak gördükleri; yine tarihçilerin olayları hayal etme ve empati yoluyla anlama çabasında oldukları, tarihçilerin ikna olmadıkça başkalarının önemli çıkarımlarını benimsemediklerini, bu nedenle de tarihin bilim gibi biri- kimsel bilgiye dayanmadıŞı ve son olarak, tarihçilerin karmaşık olaylar arasında bazı benzerlikleri kabul ederek bunları özlü kısa yargılarla (synoptic judgement) ifade etseler de, bunların özdeşleştirilmesine karşı çıktıkları belirtilir.11

Öte yandan Schroeder, tarihçilerle siyaset bilimciler arasında dile getirilen ve aşaŞıda tartışılacak olan düzenlilikleri ve genel kalıpları arayan siyaset bilimci- lerden farklı olarak, tarihçilerin detayların zenginliŞiyle ilgilendikleri ve çalışma- larında keşfettikleri münferit gerçekliklere titiz bir baŞlılık gösterdikleri, tarihin

8 Olgu-kuram ilişkisi için bkz. Özlem, Bilim Felsefesi, s. 69–70 ve 80–82.

9 Bkz. Peter Knapp, “Can Social Theory Escape from History? Views of History in Social Science”, History and Theory, Cilt 23, No 1, Şubat 1984, s. 40.

10 L.O. Mink, “The Autonomy of Historical Understanding”, History and Theory, Cilt 5, No 1,1966, s. 28–29.

11 şbid., s. 30-46.

(8)

olaylara belirli nedenleri ön plana çıkarmadan empatik bir anlayışla içerden ba- karak açıklama çabasında olduŞu düşüncesi gibi kimi farklılıkların, yanlış bir anlayışın ürünü olduŞunu ifade eder. 12 Schroeder bu anlayışın ilk bakışta man- tıklı görünse bile genelde tarihçilerin ve tarihin, özelde “uluslararası tarihin”

yaptıŞı işi ve amaçlarını çarpıttıŞı iddiasındadır.

Uluslararası ilişkiler tarihi13 ile siyaset biliminin alt dalı olarak Uluslararası şlişkiler kuramı arasındaki farklılıkları ve bunlara ilişkin tartışmaları daha iyi anlayabilmek için Colin ve Miriam, F. Elman’ın izinden giderek konuya beş fark- lı açıdan yaklaşabiliriz.14 Öncelikle, siyaset biliminin kuramsal açıklamalarına karşın, tarih anlatımını (narrative) esas alır Gerçekten de, anlatı tarihçinin temel tekniŞidir15 ve genel görüşe göre tarihçiler kuram temelli açıklamalardan ziyade anlatıyı esas alırlar. Öte yandan Levy, anlatının kuramsal bakışı dışlamadıŞını ve hem siyasal bilimlerde hem de sosyolojide analitik veya akılcı anlatıcılıŞa son zamanlarda daha fazla ilgi duyulduŞundan söz etmektedir.16 Ama bu, olguyu neden-sonuç ilişkisi içinde veren açıklama ile neyin nasıl olduŞunu ifade eden anlatının mantık bakımından birbirinden farklı olduŞu gerçeŞini deŞiştirmez.

şkinci olarak, siyaset bilimi geleceŞi öngörmeyi, tarih ise geçmişi anlamayı ister. Bir başka ifadeyle, temelde geçmişi anlamaya çalışan tarihçiler geleceŞe yönelik öngörüde bulunma iddiasında deŞilken,17 kuram tam da bunu yapmaya çalışır. Çünkü kuramcılar öngörüde bulunmayı bilimin gereŞi olarak görür ve başarılı bir öngörünün kuramın sınanması olduŞuna inanır.

Üçüncü olarak, Elman ve Elman politika ilişkisi ile şimdiki zamana baŞlılık (presentism) açısından da farklılaşmadan söz eder. Uluslararası şlişkiler karar alıcı- larla açık baŞlara sahiptir ve bu alanda kuramcılar güncel politikaya yakın durma

12 Paul W. Schroeder, “History and International Relations Theory: Not Use or Abuse, but Fit or Misfit”, International Security, Cilt 22, No 1, Yaz 1997, s. 65.

13 Türkiye’de kullanılan “Siyasi Tarih”in ABD’deki adı “Diplomasi Tarihi”dir. Kıta Avrupası’nda ise “Uluslararası şlişkiler Tarihi” ya da “Uluslararası Tarih” tercih edilmekte- dir. Bkz., Kim Salomon, “What Is the Use of International History”, Journal of Peace Research,Cilt 30, No 4, 1993, s. 387. şsimlendirmeye ilişkin bkz. Erel Tellal, “şsimlendirme Sorunu”, Türkiye’de Siyasi Tarihin Gelişimi ve Sorunları Sempozyumu, Ankara, AÜSBF Ya- yınları, 2006, s. 75-83.

14 Bkz. Colin Elman ve Miriam Fendius Elman, “Diplomatic History and International Relations Theory: Respecting Difference and Crossing Boundaries”, International Security, Cilt 22, No 1, Yaz 1997, s. 6–11.

15 John Tosh, Tarihin Peşinde, 2. B., Çev. Özden Arıkan, şstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2005, s. 107.

16 Jack S. Levy, “Too Important to Leave to the Other: History and Political Science in the Study of International Relations”, International Security, Cilt 22, No 1,Yaz 1997, s. 27.

17 Nedenleri için bkz. Mink, “The Autonomy of Historical Understanding”, s. 30–33.

(9)

eŞilimindedirler. Gerçi bazı tarihçiler de benzer biçimde güncelle ilgilenmeleri gerektiŞine inanırlar ve geçmişin, güncel sorunların çözümüne yardım edeceŞini, şimdi olana bir perspektif saŞlayacaŞını söylerler. Bu doŞru olsa bile, yine de tarih- çilik açısından ikincil bir iş gibidir. Ayrıca bizatihi güncelin incelenerek açıklan- ması tarihçilik açısından birtakım sakıncaları da beraberinde getirebilir. Güncele ilişkin arşivler henüz oluşturulmaması bir yana Gilbert’in de işaret ettiŞi gibi, yakın tarihin baskısı önemli bir sorundur ve araştırmacıyı etkisi altına alarak, nesnel bilgiye ulaşmasını zorlaştırır. Hâlbuki uzak geçmiş incelenirken daha “tarafsız”

olmak mümkündür ve güncele ilişkin arka plan sunan tarih çalışmasıyla kolayca erişilemeyen “tarihsel aklın” ortaya çıkmasına rehberlik edebilir.18 Öte yandan, kuramın rehberliŞinde hareket eden araştırmacılar için güncele yakın durmanın tehlikeleri asgariye iner. Çünkü kuram zaman-mekân baŞımsız bir genelleme ol- duŞu için güncelin dışından ve ondan en az etkilenerek bakılmasına imkân sunar.

Dördüncü farklılık, kuramcılar olayları ve çoklu nedenleri olgudan soyutla- yarak sınıflandırırken (nomotetik), tarihçiler tekil (biricik) olayları ayrıntılı bi- çimde sunarlar (idiografik). Bir başka ifadeyle, tarihçi özgül ve tekil olayı anlat- maya çalışırken, kuramcılar olayları sınıflandırarak genellemelere ulaşmaya çaba- lar. Bunu yaparken kuramcı geçmişteki olaylara hipotezini sınamak için bakar.

Tarihçiler hipotez kullansa da onların hipotezi kullanma biçimleri ve yüklediŞi işlev bilimdekinden farklıdır. Bilim açısından hipotez potansiyel bir yasa niteliŞi taşırken, tarihçi için hipotez araştırma yaparken kullanılacak bir rehberdir. Bilim hipotez kurmak, geliştirmek ve sınamak için verileri kullanırken, tarihçi verileri bilmek ve anlamak için hipotezi kullanır. Yani bilim için hipotez amaçtır, tarih içinse araçtır.19 Knapp’e göre bu durum kuramcı ile tarihçinin soyutlama anlayı- şındaki farklılıktan kaynaklanır. Kuramcı, kuramını haklılaştırmak için ceteris paribus (diŞer bütün şartlar eşit ise) varsayımıyla soyutlamaya giderken, tarihçi diŞerlerinin asla eşit olmadıŞını varsayar. Aksine tarih aynı olmayan/farklılık doŞuran tüm öteki durumları ortaya koymaya çalışır.20 Bir başka deyişle tarihçi- ler karmaşık sosyal olaylar arasında bazı benzerliklerin olduŞunu kabul etseler de, hiç bir olayın diŞerinin özdeşi olmadıŞına, tarihin her olayın tipik/benzer niteliŞinden ziyade eşsiz/biricik yönünü anlama amacında olduŞuna inanırlar.

18 Arthur N.Gilbert, “International Relations and the Relevance of History”, International Studies Quarterly, Cilt 12, No 4, Aralık, 1968, s. 352–353.

19 Mink, “The Autonomy of Historical Understanding”, s. 35. Buradaki bilim anlayışı poziti- vizmi çaŞrıştırsa da benimsenen yaklaşım bu deŞildir. Çünkü tüm bilim alanlarının genel- lemelere ulaşma çabası inkâr edilemez. Dolayısıyla hipotez kurmak, geliştirmek ve sınamak amacı güden bir çalışmanın kaçınılmaz olarak pozitivizmi benimsediŞi söylenemez. Poziti- vizmin ayırıcı özelliŞi ampirizme ve algısal gerçekliŞe verdiŞi önemde yatar.

20 Knapp, “Can Social Theory Escape from History?”, s. 36.

(10)

Levy de iki disiplin arasındaki farklılıklardan en anlamlısının idio- grafik/nomotetik ayrımı olduŞunu ileri sürer. Ama ona göre bu, tarihçilerle ku- ramcıların araştırma amaçlarındaki farklılıktan kaynaklanır. Tarihçilerin münfe- rit olayları tanımlama, açıklama ve yorumlama işine karşın, siyaset bilimci- ler/kuramcılar deŞişkenler arasındaki ilişkiler hakkında genellemeler yapmak ve sosyal davranışlara ilişkin yasalar ortaya koymakla ilgilenirler.21 Popper da ku- ramsal bilimlerin tümel yasaları bulma ve sınamayla ilgilenirken, tarihin her türlü tümel yasayı olduŞu gibi kabul edip tekil önermeleri bulma ve sınamayla ilgilendiŞine dikkat çeker.22 Tarih ancak ilginç olayları kendine özgü halleri i- çinde tasvir etmenin yanı sıra bu olayların açıklanmasıyla da ilgilendiŞi zaman, tümdengelimci nedensel açıklama yöntemine uygun biçimde tümel yasalardan yararlanır.23 Gerçi Levy’nin de belirttiŞi gibi, tarihçilikte açıklamacılık ve yorum- lamacılık iki farklı ifadedir. Yorumlama, açıklanmaya çalışılanın ne olduŞu soru- nuyla ilgilenirken, açıklamacılık onun nasıl açıklandıŞıyla ilgilenir. Dolayısıyla tarihçinin idiografik yönelimi bir zorunluluk deŞildir. Nitekim Marksist tarihçi- lik ya da Annales Okulu bunun bir göstergesidir.24 Bu durumda iki disiplin ara- sındaki fark kuramsal kavram ve modellerin kullanılıp kullanılmadıŞında deŞil, bunların nasıl kullanıldıŞında, analitik varsayım ve modellere ne kadar önem verildiŞinde yatar.25 Fakat unutmamak gerekir ki, ileride deŞinileceŞi gibi Mark- sist tarihçilik çok büyük eleştirilere hedef olduŞu gibi, Annales Okulu da tarihçi- liŞe egemen olamadan 1970’lerde “anlatısallıŞın yeniden dirilişi” söz konusu olmuştur. “Yeni anlatısallık” ise tarihte analitik bilimsel açıklama iddialarını reddetmiştir.26 Öte yandan Schroeder de tarihçilerin önemsiz detaylar peşinde olmadıklarını, aksine amaca uygun önemli detaylarla ilgilendiklerini, siyaset bilimciler gibi nomotetik olabileceklerini, kuramcıların daha iyi genellemelere ulaşma ümidiyle hipotezleri sınayarak kuram geliştirdiklerini, tarihçilerin ise tarihsel dönüm noktalarındaki deŞişimleri yorumlamayı amaçlayan kuram ben-

21 Levy, “Too Important to Leave to the Other”, s. 22 ve 24–26.

22 Karl R. Popper, The Poverty of Historicism, Boston, The Beacon Press, 1957, s. 144.

23 şbid., s. 146.

24 Annales Okulu için bkz. Georg G. Iggers, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme Yirminci Yüzyılda Tarihyazımı, Çev. G.Ç. Güven, şstanbul, Tarih Vakfı Yurt Yay., 2000, s. 51-65.

25 Levy, “Too Important to Leave to the Other”, s. 25. Steiner tarihçilerin uluslararası ilişkiler kuramından uzak durduŞunu, ama özellikle uluslararası ilişkilerdeki deŞişimi aydınlatabi- lecek sistemik yaklaşımları kullanabileceklerini söyler. Zara Steiner, “On Writing International History: Chaps, Maps and Much More”, International Affairs, Cilt 73, No 3, Temmuz 1997, s. 542.

26 Bu konuda tartışma başlatan makale şudur: Lawrence Stone, “The Revival of Narrative:

Reflections on a New Old History”, Past and Present, No 85, Kasım 1979, s. 3–24. Anlatı- sallıŞın geçirdiŞi deŞişim için bkz. Levy, “Too Important to Leave to the Other”, s. 26–28.

(11)

zeri özlü kısa yargılar (synoptic judgement) geliştirdiklerini belirtir.27 Fakat Popper tarihçinin yaptıŞı işi anlamlı kılmak için olaylara seçmeci yaklaşmasının, kuramların bilimdeki işlevine benzer bir işleve neden olduŞunu ve özellikle “ta- rihselciler”in bunları kuram sandıklarını belirtir. Popper’a göre bunlara kuram yerine “tarihsel yorum” ya da “tarihsel bakış açısı” demek daha doŞrudur.28

Son olarak Elman ve Elman, basitliŞe karşı karmaşıklıktan söz ederler. Ku- ram, en büyük açıklayıcı güç olduŞuna inanılan tek bir “neden”i diŞer tüm zayıf nedensel faktörlere tercih eder, yani tek nedenli (monocausal) açıklamaları ma- kul görebilir. Fakat birçok tarihçi sonuçların ancak birkaç faktörün karşılıklı etkileşimiyle ortaya çıkabildiŞini ifade eden karmaşık çok nedenli (multicausal) açıklamaların uygunluŞunu kabul eder.

Tüm bu tartışmalar göz önüne alındıŞında iki disiplin arasında epistemolojik ve metodolojik farklılıklar olduŞu yadsınamaz: Tarihsel bilgi temelde zaman- mekân baŞımlı bilgidir, tarihsel analiz de beşeri olguların zaman-mekân içindeki konumlarına yerleştirilmesi, bu konumları içinde algılanması,29 hatta hayalgücü ve empati yoluyla kurgulanmaya çalışılmasıdır.30 Epistemolojik olarak tarihin ayırıcı özelliŞi genellemelerden çok, tekil ve özgül olgularla ilgilenmesidir. Tarihin nesne- si olan olgu biriciktir, kendi başına bir anlam taşımaktadır. Tarih, geçmişin bilgisi- dir ve amacı da geçmişi ortaya çıkarmaktır.31 Öte yandan, her ne kadar “anlatısal tarih-sorunsal tarih” ayrımına giderek “sorunsal tarih”in olayları sistemleştirip hipotezler oluşturarak çalıştıŞından söz edilse de,32 bu Türkiye’deki yaygın tarih anlayışıyla örtüşmediŞi gibi, çok önemli isimler tarihin bu biçimde pozitivist bilim mantıŞına dayandırılmasına karşı çıkmıştır. Kant ve Marks gibi idealist filozofların etkisi altında33 geliştirilmeye çalışılan ve Comte’un hararetle savunduŞu pozitivist

27 Schroeder, “History and International Relations Theory”,s. 66–67.

28 Popper, The Poverty of Historicism, s. 150–151.

29 Nuri Yurdusev, “Siyasi Tarih ve şdeoloji”, Türkiye’de Siyasi Tarihin Gelişimi ve Sorunları Sempozyumu, s. 87.

30 Tosh, Tarihin Peşinde, s. 118.

31 Satoshi Kanazawa, “Science vs. History: A Reply to MacDonald”, Social Forces, Cilt 80, No 1, Eylül, 2000, s. 350; Melek Fırat, “Dünyada Siyasi Tarih Disiplininin Ortaya Çıkışı ve Ge- lişimi”, Türkiye’de Siyasi Tarihin Gelişimi ve Sorunları Sempozyumu, Ankara, AÜSBF Ya- yınları, 2006, s. 13. Ayrıca bkz. Popper, The Poverty of Historicism, s. 143.

32 Fırat, “Dünyada Siyasi Tarih”, s. 17.

33 Collingwood, Kant’ın görüşlerinin pozitivistlerce savunulan doŞa-tarih paralelliŞine çok benzediŞini, tek farkın Kant’ın üst-tarihi tinsel gerçekliŞe, pozitivistlerinse doŞal gerçekliŞe dayandırması olduŞunu belirtir. R.G. Collingwood, Tarih Tasarımı, Çev. Kurtuluş Dinçer, şstanbul, Ara Yay., 1990, s. 136. Ama bu çok önemli bir farktır, çünkü pozitivizmin insan ve doŞa ile ilgili olanı özdeşleştiren varsayımını reddeder. şdealistlerle pozitivistler arasın- daki ayrışma da burada yatmaktadır.

(12)

tarih anlayışı, doŞa ile tarihin aynı mantıŞa dayandıŞını, o nedenle belli bir amaç doŞrultusunda ilerlediŞini varsayarak tesadüfîliŞi reddetmiş, tarihin sadece geçmişi gösteren deŞil, aynı zamanda geleceŞi de belirleyen bir yönü olduŞunu iddia etmiş- tir.34 Fakat bu görüş daha sonraları eleştirilmiştir. ÖrneŞin Carr tarihçinin olayla- rın nedenini araştırmasını doŞal ve gerekli görmekle birlikte, daimi bir neden- sonuç ilişkisini keşfetmesinin mümkün olmadıŞını, çünkü tarihte belli bir deter- minizmin bulunmadıŞını, bunun yoruma baŞlı olduŞunu belirtir.35 Belki de poziti- vist bilimsel tarih anlayışına en sert karşı çıkışı Popper yapmıştır. “Tarihsel kuram”

ve “kuramsal tarih” olarak da adlandırdıŞı tarihselciliŞin sosyal bilimi tarihten başka bir şey olarak görmeyen, tarihi de sosyolojiyle özdeşleştirerek sadece geçmi- şe deŞil, geleceŞe de bakan, böylece tüm sosyal gelişmeleri açıklama iddiasında olduŞuna dikkat çeken Popper,36 tarihin gelecekteki yönünü önceden haber ver- menin imkânsız olduŞunu belirtir ve Marksizm gibi tarihsel sosyoloji çabalarını kesin bir dille reddeder. Popper tarihin ayırıcı özelliŞinin, tarihselciler tarafından modası geçmiş olarak deŞerlendirilen yasalar ve genellemelerden çok fiili, tekil ve özgül olaylarla ilgilenmek olduŞunu savunur.37

Dolayısıyla farklı çabalara raŞmen yaygın uygulama alanı bulan ve daha çok kabul gören tarihçilik, olayların arkasında bir sistemin olduŞu varsayımı yerine tesadüfîliŞe dayanarak olayları tekillikler ve özgüllükler temelinde anlatır. Tarih- te durum buyken bilimsel bilgi tüm postmodern eleştirilere raŞmen halen za- man-mekân baŞımsız kalma çaba ve iddiasındadır. Yaygın kanıya göre bilimsel analizin amacı, genellemelere ulaşarak anlama ve açıklamanın yanı sıra olayların eŞilimlerini öngörmeye çalışmaktır. Böylece bilimin nihai ürünü olan kuramlar, Waltz’un da vurguladıŞı gibi, verili bir sistemin işleyişini anlamamıza yardım edecektir.38 Bununla beraber bir itiraz olarak tüm sosyal bilimlerin tarihçilikteki zaafı taşıdıŞından, yani incelenen bütün sosyal olgu türlerinin deŞişken, zaman- mekân baŞımlı insan davranışlarının ve kültürün ürünü olduŞu dile getirilebilir.

Zaten Kant’ın doŞal ve tinsel gerçeklik ayrımı temelinde bu tartışma yapılagelmiştir.39 Ayrıca Popper da fizikte var olduŞu öne sürülen yasaların sos-

34 şbid., s. 115-141. Marksist tarih anlayışının deŞerlendirmesi için bkz. Iggers, “Nesnellikten Postmodernizme”, s. 79-95.

35 Carr tesadüflerin belirleyiciliŞini kabul etmekle birlikte bunu mutlaklaştırmaz. E. H. Carr, Tarih Nedir?, şstanbul, şletişim Yay., 1987, s. 115-176.

36 Popper, The Poverty of Historicism, s. 45.

37 şbid., s. 143.

38 Kenneth Waltz, “Realist Thought and Neorealist Theory”, Andrew Linklater (der.), International Relations: Critical Concepts in Political Science, Cilt IV, Londra, Routledge, 2000, s. 1528.

39 Bkz. Özlem, Bilim Felsefesi, s. 105–154.

(13)

yal bilimler alanına uygulanabileceŞi varsayımına karşı çıkarak, toplumsal şartla- rın sürekli deŞişmekte olduŞundan hareketle geleceŞe dönük açıklamaların ke- hanetten öte gidemeyeceŞini belirtir.40 Fakat bu, diŞer bilim dallarında olduŞu gibi sosyal bilimlerdeki hipotez ve kuramların gereksiz olduŞu anlamına gelmez.

Bilimsel bilgi halen, kesin olan yasalardan deŞilse bile, geçici hipotez ve kuram niteliŞindeki genellemelerden oluşur. O nedenle sosyal bilimlerde bu nitelikteki genellemelere ulaşma arzusu hep olmuştur. Bu arzu neticede pek çok sosyal bilim alanında sosyolojik perspektifin aŞır basmasına yol açmıştır. Sosyolojik perspektifi tarihsel perspektiften ayıransa onun genelleştirici kavram kurma et- kinliŞidir ve bu perspektif tarihsel teklikleri daha iyi anlayıp açıklamaya yardım eder. Bu açıklama doŞa bilimleri kadar genelleyici olmasa da sınırlı bir zaman- mekân içinde geçerli genellemeler sunar.41

Sonuç olarak, kurulan kimi karşıtlıklar ve yöntemsel farklılıklar tarihin bir bilim olmadıŞı izlenimini verse de, bu kısmen pozitivizmin etkisi altında, çok katı bir bilim anlayışını yansıtmaktadır. şki alanın epistemolojik ve metodolojik farklılıkları tabii ki inkâr edilemez, ama bu iki alanın birbirinden tamamen ko- puk olduŞu anlamına da gelmez. Bize göre bu farklılıklar tamamlayıcılık ilişkisi çerçevesinde ve iki alanın birbirine yapabileceŞi katkıların şartlarını belirlenmesi açısından deŞerlendirilmelidir.

Tarihsel-OlguculuŞun Uluslararası şlişkiler Kuramındaki Yeri ve Katkıları

Salomon kimi sosyal bilimcilerin ayrı bir disiplin olarak tarihi çok betimleyici bulmaya ve bunun sonucunda tarihin analizlerde kullanılabilecek baŞımsız bir rolü olmadıŞına inanmaya başladıklarını, özel olarak da uluslararası ilişkiler tarihinin betimleyicilik, olguculuk, analitik perspektiften yoksunluk, dolayısıyla da genellemeler yapma konusunda yetersizlik gibi gerekçelerle eleştirildiŞini belirtir.42 Pipe ise uluslararası ilişkiler tarihçileriyle kuramcıları arasındaki diya- logun yetersizliŞinden yakınır.43 Hatta son dönem düşünce akımlarına egemen olan postmodern yaklaşım daha temel bir eleştiri yönelterek tarihi tamamen bir kurgu olarak görür.44 Ama tüm farklılıklarına ve uygulayıcıları arasındaki ileti-

40 Bryan Magee, Karl Popper’ın Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, Çev. Mete Tunçay, 2.B., şstanbul, Remzi Kitabevi, 1990, s. 139.

41 Özlem, Bilim Felsefesi, s. 152.

42 Salomon, “What Is the Use of International History”,s. 375–376.

43 Bkz. Caroline Kennedy-Pipe, “International History and International Relations Theory: A Dialogue beyond the Cold War”, International Affairs, Cilt 76, No 4, Kasım 2000,s. 746.

44 Postmodernizmin tarih eleştirisi ve tartışmalar için bkz. Iggers, Bilimsel Nesnellikten Postmodernizme, s. 139–143; Elman ve Elman, “Diplomatic History”, s. 16; Levy, “Too Important to Leave to the Other”, s. 29.

(14)

şimsizliŞe karşın birçok yazar bu iki disiplin arasındaki yakınlıŞa dikkat çekerek

“Uluslararası şlişkiler” ile “Diplomasi Tarihi”ni özünde kardeş disiplinler olarak nitelendirirler. Onlara göre, burada göz önüne alınması gereken farklılıklar deŞil, ele alınan konu ve sonunda nesnel kanıtlara baŞlılık bakımından ortaya çıkan epistemolojik benzerliklerdir. Bu, kuramların nedensellik iddialarının ampirik verilerle sınanması zorunluluŞundan kaynaklanır. Verilere atfedilen önem olgu- culuŞun bilimdeki üst sınırını oluşturur. Dolayısıyla kuram geliştirmede kanıtla- rın, verilerin önemi çok büyüktür. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak kuramcıla- rın tarihsel bilgiye ne kadar gereksinim duydukları gerçeŞine götürür.45

Elman ve Elman benzer noktalara dikkat çekerek tarihin uluslararası ilişki- ler kuramına birkaç noktada katkısı olabileceŞini belirtir. şkincil kaynaklar ve tarihçilik tartışmaları açısından bakıldıŞında siyaset bilimcilerin, özellikle de çok dilli, çok devletli mukayeseli analizlerle uŞraşanların sık sık tarihçiler tarafından üretilen monografilerden oluşan ikincil kaynaklara dayanmak zorunda kaldıkları görülür. Kuramcıların pek çoŞu bu anlamda birincil kaynaklara doŞrudan baş- vurmazlar. Tarihsel sorgulama özellikle kurumsal, idealist ya da kültürel yakla- şımlarda da merkezi role sahiptir. Uluslararası aktörlerin eylem ve davranışları, uluslararası sistem ve devletlerin amaçları zaman içinde deŞişiklik gösterir. Do- layısıyla tarihsel bakış bu deŞişimi görmek açısından önemli katkılar saŞlar. Ay- rıca kuramsal genellemelerin şartlara baŞlı sınırlarının ortaya konulmasında da tarihin büyük faydası vardır. Bir başka ifadeyle tarihçiler, kuramcıların ortaya attıŞı hipotezlerin hangi zaman ve mekânda geçerli olduŞunu göstererek sınırla- rının belirlenmesiyle uluslararası ilişkiler kuramlarının gelişmesine önemli katkı sunarlar. Böylece farklı kuramların ne kadar güçlü açıklayıcılık özelliŞine sahip olduŞunu bize gösterirler.46

Knapp da sosyal kuramda ileri sürülen düzenliliklerin ve genellemelerin ta- rihsel baŞlama, yani zaman ve mekâna baŞlı olduŞunu belirtir. Görünürde genel, doŞrulanabilir olan sosyal kuramlar aslında verili çevreye baŞlıdırlar. Bu baŞımlı- lık sosyal kuramın ve gerçekte bir bütün olarak bilimin temel sorunudur. Bir siyaset bilimcinin veya sosyologun tarihten soyutlamalar yaparak kurama geçti- Şinde ortaya koyduŞu ürünler sadece tarihsel olarak ilgisiz olmayacak, aynı za- manda kuram olarak da yetersiz kalacaktır. Kısacası sosyal kuram tarihle sınır-

45 Stephen H. Haber, et.al., “Brothers under the Skin: Diplomatic History and International Relations”, International Security, Cilt 22, No 1, Yaz 1997, s. 34–36.

46 Elman ve Elman, “Diplomatic History”, s. 12 ve 14–15. Ayrıca bkz. Gilbert, “International Relations”, s. 353–355; Steiner, “On Writing International History”, s. 531–546; Salomon,

“What Is the Use of International History”, s. 381; John Lewis Gaddis, “History, Theory and Common Ground”, International Security, Cilt 22, No 1, Yaz 1997, s. 82–84.

(15)

landırılmıştır.47 Tarihsel baŞlamlarından tamamen soyutlanmış bir kuram üret- mek neredeyse imkânsız olduŞuna göre tarihsel veriler sosyal kuramın çerçeve- sini, kapsamını ve açıklayıcı gücünü belirleyecektir. Buradan hareketle Uluslararası şlişkilerde tarihin, farklı kuramları sınamada ve yeni kuramların oluşturulmasında önemli bir işleve sahip olacaŞı çıkarılabilir. Gerçekten de pek çok sosyal bilim alanında tarihe gitmek en önemli sınama biçimini oluşturur. Uluslararası şlişkiler- de de tarihin olaylar ve olgular arasında baŞlantılar kurmada, bunları genellemede, geliştirmede ve sınamada analitik bir araç olarak kullanılabileceŞi açıktır.48

Tüm bu dikkate alındıŞında, her halükarda zaman ve mekân kavramları ile bunların geçmişe ait biçimlerinin anlaşılmasının sosyal bilimler için son derece önemli ve gerekli olduŞu görülür. Ancak bu sayede bir sürecin anlamlandırılması mümkün olabilir. Zaman-mekân derinliŞi sayesinde olayların özgüllüŞü ve ayırt ediciliŞi ortaya konabilir, deŞişim ve süreklilik görülebilir. Bunlar olmadan olgu- nun yeterince betimlenmesi ve betimlemeden açıklamaya geçilmesi eksik kala- caktır. Kısacası kuram oluşturmak ve bunları geliştirmek için önce gerçekleri bulmaya çalışmak gerekir. Bu da ancak tarih sayesinde mümkündür.

Bununla birlikte Elman ve Elman tarihin kurama saŞladıŞı başka katkılardan da söz eder ki, bunlar tam da bu çalışmada tartışmaya açılan konulardır. Onlara göre teknik beceriler geliştirmede tarihçiliŞin kurama katkıları olacaktır. Bu an- lamda birçok siyaset bilimci mukayeseli çalışmalarda tarihsel monografilere baŞlı kalsa da, bazısı kimi durumlarda arşiv araştırmalarına yönelebilecek, tarihçiler gibi süreç izleme yöntemini (process-tracing) kullanarak alternatif bir araştırma stratejisi geliştirebileceklerdir.49 Öte yandan, Türkiye’deki uluslararası ilişkiler çalışmalarında böyle bir eŞilim aŞırlıkta olduŞu için bu katkıyı öne çıkarmanın kuramsal perspektifin gelişmesine olumlu katkısı olmayacaŞı düşünülebilir. Ay- rıca, yine Elman ve Elman’a göre bu iki disiplin arasındaki etkileşim güncele bakışın farklı formlarını gösterebilir. Onlara göre, hem uluslararası ilişkiler ku- ramcıları hem de tarihçileri çalışmalarını yaparken çaŞdaş sorunların etkisinde kalırlar. Bu durum onların farklı yönlerden güncel olana bakmaları anlamına da gelir.Güncellik tarihçileri konu seçimi kadar çalıştıkları analitik kurgular açısın- dan da etkilerken, uluslararası ilişkiler kuramlarındaki güncellik nispeten son olaylar üzerinde çalışma eŞilimi biçiminde kendini gösterir. Çünkü onlar bu sayede kuramlarındaki aynı nedensel baŞları bir kez daha teyit edebileceklerini düşünürler. Elman ve Elman, kuramcıları uzak geçmiş üzerinde çalışmada gös-

47 Knapp, “Can Social Theory Escape from History?”, s. 34–35, 39.

48 Salomon, “What Is the Use of International History”, s. 383–384.

49 Elman ve Elman, “Diplomatic History”, s. 12–13.

(16)

terdikleri isteksizliŞin diplomasi tarihçileriyle temasları sonucu ortadan kalkabi- leceŞine inanmaktadırlar. Benzer şekilde tarihçilerin de güncel konusundaki kendi ayırıcı farklarını daha iyi ortaya koyabileceklerini ve ulaştıkları sonuçlarla kişisel ilgileri arasında açık bir baŞ kurabileceklerini belirtirler.50

Açıkçası, Türkiye özelinde tam da bu nedenlerle tarihçi bakışın kuramsal perspektife olumlu katkı yapamadıŞı, tarihçilerin geçmişin bilgisine ulaşma çaba- larının uluslararası ilişkiler kuramına daha büyük katkı saŞlayacaŞı kanaatinde- yiz. Kuşkusuz tarihçi güncelle ilgilidir ve bu onun konu seçimini belirler. Ayrıca güncelin tarihsel boyutunun ortaya konması da çok önemlidir. Ama güncel ulus- lararası sorunlar temelde tarihsel deŞil, siyasal sorunlardır ve tarihçi ancak içinde yaşadıŞı zamanın öncesine giderek onları kendi baŞlamları içinde anlamaya çalış- tıŞında kendi gerçeŞine yaklaşabilir. Bu da tarihçinin geleceŞin deŞil geçmişin karanlıŞını temel uŞraş alanı yapmasıyla mümkündür.51 Kısacası, uluslararası ilişkiler çalışanları açısından yakın geçmiş çalışmaları elbette önemli olsa da, daha önce tartışıldıŞı gibi bunun tehlikeleri olduŞu ve tarihin çalışılma nedeni- nin şimdiyi etkileyen geçmiş olaylar olduŞu unutulmamalıdır. Bu nedenle tarih- çilerin yaptıŞı uzak geçmiş çalışmaları uluslararası ilişkiler kuramı açısından daha katkı saŞlayıcıdır.52

Öte yandan, tarihçi-olgucu yaklaşım geçmişle yapılan analojiler neticesinde özellikle kutuplaştırıcı güncel sorunların incelenmesinde tarihsel önyargıların etkisiyle duygusallıŞın aŞır bastıŞı çalışmaların ortaya çıkmasına da neden ola- bilmektedir.53 Bunda araştırmacının ideolojik tutumu ya da çevresel faktörler etkili olabileceŞi gibi tarihçinin retrospektif bakışı nedeniyle anakronik kalma tehlikesi ve tarihçi yöntemin de etkisi olabilir. Çünkü tarih incelemelerinde “an- lamacı”lıŞın bir sonucu olarak tarihçinin geçmişle bütünleşme çabası54 onu o günün duygusallıŞına itebilir. Dahası, tarihin pek çok ülkede ulus-inşa süreçleri- nin bir parçası olarak kullanılması,55 yapılan çalışmanın ideolojik bir duygusallı- Şa ve söyleme dayandırılmasına da yol açabilir. Bu haliyle tarihsel-olguculuŞu

50 şbid., s. 13-14.

51 Salomon, tarihçilerin tarihsel boyutta yoŞunlaşacakları bazı temel uluslararası konuları ve araştırma alanlarını belirlemeleri gerektiŞini belirtir. “What Is the Use of International History”, s. 387.

52 Gilbert, “International Relations”, s. 352. Ayrıca bkz. Tosh, Tarihin Peşinde, s. 135.

53 Bu durumda güncelin duygusal baskısından kurtulmak güncelin içinde kalarak veya onu geçmişe taşıyarak deŞil ancak kuram aracılıŞıyla güncele dışarıdan bakmakla mümkündür.

54 Özlem, Bilim Felsefesi, s. 109–114.

55 Tosh, Tarihin Peşinde, s. 5–8. Steiner, “On Writing International History”, s. 540–541, tarihçilerin kendi toplumsal ve ulusal çerçevelerinin dışına çıkamadan tarihçilik yapmala- rından yakınarak bu kültürel sınırın evrensel bilgiye ulaşmayı zorlaştırdıŞını belirtir

(17)

esas alan bilim insanı kurguladıŞı geçmişe ait analojilerle günümüzü ve geleceŞi yorumlamaya çalışır, yani “bugün”ü “tarih/geçmiş” gibi okur. Bu ise daha deŞer yüklü bilgiler üretilmesine neden olabilir.56 Zaten tarihin tekerrür gibi algılan- masının bir nedeni de bu tür okuma biçimleridir.

Kısacası, her halde tarihin ve tarihsel-olgucu yaklaşımın uluslararası ilişkiler çalışmalarında yeri olmalı ve kuramla sıkı bir işbirliŞi kurmalıdır. Bu iki bakış açısı arasındaki işbirliŞi Schroeder’in belirttiŞi gibi,57 uluslararası ilişkiler kuram- cılarının ve tarihçilerinin ortak ve farklı çıkarlarının, amaçlarının ve gerçekleri- nin farkına varmalarına yardım eden, onları birbirine rakip olmaktan alıkoyan, karşılıklı saygı temelinde birbirinin farklılıklarını müzakere edebilmelerine ve etkileşime imkân veren bir ittifak ilişkisiyle saŞlanabilir. Sınırlar iyi korundu- Şunda ve gerçek uluslararası ilişkiler tarihçiliŞi yapılabildiŞinde tarihin elde ettiŞi sonuçlarla kuram geliştirmeye büyük katkılar saŞlayacaŞı açıktır.

Son olarak Haber, Kennedy ve Krasner’ın dikkat çektikleri, Türkiye için de geçerli olan genel bir soruna da deŞinmek gerekir. Onlara göre “diplomasi tari- hi”, tarih bölümlerinde yeterince ele alınan bir konu olmamış, tarih disiplini içinde marjinalize olmuştur.58 Kuşkusuz bu da saŞlıklı bir durum deŞildir. Ama bunu aşmanın yolunun uluslararası ilişkiler disiplinini tarihçiliŞe dayandırmak olmadıŞı da açıktır. Belki yapılması gereken tarih bölümlerinde ayrı bir kürsü oluşturarak uluslararası ilişkiler tarihiyle ilgilenilmesidir. Bu sayede hem ulusla- rarası ilişkiler incelemelerinde tarihçi bakışın etkisi azalarak kuram için gerekli verileri saŞlayan bir sınama alanına dönüşür, hem de bu tarih alanı hak ettiŞi oranda çalışılır hale gelebilir.

Türkiye Uluslararası şlişkiler Yazınında Tarihsel-OlguculuŞun AŞırlıŞı

Yukarıda ele alınan tüm hususlara raŞmen niçin Türkiye’deki uluslararası ilişki- ler yazınında halen betimlemeci tarihsel-olguculuŞun kuramsal-analitik çalışma- lardan daha fazla raŞbet görmekte oluşu bir sorun olarak karşımızda durmakta- dır. Bu çerçevede bazı genel ve özel nedenlerden söz edilebilir.

Öncelikle, uluslararası ilişkiler çalışmalarının ilk dönemlerinde, Dougherty ve Pfaltzgraff’ın da belirttiŞi gibi, aŞırlıklı olarak uluslararası sistemik süreçlerin anali- zi yerine uluslararası hukuk ve tarih anlatımının yapılmış olması59 bir gelenek oluşturmuş ve bu gelenek Türkiye özelinde bakıldıŞında yerleşik hale gelmiştir.

56 Tosh’un, ifadesiyle “hiçbir şey tarihsel eŞilimleri geleceŞe yansıtmak kadar öznel ve deŞer- lere baŞlı olmaz” Tarihin Peşinde, s. 138.

57 Schroeder, “History and International Relations Theory” s. 74.

58 Haber et al., “Brothers under the Skin”, s. 40-42.

59 Dougherty ve Pfaltzgraff, Contending Theories, s. 3.

(18)

Batı’da olduŞu gibi disiplinin bilimsel niteliŞi güçlendikçe uluslararası ilişkilerin hukuk ve tarihe dayandırılması geleneŞinin zayıflaması beklenirdi. Fakat aşaŞıda belirtileceŞi üzere, “uluslararası olgu”nun bazı özellikleri ve yapılan çalışmaların kimi amaçları bu geleneŞin Türkiye’de terk edilmesini zorlaştırmıştır.

Olgucu yaklaşımın yazındaki aŞırlıŞının bir diŞer önemli nedeni de, acil çö- züm bekleyen uluslararası sorunlara bir an önce yanıt verme isteŞidir. Bir başka deyişle, daha önce de dile getirildiŞi gibi uluslararası ilişkiler ve dış politikayla ilgilenen uzmanlar bir biçimde güncel politikaya yakın durmakta, bu ise uluslara- rası ilişkilerde olay eŞilimli çalışmaların aŞırlık kazanmasına neden olmaktadır.

ÖrneŞin Yugoslavya’nın daŞılması sonucu ortaya çıkan çatışmalar, Çeçenistan sorunu, ABD’nin Irak’ı işgaliyle başlayan süreçte OrtadoŞu’nun geleceŞi, Arap- şsrail anlaşmazlıŞı ya da küresel ısınma gibi tekil konuları ortaya koyma ve çözüm üretmeyle ilgilenen uzmanlar, kaçınılmaz olarak bu tekil olgulara kendi özgüllük- leri içinde bakma ve deŞerlendirme gereŞi duymaktadırlar. Kuşkusuz bu bir zorun- luluk deŞildir ve bilim insanları bu olguların özgüllükleri dışına çıkarak da bunlar- la ilgilenebilir. Fakat uluslararası olguların diŞer sosyal olgulara nispeten karmaşık niteliŞi, çok boyutluluŞu ve acilliŞi her olgunun özgüllüŞünü güçlendirmekte, bu ise soyutlamayı zorlaştırarak uzmanların olguda kalmasına neden olmaktadır.

Öte yandan, her ne kadar uluslararası ilişkiler devletlerin dış politikalarının toplamından ibaret deŞilse de, alan uzmanlarının önemli bir kısmının kendi ülke- lerinin dış politikalarını temel alan çalışmalara yönelmeleri, olguculuŞun bir diŞer nedenidir. Singer’ın dikkat çektiŞi gibi devlet düzeyinde yapılan çalışmalar daha zengin ve derin betimlemeler sunsa da, olgusal düzeyde öngörü gücü zayıf genel- lemeden uzak açıklamaları beraberinde getirmektedir. Çünkü örneŞin Türkiye- Yunanistan ilişkileri açısından sorunlara bakan bir uzman kaçınılmaz olarak E- ge’de kıta sahanlıŞı, karasuları gibi tekil sorunları en fazla mukayeseli biçimde ele alabilecektir. Burada soyutlamaya giderek genellemelere ulaşma çabası ikincil dü- zeyde kalacaktır. Dahası, bu konularla ilgilenen uzmanların nesnel olma ihtimalle- rinin, ele aldıkları konu itibariyle, çok zayıf kaldıŞı da ayrıca dikkate alınmalıdır.60 Bunlarla baŞlantılı olarak, uluslararası olguları genellemeler (kuram) yerine tekillikler (tarih) temelinde inceleme alışkanlıŞının bir nedeni de, sözü edilen karmaşıklıktan ve çok boyutluluktan da beslenen, “zihinsel şartlanma”dan kay- naklanmaktadır. Bilim insanı düşünsel boyuta geçtiŞinde kendini ya olgusal ya da kuramsal düşünme yönünde şartlandırmaktadır. Zihinsel aktivite nispeten

60 Aktör düzeyindeki analizlerin sakıncalarına ilişkin bkz. J. David Singer, “The Level of Analysis Problem in International Relations”, World Politics, Cilt 14, No 1, Ekim 1961, s.

83–89.

(19)

kolay algılanan tarihsel düzlem esas alınarak başladıŞında, çalışma aynı olgusal- lıkla biraz da kronolojik sürüklenme ile güncele kadar gelmektedir. Bu şartlanma bilinçli olabileceŞi gibi bilinçsiz de ortaya çıkabilir. Olgunun ya da sorunun nite- liŞinin yanı sıra kişinin bilimsel yönteme vukufiyeti, formasyonu, kendisine at- fettiŞi misyonu ve deŞer yargıları çerçevesinde bu durum deŞişik düzeylerde ortaya çıkabilmektedir. Böyle bir şartlanma uluslararası ilişkiler sorunsalıyla uŞraşan kişiyi adeta hapsederek olgudan kurama, tekillikten genellemeye geçme- sini engellediŞi gibi, sorunun nedenselliŞini, güncel sosyolojik dinamiklerden ziyade tarihte aramasına da neden olmaktadır. Bu ise çalışmada nesnel ve genel açıklayıcı nedenselliŞin yerini, aŞırlıklı olarak öznel ve tekil yorumların, beklen- tilerin ve tahminlerin almasına yol açmaktadır.

Bunun yanı sıra Türkiye’de yapılan çalışmalara yöntem açısından bakıldı- Şımda, varsayımsal-çıkarsamacı yöntemin pek kullanılmadıŞı söylenebilir. Yapı- lan çalışmalarda aŞırlıklı olarak veriler toplanarak bir konunun incelenmesinin ardından bunu bir hipoteze uydurma çabası göze çarpmaktadır. Bu da daha çok çalışmayı bilimsel kılma zorunluluŞunun bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır.

Aslına bakılırsa pek çok bilimsel çalışmada incelemeye uygun hipotez geliştirme çabasını görmek bile mümkün olmamaktadır. Böylece bilimsel yöntemin kulla- nılmaması ya da yanlış kullanımı kaçınılmaz olarak kuramın yol göstericiliŞin- den uzak, tekil olay incelemesine dayalı, genelleştirilmesi mümkün olmayan veri yıŞını ya da derlemesi niteliŞinde araştırmaların doŞmasına yol açmaktadır.

Bir diŞer nedense, yukarıdakiyle de baŞlantılı olarak, Türkiye’de bilimin yo- Şun olarak halen pozitivist anlayışının etkisi altında olmasıdır. Aslında bu Türki- ye’ye özgü deŞildir. Genelde Uluslararası şlişkiler disiplini, başta uygulayıcıları tarafından dünyanın somut siyasal sorunlarına pratik yanıtlar bulmaya çalışan bir alan olarak algılandıŞı için, pozitivizmin etkisi altında gelişme göstermiştir.61 Pozitivizm, olguları deŞerlerden arındırarak bilimi metafizikten ayırmayı amaç- lamışsa da, bu dogmatik biçimde somut ve olgusal olanı yüceltmiş, sonuçta “al- gısal olgu”yu esas alan ampirizmi bilginin tek ve temel kaynaŞı haline getirmiş- tir.62 Bu yaklaşım uluslararası ilişkiler çalışmalarının tarihçi-olgucu bir mantıkla kurgulanmasında kendini hissettirmektedir. Bu baŞlamda özellikle pozitivist anlayışın ürünü olan bilimin kesinlik inancını besleyen bu anlayış, yapılan ça- lışmalarda mutlak olarak neyin, neye sebep olduŞunu göstermeye çalışmak gibi

61 Bu durum kendisini realist yaklaşımla göstermiştir Bkz., Burcu BostanoŞlu, Türkiye-ABD şlişkilerinin Politikası: Kuram ve Siyasa, Ankara, şmge Kitabevi, 1999, s. 31-32.

62 Bkz., Russel Keat ve John Urry, Bilim Olarak Sosyal Teori, Çev. N. Çelebi, Ankara, şmge, 1994, s. 14–34.

(20)

(mutlak determinizm) uluslararası ilişkiler açısından çok daha güç olan bir iddi- aya dayanmak zorunda kalır. Her ne kadar bu durum kuram geliştirme çabasının bir ürünüymüş gibi görünse de, Waltz bu kesinlik arayışını kuram geliştirmedeki başarısızlıŞın bir nedeni olarak görür.63 Çünkü kesinlik olgusu “pozitif bilimlerin en keskini” ve belki de “model bilim” olarak nitelenebilecek fizikte bile “kuantum teorisi” ve “belirsizlik ilkesi”ni ortaya atılmasıyla geçerliŞini yitirmiştir.64 Bunlar bilimsel doŞruların sürekli yanlışlanabilir geçici aksiyomlar olduŞunu, mutlak gerçek diye bir şeyin algılanabilir dünyada mümkün olmadıŞını ortaya koymuşlar- dır. Bu durumda yapılması gereken katı ampirizme dayalı olmayan bir uluslararası ilişkiler kuramı için epistemolojik alan oluşturmaktır. Çünkü katı ampirizm başka olumsuzluklarının yanı sıra çoŞu zaman gözlenmesi mümkün olmayan nedenleri açıklamamızda da bizi sınırlar.65 Bu ise çalışmayı olguda kalmaya mahkûm eder.

Ayrıca bilimin ampirist yorumuna dayanan pozitivizm, bilimsel yöntemi tümevarımla özdeşleştirmekte, kuram oluşturmanın yolunun olgu ve olaylar hakkında toplanan verilerin derlenip işlemselleştirilerek bunlardan tümevarım yoluyla çıkarsamalar yapılmasıyla olduŞunu ileri sürer.66 Halbuki rasyonalist yorum, bilimin tümdengelim yoluyla çalıştıŞını, tümevarımın daha çok çıkarım- sal karakterli kuramsal genellemeler yapmak için malzeme sunduŞunu iddia eder. Çünkü hipotezden kurama ulaşmada bilim insanı zihnindeki sorunsalı yine zihninde kurguladıŞı bir kalıp içerisinde araştırır, yani olguları kuramın ışıŞında görmek ister. Bu nedenle bilimsel yöntem özünde varsayımsal ve çıkarmacıdır.67 Bu nedenle uluslararası ilişkiler kuramında temelde bu şekilde bir yöntemle ça- lışması gerektiŞi açıktır. Waltz da bu noktaya işaret ederek özellikle Uluslararası şlişkilerin kuram geliştirmedeki başarısızlık nedenlerinden birisinin tümevarıma baŞlılık olduŞunu belirtir ve tümevarımı çıkmaz sokaŞa benzetir. Çünkü kurama tümevarım yoluyla ulaşılabileceŞini iddia etmektir. Olguları onları açıklama araçları elde edilmeden anlayabileceŞimizi iddia etmek demektir.68

Bunların dışında alanla ilgilenenlerden kaynaklanan nedenlere de yer ver- mek gerekir. Bu baŞlamda öncelikle Türkiye özelinde uluslararası ilişkilerle ilgi-

63 Waltz ve Quester, Uluslararası şlişkiler Kuramı, s. 8.

64 Bkz. Ilya Prigogine ve Isabella Stengers, Kaostan Düzene, Çev. S. Demirci, şstanbul, şz Yayıncılık, 1996.

65 Tayyar Arı, Uluslararası şlişkiler Teorileri: Çatışma, Hegemonya, şşbirliŞi, Bursa, Alfa Yay.- DaŞ., 2002, s. 72.

66 Tümevarım konusundaki tartışmalar için bkz. Alan Chalmers, Bilim Dedikleri, 2.b., Çev.

H.Arslan, Ankara, Vadi, 1994, s. 31–81.

67 Bkz. Popper, The Poverty of Historicism s. 98, 120–127; Özlem, “Uluslararası şlişkilerin”, s.

45–46.

68 Waltz ve Quester, Uluslararası şlişkiler Kuramı s. 9–12.

(21)

lenen üç ayrı araştırmacı grubundan söz edebiliriz. Bunlardan ilkini mesleŞi (as- ker, büyükelçi, gazeteci, politikacı) veya aydın kimliŞi (şair, yazar, düşünür vs.) nedeniyle uluslararası meselelerle ilgilenen araştırmacı-yazarlar oluşturmaktadır.

Bunlar doŞal olarak bilimsel yöntem kullanmadan veri yıŞını ya da derlemesi veya yeterince veriye dayanmayan öznel deŞer yargısı yüklü yorum yapmaktadır- lar. Bu gruptakiler zaten bilimsel bilgi üretme kaygısında olmadıkları için yaptık- ları iş doŞal karşılanabilir. Üretenin niteliŞi açısından yaklaşıldıŞı sürece kanı- mızca bu tür çalışmalar alan için bir sorunu oluşturmazlar. Ama kimi zaman toplum veya uluslararası ilişkiler öŞrencileri açısından bu kimselerin yaptıklarıy- la Uluslararası şlişkiler disiplininin içeriŞi arasında birebir ilişki kurulabilmekte, ortaya çıkan kurgusal ve spekülatif bilgiler “bilgi kirliliŞi”ne yol açarak alanın bilimsellik iddiasını zayıflatmaktadır.

şkinci grupta uluslararası ilişkiler kuramı bilmeyen, alan formasyonu alma- mış, alan dışından gelen bilim insanları yer almaktadır.Mühendislik, tıp, işletme gibi uzak alanlardan gelenlerin yanı sıra birçok sosyal bilimcinin, özellikle ya- kınçaŞ tarihçilerinin uluslararası ilişkilere ilgi gösterdikleri ve çalışmalar yaptık- ları görülmektedir. Burada sorun, bu kimselerin ele alınan olgulara ilişkin “tarih- çilik” yapmaktan ziyade, tarihçi yöntemler ve tarihsel bilgiyle “siyaset bilimi”

yapmaya çalışmalarından ve güncel sorunlara “tarihsel determinizm” mantıŞına dayalı politika ve strateji önerileriyle yaklaşmalarından kaynaklanmaktadır. Ö- nemli bir kısmı “uluslararası ilişkiler tarihçisi” olmadıŞı ve alanın kuram ve kav- ramlarına yabancı olduŞu halde uluslararası ilişkiler uzmanı gibi hareket eden kişilerin kendi alanlarıyla ilgili yöntemleri Uluslararası şlişkiler disiplinine mal etmeleri, Uluslararası şlişkileri herkese açık, kendi perspektif, kuram ve kavram- ları olmayan bir disipline çevirmekte ve alanın kuramsal gelişimini olumsuz etkilemektedir. Dahası, bu tür çalışmalar iyi sistematize edilmiş olsa bile, kuram- sal bakış ve kavramsal çerçeveden yoksun olarak tarihsel durumu güncele uyar- landıŞında ya da güncel sorunu bugünkü baŞlamından kopararak tarihteki geç- mişine taşıdıŞında deŞer yargısı yüklü bilgiye dönüşmektedir.

Üçüncü gruptaysa bilimsel yöntemi bilmeyen veya kullanmayan, kuramsal bakıştan uzak uluslararası ilişkiler “uzmanları” yer almaktadır. Bunlar her ne kadar Uluslararası şlişkiler alanıyla ilgilenseler de, bilimsel yöntemle hareket etme kaygı- sından ziyade belli bir misyonla, politika oluşturma kaygısıyla ya da ideolojik sap- lantılarla hareket etmektedirler. Bu durum bilimsel yetersizlik, yöntem bilmeme, kolaycılık, acil sorunlara yanıtlar bulma, popüler olma, politikaya yakın durma,

“stratejistlik” ya da gazetecilik yapma gibi nedenlerden kaynaklanabilmektedir.

Bunlar da alanın bilimselliŞine ve çerçevesine doŞal olarak zarar vermektedir.

(22)

Disiplinlerarasıcılık ve Uluslararası şlişkiler Disiplini

Uluslararası şlişkilerin Disiplinlerarası NiteliŞi ve ÖzgünlüŞü

Uluslararası olguların farklı bilim alanlarının veri ve yöntemlerinden yararlanılarak incelenmesine ilişkin çabalar, özellikle 1960’larda davranışsalcılıŞın etkili olmaya başladıŞı yıllardan itibaren söz konusu olmuştur. O güne deŞin temelde hukuk ve tarih etkisi altında kalan Uluslararası şlişkiler, o tarihten itibaren davranışsalcılıŞın katı bilimcilik anlayışına dayandırılmaya çalışılmış, “bilimin ve bilimsel yöntemin tekliŞi”nden hareketle, diŞer alanlarda olduŞu gibi uluslararası olgular üzerinde de benzer yöntemlerle çalışılabileceŞi iddiası, diŞer bilim alanlarıyla iç içe geçmiş bir Uluslararası şlişkiler yaklaşımına yol açmıştır.69

Bu durum 1990’larda postmodern yaklaşımların uluslararası ilişkiler kura- mını etkilemeye başlamasıyla daha da güçlenmiştir. Çünkü özellikle postmodern analizcilerin bilginin üretimi üzerine basit varsayımları sorunsallaştırarak Ulusla- rarası şlişkiler kuramını diŞer sosyal bilim alanların ile siyasal ve sosyal kurama baŞlamaları,70 uluslararası ilişkilerle diŞer alanlar arasında anlamlı bir ilişki ku- rulmasını zaruri hale getirmiştir. Bu haliyle postmodern yaklaşımların genelde Uluslararası şlişkiler, özelde de uluslararası ilişkiler kuramına önemli katkılar saŞladıŞı kuşkusuzdur. Özellikle postmodern yazarların sosyal bir inşa olarak gördükleri kimlik, etik, ırk, etnisite, cinsiyet gibi uluslararası ilişkilerde genellik- le göz ardı edilmiş konulara yoŞunlaşarak olguları bu açılardan incelemeye baş- lamaları,71 Uluslararası şlişkiler disiplini ile tarih ve hukukun yanı sıra iktisat, sosyoloji, antropoloji, psikoloji gibi alanlar arasında daha sıkı ilişki kurulmasını beraberinde getirmiştir.

Kuşkusuz davranışsalcılık ve postmodernizm uluslararası ilişkiler çalışmala- rının kuramsal-analitik niteliŞinin güçlenmesine büyük katkı yapmışlardır. Ayrı- ca bilgi birikiminin önemi, sosyal olguların çok yönlü ve çok boyutlu oluşu, uluslararası ilişkilerin kuramsal ve kavramsal yetersizliŞi gibi nedenler tüm diŞer sosyal alanlarda olduŞu kadar uluslararası ilişkiler alanında da farklı disiplinlerin birikimlerinden yararlanmayı ve disiplinlerarası olmayı zorunlu kılmıştır. Daha-

69 Ayrıntı için bkz. Dougherty ve Pfazltzgraff, Contending Theories, s. 536–546; Oktay F.

Tanrısever, “Yöntem Sorunu: Gelenekselcilik-Davranışsalcılık Tartışması”, (der.) Atila Eralp, Devlet, Sistem ve Kimlik, şstanbul, şletişim Yay., 1996, s. 89-129; Faruk SönmezoŞlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, 3.B., şstanbul, Filiz Kitabevi, 2000, s. 113-117;

Arı, Uluslararası şlişkiler Teorileri, s. 100-112.

70 Steve Smith, “Epistemology, Postmodernizm and International Relations Theory: A Reply to ∅sterud”, Journal of Peace Research, Cilt 34, No 3, AŞustos 1997, s. 333.

71 şbid., s. 333-334.

Referanslar

Benzer Belgeler

Türkiyenin siyaset ve edebi­ yat âlemine Sami Paşadan Ham­ dullah Suphiye kadar bir çok şah­ siyet hediye etmiş olan bir aile, en saygı değen uzuvlarından

In terms of herbage yield and essential oil quality, Yahyalı and Kocasinan districts, had favorable environmental conditions for lemon balm

1 Sulhi Dönmezer, Toplum bilim 12. Aslında din sözcüğünün genel olarak kabul edilmiş bir tanımı yoktur.Filozoflar, toplumbilimciler, psikologlar, din alimleri

Tedavi gruplarının hem epitel hem de stromal VEGF immünhistokimyasal boyanması karşılaştırıldığında Lapatinib’in tek başına Trastuzumab’dan daha etkili

Ülkemiz gündemine yeniden giren gerek dolaylı gerekse dolaysız vergilere ilişkin indirimlerle birlikte vergi sistemini yıpratıcı ve vergi erozyonuna yol açan bazı muafiyet

Eğitim öğretimde olumsuz olan davranışları izale etmeyi ya da olması muhtemel problemlere set çekmeyi önceleyen bir yaklaşımla adım atılacağı gibi olumlu

Ahmet Muhip Dranaş’ın eşi Münire Dranas, “ Fahriye A bla” filmi için kendisinden izin alınmadığı­ nı belirterek, “ Film şirketi ile an­

14.00-15.30: Rousseau’nun düş dünyasında Doğu, İslam ve Türkler (Prof. Michael O’Dea, Lyon-II Üniversitesi, UMR Lire, Rousseau Association).. ñ