• Sonuç bulunamadı

T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2022

Share "T.C. ERCİYES ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI"

Copied!
64
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

ERCİYES ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI

ÜLKEMİZDE TÜKETİLEN BAZI YENİLEBİLİR YAPRAKLARIN ANTİOKSİDAN VE ANTİDİYABETİK

AKTİVİTELERİNİN BELİRLENMESİ

Hazırlayan Betül AKYURT

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÇAM

Yüksek Lisans Tezi

Ocak 2014

KAYSERİ

(2)

T.C.

ERCİYES ÜNİVERSİTESİ FEN BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ

GIDA MÜHENDİSLİĞİ ANABİLİM DALI

ÜLKEMİZDE TÜKETİLEN BAZI YAPRAKLARIN ANTİOKSİDAN VE ANTİDİYABETİK

AKTİVİTELERİNİN BELİRLENMESİ (Yüksek Lisans Tezi)

Hazırlayan Betül AKYURT

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÇAM

Bu çalışma, Erciyes Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi Tarafından FYL-2013-4245 kodu ile desteklenmiştir

Ocak 2014

KAYSERİ

(3)
(4)
(5)
(6)

ÖNSÖZ/TEŞEKKÜR

Çalışmalarım boyunca farklı bakış açıları ve bilimsel katkılarıyla beni aydınlatan ve yardımlarını esirgemeyen sayın hocam Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÇAM’ a teşekkürü bir borç bilirim.

Lisans ve Yüksek Lisans eğitimim boyunca emeği geçen bütün hocalarıma teşekkür ederim.

Deneysel çalışmalarım sırasında karşılaştığım zorlukları aşmamda yardımlarından dolayı Arş. Gör. Safa KARAMAN ve Arş. Gör. Büşra POLAT’ a ve aynı laboratuarı paylaştığımız çalışma arkadaşlarımateşekkür ederim.

Bu tez çalışmasına maddi destek veren Erciyes Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi’ne (Proje No: FYL-2013-4245) teşekkür ederim.

Son olarak bugüne kadar beni daima destekleyen anne ve babama, kardeşlerime özellikle de tez çalışmam boyunca futbol oyunundan fedakârlık edip bilgisayarını kullanmama izin verdiği için küçük kardeşime en içten teşekkürlerimi sunarım.

Betül AKYURT

Ocak 2014, KAYSERİ

(7)

ÜLKEMİZDE TÜKETİLEN BAZI YENİLEBİLİR YAPRAKLARIN ANTİOKSİDAN VE ANTİDİYABETİK AKTİVİTELERİNİN

BELİRLENMESİ Betül AKYURT

Erciyes Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Aralık 2013 Danışman: Yrd. Doç. Dr. Mustafa ÇAM

ÖZET

Bu çalışmada, Türk halkı tarafından sıklıkla tüketilen 12 adet yenilebilir bitkinin antidiyabetik ve antioksidan özellikleri belirlenmiştir. Bunun yanında, bu bitkilerin % nem, toplam fenolik madde, toplam hidrolize tannin ve toplam flavanoid analizleri de yapılmıştır. Bitkilerin etanol ve su ile ekstraktları alınmıştır.

Alfa-glukozidaz enzimleri karbonhidratları glukoza kadar yıkarlar. Bitkilerdeki bazı fenolik bileşikler bu enzimlerin çalışmasını sınırlayarak glukoz oluşumunu azaltırlar.

Bu da diyabet hastalığında kan şekerinin yükselmesini engeller. Bu çalışmada asma yaprağı, ayva yaprağı, ısırgan otu, fasulye yaprağı ve kiraz yaprağının alfa-glukozidaz enzimini inhibe etme özelliği tespit edilmiştir.

Enzim inhibisyonu aktivitesi (IC50: 35,58±14,95), antioksidan kapasitesinin ölçüleri olan DPPH radikalini indirgeme aktivitesi (EC50: 8,34±0,71), beta-karoten ağartma aktivitesi (% 78,35±0,33) ve toplam flavonoid miktarı (9,32±0,56 mg/g örnek) en yüksek asma yaprağında bulunmuştur. Bu değerlerin toplam fenolik madde miktarı (16,37±1,08 mg/g) ile doğru orantılı olduğu belirlenmiştir.

Anahtar Kelimeler: Antioksidan aktivite, alfa glukozidaz, diyabet, yenilebilir yapraklar

(8)

DETERMINATION OF ANTIOXIDANT AND ANTIDIABETIC ACTIVITIES OF SOME EDIBLE FLOWERS THAT CONSUMED IN TURKEY

Erciyes University, Graduate School of Natural and Applied Sciences

M. Sc. Thesis, January 2014

Supervisor: Asst. Prof. Dr. Mustafa ÇAM ABSTRACT

In this study, antidiabetic and antioxidant properties of 12 edible plants that were consumed by the Turkish people frequently was determined. At the same time, % moisture, total phenolic content, total hydrolyzable tannin content and total flavonoid content analysis were also performed. Plants were extracted with ethanol and water.

Alpha-glucosidase enzymes break down carbohydrates to glucose. Some phenolic compounds in plants by limiting the operation of this enzyme, reduces the production of glucose. This also prevents the rise of blood sugar in diabetes. In this study it was determined that grape leaf, quince leaf, nettle, bean leaf and cherry leaf has the ability of alpha-glucosidase enzyme inhibition activity.

Enzyme inhibition activity (IC50: 35,58 ± 14,95), the radical scavenging activity (EC50: 8.34 ± 0.71) and beta-carotene bleaching activity (78.35 ± 0.33%) (which means taht antioxidant capacity size) and the total amount of flavonoids (9.32 ± 0.56 mg / g sample) was found highest in grape leaves.

It was determined that this values are directly proportional with total phenolic content (16.37 ± 1.08 mg / g) .

Keywords: Antioxidant activity, alpha glucosidase, diabetes, edible leaves

(9)

İÇİNDEKİLER

ÜLKEMİZDE TÜKETİLEN BAZI YENİLEBİLİR YAPRAKLARIN ANTİOKSİDAN VE ANTİDİYABETİK AKTİVİTELERİNİN BELİRLENMESİ

BİLİMSEL ETİĞE UYGUNLUK ... i

YÖNERGEYE UYGUNLUK ... ii

KABUL ONAY ... iii

ÖNSÖZ/TEŞEKKÜR ... iv

ÖZET…… ... v

ABSTRACT ... vi

İÇİNDEKİLER ... vii

TABLOLAR LİSTESİ ... x

ŞEKİLLER LİSTESİ ... xi

GİRİŞ…… ... 1

1. BÖLÜM GENEL BİLGİLER 1.1. Tarihte Diyabet ... 7

1.2. Diyabet Türleri ... 10

1.2.1. Tip 1 diyabet ... 10

1.2.2. Tip 2 diyabet ... 10

1.3. Oksidatif stres ve diyabet ... 12

1.3.1. Oksidatif Stres Araştırmaları ... 14

1.3.1.1. Lipid peroksidasyon ürünlerinin ölçülmesi ... 15

1.3.1.2. Malondialdehit (MDA) ölçümü ... 16

1.4. Antioksidanlar ... 16

(10)

1.5. Antioksidan aktivitenin ölçülmesi ... 18

1.5.1. Toplam fenolik madde miktarı... 18

1.5.2. Beta Karoten ağartma aktivitesi ... 18

1.5.3. DPPH radikal Söndürücü Kapasite Yöntemi ... 19

1.6. Diyabet tedavisi ... 19

1.6.1. Alfa glukozidaz enzim inhibitörleri... 20

1.7. Bitkisel materyaller ... 21

1.7.1. Asma yaprağı ... 21

1.7.2. Ayva yaprağı ... 22

1.7.3. Dut yaprağı ... 22

1.7.4. Semizotu ... 23

1.7.5. Fasulye yaprağı ... 25

1.7.6. Isırgan otu ... 25

1.7.7. Kabak çiçeği ... 26

1.7.8. Kırmızılâhana ... 26

1.7.9. Kiraz yaprağı ... 27

1.7.10. Lahana... 28

1.7.11. Pazı ... 28

1.7.12. Kuzukulağı ... 28

2. BÖLÜM MATERYAL VE METOT 2.1. Materyal ... 29

2.1.1. Hammadde ... 29

2.1.2. Kimyasal Maddeler ve Reaktifler ... 29

2.1.3. Ön İşlemler... 30

2.2. Metot ... 31

2.2.1. Nem Tayini ... 31

(11)

2.2.2. Toplam fenolik madde miktarı tayini ... 31

2.2.3. Toplam flavanoid miktarı tayini ... 31

2.2.4. DPPH ile antiradikal aktivite tayini ... 31

2.2.5. β-karoten ağartma testi ile antioksidan aktivite tayini ... 32

2.2.6. Toplam hidroliz olabilen tannin analizi ... 32

2.2.7. Antidiyabetik aktivite tayini ... 32

3. BÖLÜM BULGULAR 3.1. Çözücü Optimizasyonu ... 34

3.2. % Nem Değerleri ... 34

3.3. Toplam fenolik madde miktarı ... 35

3.4. Toplam flavonoid miktarı ... 36

3.5. DPPH ile antiradikal aktivite tayini ... 36

3.6. β-karoten ağartma aktivitesi ... 37

3.7. Toplam hidrolize tannin miktarı ... 38

3.8. Antidiyabetik aktivite ... 39

4. BÖLÜM TARTIŞMA, SONUÇ VE ÖNERİLER KAYNAKÇA ... 46

ÖZGEÇMİŞ ... 53

(12)

TABLOLAR LİSTESİ

Tablo 1. Tip 1 ve Tip 2 diyabetin karşılaştırılması ... 11

Tablo 2. Antioksidanların sınıflandırılması ... 17

Tablo 3. Çözücü optimizasyonu ... 30

Tablo 4. Çözücü optimizasyonu sonucu elde edilen veriler ... 34

(13)

ŞEKİLLER LİSTESİ

Şekil 1. Bitkilerin antidiyabetik aktivitesiyle ilgili yapılan çalışmalar ... 4

Şekil 2. Oksidatif stres ... 14

Şekil 3. DPPH radikalinin kimyasal yapısı [37]. ... 19

Şekil 4. Örneklerin % nem değerleri ... 35

Şekil 5. Örneklerin toplam fenolik madde miktarları (mg/g örnek)... 35

Şekil 6. Örneklerin toplam flavonoid miktarları (mg/g örnek) ... 36

Şekil 7. Örneklerin EC50 değerleri ... 37

Şekil 8. Örneklerin Beta-karoten ağartma aktiviteleri ... 37

Şekil 9. Asma yaprağının seyreltme oranlarına göre Beta-karoten ağartma aktivitesi... 38

Şekil 10. Örneklerin toplam hidrolize olabilen tannin miktarları (mg/g örnek) ... 38

Şekil 11. Örneklerin antidiyabetik aktiviteleri ... 39

(14)

GİRİŞ

Dünyada ve ülkemizde doğal floradan toplanarak gerek çiğ olarak salata şeklinde gerekse pişirilerek yemek olarak tüketilen birçok yabani bitki mevcuttur. Günümüzde sağlıklı beslenme bilincinin gelişmesiyle birlikte insanların tükettikleri gıdalardan sağlık ve şifa beklentileri de artmaktadır. Bitkilerde doğal olarak bulunan antimikrobiyal, antioksidan, antimutajen, antikanserojen, antidepresan, antienflamatuvar ve analjezik gibi maddeler içeren birçok bitkinin düzenli tüketilmesi ile kanser ve kalp hastalıklarına yakalanma riskinin oldukça azaldığı bilinmektedir [1].

Fonksiyonel gıdalar, temel besin öğeleri gereksinimini karşılamanın yanında, vücutta özel fizyolojik etki sağlayan, hastalıklardan korunma ve tedavide etkinlik gösteren gıdalar olarak tanımlanmaktadır. Son yıllarda, gerek besin değeri gerekse içerdikleri kimyasal bileşikler nedeniyle, doğal florada kendiliğinden yetişen bitkilerin sağlıklı beslenmedeki önemi giderek daha çok anlaşılmakta ve buna bağlı olarak da tüketimleri artmaktadır [1].

Günümüzde insan beslenmesinin ötesinde sağlık üzerinde çok yönlü faydalar sağlayan fonksiyonel gıdaların tüketimine ilişkin bilincin artması ve beraberinde bitkisel ağırlıklı beslenmeye verilen önem her geçen gün artmaktadır. Özellikle yeşil bitkiler önemli bir mineral, vitamin ve lif kaynağı olmalarının yanı sıra düşük enerji içerikleri nedeniyle de tercih edilmektedir [1].

İlk çağlardan bu yana insanoğlu, hastalıklarını iyileştirmek için doğadan, özellikle de bitkilerden yararlanmıştır. Tıbbi bitkilerin hastalıkların tedavisinde kullanılmasının ilk bilimsel izleri ve yazılı delilleri, 5000 yıl öncesi erken dönem Çin, Hint ve Yakındoğu medeniyetlerine dayanmaktadır. Dünyada farklı bitkilerin yetiştiği bölgelerde farklı kültürler ve tedavi yöntemleri ortaya çıkmıştır. Ancak hangi kültür ve medeniyet olursa olsun, insanlar tedavi amacıyla yakın çevrelerindeki bitki ya da bitkilerin yararlı kısımlarını su ile kaynatarak, yağda bekleterek, lapa yaparak ya da bitki tozunu balla karıştırarak hazırladıkları ilaçları kullanmışlardır [2].

(15)

Bitkisel preparatların yüzyıllarca deneysel olarak kullanılmasından sonra, 19.yy.ın başlarında bitkilerin etken maddelerinin izolasyonu, tıbbi bitkilerin modern kullanışı için yeni bir çağ başlatmıştır. 1945’den sonra sentez kimyasındaki muazzam gelişim ve mikrobiyal fermentasyon ile bitkisel kaynaklardan uzaklaşılmıştır [3].

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde “Yeşil akım, yeşil ilaç, doğaya dönüş” olarak adlandırılan olumlu adım sayesinde bitkisel tedavi yöntemlerinin kullanışı yeniden gündeme gelmiş, özellikle günlük rahatsızlıkların tedavisinde önem kazanmıştır [4].

Günümüzde artık, özellikle gelişmiş ülkelerde hastalıkları ilaçsız yenerek, bağışıklık sistemlerinin güçlenmesi amaçlanmakta, ilaç verilmesinin mutlaka gerekli olduğu düşünüldüğü durumlarda, öncelikle bitkisel ilaçların kullanılması tercih edilmektedir [4].

Bitkisel ilaçlarla tedavi Avrupa ülkelerinde kalp-damar hastalıkları, soğuk algınlığı, üst solunum yolu rahatsızlıkları, sindirim sistemi şikâyetleri, dermatolojik rahatsızlıklar, zayıflama rejimleri ve diyetlerde öncelikli olarak kullanılmakla birlikte, ciddi boyutlardaki kronik hastalıkların tedavisinde de destek tedavi yöntemi olarak önem taşımaktadır. Örneğin Dünya Sağlık Örgütü istatistiklerine göre ölüme neden olabilen hastalıklar içerisinde 3. Sırada yer alan ve kronik bir hastalık olan diyabet hastalığının tedavisi sırasında da destek tedavi amacıyla, kan şeker düzeyini düzenleyici etkilerinden dolayı bitkisel kaynaklı ilaçlar, özellikle çayları halinde önerilmektedir. Avrupa’da bu amaçla kullanılmak üzere hazırlanan bitkisel preparatlar da bulunmaktadır [5].

Ancak önemli hastalıkların tedavisinde uygulanması gereken tüm tıbbi tedavi yöntemlerinin aksatılmadan sürdürülmesinin hayati önem taşıdığı göz ardı edilmemeli ve hastaların bu konuda bilinçlendirilmesi sağlanmalıdır [6,7].

Önceleri daha çok direkt olarak bitkilerden kurutularak veya özel metotlarla toplanarak elde edilen maddelerden hazırlanan ve birçok madde için, özellikle dâhilen kullanımlarında bitkisel çayları şeklinde hazırlanan bitkisel ilaç şekilleri kullanılmaktaydı. Günümüzde Avrupa ülkelerinde eczanelerde sağlıklı koşullarda hazırlanmış bitkisel çaylar değerini korumakla birlikte artık iyi üretim koşullarıyla üretilmiş bitkisel ilaçlar yani fitofarmasötikler tedavide büyük bir önem kazanmıştır[4].Ülkemizde ise bitkilerle tedavi bu alanda eğitim görmüş kişiler olan eczacılar dışında, aktarların ve bilinçsiz ve bilgisizce bu işi yapanların eline kalmıştır.

(16)

Bu koşullardahazırlanan bitkisel ilaçların bilinçsizce ve gerekli denetimler yapılmadan halka sunulması halk sağlığı açısından büyük bir tehdit oluşturmakta, fayda yerine zarar vermektedir.

2000 yılında diyabetle ilgili yapılan öngörülerde 2030 yılında dünya çapında 366 milyon kişinin hastalıktan etkileneceği belirtilmiş; 2002 yılında ise hastalıktan etkilenen kişi sayısı 200 milyonu aşmış ve bugün, IDF (uluslararası diyabet federasyonu) tarafından yayımlanan rapora göre 2013 yılında 382 milyon kişi olduğu belirtilen diyabet hasta sayısının 2035 yılında 592 milyon olacağı tahmin edilmektedir. Buna bağlı olarak da sağlık harcamalarının 2035 yılında 548,5 milyar Amerikan dolarından 627,3 milyar dolara ulaşacağı ön görülmektedir. Son veriler şu anda yetişkin dünya nüfusunun yüzde 8,4'ünde diyabetin görüldüğünü ve mevcut hastaların yüzde 45'inin diyabet hastası olduğunu bilmeden yaşadığını göstermektedir [8,9].

Yine ülkemiz için rakamlar beklenenin üzerinde bir artışa işaret etmektedir ve 2000 yılında 3 milyon civarında olan hasta sayısı 2010’da 3 679000’e ulaşmıştır

2010 yılı verilerine göre, ülkemizde yılda ortalama 33832 kişi diyabet nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Diyabetten dolayı gerçekleşen ölümlerin yarısından fazlası 70 yaşın altında gerçekleşmektedir ve bu ölümlerin %55’ini kadınlar oluşturmaktadır.

2005’te 1,1 Milyon insanin diyabetten öldüğü tahmin edilirken, Dünya Sağlık Örgütü tahminlerine göre 2005 ila 2030 yılları arasında diyabetten gerçekleşen ölümlerin ikiye katlanacağını göstermektedir [8].

Diyabetli hasta sayısının yanlış beslenme alışkanlıkları ve obezite oranına bağlı olarak hızla artması beklenmektedir. Önümüzdeki yıllarda toplumda önemli bir sağlık sorunu haline gelecek olan diyabet, üzerinde en çok araştırma yapılan konulardan biridir. Tip 1 diyabet tedavisinde insülinin alternatifsiz olması, tip 2 diyabet tedavisinde kullanılan oral antidiyabetik ilaçların karaciğer ve böbreklerde ciddi toksisite oluşturmaları sebebiyle yeni ilaçların keşfedilmesine yönelik çalışmalar giderek artmaktadır. Bitkiler, antidiyabetik etkili yeni ilaçların keşfedilmesi için önemli bir kaynağı oluşturmaktadır [10].

İnsüline bağımlı olmayan (tip 2) diyabetin tedavisi için bitkiler, çok eski zamanlardan beri kullanılmaktadır. M.Ö. 1500’lü yıllarda Ebers Papirüsleri’nde de diyabet için yüksek lifli gıdalar ve Momordica charantia (kudret narı) tavsiye edilmektedir.

(17)

Budoğrultuda birçok araştırmacı bitkilerde bulunabilecek hipoglisemik ajanlarla ilgilenmiş ve bu araştırmalar derinleştirilmiştir. Diyabet tedavisinde insülinin güçlü etkinliğine karşın, oral yoldan etkili olan antidiyabetik ajanların bulunabilmesi için uzun süre araştırma yapılmış ve çalışmalarda bu bitkilerin etken maddelerinin toksisitesi de değerlendirmeye alınmıştır [10].

Doğal kaynaklardan hareketle yeni ilaç moleküllerinin geliştirilmesi çalışmaları 20.

yüzyılın ilk çeyreğinde başlamıştır. Galega officinalis (keçisedefi)bitkisi üzerinde yapılan ilk çalışmalarda bitkinin hipoglisemik etkili guanidin türevi bileşiklerce zengin olduğu bulunmuştur. Guanidin türevlerinin, klinik denemelerde ortaya çıkan toksisiteleri nedeniyle toksisitesi daha düşük olan alkali diguanidinler sentezlenmiştir ve 1920’li yıllarda bütün Avrupa’da Sintalin A ve B oral antidiyabetik ilaçlar olarak kullanılmaya başlanmıştır. İnsülinin tedavi alanına girmesiyle diguanidinlerin kullanımı azalsa da bugün türevlerinden biri olan metmorfin tedavide halen kullanılmaktadır.

Günümüzde 400 den fazla bitki ve 120 den fazla doğal kaynaklı ürünün yanı sıra, birçok vitamin ve mineral diyabet hastaları tarafından tedaviye destek amacıyla kullanılmaktadır [10].

Literatürde diyabet tedavisinde kullanılan bitkiler ve diğer gıda destekleri ile ilgili yapılmış 30000 den fazla araştırma bulunmaktadır [10].

Gıdaların ve bitkilerin antidiyabetik aktivitesini inceleyen çalışmalar yıllar geçtikçe artmıştır (Şekil 1).

Şekil 12. Bitkilerin antidiyabetik aktivitesiyle ilgili yapılan çalışmalar

30 41 39 69 89

187 240

334

591

992

0 200 400 600 800 1000 1200

1995 1997 1999 2001 2003 2005 2007 2009 2011 2013

Bitkilerin antidiyabetik aktivitesi

(18)

Bu çalışmaların çoğunda streptozotosin ya da alloksan1 gibi ajanlarla diyabetik hale getirilen farelere bitki ekstraktları verilmiş farelerin kan glukozunda ve bazı organlarında meydana gelen değişmeler belirli bir periyot boyunca incelenmiştir. Sonuç olarak kan glukoz seviyelerinde düşme gözlenmiş fakat bunun nasıl bir mekanizmayla meydana geldiği araştırmaların çoğunda tanımlanamamıştır.

Günümüzde hipoglisemik etkili olabileceği düşünülen yaklaşık 800-1200 bitki vardır ve bu bitkilerde antidiyabetik aktiviteden sorumlu olduğu kabul edilip izole edilen ve tanımlanabilen başlıca kimyasal yapılar şunlardır[4,11,73,74].

 Glikanlar, proteinler, müsilajlar

 Flavonoidler

 Steroidler

 Triterpenler

 Bazı alkaloidler ve azot içeren diğer bazı maddeler

Diyabet, ülkemizde ve dünyada büyük önem taşıyan, her geçen gün yeni tedavi yöntemleri bulunsa da artan ölümlerin önüne geçilemeyen ciddi bir hastalıktır.

Bu tez kapsamında ülkemizde yetişen herkesin kolayca temin edebileceği, ucuz ve gerek yemeklerde gerekse salatalarda Türk halkı tarafından severek tüketilen 12 adet yenilebilir bitkinin içerdikleri α-glukozidaz enzim inhibitör aktivitesiyle kandaki glukoz emilimini düşürmesi yoluyla gösterdikleri antidiyabetik aktivitesi incelenecektir. α- glukozidaz enzimleri disakkaritleri monosakkaritlere yıkarlar. Monosakkaritler de bağırsak duvarından kolayca emilip kana geçerler enzim inhibitörleri bu enzimleri yarışmalı olarak inhibe eder ve glukoz emilimini yavaşlatarak dolaylı olarak hipergliseminin önlenmesine yardımcı olurlar.

Oksidatif stres diyabetin oluşmasında ve diyabet hastalığının sonucunda meydana gelen bir takım doku hasarlarında önemli rol oynadığı bilinmektedir. Oksidatif stresinoluşmasına vücutta antioksidan savunma sisteminin yetersizliği neden olur.

Dışarıdan takviye edilen doğal antioksidanların oksidatif stresi azaltacağı düşünülmektedir.

1Streptozotosin ve alloksan, pankreasta β hücrelerini selektif olarak tahrip ederler. Tahrip olan β hücrelerinden insülin salınımı azalır ya da hiç insülin salgılanamaz. Bu durumda hiperglisemi tablosu ortaya çıkar. Böbrek ve karaciğer üzerine olan önemli toksik etkileri nedeniyle streptozotosin ve alloksan hipoglisemi tedavisinde kullanılmamakta ancak deney modellerinde yararlanılmaktadır [7].

(19)

Bu tez çalışmasında ayrıca sözü edilen 12 yenilebilir bitkinin antioksidan aktiviteleri de belirlenecektir.

Sonuç olarak bu çalışmanın amacı; Türkiye’de yetişen 12 adet yenilebilir bitkinin antioksidan ve α-glukozidaz enzimi inhibisyon aktivitesini değerlendirmek ve böylece bazı hastalıkların beslenmeyle önlenebilmesi için yeni kaynaklar tanıtmaktır. Aynı zamanda bu araştırma, bitkisel kaynaklı ilaçların üretiminde de bir yol gösterici olabilir.

(20)

1. BÖLÜM

GENEL BİLGİLER

Halk arasında şeker hastalığı olarak bilinen tıptaki adı diabetes mellitus olan diyabet;

insülinin kısmen ya da tamamen eksikliğine bağlı olarak ortaya çıkan ve yüksek kan şekeriyle (hiperglisemi) kendini gösteren bir hastalıktır. Vücutta kan şekerinin düzenlenmesi pek çok sayıda kimyasal madde ve hormonun karmaşık etkileşimi sonucunda sağlanır. Şeker metabolizmasının düzenlenmesinde rol oynayan hormonlardan en önemlisi pankreasın beta hücrelerinden salgılanan insülin hormonudur. İnsülin eksikliğinin yanında insüline karşı oluşan direnç de diyabet oluşumunda rol oynamakta ve karbonhidrat, lipit ve protein metabolizmalarını etkilemektedir. Bunun sonucunda diyabetli hastaların doku ve organlarında biyokimyasal, morfolojik ve fonksiyonel bir takım değişiklikler meydana gelmektedir.

1.1. Tarihte Diyabet

Diabetes mellitus hakkındaki bilgiler milattan önceki yıllara uzanmaktadır. Diyabet, M.Ö. 1500 yıllarında Mısır Ebers Papirüslerinde, aşırı idrarla seyreden bir hastalık olarak tanımlanmıştır[7].

Sushruta (M.Ö. 6.yy) diyabeti şişmanlık ve hareketsiz yaşam biçimi (sedanter) ile ilişkilendirmiş ve hastalarına tedavi için egzersiz yapmalarını önermiştir. Eski hintliler diyabeti teşhis etmek için hastanın idrarının çevresine karıncaların toplanmasını kullanmışlar ve bu hastalığa “tatlı idrarlı hastalık” anlamına gelen “medhumeha” ismini vermişlerdir. Kore, Çin ve Japonlar bu diyabete, benzer şekilde idrarın tatlı olduğunu belirten isimler vermişlerdir[11].

Hastalığa ilk olarak “diabetes”adını veren, M.S. 130-200 yılları arasında yaşamış bir hekim olan Kapadokyalı Arethaeus'tur.Aratheus bu hastalığın etin, kolların ve

(21)

bacakların eriyerek kana geçmesine yol açtığı ve aşırı susama ve su kaybını göz önünde bulundurarak “su çeken” anlamındaki Yunanca "diabetes" kelimesini kullanmış ve hastalığın bugün de geçerli olan ilk tanımını yapmıştır. Arethaeus’ un tanımına göre;

“ Diyabet, pek yakından tanımadığımız, ancak oldukça ilginç bir hastalıktır. Soğuk ve nemli bir hal alan ekstremitler incelenerek ödem oluşma mekanizmasında olduğu gibi suya dönüşmektedir. Meydana gelen su, idrar haline gelerek böbrekler ve idrar kesesi yoluyla atılmaktadır. Hastalar sürekli olarak su oluşturur, ancak bu suyun atılımı oluktan boşalırcasına hızlı olmaktadır. Bu hastalık kronik karaktere sahiptir. Yavaş başlayıp yavaş seyretse bile hastalık tamamen oturduktan sonra hasta uzun süre dayanamaz. Hızlı bir zayıflama ile ölüm çabuk olur.” [12].

M.S. 1000 yıllarında Fars’ta İbn-i Sina El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserinde diyabetten oldukça ayrıntılı şekilde bahsetmiş ve hastalığı aşırı iştah artışı şeklinde tanımlamış ve idrarın tatlı olmasından da bahsetmiştir. İbn-i Sina ilk defa diyabet hastalarında ayaklarda görülen "diyabetik kangreni" tanımlayarak şeker hastalığının sinirleri bozabileceğini ilk kez açıklamıştır. İbn-i Sina ayrıca diyabeti acı bakla, çemen otu ve bir tür Zerdeçal tohumunun karışımı ile tedavi etmiştir. Bu karışım ile idrardaki glukoz miktarı belirgin şekilde azalmaktadır ve hala bazı hekimlerce kullanılması önerilmektedir [12].

Paracelcus (1493-1541) diyabetli hastalara açlık kürleri uygulamış, daha sonraki yıllarda da diyabet hastalığı ve tedavisi üzerinde çeşitli araştırmalar yapılmıştır[12].

1625 yılında bir İngiliz doktor olan Thomas Willis tatlı ya da bal anlamına gelen Latince mellis kelimesini, bu hastaların idrarlarının tatlı olduğunu belirtmek için

“mellitus” şeklinde eklemiştir. İdrarın tatlı olması, Eski Yunan, Çin, Mısır, Hint ve Pers uygarlıkları tarafından da farkedilmiştir. 1776 yılında Matthew Dobson idrarın tatlı olmasının diyabet hastalarının kanlarındaki ya da idrarlarındaki bir tür aşırı şeker yüzünden oluştuğunu kanıtlamıştır[12].

Claude Bernard (1813-1878) hastalarda şeker yapımının arttığını ve merkezi sinir sisteminin bozulduğunu göstermiştir[12].

1921 yılından itibaren diyabet tedavisinde Frederick Banting ve Charles Best'in bulduğu insülin kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonra ağızdan şeker ayarını düzenleyen ilaçlar

(22)

keşfedilmiş ve ilerleyen yıllarda da çok daha yeni ve yararlı katkılar sağlanmıştır.

Diabetes mellitusun oluşumunu ve hastalık ilerlerken yarattığı yan etkileri aydınlatmaya yönelik araştırmalar ve tedavisi ile ilgili çalışmalar devam etmektedir[12].

Diyabet eski devirlerde bir tür ölüm cezası şeklinde görülmüştür. Hipokrat muhtemelen bu hastalık için bir tedavi olamayacağını düşündüğü için bu hastalıktan hiç söz etmemiştir. Arethaeus hastalığı tedavi etmeye çalışmış ancak bir ilerleme sağlayamamıştır ve “diyabetli bir hayat kısa, berbat ve acı içinde geçer” şeklinde bir yorum yapmıştır[12].

Her ne kadar diyabet antik çağlardan beri biliniyor ve hastalığın tedavisi için yararlı olan çeşitli yöntemler Orta Çağdan beri biliniyor olsa da hastalığın patogenezi ancak 1900’lü yıllarda deneysel olarak anlaşılabilmiştir. Pankreasın diyabette oynadığı rolün keşfedilmesi, genellikle 1889 yılında pankreası çıkarılmış köpeklerin diyabetin tüm belirtilerini gösterdiklerini ve kısa bir süre sonrada öldüklerini bulan Joseph von Mering ve Oskar Minkowski’ye atfedilir. 1910 yılında Sir Edward Albert Sharpey-Schafer diyabet hastalarında normalde pankreasın ürettiği tek bir kimyasal maddenin eksik olduğunu ileri sürmüş ve bu maddeye insülin adını vermiştir. İnsülin Latince “ada”

anlamına gelen “insula” kelimesinden türetilmiştir ve pankreasın insülin üreten hücrelerinin bulunduğu Langerhans adacıklarını belirtmek için bu ad verilmiştir[12].

Pankreasın metabolizmada oynadığı endokrin fonksiyon ve insülinin gerçekten var olduğu, 1921 yılına kadar açıklığa kavuşturulamamıştır. 1921 yılında Sir Frederick Grant Banting ve Charles Herbert Best, Joseph von Mering ve Oskar Minkowski’nin yaptıkları deneylerini tekrarlamışlar ve bu deneyi bir adım daha ile götürerek, pankreası çıkarılan köpeklere, sağlıklı köpeklerin pankreaslarının Langerhans adacıklarından hazırladıkları ekstreyi vererek tüm diyabet belirtilerinin ortadan kalktığını göstermişlerdir. Sonrasında Banting, Best,ve diğer meslektaşları (özellikle kimyacı James Collip) Toronto Üniversitesinde domuz pankresından insülin hormonunu ayırıp saflaştırmaya başlamışlardır. Bu uğraşları sonucunda diyabetin etkin bir şekilde tedavi edilmesinin (yani insülin enjeksiyonunun) yolu açılmış olmuş ve ilk hasta (Leonard Thompson) 1922 yılında tedavi edilmiştir. Bu buluşları için Banting ve laboratuvarın yöneticisi olan John James Richard Macleod’a 1923 yılında Nobel Tıp Ödülü verilmiştir[12].

(23)

Bugün tip 1 ve tip 2 diyabet olarak adlandırılan hastalıklar arasındaki fark ilk kez Sir Harold Percival (Harry) Himsworth tarafından, Ocak 1936 tarihinde ortaya konmuştur[12].

Tedavisinin bulunmasına karşın, diyabet en önemli ölüm nedenleri arasında kalmıştır.

Örneğin, istatistikî araştırmalar Malta’da 1927 yılı içinde diyabete bağlı ölüm oranının her 100.000 kişide 47,7 rakamına ulaştığını göstermiştir[12].

1.2. Diyabet Türleri

Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) kabul ettiği Diabetes Mellitus türleri;

 Tip-1, insüline bağımlı tip (IDDM)

 Tip-2, insüline bağımlı olmayan tip (NIDDM)

 Malnutrasyona bağlı Diabetes Mellitus

 Diğer tipler (bazı hastalık ve sendromlarla birlikte seyreden) dir[13].

1.2.1. Tip 1 diyabet

Diyabet vakalarının %10-15’ini kapsar. Genellikle çocukluk ve gençlik yaşlarında ve zayıf hastalarda ortaya çıkmaktadır. Bu hastalarda pankreas’ın β hücreleri harap olmuş durumdadır bu yüzden insülin salgılamada belirgin bir yetersizlik görülür. Bu hastalık bağışıklık sistemine bağlı olabilir ya da Koksaki gibi bir virüs veya kabakulak gibi bir hastalık sonucu da ortaya çıkabilir. Hastaların en belirgin özelliği insülin çekildiğinde ketoz ve ilerleyen zamanlarda ketoasidoz gelişmesidir. Bu nedenle bu tip diyabete

“ketoasidoza yatkın diyabet” de denmektedir. Yüksek kan şekerini dengelemek ve ketoasidozu önlemek için mutlaka dışarıdan insülin verilmesi gerekir. Bu hastalar insülin üretemediklerinden insüline bağımlı hastalardır. Tip-1 diyabetin tedavisi insülin ve diyettir. Oral antidiyabetiklerin bu hastalarda tedavi edici bir değeri yoktur.

Çocukluk çağında tip 1 diyabet sıklığı ülkeler ve bölgeler arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42'sinde diyabet gelişmektedir[14,15].

1.2.2. Tip 2 diyabet

Diyabet vakalarının % 85 ini yetişkinlerde görülen ve insüline bağlı olmayan diyabet oluşturur. Bu tip diyabet genellikle 35-40 yaş sonrasında görülmektedir ve ailelerinde diyabet öyküsü vardır. Genellikle kilolu olmakla birlikte zayıf hastalar da vardır. β

(24)

hücrelerinde insülin normal olarak salgılanmakta fakat hormonların hücresel reseptörlerinden yararlanılamamakta ve insüline karşı bir direnç gelişmektedir[14].

Bu hastalar bir miktar endojen insülin salgılayabildiklerinden, insülin tedavisi altındayken insülin almayı unuttuklarında diyabetik ketoasidoz gelişmez. Bu nedenle insülin bağımlıdan çok, insülin gerektiren diyabet olarak tanımlanabilir. Aynı zamanda bu hastalar kilo verdiklerinde ve yemedikleri zaman oral antidiyabetik ilaçlar veya insülin ile tedaviye ihtiyaç duymazlar. Bu tip diyabetin tedavisi; hipoglisemikler, α- glukozidaz inhibitörleri, şeker sınırlandırıcı diyet ve bağırsaklardan glukoz absorbansını geciktiren kompleks karbonhidrat preparatları ile yapılmaktadır [15].

Tip 1 ve Tip 2 diyabetin karşılaştırılması Tablo 1 de verilmiştir.

Tablo 5. Tip 1 ve Tip 2 diyabetin karşılaştırılması

TİP 1 DİYABET TİP 2 DİYABET

İnsüline bağımlı diabetes mellitus (IDDM) İnsüline bağımlı olmayan diabetes mellitus (NIDDM)

Genellikle 30 yaşın altında başlar Genellikle 30 yaşın üstünde baslasa da bazen çocuklarda bile görülebilir

Genetik eğilimi düşük Genetik eğilimi yüksek

Fenotipi zayıf Fenotipi obez

Endojen insülin çok az veya yok Endojen insülin var Ketoasidoza yatkınlık var Ketoasidoza yatkınlık yok İnsülin direnci sadece kan glukoz düzeyi yükselice

olur

Hemen hemen her zaman insülin direnci vardır

Sülfonilüre grubu antidiyabetiklere cevap vermez Özellikle başlangıç döneminde ve hastaların çoğunda sülfonilüre grubu antidiyabetiklere cevap görülür

İdrarda şeker ve aseton vardır İdrarda şeker vardır Tek tedavi yöntemi insülindir Diyetle tedavi edilebilir

(25)

1.3. Oksidatif stres ve diyabet

Hücrede normal metabolik yollardaki enzimatik reaksiyonlarda enzimlerin aktif yerinde ara ürünler olarak devamlı şekilde serbest radikaller oluşur. Bazen bu serbest radikal ara ürünler enzimlerin aktif yerlerinden sızmakta, moleküler oksijenle kazara etkileşerek serbest oksijen radikalleri oluşturmaktadır[16].

Hücrede oluşan reaktif oksijen türleri (ROS), antioksidan savunma sistemleri veya kısaca “antioksidanlar” olarak bilinen mekanizmalarla ortadan kaldırılırlar. Oksidatif denge olarak adlandırılan bu durum, organizmada serbest radikallerin oluşum hızı ile bunların ortadan kaldırılma hızının bir denge içerisinde olduğu durumu ifade eder.

Oksidatif denge sağlandığı sürece, organizma serbest radikallerden etkilenmemektedir.

Ancak bazen hücresel savunma mekanizması vasıtasıyla ortadan kaldırılandan daha fazla ROS oluşabilir. Bu durumda “oksidatif stres” olarak tanımlanan olay meydana gelir. Oksidatif stresin, serbest oksijen radikallerinin neden olduğu hücre ve doku hasarı sebebiyle birçok kronik hastalığın komplikasyonlarına katkıda bulunduğu düşünülmektedir[17].

Her ne kadar serbest radikal reaksiyonları, bağışıklık sistemi hücrelerinden nötrofil, makrofaj gibi hücrelerin savunma mekanizması için gerekli olsa da, serbest radikallerin fazla üretimi doku hasarı ve hücre ölümü ile sonuçlanmaktadır[18].

Serbest radikaller hücrelerin lipid, protein, DNA, karbohidratlar gibi tüm önemli bileşiklerine etki ederler ve de yapılarının bozulmalarına neden olurlar. Biyolojik sistemlerdeki reaktif oksijen türleri (ROS), süperoksit anyonu (O2.-2

), hidroksil radikali (HO.), nitrik oksit (NO.), peroksil radikali (ROO.), ve radikal olmayan hidrojen peroksit (H2O2) gibi serbest radikaller oksidatif stresin en önemli nedenlerinden birini oluştururlar [19].

Serbest radikal zincir reaksiyonları genellikle, moleküllerden H.’nın uzaklaştırılmasıyla başlar. Lipid peroksidasyonu serbest radikal zincir reaksiyonu için iyi bir örnektir (doymamış yağ asitlerinin hücre membranlarında ve lipoproteinlerdeki oksidasyonu).

Bu reaksiyonun özellikle aterosklerozun gelişiminde çok önemli olduğu araştırıcıların savları arasında bulunmaktadır [20].

(26)

Mitokondriyal elektron transport zincirinde oksijenin tamamlanmamış redüksiyonu, sigara içimi, radyasyon gibi çeşitli faktörler oksidatif strese neden olabilirler [20].

Miyokard enfarktüsü gibi kardiyolojik hastalıklar, nörolojik hastalıklar, astım, romatoid artrit gibi romatolojik hastalıklar, kanser ve yaşlanma dâhil birçok hastalığın ve diabetes mellitusun, oksidatif stres ile ilişkisi gösterilmiştir [21].

Yapılan çalışmalarda deneysel olarak diyabet oluşturulan ratlarda ve diyabetik hastalarda serbest oksijen radikallerinin ve lipid peroksidasyonun önemli derecede arttığı ve oksidatif stresin diyabet etiyolojisinde ve ilerlemesinde rolü olduğu bildirilmiştir.Bunlara ilave olarak, uzamış oksidatif stresin ve antioksidan kapasitede görülen değişikliklerin, diabetin kronik komplikasyonlarının ortaya çıkışı ile de ilişkili olabileceği araştırmacılar tarafından vurgulanmaktadır [22].

Diyabette reaktif oksijen türlerinin rolü 1980’li yıllardan beri geniş çapta tartışılan bir konu olmuştur. Diyabet ve diyabet komplikasyonlarının reaktif oksijen türleri ile olan ilişkisini gösteren çalışmalarda, nonenzimatik glikasyon, enerji metabolizmasındaki değişikliklerden kaynaklanan metabolik stres, sorbitol yol aktivitesi, hipoksi ve iskemi- reperfüzyon sonucu oluşan doku hasarının serbest radikal üretimini arttırdığı ve antioksidan savunma sistemini değiştirdiği vurgulanmaktadır[23,24].

Süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon peroksidaz gibi antioksidan enzimlerin ekspresyonlarının ve antioksidan kapasitenin pankreas adacık hücrelerinde, karaciğer, böbrek, iskelet kası ve adipoz doku gibi diğer dokularla kıyaslandığında en düşük düzeyde olduğu bilinmektedir. Oksidatif strese en duyarlı yapılardan biri olduğu da bilinen beta hücrelerinde gözlenen hasarın hipergliseminin toksik etkilerinden kaynaklandığı düşünülmektedir[25,26].

Hidrojen peroksidin, yüksek reaktiviteye sahip bir ROS ürünü olan OH.radikaline dönüşmesi sonrası insülin reseptör sinyal sistemi üzerinde etkili olduğu ve insülin tarafından reseptör aracılığı ile düzenlenen sinyal transdüksiyon yollarında anahtar bir rol oynayabileceği görüşü araştırmacıların savları arasında bulunmaktadır. Glikasyon aracılı serbest radikal üretiminin insülinin gen transkripsiyonunu azalttığını ve beta hücre apoptozuna yol açtığını gösteren çalışmaların bulguları bu görüşü destekler niteliktedir. T ve B lenfositlerin, makrofajlar gibi inflamatuvar hücrelerin beta hücrelerine toksik etkilerini de serbest radikaller aracılığıyla yaptığı düşünülmektedir.

(27)

Diyabet oluşturulan rat deney modellerinde oksidatif stres belirteçi olarak değerlendirilen 8-OHdG (8-hidroksi deoksiguanozin) düzeylerinde de artış gözlenmiştir [27,28].

Serbest radikal oluşumunun hipergliseminin direkt sonucu olduğunu destekleyen çalışmaların yanı sıra endotel ve düz kas hücreleri yüksek konsantrasyonda glukoz içeren ortamda inkube edildiğinde de serbest radikal oluşumunun başladığı gözlenmiştir. Hiperglisemi ile oksidatif stres arasında yakın ilişki olduğu görüşü in vivo çalışmalar ile de desteklenmiştir. Deneysel hayvan çalışmalarında insanlardakine benzer diyabet oluşturmak için kullanılan N- nitroso türevi D-glukozamin yapısındaki streptozotosin, (oksidan maddeler meydana getirerek langerhans adacıklarınıselektif olarak tahrip etmekte ve uygun olmayan NO cevapları vererek diyabeti başlattığı düşünülmektedir [29,30].

Bütün bu bilgiler ışığında oksidatif stresin diyabetin hem sebebi hem de sonucu olduğu söylenebilir. Oksidatif stres oluşumu şekil 2 de gösterilmiştir.

Şekil 13. Oksidatif stres

1.3.1. Oksidatif Stres Araştırmaları

Oksidatif stresin hastalıkların patogenezinde rolü anlaşıldıkça bu alandaki çalışmalar da yoğunlaşmıştır.Oksidatif stres çalışmalarında serbest radikallerin artışı veya antioksidan savunma sistemlerinin yetersizliği araştırılmaktadır. Bunun için plazma, serum, eritrosit,

(28)

doku örnekleri gibi çeşitli materyallerde analiz yapmaya uygun yöntemler geliştirilmiştir [31].

Serbest radikaller son derece reaktif ve kısa ömürlüdürler. Bu yüzden direkt olarak ölçülmeleri zordur. Serbest radikalleri direkt olarak ölçen tek analitik teknik spin rezonans spektrometrisidir. Spin rezonans spektrometrisi ileri teknik donanım gerektirir,ayrıca çok duyarlı olmaması ve mikromolar düzeyde sabit konsantrasyonlarda serbest radikaller gerektirmesi nedeniyle kullanımı yaygın değildir[31].

Serbest radikal üretimi artışının belirlenmesi için bunların lipidlerle, proteinlerle ve DNA ile reaksiyonları sonucu oluşan çeşitli ürünlerin ölçümü gibi indirekt yöntemler kullanılır. Bu yöntemler arasında lipid peroksidasyonunun son ürünlerinin ölçümü en çok kullanılan yöntemdir [32].

Hidroksil serbest radikali (OH) reaksiyon ürünlerinin ölçümü ile tayin edilebilir.

Hidroksil serbest radikali (OH) salisilik asitle reaksiyona girerek 2,3-dihidroksibenzoat (2,3-DHB) ve fenilalanin ile reaksiyona girerek o- ve m-tirozinleri oluşturur. Organizma sıvılarında 2,3-dihidroksibenzoat (2,3-DHB) veya o- ve m-tirozinlerin tespiti hidroksil serbest radikalinin (OH) artışını gösterir. Ancak bu teknik uygulanması zor ve sonuçları bakımından pek güvenilir değildir [32].

1.3.1.1.Lipid peroksidasyon ürünlerinin ölçülmesi

Oksidatif stres çalışmalarında, organizmadaserbest radikal üretimi artışının belirlenmesi içinçeşitli biyolojik materyalde lipid peroksidasyonunun çeşitli ürünlerinin konsantrasyonları sıklıkla ölçülmektedir [33].

Serbest oksijen radikallerin başlattığı lipid peroksidasyon zincir reaksiyonu sonucunda lipid hidroperoksitleri (LOOH) ve konjuge dienler oluşur. Lipid hidroperoksitleri (LOOH) ve konjuge dienler de daha sonra alkan aldehitler, alken aldehitler, hidroksialken aldehitler, malondialdehit (MDA) ve uçucu hidrokarbonlar oluşturmak üzere parçalanırlar[33].

Serbest radikal üretimi artışının belirlenmesi için lipid hidroperoksitlerinin (LOOH) ölçümü, konjuge dienlerin ölçümü, MDA dışındaki aldehitlerin ölçümü, uçucu hidrokarbonların ölçümü, lipid peroksidasyonu fluoresan ürünlerinin ölçümü ve malondialdehit (MDA) ölçümü yapılabilir. Her bir tekniğin kendine göre zorlukları

(29)

vardır ve hiçbir metodun lipid peroksidasyonunu tam bir doğrulukta ölçtüğü söylenemez. Ayrıca, oluşan ürünlerin miktarı çeşitli faktörlerden etkilenebildiğinden bir tek ürün yerine birden fazla ürünü ölçmek idealdir[33].

1.3.1.2.Malondialdehit (MDA) ölçümü

Lipid peroksidasyonunun derecesinin belirlenmesi için en sık başvurulan testtir. MDA ölçümü en yaygın olarak tiyobarbitürik asit (TBA) yöntemiyle yapılır. Bazı deneysel sistemlerde TBA yönteminin esas olarak MDA'nın kendisini ölçtüğü gösterilmiştir.

Ancak çoğu sistemde bu test MDA için spesifik olmadığından tiyobarbitürik asit ile reaksiyon veren maddelerin (TBARS) ölçümü şeklinde ifade edilir. Saf lipidlerle yapılan çalışmalar ve hayvanlar üzerinde yapılan denemeler, TBARS ölçümü ile lipid peroksidasyonunu ölçen diğer metotlar arasında iyi bir korelasyon olduğunu göstermiştir[34].

TBARS ölçümü çok basit ve hızlı olmakla birlikte biyolojik materyallere uygulanmasında çeşitli problemler vardır. Numunede mevcut ya da reaksiyon sırasında açığa çıkan pigmentler kolorimetrik ölçümünde karışıklıklara yol açabilir. Ayrıca MDA dışındaki aldehitler de tiyobarbitürik asitle (TBA) renkli kompleks oluşturmak üzere reaksiyona girebilirler[34].

Serbest MDA'nın direkt tayini en güvenilir şekilde yüksek performans likit kromatografisi (HPLC) yöntemiyle yapılır. HPLC çok hassas ve hızlı bir metottur ve az numune gerektirir. Fakat teknik çok dikkatli numune hazırlığı gerektirir[34].

1.4. Antioksidanlar

Reaktif oksijen türlerinin (ROS) oluşumunu ve bunların meydana getirdiği hasarı önlemek için birçok savunma mekanizmaları vardır. Bu mekanizmalar

"antioksidansavunma sistemleri"veya kısaca "antioksidanlar"olarak bilinirler[31].

(30)

Antioksidanlar dört ayrı şekilde etki ederler.

1) Serbest oksijen radikallerini etkileyerek onları tutar veya daha zayıf yeni moleküle çevirerek toplayıcı etki gösterirler. Antioksidan enzimler, trakeobronşiyal mukus ve küçük moleküller bu tip etki gösterirler.

2) Serbest oksijen radikalleriyle etkileşip onlara bir hidrojen aktararak aktivitelerini azaltma veya inaktif şekle dönüştürme bastırıcı etki gösterirler. Vitaminler, flavanoidler bu tarz bir etkiye sahiptirler.

3) Serbest oksijen radikallerini bağlayarak zincirlerini kırıp fonksiyonlarını engelleyici etki zincir kırıcı etki gösterirler. Hemoglobin, seruloplazmin ve mineraller zincir kırıcı etki gösterirler.

4) Serbest radikallerin oluşturdukları hasarın onarılması onarıcı etki gösterirler[31].

Antioksidanlar, endojen kaynaklı veya ekzojen kaynaklı olabilirler (Tablo 2).

Tablo 6. Antioksidanların sınıflandırılması Endojen antioksidanlar Ekzojen antioksidanlar

Enzim olan Enzim

olmayan Vitamin İlaç Gıda

Süperoksit dismutaz, Glutatyon peroksidaz, Glutatyon S- Transferazlar, Katalaz, Mitokondriyal sitokrom oksidaz sistemi, Hidroperoksidaz

Melatonin, Seruloplazmin, Transferrin, Miyoglobin, Hemoglobin.

Ferritin, Bilirubin, Glutatyon, Sistein, Metiyonin, Ürat, Laktoferrin, Albümin

α-tokoferol (vitamin E), β-karoten, Askorbik asit (vitamin C), Folik asit (folat)

Ksantin oksidaz inhibitörleri, NADPH oksidaz

inhibitörleri, Rekombinant süperoksit dismutaz, Trolox-C,

Endojen antioksidan aktiviteyi artıranlar, Nonenzimatik serbest radikal toplayıcılar, Demir redoks döngüsü inhibitörleri Nötrofil adezyon inhibitörleri, Sitokinler,

Barbitüratlar, Demir şelatörleri.

Butylated hydroxytoluene (BHT), Butylated hydroxyanisole (BHA), Sodium benzoate, Ethoxyquin, Propylgalate, Fe-superoxyde dismutase

(31)

1.5. Antioksidan aktivitenin ölçülmesi

Oksidatif stres çalışmalarında, organizmada antioksidan savunma sistemlerinin yetersizliğini araştırmak için çeşitli biyolojik materyalde çeşitli antioksidanların aktiviteleri veya konsantrasyonları sıklıkla ölçülmektedir. Enzim olan ve enzim olmayan birçok antioksidan çeşitli yöntemlerle ölçülmektedir.

Bu çalışmada bitkilerin toplam antioksidan kapasiteleri ölçülecektir. Bu tezde kullanılan ölçüm yöntemleri aşağıdaki gibidir.

1.5.1. Toplam fenolik madde miktarı

Folin-Ciocalteu (FC) yöntemi fenolik bileşikler ve diğer indirgeyicibileşiklerden molibdenyum’a elektron transferedilmesine dayanmaktadır. Mavi renkli kompleksoluşumu 750-765 nm’de spektrofotometrik olarakbelirlenir. Standart bileşik olarak genellikle gallik asit kullanılır ve sonuçlar gallik asit eşiti (mg/L) olarakverilir[35].

Bu yöntem orijinal olarak protein analizi içintasarlanmıştır. Daha sonra Singleton ve arkadaşları1999 yılında şaraptaki toplam fenolleri ölçmek için bu yöntemigeliştirmişlerdir. Folin-Ciocalteu ayıracı (FCR) temelliyöntem toplam fenolik (ya da fenol) yöntem olarakbilinir. Fakat gerçekte örneğin indirgeyici kapasitesiniölçer.

Fenolik bileşikler sadece bazik koşullarda (pH =10) FCR ile reaksiyona girer.FC yöntemi, gıdaların antioksidan kapasitesininbelirlenmesinde basit, tekrarlanabilir ve güvenilir biryöntemdir. Antioksidan çalışmalarında yaygın olarakkullanılmaktadır. FC ayıracı ticari olaraksatılmaktadır.Fakat bu yöntem sulu fazdagerçekleştirildiği için lipofilik bileşikler içinuygulanamamaktadır [35].

1.5.2. Beta Karoten ağartma aktivitesi

Karotenoitler ışık, sıcaklık veya peroksil radikalleri tarafından indüklenen oksidasyon reaksiyonları sonucu renklerini kaybetmektedir. Bu renk açılması antioksidanlar tarafından azaltılabilmekte veya önlenebilmektedir. Bu metotta linoleik asit ve β- karoten bir arada sulu bir emülsiyon içerisinde iken linoleik asitin otoksidasyonu esnasında β-karotenin de renginin kaybolması spektrofotometrik olarak izlenebilmektedir. Ortama antioksidan içeren ekstraktların veya bireysel

(32)

antioksidanların eklenmesi durumunda β-karotenin bozulması gecikmektedir.

Bozulmanın derecesi de 470 nm dalga boyunda izlenebilmektedir[37].

1.5.3. DPPH radikal Söndürücü Kapasite Yöntemi

DPPH (2,2-difenil-1-pikrilhidrazil) ticari olarak elde edilebilen stabil, organik azotlu bir radikalidir. 515-528 nm’de maksimum absorbansa sahiptir.Molekülde bir serbest elektronun yer değiştirmesiyle DPPH,2,2-Diphenyl-1-picrylhydrazin bileşiğine dönüşür.

Radikal indirgendiği zaman rengini kaybetmekte ve bu süreç görünür alanda spektrofotometre ile izlenebilmektedir. Bu metotta antioksidanların DPPH radikalini indirgeme kapasitesi belirlenmektedir. Bu yöntem bitkiler ve gıdalardan elde edilen ekstreler ya da bileşiklerdeki serbest radikal söndürücü aktiviteyi belirlemek için araştırmacılar tarafından yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir [32]. Teknik olarak basit ve hızlı bir yöntem olması ve sofistike ekipman dizaynına gereksinim duymaması nedeniyle literatürde en çok rastlanan metotlardan biridir. Sonuçlar “EC50” ve

“antiradikal aktivite” olarak ifade edilmektedir [37].

Şekil 14. DPPH radikalinin kimyasal yapısı [37].

1.6. Diyabet tedavisi

Diyabetin tipi ne olursa olsun tedavinin amacı; normal kişilerdeki glisemi düzeyine yaklaşmak, vasküler ve nörolojik komplikasyonların önüne geçmek veya bunları geciktirmektir.

(33)

Diyabette kan glukoz seviyesinin kontrol altına alınabilmesi için diyet, egzersiz ( kan dolaşımını hızlandırarak insülin emilimini arttırır), insülin ve oral antidiyabetikler tavsiye edilmektedir[38].

Bitkisel materyaller ve bunlardan elde edilen ilaçlar da diyabet tedavisinde önemli bir yer teşkil eder.

Bitkiler diyabete etki mekanizmalarına göre;

 Hipoglisemik etkili

 İnsüline hassasiyeti arttıranlar

 Karbonhidrat absorbsiyonunu engelleyenler

 Diğer

Şeklinde sınıflandırılabilir[38].

Bu tezde bitkilerin içerdikler alfa glukozidaz enzim inhibitörleri sayesinde dolaylı olarak karbonhidrat absorbsiyonunu engelleme özelliği incelenecektir.

Gastrointestinal kanaldan karbonhidrat absorbsiyonunun yavaşlamasıkan glukoz seviyesinde düşüşe neden olmaktadır.

Lifli gıdalar ve glukoz oluşumunda görev alan bazı enzim inhibitörleri karbonhidratların absorbsiyonunu yavaşlatarak kandaki glukozun yükselmesine engel olurlar.

1.6.1. Alfa glukozidaz enzim inhibitörleri

Bitkilerdeki fenolik bileşikler, protein bağlama yeteneklerinden dolayı, sindirim enzimlerinin aktivitelerini kısıtlama özelliği gösterirler.Çeşitli in vitro denemeler, birçok bitki polifenolünün karbonhidrat yıkımında görev alan enzimleri inhibe etme özelliğine sahip olduğunu göstermiştir. Buna örnek olarak; yeşil çaydaki sukraz ve α- glukozidaz enzimini inhibe eden fenolik bileşikler, tatlı patateste α-glukozidazı inhibe eden fenolik bileşikler, dutta α-glukozidaz ve α-amilazın inhibe eden fenolik bileşikler gösterilebilir[39].

(34)

Bitkilerdeki fenolik bileşikler karbanhidrat yıkım enzimlerine karşı gösterdikleri bu inhibisyon aktiviteleri sayesinde; diyabet hastalığında, tokluk kan şekerinin düşürülmesine katkıda bulunurlar[39].

Alfa-glukozidaz enzimleri ince bağırsağın fırçamsı yüzeyinde bulunurlar. Ve kompleks karbonhidratların parçalanmasından sorumludurlar. Bu enzimler oligo ve disakkaridleri monosakkaridlere yıkarlar. Monosakkaridlerde bağırsakduvarından kolayca emilip kana geçerler. Alfa-glukozidaz enzim inhibitörleri bu enzimleri yarışmalıolarak inhibe ederler.Glukoamilaz, sukraz, maltaz, izomaltaz, laktaz bilinen önemli alfa glukozidaz enzimlerdir. Alfa-glukozidaz enzim inhibitörlerinin bu enzimler üzerindeki etkileri değişiktir. Enzim inhibisyonunun net sonucu karbonhidratların emilimindeki gecikmedir. Bu gecikme malabsorbsiyona neden olmaz. Alfa-glukozidaz enzim inhibitörleri karbonhidrat emilimini geciktirmeleri yanısıra, gastrointestinal hormonal aksta da değişiklikler yapabilirler[39].

Günümüzde diyabet tedavisinde kullanılan akarboz, miglitol ve vogliboz bu grupta yer alan ilaçlardır. Türkiye’de yalnızca akarboz bulunmaktadır. Bu ilaçların en önemli yan etkileri gastrointestinal sisteme aittir. İnce bağırsakta sindirilemeyen karbonhidratlar kolonda bakterilertarafından metabolize olurlar. Sindirilmemiş karbonhidratların fermentasyonu şişkinlik,karın ağrısı ve gaz yakınmalarına neden olur.

1.7. Bitkisel materyaller 1.7.1. Asma yaprağı

Asmagiller (Vitaceae) familyasının Vitis cinsinden sarılgan bir bitkidir. Karmaşık yapılı kahverengi gövdesi olan yarı odunsu bir bitkidir. Yaprakları parçalı, üzeri tüylerle kaplıdır. Güneşli ve yağış alan yerlerde iyi gelişir. Her türlü toprak koşuluna dayanıklıdır. Meyvesi olan üzüm yeryüzünde kültürü yapılan en eski meyvelerden biridir. Tarihçesi M.Ö. 5000 yılına kadar dayanır.

Eski çağlardan beri bu bitkinin farklı kısımları sahip olduğu birçok biyolojik aktiviteden dolayı geleneksel tıpta kullanılmaktadır. Yapraklar tanninler, flavonoidler, prosiyanidinler açısından zengindir. Ayrıca organik asitler, lipitler, enzimler, vitaminler de içerir[40].

(35)

Üzüm yaprakları halk arasında kanamayı durdurmak, inflamasyonu önlemek ve ağrı ve sancılara karşı kullanılmaktadır. Asma yapraklarının ayrıca Anadolunun bazı bölgelerinde diyabetik hastalarda kan glukoz seviyesini düşürmek için kullanıldığı görülmektedir[41].

Asma yaprağının antidiyabetik aktivitesinin araştırıldığı bir çalışmada streptozotosin ile diyabetik hale getirilmiş ratlara 500 mg/kg asma yaprağı etanolik ekstresi verilmiş, referans olarak diyabetik hastalar tarafıdan kullanılan Tolbutamide ilacı alınmış 30 dk sonunda ratların kan glukoz seviyeleri ölçülmüştür.Sonuç olarak asma yaprağı ekstresinin kan glukozunu düşürmede bu ilaçtan daha güçlü etkiye sahip olduğu bulunmuştur[42].

1.7.2. Ayva yaprağı

Ayva, meyvesi ve yaprağı birçok amaç için kullanılan çok yıllık bir bitkidir. Anavatanı Hazar denizi dolayları, kuzey-batı İran, Türkistan ve kuzey Anadolu'dur. Geleneksel olarak yaprakları kaynatılıp öksürük, soğuk algınlığı, bronşit, karın ağrısı, diyare, sinirlilik, uykusuzluk gibi rahatsızlıklara karşı kullanılır. Ayrıca ayva yapraklarının diyabette kan şekerini düşürmek için kullanımı da görülmektedir[43].

Ayva yapraklarının antidiyabetik aktivitesinin farelerde akut ve subakut olarak araştırıldığı bir çalışmada; streptozotosin ile diyabetik hale getirilmiş farelere ayva yapraklarının etanollü ekstresinden 500 mg/ kg verilmiş 360 dk sonra kan glukoz seviyeleri ölçülmüş ve % 28 düştüğü görülüştür. Subakut olarak da kan glukozu 3. gün ve 5. gün ölçülmüş ve 3. gün % 33,8 5. gün % 18 düşme gözlenmiştir[44].

1.7.3. Dut yaprağı

Beyaz dutun (Morus alba) anavatanı çin dir. Beyaz veya mor, düşük asitli ve tatlı meyveleri vardır. Kaynaklara göre beyaz dutun farklı kısımları Çinde 659 yılından beri kullanılmaktadır. Beyaz dut yaprakları flavonlar, steroidler, triterpenler, aminoasitler, vitamin ve mineraller gibi birçok bileşen içerir. Özellikle ipekböcekleri için bu yapraklar en iyi besindir[7].

Beyaz dut yaprakları geleneksel olarak diyabet tedavisinde anti hiperglisemik olarak kullanılmaktadır.Beyaz dut yapraklarının ve kök kabuklarının içerdikleri fitosterol glukozitleri, skopoletin, Moran A glikoproteini ve moranolin etkisiyle antidiyabetik aktivite gösterdikleri bilinmektedir[7].

(36)

Karadut (Morus nigra) güney Afrika ve Türkiye de yetiştirilmektedir. Ağaç 6-12 metre yüksekliktedir. Yaprakları oval-kalp şeklindedir. Üst yüzeyleri kısa tüylüdür. Meyveleri 2-3 cm uzunlukta, kırmızımtırak siyah renkli ve ekşi lezzetlidir.Halk arasında karadut yapraklarının şeker hastalığına karşı da kullanımı vardır[7].

Bitki üzerinde yapılan antidiyabetik aktivite çalışmaları sonucunda yaprakların taşıdıkları fitosterol glikozitleri ve skopoletin etkisiyle antidiyabetik aktivite gösterdiği saptanmıştır[7].

1.7.4. Semizotu

Semizotu (Portulaca oleracea L.), semizotugiller (Portulacaceae) familyası içerisinde yer alan bir bitkidir. Antik Yunanistan’da ateşlenmede, kadın hastalıklarında, mide ağrılarında, hemoroidlerde, yara tedavisinde kullanılan semizotunu önemli bir tıbbi bitki olarak kabul etmişlerdir. Yine eski Mısırlılar döneminden beri, bu bitkinin sebze, tıbbi ve aromatik bir bitki olarak kullanıldığı ve orta çağlarda İngiltere’de çok popüler olduğu bilinmektedir [45].Semizotunun anavatanı Orta Doğu ve Hindistan olarak bilinmektedir.

Ayrıca Himalaya Dağları, İran, Güney Rusya, Anadolu’da semizotunun anavatanı olarak kabul edilmektedir[46].

Semizotu genellikle pürüzsüz, kırmızımsı, yere yatık tüysüz gövdeye, alternan dizilişe sahip sapsız yeşil ve sarı renkten oluşan iki farklı yaprak kümelerine sahiptir. Yeşil tipte, yapraklar ince, daha canlı ve daha iyi çiçeklenirler. Semizotu ılık iklim sebzesidir.

Soğuk ve özellikle kırağıdan zarar görür. Kış ayları dışında genellikle erken ilkbahar ve sonbahar en iyi gelişme mevsimidir[47].

Semizotu, genellikle sulak yerlerde, dere kenarlarında, çayırlarda veya sebze bahçelerinde su arkları kenarında yabani olarak kendiliğinden yetişen bir bitkidir.

Ülkemizde çoğunlukla bu şekilde toplanarak pazarlanmakla birlikte çok az da olsa bazı yerlerde üretimi de yapılmaktadır[47].

Taze semizotunun vitaminler (A, B1 (thiamin), B2, B6, C, E, niacin, nikotinik asit, beta karoten, riboflavin, folate vb.), mineraller (özellikle K, Ca, Fe, Mg, Na, P, Cu ve Mn), doymamış yağ asitlerinden özellikle Omega-3 yağ asitleri, glutatyon, glutamik asit ve aspartik asit bakımından zengin olduğunu belirtmiştir [45].

(37)

Semizotu, Omega-3 yağ asitleri bakımından en zengin sebze olup 400mg/100g Omega- 3 yağ asidi içermektedir. Özellikle α- linolenik asit içeriğinin ve α-linolenik asit/linoleik asit oranının yüksekliği dengeli beslenme için önemli bir bitki olduğunu ortaya koymuştur. Semizotunda toplam doymamış yağ asidi içeriği ıspanak ile karşılaştırıldığında yaklaşık 7-8 kat daha fazla olduğu belirtilmektedir [48].

Semizotunun yabani ve kültüre alınmış formunun her ikisinde de α--linolenik asit (18,3), α--tokoferol, askorbik asit ve glutatyon miktarı, ıspanağın içermiş olduğu miktardan daha fazladır. Taze semizotu yaprağının 100gramında yaklaşık 300-400 mg α--linolenik asit; 12,2 mg α--tokoferol; 26,6 mg askorbik asit; 1,9 mg beta-karoten ve 14,8 mg glutasyon içerdiği kaydedilmiştir [49].

Semizotu kalp damar hastalıklarını önlemesinin yanı sıra beyin gelişimine katkı sağladığı, hastalıklara direnç, çocuk doğum ağırlığı gibi pek çok olumlu etki sağlayan, linolenik asit ve linoleik asit gibi doymamış esansiyel yağ asitlerince zengin bir sebzedir [50].

Semizotu, salata ve sebze olarak dünyanın her yerinde tüketilmektedir. Kanlı dizanteri, egzama, yılancık, yılan ve böcek sokmalarında bitkisel ilaç olarak faydasının görüldüğü bildirilmektedir. Pakistan’da da astımda, ülserde, ishalde, dizanteride ve hemoroidde, Arabistan’da ise, ateş düşürücü, kas gevşetici, antiseptik, antispazmodik, idrar söktürücü ve kurt düşürücü olarak kullanılmaktadır [46]. Semizotunun içerdiği bazı kimyasal bileşikler besin değeri taşımamakla beraber kanser, kalp damar hastalıkları, diyabet, yüksek tansiyon ve ülser gibi bazı hastalıkların önlenmesinde rol oynayabilmektedir. Bu bileşikler arasında flavanoidler, fenolik asitler, tiyoller, indoller, lignanlar, stilbenler, glukozinolatlar ve organik kükürtlü bileşikler sayılabilir [51].

Son yıllarda Omega-3 yağ asitlerinin metabolizması hakkında pek çok araştırma yapılmıştır. Böylece semizotunun yeşil sebze olarak kullanılan bitkiler arasında en fazla Omega-3 yağ asidi içeren bitki olduğu anlaşılmıştır. Bu nedenle, semizotunun içermiş olduğu Omega-3 yağ asidi bitkinin beslenme bakımından değerini önemli ölçüde arttırmıştır. Sağlıklı büyüme ve gelişme için gerekli olan çoklu doymamış yağ asitlerinden özellikle Omega-3 yağ asitlerinin, gut hastalığı, kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, şeker hastalığı, baş ağrısı, artrit diğer enflamasyon ve otoimmun hastalıklardan korunmada önemli etkisinin olduğu belirtilmiştir. Ayrıca, kanseri

(38)

önleyici antioksidanların bol miktarda bulunduğu semizotunun bol idrar söktürdüğü, kanı, üre ve benzeri pisliklerinden temizlediği, içerdiği yüksek oranlı lifiyle peklik (kabızlık) çekenlere iyi geldiği, sinir krizleri ve beyin yorgunluğunu geçirdiği, böbrekteki kum ve taşı döktüğü bildirilmektedir[52].

Haricen uygulamalarında ise yanık tedavisinde, kulak ağrısında, böcek sokmalarında, kızarıklıklarda, deri enfeksiyonlarında, egzema, sivilcelerin iyileşmesinde, antibakterial, antifungal, yaraların tedavisinde yardımcı olduğu bildirilmiştir. Bitkinin genellikle taze yapraklarından elde edilen püre veya suyunun kas gevşetici, spazm giderici ve içeriğindeki omega-3 yağ asidinden dolayı da kalbi koruyucu bir etkiye sahip olduğu bildirilmektedir. Ayrıca semizotunun şeker hastalığı tedavisinde pozitif bir etkiye sahip olduğunu ve bağışıklık sistemini kuvvetlendirdiği bilinmektedir[45].

1.7.5. Fasulye yaprağı

Fasulye; baklagiller (Fabeceae) familyasının Phaseolus cinsinden orta Amerika menşeli, bir yılda yetişen otsu bir bitki türüdür. Boğumlu gövdesinde tüylü ve yeşil renkte yaprakları bulunur. Dik çalı biçiminde (yüksekliği 30-75 cm) ve sarılıcı özellikte (yüksekliği 1-2 m) olmak üzere başlıca 2 formu vardır. Yassı, yuvarlak, düz ya da kıvrık olabilen meyvelerinin uzunluğu 5-15 cm arasında değişir ve genellikle yeşil renktedir.

Soğuğa duyarlı bir bitki olan fasulye hemen hemen her tür toprakta yetişir. Fasulyenin bugün dünyanın pek çok yerinde tarımı yapılmaktadır. Yaklaşık 80 çeşidi vardır. Bütün baklagiller içinde en çok tüketilen sebzelerden biridir.

Fasulye yaprağının antidiyabetik aktivitesine dair yapılan bir araştırma literatürde bulunmamaktadır.

1.7.6. Isırgan otu

Çok yıllık, otsu, yakıcı tüyler taşıyan bir bitkidir. Yapraklar dekusat dizilişli, oval şeklinde ve kenarları dişlidir. Ilıman bölgelerde ve ülkemizde de yetişen, harabelik yerlerde ve duvar diplerinde sıkça rastlanılan bir bitkidir [53].

Isırgan yaprakları mineraller, proteinler, vitaminler ve fenolik maddeler taşır.

Bileşiminde karbonik asit, formik asit, salisilik asit, sitrik asit, fumarik asit, gliserik asit, malik asit, oksalik asit, fosforik asit, kinik asit, süksinik asit, treonik asit ve treono-1,4- lakton gibi asitler, aminler (asetilkolin, betain, kolin, lesitin, histamin, serotonin),

(39)

flavonlar (flavonol glikozitleri örneğin; isoramnetin, kamferol, kuersetin), diğer bileşenler (kolin asetil transferaz, kumarin-skopoletin-, β-sitosterol ve tanen) bulunur.

Dioik ısırgan otu kökleri polisakkaritler, bir lektin ve birçok C6-C3 yapısında olan fenolik madde (fenolik asitler, fenilpropanoit aldehitler ve alkoller) ya da C6-C2 yapısında yani dimer olan diaril furanoit lignanlar ve bisfenilpropanlar taşır. Steroler de önemlidir. Bunlar serbest sterol ya da sterol gliozitleri ve sterol-3- glikozitin palmitatı şeklinde bulunur[55] .

Isırgan otu Almanya’ da uzun yıllardan beri idrar yolları enflamasyonuna karşı kullanılmaktadır. Bazı Avrupa ülkelerinde anemi ve halsizliğin tedavisinde ısırgandan yararlanılmaktadır. Fransa’da fitofarmasötik olarak yapraklarından hazırlanan preparatlar oral ya da topikal olarak uygulanmakta, geleneksel olarak akne ve semptomatik eklem ağrılarında kullanılmaktadır. Antihemorajik ve hipoglisemik etkisi vardır. Geleneksel olarak cilt lezyonlarında, çocuklarda görülen psikolojik kökenli olan ekzamada ve burun kanamalarında kullanılır. Farmakolojik olarak incelendiğinde hem hipoglisemik hem de hiperglisemik etkide maddeler taşımaktadır. Hipoglisemik bileşiği urtisin olarak isimlendirilmektedir. Hiperglisemik tavşanlarda kan glikoz düzeyini düşürdüğü bilinmektedir [55].

1.7.7. Kabak çiçeği

Meyveleri bol lifli bir bitki olan kabak potasyum, fosfor, kalsiyum, magnezyum, sodyum, demir gibi madensel elementler içerir. Kabak çekirdeğinin iç kısmında rezin, sabit yağ (% 45-50), steroller ve etkili madde olarak kukurbitin isimli bir amino asit bulunmaktadır. Bu bileşiğin miktarı, türe ve varyeteye bağlı olarak,% 0,5-2 arasında değişir. Kabak çiçeğinin antidiyabetik aktivitesiyle ilgili bir çaılşmaya rastlanmamıştır.

1.7.8. Kırmızılâhana

Kırmızılâhana (Brassica oleracea var. Capitata)turpgillerden (Brassicaceae) geniş ve kalınca kat kat yaprakları olan, güz sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu kırmızı/bordo olan bir lahana çeşididir.

Akdeniz ikliminde yetişen kırmızılâhana antioksidan, antihiperglisemik,[56,57]

antikanser[58,59] ve hipokolesterolemik[60] özellikleriyle tanınır. Kırmızılâhananın ayrıca paraquat ve N-metil-D-aspartata maruz kalmış hayvanların karaciğer ve beyinlerinde meydana gelecek oksidatif strese engel olduğu belirtilmiştir[61].

Referanslar

Benzer Belgeler

Bu yüzden bitkiler sekonder metabolitlerin yanısıra PR proteinleri gibi başka savunma yolları da geliştirmişlerdir... Familya Üye tipi- Referanslar Özellikleri PR-1

Bu çalışmada Alt ve Üst Solunum Yolu Enfeksiyon tanısı konmuş hastalardan alınan kan örneklerinde en önemli lipit peroksidasyon göstergesi olan

Şekil 3.5 de gösterilen devrede değişken frekans üretmek için kullanılan 555 entegre kullanılan devre düzeneği değişken darbe genişliği düzenlemek için

750 C de 100 saat ısıl işleme tabii tutulan B6 numunesine ait XRD kırınım desenlerinin çakıştırılması (a) Elektriksel iletkenlik ölçümünden sonra

Düz bir profili alıp işleyerek çıkışında üretim hattına uygun hale getiren kol profili otomasyon sistemi Besleme (Shuttle) Sistemi, Ara Besleme ve Döner

Anahtar Kelimeler: Benchmark, meta-sezgisel algoritmalar, Sinüs Kosinüs Algoritması, Karınca Aslanı Optimizasyonu, Balina Optimizasyonu Algoritması, Çoklu

Bu çalışmada, Kayseri OSB atıksu arıtma tesisi (AAT) atıksularının, pilot ölçekteki membran biyoreaktör (MBR) ve ters ozmoz (RO, reverse osmosis) sistemi ile

Çok duvarlı karbon nanotüp ve kompleksleştirici ajan olarak o- Cresolphthalein Complexone kullanılan çalışmada Cu(II), Co(II), Ni(II) ve Pb(II) iyonlarının