• Sonuç bulunamadı

Başlık: HABERLER TÜRKİYE JEOLOJİ KURUMU II. İLMÎ TOPLANTISIYazar(lar):Cilt: 6 Sayı: 1.2 Sayfa: 085-126 DOI: 10.1501/Dtcfder_0000000307 Yayın Tarihi: 1948 PDF

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Başlık: HABERLER TÜRKİYE JEOLOJİ KURUMU II. İLMÎ TOPLANTISIYazar(lar):Cilt: 6 Sayı: 1.2 Sayfa: 085-126 DOI: 10.1501/Dtcfder_0000000307 Yayın Tarihi: 1948 PDF"

Copied!
42
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

H A B E R L E R

TÜRKİYE JEOLOJİ KURUMU II. İLMÎ TOPLANTISI

Kuruluşundan kısa bir zaman sonra, geçen şubatta I. ilmî toplantı­ sını yapmağa muvaffak olan Türkiye Jeoloji Kurumu, bu türlü çalışma­ larının ikincisini de bu şubatta gerçekleştirdi. Toplantıların birincisi gibi ikincisine de Fakültemiz sahne oldu. Dört güne sığdırılan onaltı konferanstan on beşinin Coğrafya Enstitümüz salonlarında yapılması bu Enstitü için hakikî bir kazanç teşkil etmiştir. Büyük bir ilgi ile takip olunan bu münakaşalı konferansların tertip sırasını aşağıda sunuyoruz:

23 Şubat 1948 Pazartesi

Süleyman Türkünal Hakâri Dağları jeolojisi (M. T. A. Ensti­ tüsünde).

24 Şubat 1948 Salı

1. - M. Blumenthal Batı Torosların örtü "lambeau,, ları.

2. - Suat Erk Hakâri ile Şırnak arasındaki bölgenin jeolojisi.

3. - Lûtfiye Erentöz Güneydoğu Türkiye'ye ait birkaç "rudis-te„ in stratigrafik yayılışları hakkında. 4. - İhsan Ketin Türkiye'de son on yılda vukua gelen dep­

remlerin jeolojik ve mekanik neticeleri. 5. - Süleyman Türkünal Bitlis Dağları ve çevresinin jeolojisi.

25 Şubat 1948 Çarşamba

1. • Malik Sayar Afyonkarahisar diyatomit kütlesi (Afyon-karahisar kuzeydoğusunda İzcehisar mev­ kiinde).

2. - Kemal Erguanlı İmralı Adası ve Armutlu yarımadası jeo­ lojisi.

3. - Ervin Lahn Orta Anadolu'nun jeolojik yapısı hakkında. 4. - İsmail Yalçınlar Boğazların teşekkülü ve Çatalca - Kocaeli

jeomorfolojisi hakkında1.

5. - Galip Otkun Ankara Güneybatısında Orta Jüra amonit fosilleri.

6. - Pertev Bediz Adana'da Alihocalı köyü civarında sismik etüdlerin meydana çıkardığı bir fay arı­ zası hakkında düşünceler.

7. - Mehmet Akartuna İmroz Adası jeolojisi.

1 Coğrafyayı yakından ilgilendiren bu konunun müellif tarafından yapılmış bir

(2)

86 HABERLER

26 Şubat 1948 Perşembe 1. - Zati Ternek

2. - Ervin Lahn 3. - M. Mercier

Van Gölü güneydoğusunun jeolojisi. Son zamanlarda petrol araştırmalarında

görülen yenilikler.

Malazgirt çevresinde taşınmış göl menşeli neojen favnası hakkında.

Prof. CEMAL ARİF ALAGÖZ

Prof. Hâmit Dereli Fakültemiz dekanlığına seçildi.

20.1. 948 de Fakülte profesör­ ler kurulu, sıhhî sebeplerle çekilen Prof. Enver Ziya Karal'ın yerine, İngiliz dili ve Edebiyatı profesörü Hamit Dereli'yi salt çoğunlukla dekanlığa seçmiştir.

Kurul, eski dekana, bugüne kadar dekan sıfatiyle Fakülte'ye yaptığı hizmetlerden dolayı hara­ retle teşekkür etmiştir.

Prof. Dr. Bekir Sıtkı Baykal s e n a t o üyeliğine seçildi.

Profesörler kurulu, Senato üye­ liğinden istifa eden Prof. Dr. Nec-med din Halil Onan yerine, Prof. Bekir Sıtkı Baykal'ı salt çoğunlukla senato üyesi seçmiştir.

Doç. Dr. Muzaffer Şenyürek Amerika'dan döndü.

İlmî tetkiklerde bulunmak üze­

re Amerika'ya gitmiş olan Fakül­ temiz Antropoloji doçenti M. Şen­ yürek yurda dönmüş, Fakülte'deki derslerine başlamıştır.

M. Şenyürek, Amerika'da "İn­ san dişlerinin tekâmülü,, üzerinde araştırmalar yapmış ve Amerika 'Antropoloji Cemiyeti'ne üye seçil­ miştir. Değerli arkadaşımızı tebrik ederiz.

Batı memleketlerine gönde­ rilecek doçent ve asistanlar

Fakültemiz, doçent ve asistan­ lardan bir grupu, tetkiklerde bu-lunmak ve bilgilerini tamamlamak üzere Batı memleketlerine gönder­ meği kararlaştırmıştır.

Doç. Dr. Halil inalcık, Doç. Dr. Osman Turan ve Asistan Fit-nat Şahinbaş İngiltere'ye, Doç. Dr. Tahsin Özgüç Amerika'ya ve Asis­ tan Ayşe Önsay Fransa'ya gide­ ceklerdir.

(3)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİ'NİN

TENKİDİ DOLAYISİYLE

BESİM ATALAY

—Prof. Dr. T. Halasi Kun'a cevap—* Ben tenkidi severim; hem de çok severim. Çünkü tenkit dolayı-siyle birçok hakikatler meydana çıkar; gizli kalmış, unutulmuş, önem verilmemiş olan birçok noktalar, tenkit yüzünden açıklanmış olur. Ten­ kit, bir eser için mehenk taşı yerindedir. İyi dileklerle yapılmış bulu­ nan ve bilginin gösterdiği çerçeveden dışarıya çıkmamış olan bir tenkit eserin kıymetini göstermesi dolayısiyle çok önem taşır.

Tenkitten geçmemiş olan bir eser mehenk taşına vurulmamış olan bir maden parçası gibidir: Tenkit görmemiş bir bilgi mahsulü, tarak görmemiş bir zülfe benzer. "Şâne-i zülf-i suhandir itiraz,, diyen ne gü­ zel söylemiştir. Zülfü tarayan elin hoyrat olmaması gerektir; tararken ne tarak kırılmalı, ne de saç koparîlmalı:

Mısra

El olur okşamak isterken eder azürde

* * *

Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinde çalışan T. Halasi Kun adındaki zatın, benim "Ettuhfet-üz-Zekiyye„ çevirmem hakkında Fakülte Dergisinde uzunca bir tenkidi çıkacağını, bir yıldan beri işidip duruyor­ duk. Fakülte muhitinden gelecek olan bir tenkidin her halde faydalı, ve tarafsız olacağına inanarak, dört gözle bekliyorduk. Nihayet bu ten­ kit, Dergi'de, cilt: V, sayı: 1 de çıktı. Hayretle okuduk. Tenkitçinin bana karşı büyük bir hıncı olduğu yazılarında görülüp durmaktadır.

Cümleden biri, kısaca arz ediyorum: "Ben bu kitabı Macaristan'da tetkik ediyordum, tıpkıbasımı ile birlikte tetkiklerimi neşredecektim. Siz benim bu çalışmamı bildiğiniz halde, niçin bu kitabı tercüme ve neşir ettiniz ? „ ' demektedir.

* Bu yazı, Fakültemiz profesörlerinden T. H. Kun'un, Dergimizin V. cilt, 1 sayı­ sında çıkmış olan Philologica I adlı tenkit makalesine karşı bir cevap olarak yazılmış ve yayınlanılması isteğiyle bize gönderilmiştir. Fakültemizin eski profesörlerinden olan sayın Besim Atalay'ın bu yazısını kendi isteğine uyarak burada yayınlamaktayız.

1 Orijinal'de ( D T C Fakültesi Dergisi, cilt V, sayı 1, s. 5) bu cümle şöyledir: «Maalesef

diğer türkolog, yani Besim Atalay, «at-Tuhfat» - i n tasarladığımız ve . 1942'de kısmen kuvveden fiile çıkardığımız neşrini dikkat nazarına almıyarak bu alandaki çalışma­ larına devam etmiş, hattâ 1945'te beynelmilel türkoloji geleneklerini birkaç beylik sözle baştan savarak bütün «at-Tuhfat» ı neşretmiştir» , (Redaksiyon'un notudur).

(4)

BESİM ATALAY

Yahu; bu nasıl lâkırdı! Sizin Macaristan'daki çalışmanızı ben nere­ den bilebilirdim ? Yalnız, biz bu kitabı basılmaya verdiğimiz sıralarda böyle bir şey işitmiştik; sizi yıllarca bekliyemezdik a!

Bu kitabı dilimize çevirmek benim hakkımdır, çünkü: a- Kitabın aslı, benim milli kütüphanelerimden birisindedir.

b- Kitap, Türk dili üzerine yazılmış olan ana eserlerden birisidir; dil de benim dilimdir. Babanın malını elinden almadım a! Başkasının yaptığı bir işi benimsemedim de.

c- Dil Kurumu'nda çalışan bazı arkadaşlar bilirler ki, ben bu eseri tercüme etmek için hayli zaman evvel programıma koymuştum, daha dokuz yıl önce aralık aralık buna da çalışmaya başlamıştım. Benim ça­ lıştığım Kolun görevlerinden birisi de, bu gibi eski metinleri ve kay­ nakları faydalanabileceğimiz bir hale getirmektir.

d- Sizi temin ederim ki, ben bu işe başladığım ve hayli ilerlettiğim sıralarda, sizin böyle bir teşebbüsünüzden haberdar değildim.

e- Tutalım ki haberim vardı; bir eser, ayrı ayrı iki adam tarafın­ dan tercüme ve neşir edilemez mi?

İşte size birkaç örnek vereyim :

1- " Moğolların gizli tarihi „ adiyle anılan Moğolca- Çince " Yuan-çao-bi-şi„ aynı yılda Rus bilgini Kozin ile Alman bilgini Haenisch tarafından yayınlanmıştır.

2- İbn-i Fazlan Seyahatnamesi (Rihlat-i Ibn-i Fazlan)ni yayınlamaya Zeki Velidî Togan 1924 yılından beri hazırlandığı ve bu hazırlık çalış­ maları hemen bütün müsteşriklerce bilindiği halde, Rus bilgini Kraç-kovski tarafından Leningrat'ta yayınlanmıştır.

3. Uygurca "Altun yanık,, kitabından bir parça, hem Radloff hem A. v. Le Coq tarafından neşrolunmuştur. Geçen yıl Bayan Dr. Saadet Çağatay aynı eseri yeniden neşretmiştir.

4. Bizde Orhun Yazıtları, rahmetli Necip Asım tarafından neşre-dildiği halde, son yıllarda Hüseyin Namık Orkun tarafından daha geniş bir surette yayınlanmıştır.

5. Kutadgu Bilig, önce Vamberi, sonradan Radloff tarafından neş-redildiği gibi, bu kere de Prof. Dr. Reşid Rahmeti Arat tarafından yayınlanmıştır.

6. Kodeks Kumanikus, Geza Kuun tarafından yayınlanmış iken son yıllarda Danimarkalı K. Grönbech tarafından da yeniden yayın­ lanmıştır.

7. Hele böyle iki üç kerre tercüme edilerek yayınlanmış olan romanlar pek çoktur. Bir ikisini burada vereyim :

Alfons Daudet'nin "Değirmenimden mektuplar„ı, Ragıp Rıfkı Özgü-rel ve Sabri Esat Siyavüşgil tarafından dilimize ayrı ayrı yıllarda çevrilerek basılmıştır.

Oskar Wilde'nin "Doryan Grey'in portresi,, adlı eseri Orhan Şayik

(5)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 89

Gökyay ve Ragıp Rıfkı Özgürel tarafından ayrı ayrı tercüme ve neşir olunmuştur.

Sizin, bunlardan ya haberiniz yok, eseri kendinize hasretmek istiyorsunuz, ya da söz olsun diye ortaya atıyorsunuz.

* * *

Siz sözleriniz arasında ikide birde "Macar ilmi şöyle yapmış, böyle etmiş,, diyorsunuz. Ben Macarları çok severim; vaktiyle gittim, onları öz yurtlarında gördüm. Belki siz o vakitler çocuktunuz. Hakiki ilim adamları tarafından saygı ile karşılandım. Bunu sayın Hüseyin Namık Orkun iyi bilir.

Macarlara karşı olan bu sevgimle beraber, sizin Kıpçak Türkçesine ait çalışmaları Macarlara hasretmek istemenizi doğru bulmuyorum. Hiç bir ilim, hiç bir milletin inhisarı altına giremez. Macar ilmi bu bapta faydalı olmuştur, buna karşı minnet duyarım. Fakat biz de burada Türk ilmini kurmağa çalışıyoruz; bu da bizim hakkımızdır.

Macarların Kıpçak dili yadigârları ile çok uğraştıklarını söylüyor­ sunuz. Bunu biz de biliyoruz. Yalnız şu kadarını sorabilir miyiz ? Niçin şimdiye değin bu eseri tercüme ve neşir etmemişler?

* *

Siz Türkçede bir eser vermek istemiş olabilirsiniz. Size kim engel oluyor? Meydanda bir sürü metin var. Neye duruyorsunuz? Kendinizi gösteriniz ; tenkit kolaydır; hele şişirme tenkitler çok kolaydır. Güç olan, eserdir. Sizin bana kızmaya hakkınız yoktur. Tencerenin ağzı açıldıktan sonra, içinde bulunanı herkes görebilir ; hüner, onu kapalı iken açabilmektedir.

Metinde bulunan bazı yanlışlıkları ben düzelttim ; kitabın kenarında zaman zaman kötü bir kalemle yazılmış olan çıkartmaları ben okudum. Bu çıkartmalardaki harflerin şahsiyeti çok kere belli bile değildi; nokta yoktu, hareke yoktu; böyle olduğu halde -üç dört çıkartma dışarıda kalmak — şartiyle hepsini de söktüm. Sonra da memle­ ketin bu işlerle uğraşan birkaç bilginine baş vurarak, bazı çıkartmaların ve birtakım kelimelerin çözümlenmesini rica ettim. Siz o sıralarda bura­ da bulunsa idiniz, size de sorardım. Ben kitabımda, bu hususta bana yardım edecek olanlara önceden teşekkürlerimi bildirmiştim.

* *

Sizin gerek Türkçedeki ve gerek Arapçadaki bilginizin derecesini ölçmek için, elimizde başka bir ölçü yoktur. İşittiğimize ve İslam An-siklopedisi'nde okuduğumuza göre, siz Ettuhfe'nin yalnız tıpkıbasımını bastırmış ve bazı mütalâalar ilâve etmişsiniz. Bizim yaptığımız bu değil­ dir. Biz metne tamamiyle sadık kalarak, Ettuhfe'yi olduğu gibi dilimize çevirdik; hiç bir şeyin eksik kalmamasına çalıştık. Bundan sonraki iş,

(6)

BESİM ATALAY

Türk gençlerine düşüyor; onlar istedikleri gibi bu tercüme ve tıpkı­ basım üzerinde işliyebilirler.

*

Sırası gelmiş iken, şurasını arz edeyim ki, keski siz bu eseri ter­ cüme etmiş olaydınız, sizin bu baptaki kudretiniz açıkça görülürdü. Bu yoldaki yetkinizden size bir örnek vereyim mi?

Ben tercümelerimde "Türkmenler şöyle derler, böyle derler,, dediğim yerlerde, siz metinde Türkmenlerden bahsetmiyor, bunu nereden aldınız? diyorsunuz (Madde: 50, 106, 126, 127).

Bakınız, nereden aldım. Kitabın tıpkıbasımının sahife 2. b, Satır: 2 de demektedir. Arapça bu parçayı ve bizim tercümemizi görmediniz mi ? Görmemek olmaz, orada ufak bir de çıkartmamız vardı; onu da mı görmediniz ?

Lügat kitaplarına bakarak, başka bir dilden tercüme yapmaya kalkışmak, çok hatalı ve çok tehlikeli bir şey olur. Çevirmen, çevireceği dilin sarfını, nahvini ve ifade yollarını iyice bilmelidir. Bilmezse, hata ararken hataya düşer. Kendi miktarını kendi ağzı ile açıklamış olur.

Size soruyorum; bu ibaredeki kelimesinin makul-i kavli kim­ dir ? kelimesi hiç bir mefule geçmiyor mı ?

Burada müellif, (ben ancak zaruret zamanında Türkmence'den bahsederim ve derim) deyip dururken ve biz tercümemizde bunu açıklamış iken, siz nasıl oluyor da bunu görmüyorsunuz? Şüphesiz gördünüz; fakat affınıza güvenerek arz ediyorum ki, anlıyamadmız.

Sizin Türkçe hususundaki bilginiz üzerine de bir örnek vereyim: Tenkidinizin s. 6, satır 13 ünde " . . . . Kıpçak dil yadigârı arasında. .. „ diye bir cümle vardır. Burada büyükçe bir Türkçe yanlışı yaptığınızın farkında mısınız ? " . .. . Kıpçak dil yadigârları arasında . . .„ demeniz lâzımdı. Çünkü bir şey arada olabilmek için, iki veya ikiden fazla şeyle çevrilmiş olmak gerektir.

İkinci bir Türkçe yanlışınız da, s. 3, satır 12-13 de geçmektedir: " . . . . ne Codex Cumanicus'la, ne de yukarıda işaret edilen dil yadi-gârlariyle bitmemektedir ,. Burada iki olumsuzluk edatını bir arada toplamış oluyorsunuz; doğru değildir. ".... ne Codex Cumanicus'la, ne de yukarıda işaret edilen dil yadigârlariyle bitmektedir,, olması lâzımdır.

* *

Halasi Kun, bizim " Kıpçaklardan bir bölük -belki hıristiyanlığa girmiş olanlardan bir çoğunluk- Macaristana girdiler,, sözümüze itiraz ile "Bu fikir yanlıştır, çünkü Macaristan'a gelen Kuman'ların hıristiyan-lıkları hakkında kayıtlarımız yoktur,, demektedir2.

2 s. 9, satır 2 (R).

(7)

«ETTUHFET-ÜZ-ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 91

Halasi Kun'un bu itirazı da yerinde değildir. Çünkü biz Macaris­ tan'a giren Kıpçak'ların hıristiyan olmuş bulunduklarını kesin olarak söylemedik ; biz " belki hıristiyanlığa girmiş olanlardan bir çoğunluk „ demiştik. Bu, ihtimali bildiren bir sözdü. Bunun aksi de olabilir. Yalnız şu muhakkak ki, Kıpçak'ların büyük bir kısmı Kırım'da ve bugünkü Ukrayna bozkırlarında bulundukları sıralarda, aralarına hıristiyanlık sızmıştı. Bunu inkâr edemezsiniz. Elimizde çok kuvvetli tanık olarak, Codex Cumanicus'daki hıristiyan duaları vardır; hareket halinde bulu­ nan Kıpçak'ların hıristiyanlaşan bir takım oymaklarının Macaristan'a geçmiş olmaları mümkündür. Biz de bu şekilde ifade etmiştik. Bunun neresine itiraz olunuyor ?

* * *

Çevirmemizin "Önsöz,, bahsinin "eseri ilk tanıtma,, alt bölümünde geçen "batı bilginlerinin daha çok siyasal etkilere dayanmalarından ileri gelen ilgisizlikleri,, bahsine itiraz ile "bizce ilmî bir eserde bu nevi iddiaların yeri olamaz, hele bu iddialar doğru değilse,,3 demektesiniz.

Sizin en doğru ve her zaman olagelmiş bulunan bir meseleyi olmamış gibi, yanlış gibi göstermenize hayret ettik. Bunun örneği bir iki değildir; yüzlercedir. Size bir iki örnek vereyim:

Sayın bilgin Abdülkadir İnan'ın "Türkoloji Ders Hülasaları,, adlı kitabından şu parçayı olduğu gibi alıyoruz:

"Hindo-öropeen lengüistleri arasında Türk dili, muhafazakârlığı ile tanınmıştır. Türk dili yadigârlarının en eskilerinin bile bugünkü Türk­ lerce anlaşılması, Çin şeddi civarında veya Ohotsk denizi sahillerinde doğup büyüyen bir Türkle Akdeniz kıyılarında doğup büyüyen bir Türkün biribirini azçok anlıyabilmeleri hep bu konservatizmden, Türk dilinin bu hususiyeti onun yerinde donup kalmasından ve hayatiyetini kaybetmesinden ileri geliyormuş.. . "Türk dili ömür sürmüş, fakat ya­ şamamış,, imiş...

Türk dili hakkındaki şu mütalâalar doğru değildir. Türk dili, Hindo-öropeen dil okuluna mensup âlimler için, Rus âlimi Marr'ın tabiriyle, korku ve hayret telkin eden bir Sphinx (Ebülhevl) dir.

Meillet gibi bir âlim bile, Türk dili hakkında tam mânasiyle garip bir mütalâada bulunmuştur. Bu mütalâa Meillet'in Histoire de la

lan-gue latine, 1931, adlı eserinin 9 uncu sayfasından alınarak Türk Dili

mecmuasında (1935, sayı 11, s, 4-5) Bay Ahmet Cevat tarafından tercüme edilmiştir. Meillet'ye göre,, Türk dili, Türklerin büyük futuhatta bulunmalarına rağmen, dilin kaskatı kalıplaşması (şematizmi) onu değiş­ mekten saklamış,, imiş. .. "Ankaralı bir Türkün dili Kazan Türkünün de dili olması bundan dolayı,, imiş... Türk dili ömür sürmüş, fakat yaşa­ mamış imiş!.

"Hindo-öropeen dil ekolü„ne mensup âlimlerin, "Hindo-öropeen dil zümresi„ne sokmak istemedikleri diller hakkında umumiyetle görüşleri

(8)

92 BESİM ATALAY

böyledir. Meillet'nin Türk dili hakkında 1931, de söylediği bu söz­ leri, Renan, Sami diller hakkında 1863 te söylemişti. Renan diyor k i : "Sami diller hayatla beraber yaşamış, alelade bir surette ömür sürmüştür. Bugünkü Arabın fiil tasrifi tıpkı eski Yahudinin fiil tasrifi gibidir... 3000 yıldan beri Sami söz kökleri zerre kadar değişmiyor demek mümkündür. Samuil zamanındaki bir Yahudi ile on dokuzuncu asrın bedevisi anlaşabilirler,,4.

Görülüyor ki Profesör Meillet, Renan'ın Sami diller hakındaki fikrini aynen olarak Türk diline yapıştırıvermişıir.

Türk dil bilgisini, umumiyetle lengüistik ilmini öğrenirken, Avrupa âlimlerinin mütalâa ve nazariyelerini bir "nas„ gibi saymak doğru • değildir. Bu noktaya bilhassa dikkatinizi celbetmeği vazife biliyorum.

Biz, garp Türkiyatçı ve lengüistlerinin hizmet ve mesailerinden istifade ettik ve ediyoruz. Bugün istifade ettiğimiz birçok eserlerin, onların malı olduğunu şükranla hatırımızda tutuyoruz. Fakat, Türk milleti yalnız garplıların tetkik edeceği etnoğrafik bir mevzu değildir. Türk gençliği, kendi tarihini ve dilini lâyık olduğu şerefin icaplarına göre tetkik etmek hakkını kazanmıştır.

Avrupa da dil, tarih, etnografya ve arkeoloji araştırmaları, garplı ulusların "ayrı ve mümtaz bir ırk,, olduğunu, bu ırkın en eski devir­ lerinden beri kültür hâmili ve bundan dolayı da kalan dört kıt'ada yaşıyan "aşağı ırklar,, üzerinde hâkim olarak babalık ve ağalık etmeğe haklı olduklarını ispat için yazılmıştır. Avrupa âlimlerinin kendi ülke­ lerinin dışında olan memleketleri öğrenip Avrupa'da yalnız Yunan ve Roma tarihiyle iktifa etmeleri gösteriyor ki, bu tetkiklerden maksat, müstemleke idaresi için lâzım olan amelî bilgileri elde etmek olmuştur. Klâsik bir filolog ve arkeolog olan Ludwig Ross ("Klein - Asien und Deutschland,, müellifi) Anadolu'ya 1844 te tetkikat için gönderilirken yalnız ilim için değil, Anadolu'nun Alman sanayiine iyi bir pazar ve Alman muhacirlerinin yerleşmeleri için elverişli olduğunu ispat vazife­ sini de üzerine almıştı. Marr'ın, Der japhet. Kaukasus und das dritte

ethnische Element im Bildungsprozess der mittellândischen Kultur

(Berlin-Leipzig 1923) adlı eserinin Almanca tercümesinin mukaddime­ sinde Pirene yarımadasındaki Numantia hafriyatını yapan Alman âlimi Schulten'in dikkate değer sözlerini okuyalım :

"... Her millet (yani Avrupalılar) şarkta birbiriyle rekabet ederek yekdiğerini müteakip tarihi yerler (âbideler) buluyorlardı. Halbuki İspanya meçhul bir ülke, terra incognita, olarak kaldı,, (s. 19).

Avrupa âlimlerinin munsif olanları daima bundan şikâyetçidirler. Fransız Arkeoloji âlimlerinden S. Reinach "tarihten önceki devirlere

4 T. Nöldeke'nin Rusça'ya tercüme edilen « Samî diller ve Samîler » adlı eserinin

haşiyesinde, Krımski, Renan'ın « Hist. gen. des 1. sem. » ( 1863, p p . 434 ) adlı ese­ rinden alarak ilâve etmiştir. (Tercüme, s. 2-3, not 5).

(9)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 93

ait araştırmalar yaparken, Avrupa dil mektebinin bir belâ olduğunu,, katiyetle söylemiş ve tenkit etmiştir 5. Paris'teki yaşıyan şark dilleri mektebi profesörlerinden (Fin-Ugur dilleri mütehassısı) A. Sauvageot, Fin-Ugur dillerini tetkik sahasında Hindo-öropeen lengüistiğinin hiçbir işe yaramadığını neşredilen bir mektubunda itiraf etmiştir 6.

Türkoloji sahasında çalışan büyük âlimler de, Avrupa dil ve tarih mektebinin yanlış zihniyetinden, an'anevi hatalarından kurtulamamış­ lardır. Bilhassa Orta Asya'nın büyük beşeriyet için kültür beşiği olan mıntakaları Türk milletiyle meskûn olması ve oradaki kültür âbideleri üzerinde Türk damgası bulunması,, Mümtaz Irk İdeolojisi,, yaratmak için çabalıyanlara bir engel olmuştur. Bundan dolayıdır ki, Türk milleti onlar için müthiş rakip sayılmıştır. Bütün ilmi tetkiklerinde Türkleri Tibet'lerden ve hattâ Moğol'lardan bile aşağı göstermek için ellerinden ne gelirse yapmışlardır. Türkler hakkında Türkologların Hindo-öropeen mektebinden aldıkları menhun preconceptîon bütün eserlerinde müselsel bir fikir halinde geçer. Bazen bu fikir, Türkologları gülünç ve çok gülünç bir hale koyar: meselâ, Türkçe'de yüksek bir teşkilât ve tefek­ kür mahsulü olan bir kelimeye tesadüf ettikleri zaman, evvelâ Sanskrit-çe'ye ve eski Farsça'ya baş vururlar... Orada bulamadılar mı Çinceyi karıştırırlar. Orada da bir şey bulamazlarsa, kelimenin Moğolca veya Tibetçe'den geçmiş olacağını kaydederek müteselli olurlar. Hattâ askerlik gibi, Türkün bütün dünyaca malûm olan sahasında bile ıstılahların Moğolca veya Tibetçe'den geldiğini iddia ederlerdi...

Bu noktaya temas etmemizin sebebi, Türk dili ve umumen Türk kültürü hakkında Avrupalı âlimlerin fikirlerini ve nazariyelerini olduğu gibi kabul etmek doğru olmadığını göstermektir. Türk milletinin başın­ da müthiş felâket olan kapitülâsyonlar yalnız iktisadî, adlî ve sıhhî değildi: ilmî ve fikrî kapitülâsyonlar da vardı. Avrupa âlimlerinin her fikrini; Türkün millî tarihine ve millî kültürüne karşı mahsus kasitlerle söylenmesine rağmen, kabul etmemiz ilmî ve fikrî kapitülâsyondan baş­ ka bir şey değildir.

Bundan başka bir iki de şahıs ismi söyleyivereyim.

Türkoloji işlerinde kendisinden çok faydalandığımız Radloff bile tarafsız kalamamıştır. 1870 yıllarında Altay Türkleri arasında tetkikler yapan Radloff'un Altaylı'ların mukadderatı hakkında Rus istilâcılarının ideolojisini yaptığını, Aus Siberien adlı tanınmış eserinden de öğren­ mek mümkündür, ( C . 1, sahife 285, 370-371). Ruslar tarafından Altay Türk'lerinin imha edilmesini Tabiat Kanunu (Gesetzen der Natur) diye tasvir etmiştir.

Gordlevski, Türkmenleri Türk saymamaktadır. Bunu yirmi İki yıl önce Ankara'ya geldiğinde yaptığımız bir buluşma sırasında bana da söylemişti.

5 Marr külliyatı, III. sah. I,

(10)

94 BESİM ATALAY

İslâm Ansiklopedisi Türkçe nüshası- önsözünde (sahife XVI, satır, 16-21) g e ç e n : " . . . Bir de eser beynelmilel olmak ve bazı maddeler, müstemlekecilik dolayısiyle, taallûk ettiği garp memleketi âlimleri ara­ sından seçilen mütahassıslara yazdırılmış bulunmak, bazan şahsî alâkanın fazlalığı sebebiyle ve hatta bazen de ansiklopedi üslûbunda yazı yaz­ mağa alışmamış kalemlerin itnaba kaçmaları ile, eserin heyeti umumi-yesi bariz bir nisbetsizlik arz eder,, parçası bizi tanıklamaya yeter sanırım.

* * *

Halasi Kun itiraz ile "aynı alt bölümün diğer bir garibesi de şudur ki, BA. "at-Tuhfa'tan ilk bahsedenin Fuat Köprülü olduğunu, hattâ bu yadigârla bizim de meşgul olduğumuzu kaydetmekle beraber.. .„7 demek­ tedir. B i z d e bu eseri ilk tanıtan, sayın bilgin Fuat Köprülü'dür. O, bu eserden 1922 de çıkan "Körösi Csoma Archivum,, adlı Macar dergisi­ nin C. 1, sayı 3 ünde bahsetmiştir. Her halde siz bu yazıyı okumuş olmalı­ sınız. Fakat itiraz etmek için, ortaya böyle bir çürük dâva atıyorsunuz.

İşte bu, ilim adamlarının her zaman hakikati söyleyip söylemiye-ceklerine güzel bir misaldir.

Zajaczkowski'nin yazısı 1940 ta çıkmıştı; Fuat Köprülü'nün yazısı ise çok eskidir. Siz bunu da biliyorsunuz. Niçin böyle bir dâvaya atıl­ dınız ? Bu şerefi de mi bir yabancıya vermek istiyorsunuz ? Benim

orada maksadım, tam bir bibliyografya vermek değildi, kitabı ilk tanı­ tan zatları yazmaktı. Harp esnasında çıkmış olan Zajaczkowski'nin bu yazısı, bizim eserimizin yazıldığı sıralarda elimize gelmemişti.

Sizin bu parçada geçmiş olan bir sözünüze de dokunacağım "...bu yadigârla....,,8 sözü, ".... bu dil yadigârı ile..,, şeklinde olmalıdır. Çünkü "yadigâr,, kelimesi dilimizde günden güne soysuzlaşmakta ve düşkünleş­ mektedir ; buna Kamusu Türkî de işaret etmiştir. Kötü bir adamdan bahsedildiği sırada "bu, yadigârın biridir,, denebilir.

* *

Halasi Kun, " Eserin aslı nerededir ? „ adlı alt bölümünde " Bütün kelimelerde şeddeden başka harekeler hemen pek kıt olarak kullanıl­ mıştır,, cümlesini "Bütün Arapça kelimelerde... „ şeklinde tashih etme­ liyiz, çünkü Türkçe kelimeler bütün eserde hareketlenmiştir „ 9 demek­ tedir. Biz „ Türkçe kelimeler harekesizdir „ demedik ki böyle bir itiraz vaki ola!

Bundan başka yine Halasi Kun tetkiksiz bir itirazda daha bulun­ muş " . . . BA. bizce bilinmiyen sebeplerden dolayı yazmanın asıl sahife numaralarını muhafaza etmemiştir... „1 0 demiştir. Kitabın aslını gördü­ ğünü iddia eden Halasi Kun'un bu rakamlara dikkat etmemiş olduğu anlaşılıyor. Bu zatın "yazmanın asıl sahife numaraları,, dediği şey,

7 s. 9, satır 14. (R). 8 s. 9, satır 15. (R).

(11)

« E T T U H F E T - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 95 sonradan kurşun kalemle konulmuş şeylerdir. Anlaşılan, kitap kütüp­ hanede tasnif ve tetkik edilirken gelişi güzel kurşun kalemle sahife numaralan konup geçilmiştir. Onun, kurşun kalemle konmuş olan bu rakamları, kitabın aslında varmış gibi göstermesi, iyi niyetle hareketini-mi gösterir?.

Biz daha esaslı hareket ederek, tıpkıbasımımıza yeniden varak numa­ raları koymayı ihmal etmedik.

Siz bizim bu rakamlarımızı hiç konmamış gibi göstererek, burada da itiraz etmek için itiraz etmişsiniz.

* * *

Halasi Kun, bizim müellif hakkında Türkçe, Arapça ve Farsça gibi dilleri pek iyi bilmediği yolundaki fikirimize de itiraz ediyor: bizim verdiğimiz örnekleri görmezlikten geliyor. Her hangi bir iddia tanık ister; uzun satırlarla söz kalabalığı bir şey ispat etmez. Biz kitabımızda bu yolda tanıklar vermiştik. ile yı karıştıran bir müellife "Arapçayı iyi biliyor,, denir mi? Bu bapta sözü uzatmak istemiyoruz. Bir örnek daha verip geçelim: Kitapta şeklinde yazılmış olan bir kelime vardır. Buna müellif "tat, pas, ün„ anlamlarını vermiş; biz de bu anlamları haşiyemizde açıklamıştık. Halbuki "ün„ anlamına olan ile "pas,, anlamına olan kelimelerinin imlâları ayrı ayrıdır. "Pas,, anlamına olan Arapça kelimenin sonunda bir hemze vardır.

Biz metini bozmamak için, bulduğumuz şekilde almıştık. Asılları, yazılışları ve okunuşları ayrı ayrı olan bu iki kelimeyi, birbirine karış­ tırmak doğru mudur ? Böyle yapan bir adam için "Arapçayı iyi bili­ yor,, denilir mi ? 11.

Biz müellifin bu dilleri hiç bilmediğini söylemedik, iyi bilmediğini söyledik ve tanık verdik.

Halasi Kun, bizim verdiğimiz tanıklardan kelimesine dokunarak bizim fikrimizi reddetmekte ve "çünkü at-Tuhfat'-ın müellifi Arapça kelimelerde hiç bir hareke kullanmaz... „ 12 demektedir. Bilgi işlerine hizmet eden bir adamın bu kadar beceriksizce, bu kadar sudan bir tenkitte bulunacağını aklımıza getirmezdik. Halasi Kun'un bu dâvası iki yönden çürüktür:

1. Müellifin hiç bir arapça kelimeye hareke koymadığı yolundaki iddia doğru değildir. Çünkü ayni sahifede bile birinci, ikinci ve yedinci satırlarda bulunan Arapça kelimeler hep harekelenmiştir;

1 1 En eski Arap lûgatçılarından olan İmam Halil'in inden ve onun kısal­

tışı bulunan inden size tanık veriyorum : yankı anlamında olan U«= keli­ mesi de yazıldığı halde « pas » anlamına gelen kelime de

babında geçmektedir.

(12)

96 BESİM ATALAY

tıpkıbasım meydanda. İş böyle olduğu halde niçin bu kadar kuru bir dâvaya kalkılmıştır, anlıyamıyoruz.

2. İşin asıl şaşılacak yeri, kelimesinde harfi altında bir hareke bulunmasıdır. Bu hareke, bizim müellifin Arapça'yı ve Türkçe'yi iyi bilmediği yolundaki dâvamızı ne kadar güzel ispat eder. Eğer kelime

melik,, ise, -ki hareke bunun böyle okunmasını gerektirir-, kelimesi yersizdir ve yanlıştır.

Halasi Kun, in altındaki harekeyi görmemiş değildir. Fakat söz olsun, makale büyüsün diye, uzun uzadıya mürekkep harcamış dur­ muştur .

Biz, "müellif Türkçe, Arabca ve Farsça gibi dilleri iyi bilmiyor,, derken, Halasi Kun'un "eser sahibine karşı bu kadar ağır ithamda bu­ lunmak doğru olmasa gerektir,, 13 demesini bir ilim hizmetçisine yakıştı­ ramadık. Herhangi bir müellefin eksiğini söylemek, ayıbını yüzüne vurmak mıdır? Bu, nasıl mantık?! Biz Ettuhfe müellifine karşı daima şükran duymaktayız. Bu kusurlariyle beraber bize dilimizin ana eserle­ rinden birisini vermiştir; Allah rahmet eylesin!

* * *

Biz Ettuhfe'deki kelimelerin sayısının 3000'e yakın olduğunu söy­ lemiştik.

Halasi Kun "hayır, sizin yazdığınızdan biraz fazladır,, 14 diye uzun satırlar karalıyor; böylelikle sözde bir bilgi tenkidi yapıyor. Bu iş midir? Üç beş sayı farkını göze sokmak, ciddi bir münakaşada yer almalı mıdır?

* * *

Tenkidin başlangıcına verdiğimiz cevaplardan sonra, maddelere geçiyoruz ve aşağıya doğru sıra ile cevaplandırıyoruz:

1. Bizim "tanğrı,, kelimesi için yaptığımız karşılaştırmaları, Halasi Kun fazla buluyor15. Biz dizin yapmaktayız; "tanğrı,, kelimesi hakkın­ daki karşılaştırmaların zahmeti bize aittir.

Halasi Kun, aşağıya doğru görüleceği üzere "bazı kelimeler için karşılaştırma yapmadınız veya az yaptınız !„ 16 diye hücumlarda bulunu­ yor. Mantıksızlığın bu derecesi bir yerde görülmemiştir: Biz karşılaş­ tırma yaparız, "niçin yaptınız?,, der; yapmayız, "niçin yapılmadı?,, diye bağırır. Biz bu gibi karşılaştırmalarımızda Türk öğrencilerinin

fayda-13 s. 10, satır 15. (R).

1 4 Orijinal'de (s. 1 0 ) : «Bizim neşir için hazırladığımız yazmada at-Tuhfat keli­

melerinin sayısı 3500'ü çok aşmaktadır.» (R).

1 5 s. 11, aşağıdan satır 8. (R).

16 Orijinal'de «Ayrıca şunu da söylemeliyiz ki, at-Tuhfat'ın naşiri Türkçe keli­

melerin karşılıklarını «Dizim»inde birçok defa bizce tamamiyle meçhul prensiplere da­ yanarak kâh vermekte, kâh vermemektedir», (s. 11). (R).

(13)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISIYLE 97

lanmalarını düşündük; sizin gibi bilginler, Türkçeyi sonradan öğrenip Türkçe hususunda söz sahibi olanlar için değil.

Halasi Kun, bu maddede üç yerde "karşılık,, kelimesini yerinde kul­ lanmamaktadır. Bu kelime, dilimizde bir de "mukabil,, anlamınadır; "Arapça bir kelimenin Türkçe karşılığı şudur veya budur,, denir. Fakat bir Türkçe kelimenin başka Türk diyeleklerindeki şekillerine ve ben­ zerlerine "karşılık,, denmez; hele bir Türkçe kelimeyi başka diyelek-lerdeki şekilleri ile mukayese yapmaya "karşılık verme,, gibi sözler kullanılmaz, bu gibi yerlerde "karşılaştırma,, denir. İşte bizim tenkitçi­ mizin Türkçe'deki yetkisi!

2. Bu madde de sayıyı arttırmak için yazılmıştır; bizim "sonğ„ kelimesi hakkında yaptığımız karşılaştırmaları fazla bulmaktadır.

3. Metinde geçen "kiçi„ kelimesini biz bozmadan bu şekilde ver­ miştik. Halasi Kun bunun "kişi,, şeklinde olmasını ileri sürüyor. Bu­ nunla beraber, bu kelimenin "kişi,, şeklinde kullanılmış olduğu diye-lekler ile kaynakları göstermiş idik. Halasi Kun'un ne kadar mantıksız hareket ettiğine, bu da güzel bir örnektir. Biz metinde gördüğümüz "kiçi,, kelimesini bozmadan bu şekilde almıştık. Halasi Kun, burada "ç„ olmayıp "ş„ olacağını, başka bir yerde de metindeki "keşel,, kelimesinin "keçel,, olacağını öne sürüyor. Eğer Ettuhfe'deki "ş„ 1er hep "ç„ olacak ise "kiçi,, kelimesinin yanlış olmaması gerekti. Eğer "ç„ harfleri bu diyelekte "ş„ oluyorsa, "kiçi,, kelimesinin metinde "kişi,, yazılması gerekmez miydi? Halasi Kun bir maddede söylediğini, öbür maddede unutuyor. İşin doğrusu, bu diyelekte bazı "ç„ler "ş,„ bazı "ş„ 1er de "ç„ olmaktadır. Nitekim Türkiye Türkçesinde sakin "ç„ ler, "ş„ ye doğru kaçmaktadır: (içtim - iştim, geçtim - geştim) gibi.

4. Halasi Kun çok şükür, bize burada hak vermiştir. Nasıl oldu da böyle bir hakkı bize verebildi ? Halasi Kun, bundan sonra "kelime hak­ kında ancak şunu ilâve edelim ki, naşirin 12. notunda geçen ^f-\ şek­ li burada değil, asıl nüshanın başka bir yerinde geçmektedir,,17 diyor. İyi ya! Biz kelimenin metinde geçen bütün şekillerini göz önüne ala­ rak, yazılış tarzını tesbit etmiş oluyoruz; bir yerde "ipçi,,, bir yerde "epçi,, şeklinde yazsa idik doğru mu olurdu? Bilmem, Halasi Kun bu maddeyi niçin yazmış? Zannedersem, bu da birçokları gibi, sayıyı ka­ bartmak için yazılmış olmalıdır;

5. Halasi Kun, sayıyı kabartmak için, bir numara daha ilâve etmiş ve "kara yovuz,, kelimesi altında satırlar arasında bulunan "yağız,, ke­ limesini almamış olduğumuzu suç diye yüzümüze vurmuştur. Halbuki biz, "kara yovuz,, kelimesinin yanına, bizim diyeleğimizin kelimesi olan "kara yağız,, kelimesini koyuyoruz; şu halde biz "yağız,, kelimesini ih­ mal etmiş olmuyoruz ki, Halasi Kun bunu bir tenkit konusu yapa! An­ laşılan adamın işi az, bize karşı da hıncı çok!

17 s. 12, satır 19. (R).

(14)

BESİM ATALAY

6. İşte büyük bir suç daha! Biz neden "yaşıl,, kelimesini Kodeks Kumanicus ile karşılaştırmamışız? Bu, ne büyük kabahat! Ne büyük bilgisizlik! İşte Halasi Kun'un tenkitleri hep böyle şişirmelere dayan­ maktadır.

Biz bu kelime için karşılaştırma yaparken Radloff, D. L. T., Hout-sma, İbni Mühenna Lügati, El-Kavanin, Şeyh Süleyman'ın Çağatay Lü­ gati, Uygur Sözlüğü gibi kaynakların hiç birini ihmal etmemiş, hepsi­ ni birer birer dizinde yazmışız; yalnız Kodeks Kumanicus'u almamışız. Olabilir a, bir eseri de unutmuş olabilir. Ciddî bir tenkitte bu gibi şey­ ler kusur sayılır mı?

7. Halasi Kun'a göre biz "yılmagay,, kelimesine "yalabık,, demekle

neologisme yapmışız ; bu da bir suç imiş. Biz kelimenin Türk halkı

arasında yaygın olan anlamını verdik ; bunu Halasi Kun bilmiyorsa, ne çıkar ? Hiç bir dil, lügat kitaplarından öğrenilmez.

Bu maddedeki ikinci itirazı arasında Halasi Kun, ve "yılma­ gay,, kelimelerine Fransızca karşılık olarak "imberbe,, diyor.

Biz, her zaman söylüyoruz ; burada da tekrar edelim : Her hangi bir dil, lügat kitaplarından öğrenilmez ; "imberbe,,, "mutlak sakalsız,, demektir. Fakat ve "yılmagay,, kelimeleri böyle değildir, için ona Arap lügatleri, "henüz sakalı çıkmamış olan genç,, demektedir. (Bak : Lisan-ül- Arap, Kamus Tercümesi, Ahteri.) Halasi Kun'un çok güvendiği Belöt dahi e "imberbe,, dedikten sonra, bu anlamı yeter görmemiş ve tırnak içerisinde ayrıca "jeune homme,, koymak lüzumunu duymuştur.

8. 9, 10. Bu maddeler de sayıyı şişirmek için yazılmıştır. Biz, bir iki kelimenin bazı Türk diyeleklerindeki karşılaştırmalarını vermemişiz; belki bu diyelekleri bize çok uzak gördük, belki de işi uzatmamak için kısa kesmiş olabiliriz. Bunu suç saymak doğru mudur ?

11. kelimesine karşı sahife kenarında bulunan bir kelimeyi biz "yegen,, okumuştuk ve bugünkü " yeyen „ kelimesi ile bunun arasında bir yakınlık görmüştük. Halasi Kun, bunun "yeyegen,, okunacağını söy­ lüyor ki, doğrudur: onun şimdiye kadar yaptığı itirazlar ve düzeltmeler içerisinde hakikate en yakın olanı budur. Kendisine teşekkürler ederiz. İkinci kelimeye gelince, esefle söylüyoruz ki, onun okuyuşunu kabul edemiyeceğiz. Bu kelime onun dediği gibi "yeyici,, okunamaz ; burada

şeklinde bir kelime vardır, bunu "yeyici,, okursak, aradaki harfi nereye gidiyor ?

12. Bu maddeye iki yönden cevap vereceğiz;

a) "Keşel,, kelimesinin "keçel,, imlâsında yazılması dâvasına 3 üncü maddede cevap vermiştik; oraya bakıla!

b) Halasi Kun, "keşel,, kelimesinin doğrusu "keçel,, olacağını iddia ederken, Arapçada harfi bulunmadığından bunu ile ifade etmiş olduklarını öne sürüyor. Şu halde müellifin Türkçeyi iyi bilmediği

(15)

«ETTUHFET-ÜZ-ZEKİYYE» ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYİSİYLE 99

lundaki dâvamız bir kere daha böylelikle teyidedilmiş oluyor. Asıl mesele şuradadır ki, mademki Araplar harfini yapıyorlarmış, bu yüzden "keçel,, kelimesi "keşel,, olmuş imiş. Peki, bunu kabul edelim; fakat şu metinde geçen epçi, keçi, buluç, kılçır gibi bir sürü li ke­ limelere ne buyurulur ? Buradaki ler niçin olmamış ?

İşte, cevapsız kalacak bir sual! Ve işte, Halasi Kun'un mantıksız bir iddiası daha!

13. Halasi Kun, sayı doldurmak için bir numara daha yapmış ve bizim kelimesine karşılık olarak sahife kenarına sonradan yazılmış olan kelimesini almadığımızı suç olarak söylemiştir. Kitabın çıkart­ maları, zaman zaman birtakım adamlar tarafından yazılmışa benziyor. Çünkü bu yazılarda kalemler sık sık değişmektedir. Biz de keli­ mesi karşısındaki çıkartmada bir kelimesini gördük ; fakat ç^-l ile

arasındaki farkı bildiğimiz için, bu kelimeyi almadık ve "saçı dö­ külmüş,, anlamını verdik. Nitekim Lisan-ül-Arap, kelimesine "mut­ lak başın saçsız olması,, anlamını gösterdiği halde, kelimesine "bir hastalık yüzünden saçın düşmesi,, anlamını vermiştir. Bu iki kelime arasındaki farkı biz göz önüne aldık; ona göre mânalandırdık: bu hastalığa tutulmuş olan ve bu hastalık yüzündan saçı dökülmüş olan kimseye sıfat olarak denir. "Mutlak surette herhangi bir sebeple saçsız kalan„a da denir. Nitekim Halasi Kun'un çok güvendiği Belöt dahi, kelimesine " chauve „ dedikten sonra, "teigneux„ demektedir.

Metnin yazılışı da bu yolda bizi teyideder. Çünkü müellif kar­ şılığına kelimesini verdikten sonra, karşılığına anlamını vermektedir. Eğer ile bir olsaydı, yalnız i söyler geçerdi. Ve eğer ile > ile bir olsaydı, ikisini müteradif göste­ rirdi. Müellifin âdeti budur.

Halasi Kun'un "mefhum dairelerine yakın kelimeleri bir araya top­ lamaktadır,, 18 sözü de doğru değildir. Bu, çok kere böyle ise de, bazen değişiyor. Nitekim aynı sahifede kelimesi de geçmektedir. Eğer Ha­ lasi Kun'un dediği doğru olsaydı, kelimesinin geçmemesi lâzımdı. Ya da kelimesinin başka bir anlamı bulunması gerekirdi. Bunun ikisi de batıldır, batıl üzerine muhakeme kurulmaz, hele tenkit hiç yapılamaz.

14. karşılığındaki kelimesine verdiğimiz "çorak,, anlamını ye­ rinde bulmayıp, bunun da kendisinden evvel geçen iki Arapça kelime gibi "kel„ anlamına olacağını söyliyor ve sebep olarak da "kel, kör„

18 «at-Tuhfat, Arap elifbesine göre hazırlanmış sözlüğü birer harf içinde birçok

defa kelimeleri mefhum dairelerine göre de vermektedir», (s. 14, aşağıdan satır 12). (R).

(16)

100 BESİM ATALAY

gibi anlamca yakın olan kelimeleri müellifin bir araya getirdiğini iddia ediyor. İşte, koca bir kelimenin anlamını değiştirmek için gösterilen sebep!

Bununla da kalmıyor, kelimesinin Arapça lügatlerde bulun­

madığını söylemek cesaretini kendinde buluyor. Halbuki kelimesi Ahtari'de, Kamus Tercümesinde, Lisan-ül-Arap'ta, Belot'da vardır. Bun­

lara dikkat etmemesi doğru mudur ?

Her hangi bir kelimenin kökü, mastarı veya müştakkı bir lügat kitabında bulunup da, o kökün müştaklarından her hangi bir şeklin bulunmaması yüzünden "bu kelime Arapça lügatlerde yoktur,, demek, Arapçayı bilmemek demektir.

"Kel,, kelimesi hakkındaki bilgisizliği de Türkçe hakkındaki yetki­ sini göstermektedir.

15. Bu da sayıyı kabartmak için yapılan bir numaradır. Bir iki uzak diyelekle karşılaştırma yapmadığımız hata imiş!

16. Bu maddedeki iddiasına, 12 'nci maddedeki cevabımız yeter sanırız.

17. Yine sayıyı kabartmak için bir numara daha yapmış ve uzak diyeleklerle karşılaştırma yapılmamasını, suç diye göstermiştir.

18. Yine sayıyı kabartmak için bir numara daha yapmış. Yukarıda kelimesi karşılığında "yağız,, kelimesini almadınız diye kusur bu­ luyordu. Burada da satırlar arasındaki "sagır,, kelimesini aldınız diye kusur buluyor. Ne yapmalı bilmem?

19. Halasi Kun, yine sayı doldurmak için bir numara daha yapmış bulunuyor. Bizim 20 sayılı notumuza itiraz ederek, buradaki Türkçe kelimenin " kâlâgü,, veya "kâlâgâi,, şeklinde okunacağını ileri sürüyor. Çünkü Moğolca'da böyle bir kelime var imiş ; bu kelime Kıpçakça'ya da girmiş. Kıpçakça'ya girdiğine dair olan tanığı da sahife kenarında bulu­ nan ve ayrı bir kalemle sonradan yazıldığı aşikâr olan

kelimesi imiş. Bu kelimenin okunmasına imkânı yoktur. İşte, yazılış meydanda. Böyle şüpheli yerlerde kesin olarak yürümek ilim için doğru değildir.

Halasi Kun, bu maddede bir Türkçe yanlışı daha yapmış bulunu­ yor. 16'ncı sahifenin üçüncü satırında ". . . b u kelime birçok diğer dile de , şeklinde bir cümle vardır.Bu cümle yanlıştır. Çünkü "çok,, kelimesi lâfzan tekil ise de, mâna bakımından Çoğuldur. Bunun mevsufu da çoğul olmak gerektir. Dilimizde bu gibi yerlerde sıfat ile mevsuf arasında tekillik ve çoğulluk yönünden uygunluk aranır.

20. Yine Halasi Kun, sayı doldurmak için bir numara daha yapmış­ tır. Bizim "tutak,, okuduğumuz kelimenin "totak„ olacağını Kodeks Ku-manikus'u tanık göstererek iddia etmektedir. Biz de bu kelimenin "tutak,, okunacağına, El-İdrâk ile İbni Mühenna çevirmelerini tanık gösteririz.

(17)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 101

21 - 22. Halasi Kun, bizim kelimesine verdiğimiz "seyrek ve eğri dişli,, anlamını yerinde bulmuyor; " mayruk „ ve " kulan „ kelimelerinin bununla karşılanmıyacağını iddia ediyor.

Buna karşı Çağatayca'daki " mayruk „, bazı Türk diyeleklerindeki "mayrık,, kelimelerini ve Kalmukça'nın " eğri „ anlamına kelime­ sini tanık gösteriyor.

Biz de önce Ahteri'yi tanık göstererek in "seyrek ve eğri dişli,, anlamına geldiğini söyliyebiliriz. ikinci tanığımız da Lisan-ül-Arap'tır: orada demektedir. Bu tanıklar karşı­ sında Halasi Kun'un bu itirazı da sayı kabartmak için yapılmış bir numaradır.

Bir çok Türk diyeleklerinde "kulan,, ve "mayruk,, kelimeleri bulu­ nabilir; diyelekten diyeleğe bazı kelimelerin anlamları ve şekilleri de değişebilir. Biz metne sadık kaldık.

23. Burada da sayıyı kabartmak için bir numara daha yapılmıştır. 24. 25, 26. Maddeler, metinde de karışıktır. Bunun çözümlenmiye-ceğinin Halasi Kun da farkındadır. Cevaptan müstağni addediyorum.

27. Buradaki Türkçe kelimeyi bir "tüpe,, şeklinde okumuştuk. Halasi Kun bunun "töbâ,, okunacağını öne sürüyor ve Kıpçak diyelek­ lerinde böyle olduğunu söylüyor. Biz de Brockelmann'ı tanık tutarak, bu kelimenin "ü„ sesi ile okunacağını söyliyebiliriz. "ü„ ve "ö„ seslerinin biribirine çok yakın olduğu ve birbirinin yerini sık sık aldıkları, diye-leklerde hattâ ağızlarda görülmektedir. İş bu kadarla dahi kalmayıp "ö„ ve "ü„ seslerinin "e„ ye değiştiği dahi Kıpçakça'da görülmektedir. Kodeks Kumanikus ve Houtsma bu kelimenin ilk sesli harfini "e„ ile yazmaktadır. Kelimenin b veya p ile okunacağına gelince, biz bunu "tüpe,, şeklinde "p„ ile okumuştuk, bizi bu yolda El-idrâk ve İbni Mühenna tanıklamak­ tadır, kelimesine karşı olarak, biz yalnız "tüpe,, kelimesini koy­ muştuk; metin dahi böyledir; "tepe,,, aynı zamanda "başın üstü,, anlamındadır. Bu anlam bugünkü kullanışa dahi uymaktadır.

Biz Redhouse'a dahi bakmayı ihmal etmiş değiliz.

Bunlardan sonra da kitabımızın 21 No. lu notunda da kelime­ sinin görüldüğünü açıklamıştık.

Halasi Kun, burada bu iki kelimeyi birleştirerek terkip halinden "töbâ beyni,, şeklinde okunacağını öne sürüyor. Onun dediği şekilde okuyalım; anlam ne olur ? "Tepenin beyni,,, "başın üzerinin beyni,, gibi gülünç bir mâna olmaz mı? Türkçe'de böyle bir anlam yoktur. İşin doğrusu, kelimesine Türkçe'de iki karşılık verilmiş olması­ dır; birisi "tüpe,,, birisi de "beyin,, dir. Bunu "tüpe beyni,, şeklinde okumak Türkçe'ye vukufsuzluğun en büyük delilidir.

28, 29. "Yelge,, ve "çege,, kelimelerinin "yelke,, ve "çeke,, okuna­ cağını, uzak Türk diyeleklerini tanık göstererek iddia ediyor. Halasi

(18)

102 BESİM ATALAY

Kun'un mantıksızlığına bir örnek teşkil eden bu maddeler de sayıyı şişiren birer numaradır.

Yukarıda 16 ncı maddede Kıpçakça "k„ların yumuşıyarak "g„ oldu­ ğunu iddia etmektedir. Burada da aksini söylemektedir. Artık bizim bir diyeceğimiz yok: hükmünü okuyanlar versin.

30. Sayıyı kabartmak için bir numara daha! Biz burada karşılaş­ tırmaları fazlaca yapmışız! Bu, bir hata imiş, Allah insaf versin.

32. Metinde böyle bulduk; bir şey ilâve etmeyi doğru bulmadık, metnin bekâretini bozmak istemedik. Çünkü "taşak„ı "kotak„a müradif göstermiş ve ayrı bir mâna vermemiştir.

33. karşılığında "kuyruk,, kelimesine itiraz ederek bunun "queue grasse de certains moutons,, olacağını iddia ediyor. Onun tanığı Be-löt'dur; bizim tanığımız da Kamus tercümesi'dir.

Kamus Tercümesi, bunun mutlak olarak " hayvanın kıçına ve sağ­ rısına denildiğini yazıyor; ikinci anlam olarak "koyun kuyruğu,, anla­ mına geldiğini bildiriyor. Akreb-ül-Mevarid dahi bizi teyidetmektedir; oraya bakıla!

Metinde karşılığında yalnız "kuyruk,, demiş olmasına bakarak, biz de öylece kabul etmiş ve başka bir şey ilâve etmemiştik. Nitekim sonradan "kuyruk,, kelimesinin mutlak anlamını belirtmek için, kitabın kenarına bir çıkartma yazılmıştır ki, biz bunu da ihmal etmedik. Bilmem bunun kusur neresinde? Yine sayı doldurmak için bir numara yapılmıştır.

34. Metinde at renklerini bildirirken e Türkçe karşı­ lık olarak "boz,, kelimesini vermiş, biz de gerek kullanışa, gerek met­ nin sarahatına uyarak, hiç bir değişiklik yapmamıştık. Halasi Kun, bu­ rada ayrıca "beyaz,, anlamının da bulunacağını iddia ediyor ve tanık olarak Telegdi'nin El-Kavanin tercümesini gösteriyor. Telegdi de, Halasi Kun gibi burada yanılmış bulunuyor.

Ben sayın Telegdi'yi suçlandırmıyorum; ne olsa yabancıdır, Arap­ ça'yı ve Türkçe'yi iyi bilmese ayıplanmaz. Bizim Halasi Kun, Telegdi'ye güvenmekle bir hata işlemiştir. İşte tanığını veriyoruz:

El-Kavanin müellifi, Arapça ibaresini

diye Türkçe'ye çevirmiştir. Türkçesinde kelimesi görülmüyor. Halasi Kun bunu nasıl çıkarmış, anlıyamadık. Bu kadar sudan tetkik olur mu? Bu suretle Telegdi'ye iftira olmuyor mu? Türkçe ile Arapça'yı iyice anlamadan tenkide kalkışmak, işte insanı bu şekilde utandırır sanırım.

35. Bizim doğru okuyup doğru mânâlandırdığımızı kendisi de söyle­ diği halde, niçin bu numarayı yazmıştır? Şüphesiz sayıyı kabartmak için!

36. Buradaki kelimeleri evvelce çözümliyememiştik. Bunu 23 No. lu haşiyemizde de söylemiştik.

Halasi Kun da çözümliyememiştir. Yalnız uzak tahminler yapmak­ tadır. Biz bilgi işlerinde tahmine değer vermek istemiyoruz.

(19)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 103

37. Halasi Kun burada "Bu kelime BA. tarafından tam bir şekilde mânalandınlmamıştır. BA. "alezan = roux„ mânasına geçen Arapça kelimesini dikkat nazarına alarak "al„ kelimesini "açık doru, doru,, ile ter­ cüme etmiş olsaydı, her halde daha iyi bir tercüme vermiş olurdu. Zaten Kıpçakça "al„ kelimesinin ne manada geçtiği, Houtsma ve Caferoğlu'nun adı geçen neşirlerinde (52 s. ve 3 s.) BA. den evvel tesbit edilmiştir,,19 de­ mektedir. Tenkitçi, bize burada da tetkiksizliğinin bir örneğini daha vermektedir.

Lisan-ül-Arap kelimesine ... demekte­

dir; bunun Türkçede karşılığı ancak "al„ dır.

Nitekim Kamus tercümesi de kelimesine "yelesi ve kuyruğu kırmızı olan ata Türkîde al tâbir olunur,, diyor.

Halasi Kun'un çok güvendiği Belöt da a ilk anlam olarak "ale­ zan,, demektedir ki, bu da "al donda at„ demektir.

Velet Çelebi İzbudak, El-idrak haşiyesinde "al„ karşısında "al renk, al donlu at„ demiştir.

Houtsma ve Caferoğlu neşirlerinin asıllarında karşısında "al„ kelimesi verilmiştir. Bunu Houtsma "rotbraun,, ile Almanca'ya çevirmiş­ tir ki, bu da bizim "al„ dediğimiz renkten başka bir şey değildir.

Halasi Kun'un bu kadar çeşitli tanıkları ve bir sürü ana kaynaklan görmeden, sayın Prof. Caferoğlu'nun tercümesine bakarak bizi suçlu çı­ karmaya kalkmasına şaşılmaz mı ? Caferoğlu, kelimesine "doru at„ demekle hata etmiştir. Kamus tercümesine baksaydı, doğrusunu yazmış olurdu. "Doru,, kelimesinin Arapça karşılığı değil, tir; bunu Houtsma metninin aslında da buluyoruz.

38. "Yovurluk,, kelimesini Karaçayca'daki "ca'urluq„ kelimesi ile kar-şılaştırmamaklığımızı numara olarak yazıyor. Biz kelimenin altında bu­ lunan "teğelti,, yi dahi yazdığımız halde, her hangi küçük bir Türk di-yeleğinin bir kelimesi ile karşılaştırmamaklığımız suç ise, bunu yaptık.

39. Buradaki ufak bir dizme hatasını, Halasi Kun bize isnat et­ mektedir.

40. Biz kelimesi karşılığında "toga,, kelimesini bugünkü Türk-çemize çevirerek, "toka,, demiştik. Bunun böyle olduğu Lisan-ül-Arap'ta de açıklanmaktadır.

Yalnız metinde sahife kenarında bulunan bir çıkartmanın okunu­

şunda Halasi Kun ile aramızda fark vardır. Biz onu şeklinde okumuştuk; Halasi Kun diye okumaktadır. Biz bunu düif * U4l!

okurken, iki esasa dayandık ; birincisi Lisan-ül-Arap' ın kelimesine verdiği anlamdır; ikincisi ve en önemlisi, kelimesi ile kelimesi arasındaki farkı göz önüne almaklığımızdır. Lisan-ül-Arap'm anlattığına göre, "kemer ve kemer gibi şeylerin baş tarafında olup, öbür

(20)

104 BESİM ATALAY

tarafına geçen bir dili bulunan bir nesne,, dir. Bundan anlaşıl­ dığına göre, bugün bile toka dediğimiz nesnedir ki, kayış ve kemer gibi şeylerin baş tarafında bulunup bir dil ile kemerin öbür ucuna bağlanır. "Halka„ya gelince, böyle değildir. Yine Lisan-ül-Arap'ı ele alıyorum: Halka, değirmi olan her şeydir; demir, altın ve gümüş halkaları gibi. Burada Belöt dahi bizi teyideder. Tercüman - ül - Lügat adlı lügat kitabı, "toka,, kelimesi için şöyle demektedir: "meşhurdur, kuşak ve ol misillü nesnelere korlar, ekseri demirden olur; Arabisî

cemi gelür,,.

Bir dilin anlamca birbirine yakın olan kelimelerini, yekdiğerinin ay­ nı saymak çok yanlış bir şeydir. Bir dilcinin ilk görevi, bu kelimeler arasındaki ayrılığı ve yakınlığı belirtmektir. Bu görev, yüksek bir ilim kurumunda çalışan bir tenkitçi için riayeti lâzım gelen bir vecibedir.

"Halka,,, Türkçede "boldak,, ve "bocura,, kelimeleri ile karşılaş­ tır (Bk. Büyük Türk Lügati). İş bu kadarla kalmıyor. Kodeks Kuma-nikus, "toga,, kelimesine bizim verdiğimiz anlamı vermektedir. El-idrak'-ta da "toga,, karşılığında Arapça kelimesi vardır.

Ettuhfe'nin kenarında görülen ve okunması kesin olmayan bir ke­ limeyi şeklinde okuyarak, uzun boylu iddiaya kalkışmak, doğru de­ ğildir. Farz edelim ki, bu kelime dır; dil bilmezlerden birisi bura­ ya o kelimeyi yazmış olabilir. Yazı asıl metnin yazısına benzemiyor, her yazılan hakikat olur mu?

41. Biz, kelimesi karşılığındaki Türkçe kelimeyi metne uyarak "mort,, okumuştuk. Halasi Kun buna itiraz ile bunun "yurt,, şeklinde okunmasının kem kelimenin bulunduğu mefhum dairesine ve hem de Arapça karşılığına uygun olacağını iddia ediyor.

Halasi Kun, burada yine iki noktada birden yanılmaktadır: Birin­ cisi "mort„ kelimesinin "yurt,, okunmasının, Arapça karşılığına uygun olduğunu söylemesidir. kelimesi, bütün Arap lügatlerinde "yurt,, mâ­ nasına değildir; bunu Halasi Kun nereden çıkarmıştır? İkincisi, kelime­ nin bulunduğu anlam dairesine göre, bunun "yurt,, okunması gerekli ol­ duğunu ileri sürmesidir ki, bu da sağlam bir esasa dayanmıyor. Çünkü bu kelimenin altında arslan, tavşan gibi kelimeler vardır. Bunlar da mı

gibi kelimelerin anlam dairesine girmektedirler ? 42, 43. Sayı kabartmak için birer numara daha yapmıştır.

44. Bizim çözümliyemediğimiz bir şeyi, Halasi Kun da çözümliyeme-miştir; fakat bir numara atarak tenkit sayılarını kabartmaktan kendini alamamıştır. Bu kelime hakkında biz kitabımızın "birkaç düzeltme,, adlı kısmında fikrimizi bildirmiştik. Bay Atıf Tüzüner'in okumasına uyarak, bunun "enez,, olabileceğini de söylemiştik ; fakat bu kelimenin metinde iki elif ile yazıldığına bakılırsa, "anaz,, olması daha doğrudur. Arapça kelimenin okunmasına ihtimal yok gibidir ; çünkü pek açıktır. Şu hale göre, bu kelime olmalıdır. Bunun birtakım anlamlan vardır ;

(21)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 105

birisi "desti veya kırbanın ağzını bağlıyan nesne,, olduğu gibi "kabız,, ve "endişe,, anlamları da vardır. Tarama Dergisinde "anaz,, için "düş­ man,, anlamı verilmiştir. Bununla beraber bu. anlamın buraya pek yakı­ şık olmadığı meydandadır.

Ne olurdu, Halasi Kun bir tanecik olsun bizim kesin olarak çözüm­ leyemediğimiz bir şeyi çözümleyiverseydi! ?!

45. Biz kelimesini ve karşılığındaki "ıtla kaz,, kelimesini metinde bulduğumun şekilde aldık. Elimizde bulunan kaynakların hiç biri ile bunu çözümliyemediğimiz için "bir çeşit kuş,, demiş idik ; Halasi Kun buna da numara doldurmak için itiraz ederek, uzun boylu sözlerden sonra kesin olarak anlamını tayin edememiştir; bu kelime için kimi "flamant = telli turna,, der, kimi "pie = saksağan,, der, bu karışıklık arasında doğru olarak bir anlam vermek imkânı yoktur.

46. Nasılsa "apraş,, kelimesi dizinde unutulmuş bulunuyor. Okunu­ şuna gelince: Halasi Kun bunun "b„ ile okunacağını söylemekledir. Bu yolda bizi sayın bilgin Jean Deny dahi tanıklamaktadır ; bir ay önce kendisinden aldığım bir mektupta uzun uzadıya bu meseleden bahset­ mektedir.

47. Biz ve kelimelerine karşılık, metinde olduğu gibi " saksağan,, demiştik, Halasi Kun, buna itiraz ederek "kelime Arapça karşılığına göre "pie„ manasından başka "geai,, mânasını da taşımaktadır,,20 demektedir.

Evet, Belöt karşılığında "geai,, corbeau,, anlamını vermek­ tedir. Biz Belöt gibi, yeni ve küçük lügatlere bağlanmayı doğru bulmu­ yoruz. Nitekim Kamus tercümesi kelimesine "saksağan,, demekte ve

karşılığında "bir nevi kuş,, deyip geçmektedir. Sıhah tercümesi dahi a "saksağan,, diyor2 1.

Belöt, bu kelimeye "corbeau,, demekle çok yanılıyor; "corbeau,,, "karga,, demektir; saksağan başka, karga yine başkadır. Belöt bu kelime için yalnız "geai,, deseydi daha iyi olurdu. Çünkü "geai,,, nin anlamı "ala karga,, demektir; rengi beyazlı siyahlı olduğu için, bu ad verilmiştir; karga siyah olur, beyazlığı yoktur. Saksağan ise beyazlı siyahlı bir kuştur. Bundan dolayı buraya "pie„ daha iyi gelirdi. Halasi Kun burada Belöt'nun yanlış verdiği bir anlama dayanmış bulunuyor.

48. Burada karşılığında metinde görülen ve tarafımızdan aynen alınan "yap ak„ kelimesinin "appak,, okunmasını ileri sürmek­ tedir. Bu baptaki dayancı, El-idrâk ve Houtsma'daki "appak,, ve "apak,, kelimeleridir; bunların anlamları "bembeyaz,, demektir. Bir kuş adı ile bembeyaz vasfı arasında bazı yakınlık bulunabilse de "yok,

20 s. 20, satır 27. (R).

21 kısaltışında «bu kuşa denmesinin sebebi

(22)

106 BESİM ATALAY

"yap ak„ kelimesi, "appak,, okunacaktı,,22 demek mantıka uymaz. Biz gerek bu mantıksızlığı ve gerek metindeki yazılış açıklığını göz önüne alarak, bu yolda hareket ettik.

49. Bu da sayı doldurmak için yapılan bir numaradır. Madem ki kelime şüphelidir, niçin sayıya koydu?

50 Burada notumuzdaki "Türkmenler buna iğne derler,, ibaresinin yanlışlığını Halasi Kun soyuyorsa da, kendi yanlışını meydana koymak­ tadır. (Yazımızın baş tarafına bakıla!).

51. Bizim karşılığındaki "kakaç,, kelimesine verdiğimiz "eski­ miş, eski,, anlamını yerinde bulmuyor. Burada kelimeye "bir çeşit ku­ maş,, 23 anlamı verileceğini iddia etmekte ve tanık olarak ' kendisinden evvel "iğne,,, kendisinden sonra da "çadır,, kelimesinin geçmiş olduğu­ nu söylemektedir. Yukarıda geçen maddelerde dahi anlattığıma göre, kitap mâna daireleri bir olan kelimeleri, her zaman bir araya toplamış değildir, "iğne„nin üstüne "ankut kuşu,, vardır. Bu da mı mana dairesi­ ne girer?

Arapça ana lügatlerde kelimesine hep "eskimiş,, anlamı veril­ mektedir; hiç birinde de "kumaş,, anlamı yoktur. Sihah tercümesi de bunu böyle kaydeder. kelimesinin bir de "tüysüz,, ve "tıraş edilmiş,, anlamı vardır. İşte bu münasebetle kelime "kumaş,, anlamına kaçmıştır; bu anlam yenidir. Halasi Kun'un çok güvendiği Belöt dahi böy­ le bir anlam vermemektedir.

52. Metinde diye bir ilâve vardır. Biz 29 No. lu notu­ muzda burada geçen gerek Arapça, gerek Türkçe kelimelerin yanlış olduğunu ve "ersenğ,, olması gerektiğini söylemiştik. Halasi Kun buna itiraz ederek, bu mânayı mâna dairesi, yani aralarında bulunduğu kelimeler itibariyle doğru bulmuyor ve başka bir tanık gösteremiyor. Her zaman söylediğimiz gibi burada dahi tekrar edelim ki, müellif her zaman mâna daireleri birbirine yakın olan kelimeleri toplamış değildir. Aynı satırın altında geçen kelimesi ile "saksağan,, in mâna daire­ leri bir midir?

53. karşılığındaki kelimeyi sonradan "opa„ seklinde düzelt­ miştik. Bunu Halasi Kun doğru bulmuyor. Bunu söylerken Brockel-mann'ı tanık gösteriyor. Biz de dizimizde Radloff'u ve Çağatay, Kır­ gız ve Doğu Türkistan diyeleklerini tanık göstererek "opa„ şeklinde yazmıştık. Bizim tanıklarımızın daha kuvvetli olduğuna şüphe yoktur. Çünkü o bir "oba,, kelimesi gösteremiyor.

22 orijinal'de : «Kelime y a b b a q olarak okunmalıdır ve Kıpçak dil

yadigarlarında da birçok defa kaydedilmiş olan a p p a q kelimesiyle ( . . . . ) karşılaş­ tırılmalıdır», ( s . 2 0 ) . ( R ) .

(23)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISİYLE 107

54. Biz anlamına gelen "kükevür,, kelimesini bu şekilde oku­ muştuk. Halası Kun, bunun "kökevür,, imlâsında olacağını söylüyor ve Tarançı diyeleğindeki "kökür,, kelimesini tanık veriyor. Biz Kıpçakça'ya çok uzak olan Tarançı diyeleğinden ziyade bizim diyeleğimizde bulunan "güğüm, güveç „ kelimelerini göz önüne alarak "ü„ ile yazmıştık. Anadolu'da bir dağın kuzeyinde bulunanlar bir kelimeyi "ö„ ile, güneyinde bulunanlar da ü ile söylemektedir. Bu kadar yakın bölgelerde değişen bazı sesler çok uzak bölgelerde değişmez mi?

55. Burada kelime, esas metne ait olmayıp bir çıkartmadan ibaret­ tir : "nügi,, kelimesini biz de biliyoruz. Bu kelime, daha ziyade kullanı­ lır ; bugünkü Anadolu konuşmasının icabı budur. Ben Konya ve hava­ lisinde hayli yıllar dil tetkikleride bulundum; Derleme Dergisine kelime yalnız Çumra'dan "nüği,, şeklinde gelmiştir; bu kelime, "nüğ„ şeklinde de kullanılır. Bunu almayışımızın sebebi, bu kelimenin hem esas metne ait olmayışı, hem de bu kelimeyi açıkça okuyamadığımızdandır. Eğer Halasi Kun bu kelimeyi okudu ise, neden yazmadı ?

Bundan başka, bu kelimenin Türkçe olduğu da şüphelidir; Türkçe-de "n„ ile başlıyan kelimelerin azlığını bir tarafa bırakıyorum. Kelimenin Ermenice'den gelmiş olması, büyük bir ihtimal dahilindedir; çünkü Er­ menice "ungi,, diye "ölçek,, anlamına bir kelime vardır; kelime Arî kay­ naktan olup Lâtince'de dahi "uncia,, şeklinde görülmektedir.

Biz okunması ve aslı şüpheli, ne olduğu belirsiz bir kelimeyi al­ mamayı doğru bulduk. Şüphe üzerine ilim yapılamaz.

56. Sayı doldurmak için Halasi Kun bir numara daha yapmış ve "butka,, kelimesini bir iki diyelekle karşılaştırmadığımızı söylemiştir. Karşılaştırdığımız zaman da, fazla yazmışsınız demektedir.

57. kelimesine anlam verirken, titiz davranmadığımız söyleniyor. Bütün Türk illerinde yaygın bulunan, Farsça'ya da geçmiş olan "kurut,, anlamını karşılık göstermekle biz titiz davranmamışız. Türkçeyi çok iyi bilen Kamus mütercimi, bunu "keş,, dedikten sonra, "yoğurt kutusu olacaktır,, demektir. Biz bunun karşılığında "pıslak,, dahi demişiz. Av­ rupalı eskiden yoğurtu bilmezdi; onlara anlatmak için, Radloff, "bir çe­ şit peynir,, demekten başka çare bulamamıştır. Belöt'nun için "ekşi

sütten yapılmış,, demesi, bizim vermiş olduğumuz anlamı tanıklar. Çün­ kü Avrupalı'larca yoğurt'un adı "aigre, Sauermilch,, tır.

Bununla beraber şurasını da Halasi Kun'a belirtmek lâzımdır ki, "kurut,, süzülmüş ayrandan yapılır, maya istemez; peynir ise, mayalana­ rak yapılır. İkisi arasındaki bu farka dikkat etmeden, gelişi güzel için "bir nevi peynir,, dir demek, Türkçe'ye yabancı olmaktan ileri ge­ lir. Ferhenk-i Şuurî dahi "kurut,, kelimesine "süzülmüş ayrandan yapı­ lır,, demektedir. Türk halkı buna "keş,,, "lor,,, "norcuk,, derler.

58. Metinde kelimesi karşılığında "maya,, ve "yumur,, şeklin­ de iki kelime görülmektedir. Biz, bu iki kelimenin de aynı anlama

(24)

gel-108 BESİM ATALAY

diğini kabul ederek, o yolda mânalandırmış idik. Bunu yaparken, da­ yandığımız şey "maya,, kelimesinin Türkçe olmaması ve Farsça'dan

girmiş bulunmasıdır. Türkler elbette "maya,, için bir kelime kullanmış olmalıdırlar; o da müellifin burada gösterdiği veçhile, "yumur,, kelime­ si olabilir.

"Yumur,, un altında ve satırlar arasında sonradan yazılmış şek­ linde bir kelime vardır. Bu kelime okunamaz; çünkü burada harfinden sonra bir şey yoktur. okunsa bile, bu kelime sonradan yazılmışa benziyor. Her hangi bir adam bunu oraya yazmış olabilir. Belöt'nun ye verdiği anlam, bu kelimenin okunması yolundaki görüşü teyit etmektedir: " ventricule d'agneau qui tette, caillette; pre-sure qu'on en extrait„ .

"Yumur,, kelimesinin Arapçası bulunan yı göz önüne alacak olursak, "maya,, dan başka, daha doğrusu "peynir mayası,, ndan başka hiç bir anlam vermemize imkân yoktur. Bütün ana Arap lügatleri bu kelime için "henüz başka bir şey yememiş olan süt emen kuzunun kursağından çıkarılan nesnedir ki, bundan peynir mayası yapılır,, de­ mektedirler.

Şimdi şu sarahat karşısında "yok burada "mide,, anlamı da vardır „24 deyip dayatmak doğru mudur? Biz de biliyoruz, Divanü Lûgat-it-Türk'te bir "yumur,, kelimesi vardır; bu da sizin zannettiğiniz gibi "mide,, anlamına değil, "göden bağırsağı,, anlamınadır. Biz Divanü Lûgat-it-Türk'ü tercüme ederken, bu kelime üzerinde durduk. Sayın Brockel-mann'ın verdiği yanlış anlamı Kamus tercümesi ve Lisan-ül-Arapa dayanarak düzeltmiştik.

Ettuhfe'deki kelimesi karşılığındaki bir çıkartmada görülen "yumur,, kelimesine gelince, bu da doğrudan doğruya "mide,, anlamına değil, "bazı çeşit kuşlarda bulunan taşlık,, anlamınadır (Bk: Kamus Tercümesi).

Biz, El-idrâk'ta "yumur,, kelimesini bulamadık. Şu izahattan anlaşıl­ dığına göre, "yumur,, kelimesine "mide,, anlamı vermenin imkânı yoktur. Halasi Kun'un satırlar arasında gördüğü iyi okunamıyan bir kelimeye dayanarak, buna "mide,, anlamını vermesi, çürük bir dâvadır. Bu yolda karalamış buluduğu bir sahifeye yakın yazıya acıdık.

59. Halasi Kun, yine sayı doldurmak için bir numara daha yapmış, "tüne,, kelimesini birtakım Türk diyelekleri ile karşılaştırmadığımızı söylemiştir.

60. karşılığındaki Türkçe kelimeyi "asra kün„ okumuştuk. Bunun Türk dillerindeki karşılıkları nazara alınarak "esre kün„ okun­ masını iddia etmektedir.

2 4 «Kelimenin Türkçe karşılığı olarak Afganistan Üzbeklerinin dilinde ç a m u r ,

c u m e r ' mide , ( ) , Kırgızların dilinde ise c u m u r der zweite Magen des Wiederkauers « ( . . . . ) şeklinde geçen kelimeleri zikretmeliyiz» ( s . 22 ) . (R).

(25)

« ETTUHFET - ÜZ - ZEKİYYE » ÇEVİRMESİNİN TENKİDİ DOLAYISIYLE 109

Bizi bu okunuşa götüren iki sebep vardır: Birincisi, bu kelimenin metindeki yazılış tarzıdır. Müellif sesini iki elif ile yazmayı âdet etmiştir, ikincisi, bu kelime Orhun yazıtlarında bile "asra,, şeklinde geçmektedir; aslı "ast„tır. Divanü Lûgat-it-Türk'te dahi "asra,, şeklin­ dedir. Kodeks Kumanikus'ta, bu kelimenin müştakları "astru, ast,, şeklindedir. Bunlar Türk diyelekleri değil midir? Kodeks Kumanikus, Kıpçakça ve Halasi Kun'un sık sık dayandığı bir kitaptır. Buna niçin bakmadan böyle bir dâvaya atılmıştır.

61, 62. Sayı doldurmak için birer numara daha yapılmıştır. 63. ye ikinci karşılık olan " öyüş boldı „ kelimesini Halasi Kun yanlış okuduğumuzu iddia ederek, bunun "ü„ ile okunacağını söylüyor ve uzak Türk diyeleklerinden örnek veriyor ; biz de yakın Türk diye-leklerinden örnek verelim : Bu kelime Türklerde "öl„ şeklinde kullanı­ lır. Biz de "öl,, ve "öy„ sesleri birbirlerinin yerlerini daima aldıkları için kelimenin böyle olacağına hükmettik. Nitekim Kazanca'da "çayır çimen,, anlamına "ölen,,, Çağatayca'da "yaşlık,, anlamına "höl„ keli­ meleri vardır (Bk: Radloff II). Radloff'ta Şor'ların bu son anlamda hem "ül„, hem "öl„ kullandıkları tasrih edilmiştir.

"Ö„ ve "Ü„ seslerinin sık sık değiştikleri, bir köyün "ö„ ile söyle­ diği sesi, öbürüsünün "ü„ ile kullandığı meydanda iken ve onun çok güvendiği Radloff lügatinde bu anlamdaki sözler "ö„ ile verilmiş iken, Halasi Kun'un bunu bir iş imiş gibi, bir numara ile ayrıca yazması, sayıyı doldurmaktan başka hiç bir fikre hizmet etmez.

64. Bu da sayıyı şişirmek için yapılmış bir numaradır. Bazı karşı­ laştırmaları yapmadığımız, suç sayılmıştır. Bir taraftan da yapılan kar­ şılaştırmaları fazla sayar.

65. "Séndi„ ve "endi,, kelimelerinin yan yana getirilmesine, Halasi Kun itiraz ederek bir sürü karışık sözlerle satırlar dolduruyor. Biz bu anlamı verirken, ana Arap lügatleri ile Türkçe kullanışı gözönüne aldık.

"Sen-,, kelimesi nâdir değildir; bütün Anadolu'da vardır. Bundan başka "sin-, sen-,,, Çağatayca'da, Başkurtça'da ve Kazanca'da, Kırgız­ ca'da dahi geçmektedir.

kelimesine Kamus tercümesinde "bir şey şiştikten sonra şiş­ liğini kaybetmek,, anlamı verilmektedir ki, buna bütün Türkiye'de "şiş sendi,, derler. Bunu belki yabancılar bilmiyebilir; fakat bunları kulla­ narak büyüyenler, elbette bilirler.

Halasi Kun'un bir derdi de halk arasında söylenen kelimelere karşı bir soğukluk duymasıdır.

Kamusu Türkî "sen-,, kelimesine bir de "şiş inmek,, anlamını vermektedir.

Bu tanıklar karşısında başka türlü bir iddia yersizdir sanırım. 66. karşılığındaki "avurladı,, kelimesi altında "ağırladı,,

Referanslar

Benzer Belgeler

Gastrektomi öncesi 3 kür ve gastrektomi sonrası 3 kür kemoterapi mide kanserli hastalarda sadece operasyona oranla genel sağ kalımı uzatmıştır (MAGIC

Şengül (1989) mezbaha atık sularının arıtılmasının ilk aşamasını ızgara ve elekten geçirme ile kıl, et, gübre, yüzen katı maddelerin, askıda katı maddelerin

Consisting of many forms of relationships other than those of between dominated and dominating groups, civil society does not seem to depend on whether or not there is any

Diese Spannung entspricht im Hinblick auf den Autor eines literarischen Werkes der Spannung zwischen Fiktion und Wirklichkeit im literarischen Text: Der Autor, den der Leser -wie

Yeni Asur dönemindeki durumun tersine, Yeni Babil dönemine ait en karakteristik silindir mühür tipinde, kafası tıraşlı, sakalsız ve uzun giysili bir rahip, üzerinde

Aurora Leigh’deki türsel birleşim ve melezlik onun içerisinde birçok (yazılı ve sözlü, gündelik ve yazınsal, güncel ve politik) farklı sesin etkileşimde olduğu çoğul

Bir proje olarak ele alınan açık kaynak kodlu bir yazılımdan yeni bir sürüm türetmek ya da var olan sürüme yama oluşturmak için bilgi merkezleri, işletim sistemleri

Birinci sınıf öğrencilerinin %4.8'i, dördüncü sınıf öğrencile­ rinin % 12.0 si fakülteye girmeden önce eczacılık mesleği hakkında bilgilerinin olmadığım, aynı