• Sonuç bulunamadı

Ölümünün üçüncü yıldönümünde Doğan Nadi

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Ölümünün üçüncü yıldönümünde Doğan Nadi"

Copied!
1
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

CUMHURİYET

6 Ekim 1672

Âlim unutmuş...

Kalem unutmamış

B

AZI bölgelerde «Alem u n u t­muş, kalem unutmamış» biçi­ mindedir bu atasözü. Bana göre hemen hem en ay n ı şey: Ne k a d a r benzersiz olursa olsun tek insanın belleği de, ne kadar yay­ gın olursa olsun kam unun ortak anıları da bir yerde y itirir gücü­ nü; kitap, belge, kişisel izlenim­ lerden daha çok yaşar; yazının tartışılm az üstünlüğüdür, burada belirtilen gerçek.

Ahmet Cevdet Paşa anlatır K ı- *as-ı Enbiya'da; bir İslâm sava­ şında yetm işten fazla k u rrâ ’nm

(hafız) birden ölümü üzerine K uran’ın yazılması gereğine ina nıldığını; bu gereksinme ile H a- lid ’in baskın yaptığı İra n ördü­ ğünün beyaz yufkalarını kâğıt sa n arak develere yükletip Medine- gönderttiğini. Halkımızın, yer- e bulduğu yazılı kâğıt parçala­ rın ı saygıyla duvar kovuklarına sakladığı dönemde değiliz artık; bugünkü gazete akşama paket kâ ğıdıdır. Ne var ki baskı tekniği, hem en hiç b ir şeyi aranıp b u lu n ­ maz düzeyde bırakmaz. Öy­ leyken günü geçmiş gazeteleri bul m ak için gene de yorulursunuz. Aziz Nesin’in evinden başka hiç b ir özel kitaplıkta gazete koleksi yonlarına raslamadım. Ya gazete lerin yerlerine ya derleme kitap­ lıklarına başvuracaksınız.

Rahmetli Doğan Nadi’nin an ı­ sına adanmış bir yazıda ne gereği v ar bu satırların? Bana göre özel likle var. Nankördür gazete ya­ rarlığı. Şimdi herkesin dilinde dolaşırsınız, yarın unutulursunuz. Gazete sayfalarına dökülmüş b ü ­ tü n yazılar da aynı hızla geçmişe gider. Yüzbinlerce okuru olan bir yazar bile yaşayamaz gazete ko­ leksiyonlarında; halk için yitik ti r hepsi. Eğer yazdıkları kitâp- laşmamış, derlenip toplanmamış, b ir eser halinde bütünlenmem iş- 80.

Üç yıl önceki gazete kesikleri şimdi önümde; aynı ocağa em"k k atan insanların yakınlığıyla hep sini ayırmış, saklamışım. Ölüm haberini veren gazetede «Bir Da­ kika» sütunu kapkara. Cum huri­ y e tin «Doğan Nadi için» yayım - ladığı dört sayfalık ekde Halikar nas Balıkçısı «Ölüm haberi acı­ d ır ama daha acısı unutmak» de­ miş. Rahmetli Bâki Süha Edib- oğlu »Zalim ve güzel akşam ü st­ lerinde» «gittikçe artıyor yalnız­ lığımız» diyerek Tarancı'nm şiiri­ n i anmış. Acıyla dolu dost y ü ­ rekleri, yasla yorgun yazar k a ­ lem leri kişiliğinin özel yanlarını, !yeteneğinin gücünü, iyi arkadaş­ lığının izlenimlerini belirtmişler. Barmenleri, berberi, gazetesinin başm iirettibi duygularının yoğun luğunu iletmişler. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun. Burhan Fe- lek’in, Bülent Nuri Esen’in, tlhan Selçuk’un, Ecvet G üresin’in, Ci­ h a t Baban’ın, Kemal Bisalman’ın . Haşan P u lu r’un... ayrı ayrı yazı­ larına konu olmuş: dostluğu, iyi­ liği, yazarlığı, gazeteciliği, insan­ lığı.. Bütün bunların hepsi yeni­ den elimde şimdi. Ama başka kaç kişi hatırlar, anar, bulabilir b un­ ları? Yalnız onun için yazılanla­ r ı değil, Doğan Nadi’nin kendi

RAUF MUTLUAY

yazdıklarını? 1945 sonlarında baş ladığı «Bir Dakika» fıkralarıyla, haftada b ir toplanan «Yedi D aki­ ka» yazılarının yirmi beş yıllık bi rikim i nerde?

E vet küçücük bir de kitap var elimde: A kbaba mizah yayınları arasında çıkmış (1956), 96 sayfa­ lık, b îr liralık bir kitap: «Bir Da­ kika» (fıkralar) Yılın hemen her gününde yazmış b ir yazarın, k en ­ dini önemsemeden olabileceği ka dar zor beğenirlikle seçip ayırdığı alçakgönüllü bir derleme: 1946’- dan 36, 1948’den 17, 3949’dan 19, 1952’den 12, 1953’den 37, 1954’den 19 ve tarihsiz 32 «Bir Dakika.» 1947, 1950, 1951, 1955, 1956’dan hiç b ir şey yok: ve sonrası, ölüm yılı olan 1969‘a kadar bütün yazdık­ ları şimdi yalnızca ölü gazeie say­ falarında. Oysa nasıl Abdülhamit dönem ini E şrefin yergilerinde buluyorsak, edebiyatımızın en can

İSÛJ

Ressam A rad ın fırçasın d an Doğan N adi’nin b ir portresi.»

"S

DAKİKA*

Kârlı iş

Yabancı tu ristle r 29 m ilyon dolar getiriyor, T ü rk tu ristle r 34 m ilyon götürüyor.

Yabancı serm aye 100 milynn yatırsa, daha ilk senesinde 50 m ilyonunu götürüyor.

İhracatım ız bilmem ne ka­ d ar m ilyonu bulsa, ithalâtı­ mız ondan bir misli fazla olu­ yor..

... Ve, hep böyle.

Ben ticaretten hiç anlam am am a, ne de olsa, bu «alış ve» riş»te b ir tuhaflık sezm emek kabil değil.

B ir aklı eren (eğer varsa) çıkıp anlatsa da, ra h a t etsek!.

— D. N. DOĞAN N A D t’NİN YAZDI G l SON «BİR DAKİKA»

Kaleme gelir

gibi

değil

DOĞAN NADİ

■ Ama ben şimdi o-

turmuş yine de o-

nu anlatmağa çalı­

şıyorum. Vazgeç be

kardeşim diyorum

kendi kendime... Be­

ceremezsin bunu...

Asıl tuhafı, fırsat

düştükçe yine de o-

nun sözünü etme­

den yapamıyorum.

ELİF NACİ

lı yanlarından biri olan mizah alanında yirmi beş yıllık dem ok­ rasi çekişmesinin en unutulm az görünüm leriyle karşılaşıyoruz. Aziz Nesin’in yazdıklarının ço­ ğunluğu şimdi kitaplarda. Çetin Altan, İlhan Selçuk da fık rala rı­ nın b ir bölüm ünü topladılar. «Biı Dakika»yı yeniden okurken b u ­ gün de değerini yitirm em iş nice unutulm az yazıya rasladım ve acındım. Aslolan kitaptır. İnsan insanla yaşamaz; düşünceleriyle, yerine getirdiği göreviyle, kam u­ ya m al olan yazısıyla yaşar. Onun için Doğan Nadi’nin anısını dost yüreklerin acısında, aile gözya- şında, arkadaş gönüllerinde b ı­ rakm am alı derim. H er namuslu yazar gibi onun da anısı kendi ka lem inin ürünlerine em anet edil­ meli; kitapları yayımlanmalı... C um huriyet bunu yapabilir, yap malıdır, um arım yakında yapa­ caktır. O zaman dileklerim izle u- m utlanm ızın hızında gelişmeyen toplumlunuzun son yirm i beş yı­ lına, mizah ve nükte açısından bakmış bir yazı yoğunluğunun ustalığına kavuşacak, bugünleri de yeniden ve daha iyi değerlen­ direceğiz.

Anlamadığıma

ağlıyorum

ORHAN BORAN

Y f'RDF

__ İnsan h a k la rın a ön p la n d a önem veren Doğan Nadi, y aln ız ideal bir

yönetici değil; a m a tö r rn h u n u y itirm em iş, içi İçine sığm ayan heyecanlı ve d ö rtb aşı m a m u r b ir m u h a b ird i ay n ı zam anda. D iğer b ir deyim le ta m b ir gazeteci. B eklenm edik b ir hadise m i p a tla k verdi?. O nu, hem en o ra c ık ta g örebilirdiniz, ö rn e ğ in y u k a rıd a k i fotoğraf... 27 M ayıs D evrim inin ertesi günü A n k a ra ’ya koşm uş, G eneral G ü rs e lle ih tilâ lin a y rın tıla rı ü stü n d e b ir görüşm e yapm ıştı. Yazı yazıyor, m ü d ü rlü k yapıyor, gerektiği zam anlarda da h ab er kovalıyordu...

Doğany acaba nerelerdedir şimdi?

H

m

N LA M IYORLAR

..

A n latam ıy o ru m ... A m a O

rhaneı-•mmm A ğım sen an lıy o rsu n değil mi?..»

< — A nlıyorum Doğan hey» d erd im . «A nlıyorum sevgili Doğan...»

G özleri d a la r ; bazan d o la r; bir şa rk ı m ırıld an m ay a, ya da se­ si d u y u lm ay an b ir ıslıkla, başını ik i y a n a sa lla y a ra k , benim çı­ karam ad ığ ım b ir m elodi ü flerd i... S u sa r beklerdim ...

H ep k a h k a h a , hep espri, hep lâflam a d eğildi sohbetlerim iz..; Mesleğiyle, işiyle, h a ttâ özel y a şan tısıy la ilgili d e rtle rin i kendin­ den 14 yaş k üçük bana, san k i yaşıtıym ışım , en yakınıym ışım gi­ bi a n la tırd ı... O cö m ert sevginin, b ana ay ırd ığ ı koskoca dilim i al­ tın d a ezilirdim biraz... Ve h a y re t ed erd im . Ben ve benim gibi ya­ k u tların ı, b irk a ç saat, bilem ediniz, b irk a ç gün üzecek k a d a r kü­ çük k üçük b ir problem , onu h a fta la rc a k ah re d e rd i.. Ü züntüsünü p ay laştığ ım ı hissettiği an, m e şh u r k a h k a h a sın ı a ta r, ko n u değişti­ rir, d e rd in in , b aşk asın ı k a ra rtm a sın a asla ta h a m m ü l etm ez, sesi d u y u lm ay an ıslıkla, şekillendirem edlğim iz m ırıltılı şark ıy la, içine k ap an ır, g ö m ülürdü...

B ana b ir fık ra a n la tırd ı:

«— A dam a n la tm ış, an latm ış.. H erk es g ü lm ü ş; b iri gülm e­ miş... B aştan a n la tm ış; o kişi yine gülm em iş.. B ir daha an latın ca gülm eye b a şla rk e n (N ih ay et a n la d ın ız ) dem iş.. B eriki (H a y ır) de­ miş. (B en h âlâ an lam ad ım da eşekliğim e gülüyorum ...)».

«— A n lıy o ru m Doğan bey.. A n lıy o ru m sevgili Doğan..» Oysa an lam ad ım ... B eni ü zm ek ten çekindiği için anlatam adı, a n la tm a d ı. B elki az kişide ra s tla n ır h assasiy etiy le an lattığ ın ı zannetti..

Şim di anlam adığım a ağlıyorum ..

T ---- SS--- l ". - . > •' - î ? „ f i m i

\ ■ • '

M

EDEN D İR bilm em , Doğan N adi, h âlâ dilim v arm ad ığ ı için «ölüm üne» dem iyeyim , am a «ortadan kayboluşuna» alışam a­ dığım y a k ın d o stları ndan b iri o larak kaldı. H ay atım sü rd ü r­ düğü h e r y e rd e v arlığ ın ı b elli ed e re k yaşadığı için m idir, nedir, onu elim le ko y m u şu m gibi bu lm ağ a alışık olduğum y e rle rd e n bi­ rin in önünden geçecek olsam hem en D oğan’m o rada olabileceği aklım a geliyor. D ivan O te li’nin önünden geçiyorsam «Doğan içeri­ de olm alı şimdi» d iyorum , «kim bilir k im lere tak ılıy o rd u r..» .

Yok, D ivan’dan değil de P a rk O tel'in ö nünden geçiyorsam yi­ ne Doğan g eliy o r şıp diye a k lım a : «D ivan’d ak ilerle arası açılm ış­ sa m u tlak a b u ra d a d ır D oğan!» d iyorum . «T ünem iştir b a rın sivri sandalyesinin ü zerin e ve a tıy o rd u r kahkahayı!..»

Çünkü ne zam an D ivan’dakilerle bozuşsa Doğan, P a rk O te l’e ta şın ır, P a rk O tel’d ek ilere kızınca D ivan’a n a k le d e rd i. A kşam ü- zeri, saat beş su la rın d a ya orada, ya b u rad a, am a m u tlak a ikisin­ den b irin d e ona rastlard ın ız. Sizi görünce, h ab ersiz o rta y a çıkışı­ nızla gözleri h a y re tte n a ç ılarak son derece tatlı, k en arın d an âde­ ta bal gibi sevgi akan b ir g ü lü şle;

— «V aaaaay efendim , bu ne sürpriz!» deyişi v a rd ı ki, d ü n y a ­ m ızın; hele ü z erin d e hizira yaşadığım ız b ir p arçasının bu k a d a r tatlı b ir adam la »üslenm iş o lu şu n d an b a h tiy a rlık duvardınız.

ŞEVKET RADO

Z am an zam an h e r ik isin in de ö nünden geçm em e rağm en, ar­ tık ne D ivan’a, ne de P a rk O te l’e gidiyorum . Belki onu b ü sb ü ­ tü n kaybetm em ek, bulu şm asak bile onun o sevdiği y e rle rd e kal­ m asını, hayalim de olsun yaşam asın ı o ralard a sü rd ü rm esin i m üm ­ kün k ılm ak için h erh ald e.. Yoksa giriversem , onu o ra la rd a b u la­ m ayacağım ı bilm ez m iyim ben? Bana acı gelen de bu işte!

Y ıllarca b e ra b e r gittiğim iz, üç h afta aynı hekim in te d av isin ­ de kaldığım ız; Ç arşı içindeki M u rato re k ahvesinde, k rav atsız k a r­ şı karşıy a o tu ru p d ertleştiğ im iz E vian'a da, o öleli b eri gitm eyi- şim bu yüzden.

A m a çare yok. D oğan nerey e gitm işse biz de günün birinde oraya gideceğiz. İşte y irm i gün önce B aki S ü h a ansızın yola çı­ kıverdi. B u lu şm u ştu r h erh ald e D oğan’la. D ü şü n ü y o ru m da, B ak i’ yi p e rişa n b ir halde gelm iş görünce Doğan hem acım ış, hem se­ vinm iş, ona k a rş ı daim a y ap tığ ı gibi Y ahya K em al’i ta k lit e d e re k :

— «Aziiiiiz B aki Bey, bu ne sürpriz!» d em ekten ken d in i a la ­ m a m ış t ır .

-Doğan N ad i’nin son fo to ğ rafların d an b iri... M illiy et gazetesinin düzenlediği b ir açık oturum da, so ru lan cevaplandırırken.. Yalnız açık oturum larda değil, konferanslarda, basın toplantılarında, dış geziler sırasında yapılan çeşitli tartışm alarda ve fikir hareketlerini kapsayan tüm faaliyetlerde gayet rah at konuşuyor, so ru lan en ha­ zırlıksız konularda bile b ir çekimserliğe kepilmedim cevaplandırıyordu.

Sevgili dost Doğan

m

I

IÇ KOLAY değil ardından

konuşmak, yazıp çizmek; Ne­ den öldün? Ölmemeliydin. Neydi bu acelecilik gibi, sözcük­ ler dizmek karalam ak. Hiç mi hiç kolay değil, ölüm ünün üçün­ cü yılını hatırlam ak.. Saat yelko­ vanları, b ir dakika, yedi dakika diye döndükçe, nüktelerin, kah ­ kahaların çınlıyor kulakları­ mızda.. «Bir dakika dinler m isi­ niz?» Doğan konuşacak; «yedi da­ kikanız v ar mı?» pazar günleri Doğan’ia dertleşecek, baş başa haf tanın olaylarını alaya alacaksı­ nız. Doğan’ı okudukça, kim i gü­ lerek, belki biraz burkulacak; k i­ mi: «yaşa Doğan, bravo Doğan, ne kadar haklısın, ne kadar doğ­ ru yazmışsın» diyecek. T erbiye­ nin, yazar ağırbaşlılığının hu d u

t-MÜCAP OFLUOĞLU

tarım aşm adan hiciv yapmak, hem de politikada, en hassas ko­ nularda, yıllar yılı aranılan bir sevgili kalm ak.. Acı gerçekler­ den günün mizahmı yaratm ak. Sonra da bir çocuk safiyeti ve çe kingenliği içinde (fıkralarını teb ­ rik edenlerin karşısında) kızarıp, bozararak teşekkürler sıralamak.. Şendeki soylu tevazu az insanda bulunurdu.

Evet, ölüm A llahın emri, a y rı­ lık olmasaydı.. P ırıl pırıl b ir do­ ğanın içinde, gene pırıl pırıl, canlı m ı canlı b ir Doğan b ir de bakıyorsunuz, gözlerinizin önün­ de, görülmez, ürkütücü, ü rp e rti­

ci b ir ölüm yoluna sapıveriyor... Aşklar, heyecanlar, şakalar, nü k ­ teler zincirini koparıp bilinmeyen b ir karanlığa gömülmek. Bilimin, tıbbın, yığınların güçsüz, ça­ resiz kaldığı b ir dönemeçte b ir­ den yok oluvermek.. Ama, o n ük­ telerin, o serzenişlerin, o zekâ ve can dolu sözcüklerin yürekleri­ mizde taptaze duruyor.. Doğan’la başlayan günlerimiz, Doğan’sız ka lınca, alelade, renksiz ve asık su­ ratlı oldu. A rtık, sadece anılarını yaşadığımız b ir Doğan var çev­ remizde. Doğansız b ir an olm a­ m alıdır diyerek, seni yanımızda, gözümüzde, sözümüzde yaşatm a­ ya çalışıyoruz.

C 4 \ [ A T ' Y O N T ! — M erhum Doğaıı N adi, gazeteci ve yönetici olduğu k a d a r sa n a t yönü

S*- de k u v v etli b ir insandı. D ü n y a ed eb iy atın ı y ak ın d an izler, sanat h a re k e tle rin e b ü y ü k ilgi gösterirdi. M erhum , R eşit B aran ’m jübilesine de büyük katk ıd a bulunm uş­ tu . Soldan sağ a: B asri D edeoğlu. A ydın G ün, C elâl B alkır, Nezihe B ecerikli, M üeap O fluoğlu, N edret G üvenç, P erih an Tedii, Doğan N adi, Vasfi Rıza Z o b u ... Ve yıl 1963. F ak at, sanki daha dün gibi..

D

OĞAN N adi’den son defa B eyazıt C am ii avlu su n d a ayrıldık. O gün h erk es aynı şeyi k o n u şu y o rd u . «Ö lecek adam değildi» d iy o rlard ı. N asıl şey bu? İn san ölmez m i hiç?

M iskin b ir tev ek k ü lle, sade, b a sit k afalı, sünepe. zikzaksız b ir düzlük içinde âd eta k ıp ırd am ad an y a şay an m ıy m ın tıla r v a r­ d ır. E sn er gibi k o n u ş u rla r o n lar ve daim a u y k u d a g ib id irler. İn ­ san lığ ın çatı k atın d a o tu ru rla r. O nların aram ızd an k ayboluşları­ n ın fa rk ın a bile v arm ay ız belki.

A m a bazıları d a v a rd ır ki, canlı, günün h e r sa a tin d e aynı zin­ delik, aynı çev ik lik ve coşkunluk h alin d ed ir, k ab ın a sığam ayan, h e r an p atlam ağ a m üheyya b ir bom ba gibi, daim a ta şa n ve kö­ p ü ren ... Ama şakayik kadlar güzel in san d ır. D aim a gülm ek, cö­ m ertçe etrafın a ş a ta re t ve m u tlu lu k dağıtm ak ister. B u n la r az­ dır. Doğan Nadi böyle İdi işte. O nun için ölüm ü inanılm az bir sü rp riz oldu, y ad ırg an d ı Doğan N adi’yi nerede o lu rsa olsun d ai­ m a haz içinde b u lu rd u k . Bir biçim sizlik, çarpıklık, dengesizlik görd ü m ü onu kendine m ah su s stili ile alaya alır, şa p ş a lla rla , hö­ d ü k le rle eğlenirdi. Z ev k lerin d en b ir i de k a sıla n la n , zü p p eleri, k e n d in i beğenm işleri« n« oldum d iliş i olanları h icv etm ek ti. Bil­ m em kim , b iri «İstihza zek ilerin h ak k ıd ır» diye o tu ra k lı b ir lâf etm iş. D oğan N adi zeki ve « sk ilerin «nev’i şahsına m ünhasır» de­ d ik leri cinsten neşeli ve şen b ir y a ra tık tı.

K aşları hiç mi çatılm azdı onun? E lb ette... Bazan gözlerinin b u lu tlan d ığ ı, aln ın d a şim şek ler çektiği da o lu rd u . F a k a t y akından

tan ırım , inanılm ayacak gibi gelir insana, Doğan N adi böyle an­ la rın d a kendisi ile alay ederdi, ard ın d a n «O lur şey değil..» diye b asard ı kah k ah ay ı.

H erkesin uyk u y a v ard ığ ı saatlerd e o u y a n ık k a lm ak tan hoş­ lan ır, «uykunun in san lar için y a n ölüm» o lduğunu te k r a rla rd ı.

O na a it h â tıra la rım ı söyleye söyleye b itirem ed im . Z aten ele avuca sığar, kalem e gelir gibi d eğildir ki D oğan N adi. Am a şim di o tu rm u ş yine onu a n la tm a ğ a çalışacağım . Vaz geç be k ardeşim diyorum kendim e. B ecerem ezsin b u n u . A sıl tu h a fı fırsa t d ü ştü k ­ çe yine ondan söz etm eden de y ap am ıy o ru m işte... Böyle te z a tla r içinde b ocalarken o dip d iri, kâğıdın b ir u cu n d an göz k ırp ıy o r şim di bana.

«H ani b ir gün...» diye başlayacağım , yine ay n ı e sp rile ri, aynı fık ra la rı, ay n ı hik ây e ve h â tıra la rı te k ra rla y ıp duracağım . H ayır.. O nlar m asal oldu a rtık .

P a rk O tel’in ta ra ç a sın d a ılık ak şam ları b irlik te tattığ ım ız g ün­ leri h a tırla rım . H a tırla d ık ç a içim den b ir şey boşaldığını, b ir şey­ le rin d ah a eksildiğini h issed iy o ru m . Lezzetini em e em e viskisini iştih a ile y u d u m lad ığ ı o ılık a k şa m la rı ben ondan so n ra b ir k ere d ah a tad am ad ım . K aç k ere gittim o ray a. H er şey y e rli yerin d e, aynı m an za ra, aynı m asalar, ay n ı b a rm e n , aynı g a rso n la r am a b ir şey eksik, b ir şey k i o rad a h e r şey gibi geliyor ad am a. Ne bile­ yim ben, in san b ir fena olu y o r işte.

B ir zam a n lar k âin atı a ltü s t edecek k ad ar b ile k le rin d e k u d re t vehm eden b ir D onkişot gibi o rta lığ a pala çalan, alabildiğine dolu dizgin y aşay an benim gibi y ara m a z b ir adam için bu atılgan, h ırçın ve taşk ın ark a d a şta n m a h ru m kalm anın acılığını dile ge­ tirm e k kolay mı? Ne k a d a r sıksam kendim i, o rijin al k elim eler avına çıksam n afile. H epsi yapm acıkm ış, sahteym iş gibi geliyor da b u rk u lu v e riy o ru m .

B enim b u b azan azgın, b azan m u h afazak âr ve sakin, b ir ânı öbürü n e u y m a y a n , b e lk i m uvazenesiz fak at özlü kişiliği hiç değiş­ m eyen ta ra fım ı sevdiğini söylerdi. Şim di bu aczimi, hele son gün­ lerde geçirdiğim e n fa rk tü s te n a rta k a la n bu m iskin ve dam la dam ­ la halim i, k en d isin e k a rş ı kalem im in bu beceriksizliğini, dilim in bu tu tu k lu ğ u n u görse k im b ilir ne k a d a r acırdı bana...

B eyazıt CRmii av lu su n d a ayrıldığım ız günden b u y ana ben, kolum a girip de öylesine iç ten lik le beni içki sofrasına sü rü k ley en bol ve nefis k a h k a h a la rım m eze y a p arak h a y atın tad ın ı ç ık aran hem de hiçe sayan b ir d o stta n yoksun kalm ışım ve işin feci ta r a ­ fı coşam ıyorum da a rtık .. O benim hem patronum , hem ask erlik arkacfaşım, m ey h an e om uzdaşım ve şahlanış yoldaşım dı.

Z am an öylesine zalim , öylesine insafsız ki.. Ç ocukluk, genç­ lik a rk ad aşlarım , se v d ik le rin i b ire r b ir e r k ay b ed iy o r da insan on­ larla b e ra b e r yaşadığı g ü n le ri andıkça içinden b ir p arçan ın daha k o ptuğunu hissediyor ve k o p a kopa b ir şeyciklerin kalm adığının fa rk ın a v a rıy o r. İşte bu, su k atılm am ış m ânasiyle tam b ir «tüke­ niş» tir. O nun için b en g ü n ü n birinde tevekkeli «A rtık yaşam ak­ ta n u tanıyorum » dem em işim .

Yalansız

riyasız

E

L tF ben p ek sevm em . B unu NACİ dostum uzu k en d isi b ilir. O da ben­ den h oşlanm az. O nu d a ben bilirim . Böylece, ben diyeyim 15, siz deyin 20 sen ed ir güzel güzel geçinip gideriz. Z ira geçinm em ek, anlayam am ak, kavga g ü rü ltü etm ek , yalnız b irb irin i güya seven in sa n la r a ra s ın d a olur. B u n d an dola­ yı, m ü n a k a şa edip b irb irin e küsenler daim a k a rı • koca­ lar, se v g ilile r, n işa n lıla r, a r­ k ad aşlar, h a ttâ k ard e şle rd ir. Bu v a sıfla r olm ayınca da (m isal: E lif N aci ile b en d e­ niz) esasen zırıltıy a, d ırıltıy a lüzum kalm ıyor.

tm diiiiii, gelgelelim ü s ta ­ dın ressam lık ta ra fın a .. N a­ ci’ye, b ir fik ir o larak , daim a sö y lem işim d ir:

— Senin h a y a tta b ir k u su ­ run v a rsa , o d a resim y a p ­ m an!

H akikaten E li f in bu m ü ­ nasebetsiz h u y u n d an öteden- lıeri şik ây etçiy im . O d a ba­ na, h e r sitem im de şöyle m u ­ kabele e d e r:

—- Senin de d ünyada bir k u su ru n v a rsa , o da resim- ’«n biç b ir şey anlam am an- dır..

Böylece ikim iz de, am m a ‘e k ra r edeyim , kavgasız, gii- -ü ltü sü z b ir çıkm aza s a p tık : O, resim y a p m a k ta in a t edi- « or, b en an lam am ak ta..

Ne yapm alı bilm em ki? DOĞAN NADİ

Dostları da

beraber

■ ■ I ■■ I I

goturou

ALTAN

POYRAZ

İ

" Ç DÜNYAMIZDA her za­man yaşıyan bir Doğan Nadi var.

Doğan Ağabey artık bize göstermiyor kendini.

O gitti, kalan dostlan da al­ dı.

Çevresinde bizi toplayan tek insan Doğan Ağabeymiş me­ ğerse.

A rtık onu seven bizler, bir­ birimizin yüzünü bile göremi­ yoruz.

Rahmetli Bâki Süha’nın de­ diği gibi koca Doğan, sevimli, bilgili insan, nur içinde yat­ sın.

Benim için

m

ölmedi

PÜRNEV

TUNASELİ

MİKROFONDA

G azetesine h a b e rle r u la ş tır­

m ak, rö p o rta jla r y ap m ak ve m esleki yeten eğ in i g eliştirm ek için dünyayı dolaşm ış, en uzak ü lk e le re gitm iş, gecesini gündüzüne k atm ıştı. Bu fotoğrafta, Do­ ğan N adi’.vl, gençlik y ılla rın a ra stla y a n b ir A m erika gezisi sıra ­ sında «The Voice of A m erica» m ikrofonu başında T ürkiye ve A m erika ilişkileri konusunda konuşm a yaparken görüyorsunuz.

P

İRİT, PIRİL zekâsı, erişilmez espri gücü ve sınırsız insan­ lığı ile Doğan Nadi benim için ölmedi... Beşeri kuralları inkâr pahasına bile olsa bu böyle.

Binlerce hâtırası, çok sevdiği İstanbul’un en sevdiği köşelerin­ de bizimle beraber yaşayacak. Canlı, dipdiri ve unutulmaz.

Referanslar

Benzer Belgeler

Çekilen bilgisayarlı paranazal sinüs tomografisinde eks- pansil, sağ maksiller sinüsü tümüyle dolduran bir kemik doku kitlesi ve sağ maksiller antrumun inferomedialinde ektopik

Onunla ilgili yanlış zehaplardan biri A tatürk konu­ sundadır Ulunay Millî M ücadele yıllarındaki yazıların­ dan ve tutumundan dolayı bâzı kim selerce

Ramazanoğlu FİKRET MUALLA 45 by Taha Toros TURKISH TILES 48 by Gülseren Ramazanoğlu YUNUS EMRE 50 by Talât S.. Halman MINSTREL VEYSEL 52 by Talât

Bir toplumu toplum yapan en önemli öğe­ lerin, onun ürettiği ve yaşattığı sanat, bilim ve edebiyat adamları olduğunu vurgulayan eski Çankaya Belediye Başkam Haydar

Butik Hastaneler gelir durumu yüksek, eğitimli, her yaş grubuna hizmet verilen, bayan hastaların daha çok tercih ettiği, zengin müşteri grubunun yaşadığı semtlerde

Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcılığı, 37 kişinin yakılarak katledildiği Sivas olaylarıyla ilgili mütalaasında, Yazar Aziz Nesin’in de “

Gerçi, öykülerinin büyük bir bölümü ölümünden sonra, yakm zamanlarda, ki­ tap olarak okura sunulmuştur. Kişiliği ve sanatı konusunda çeşitli tezler de ya-

Uğur Dündar’ın sunduğu bu gece­ ki programa Yıldız Kenter’in kızı Ley­ la Tepedelenli ve ağabeyi Mahmut Kenter yurt dışında yapılan çekimleriyle