Bahar Dervişcemaloğlu*
ON FEMINIST NARRATOLOGY
ÖZ: 1980’li yıllların sonunda anlatıbilim içerisinde farklı bir saha olarak ortaya çıkan feminist anlatıbilim, klasik anlatıbilimin erkek merkezli yapısalcı yaklaşım-larını ve modellerini eleştirmiş ve bunları feminist bakış açısıyla yeniden gözden geçirmiştir. Kapsamını her geçen gün biraz daha genişleten feminist ve cinsiyet merkezli yaklaşımlar, sistematik olarak kurmaca anlatıyı toplumsal pratikler, normlar ve ideolojilerle ilişkilendirir ve cinsiyetle ilişkili kültürel faktörlerin anlatının biçimsel özellikleri üzerindeki etkisini mercek altına alır. Özellikle kül-türe ve tarihe vurgu yapan feminist anlatıbilimciler, metinlere cinsiyet merkezli yorumlar geliştirirken çoğu zaman anlatıbilimsel analizin ve feminizmin anlayışını birleştirme eğiliminde olmuşlardır. Bu makalede feminist anlatıbilimin doğuşu, sahanın kurucusu olarak görülen Lanser’in katkıları, feminist anlatıbilimin temel kavramları ve temel yaklaşımlar, feminist yaklaşımların anlatı analizine uygu-lanması ve feminist anlatıbilimde son eğilimler ana hatlarıyla betimlenecek, son kısımda da Türk edebiyatına feminist yaklaşımlar bağlamında yapılabileceklerle ilgili bazı öneriler sunulacaktır.
Anahtar Kelimeler: feminist anlatıbilim, feminist teori, cinsiyet, cinsel kimlik. ABSTRACT: Emerging as a distinctive area within narratology in the late 1980s, feminist narratology has critiqued androcentric structuralist approaches and models of classical narratology and revisited them from a feminist perspective. Feminist and gender-oriented approaches which continue to expand its scope day by day
Yeni Türk Edebiyatı, Sayı 16, Ekim 2017, s. 61-79.
* Doç. Dr., Ege Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü, (bahardervis@
systematically link narrative fiction with social practices, norms and ideologies and scrutinise the influence of cultural factors associated with gender and sex on formal features of narrative. By giving a special emphasis on culture and history, feminist narratologists tend most often to combine the insights of feminism and of narratological analysis in developing gender-centred interpretations of texts. In this study, the rise of feminist narratology, the contributions of Lanser who is known as the founder of this field, central concepts and basic approaches of feminist narratology, the application of feminist approaches to narrative analysis and recent trends in feminist narratology will be outlined respectively. Finally, some suggestions will be given on what can be done in the context of feminist approaches to Turkish literature.
Keywords: feminist narratology, feminist theory, sex, gender. ...
Giriş
Klasik yani yapısalcı anlatıbilim döneminden klasik sonrası anlatıbilim dönemine geçişte büyük etkisi ve katkısı olan “feminist anlatıbilim” her ne kadar 1970’lerden itibaren kendini belli etmeye başlasa da, anlatıbilimin içerisinde ayrı bir saha olarak belirmeye başlaması 1980’lerin sonlarını bulmuştur. Susan Lanser öncülüğünde kurulan ve bir açıdan klasik anlatıbilime cevap niteliği taşıyan feminist anlatıbilim, klasik (ya-pısalcı) dönemde ortaya atılan model ve yaklaşımları feminist bir bakış açısıyla tekrar gözden geçirmiş, eleştirmiş, eksik ve yetersiz yönlerini ortaya koymuş ve bu eksikleri gidermek için öneriler sunmuştur.1 Genel olarak bakıldığında feminist anlatıbilimin, feminist teoriyle anlatı incelemesini bir araya getirmeye ve anlatıları feminist teori ışığında analiz etmeye çalıştığı görülmektedir. Dolayısıyla feminist anlatıbilimciler için yazarların, okuyucuların, karakterlerin, anlatıcıların vb. cinsiyetleri önemli ve birçok açıdan (mesela olay örgüsü açısından) belirleyicidir. Feminist anlatıbilim, cinsiyet farklılıklarını göz önünde bulundurmak suretiyle öykü ve söylemi sistematik bir şekilde inceler. Bu bağlamda feminist anlatıbilimciler; yazarın, yazarın ima ettiği okuyucuların, gerçek okuyucuların, karakterlerin, anlatıcıların ve kurgusal okuyu-cuların cinsiyetlerine odaklanırlar. Netice itibarıyla hem teoriyi hem de uygulamayı bünyesinde barındıran feminist anlatıbilim, anlatı metinlerine cinsiyet bilincinden hareketle okumalar üretir.2
Bu makalede kapsamı günümüzde son derece genişleyen ve popüler bir araştırma
1 Dervişcemaloğlu, Anlatıbilime Giriş, s. 36. 2 Warhol, “Feminist Narratology”, s. 161.
sahası hâline dönüşen feminist anlatıbilimin doğuşu, sahanın kurucusu olarak görülen Lanser’in katkıları, feminist anlatıbilimin temel kavramları ve temel yaklaşımlar, femi-nist yaklaşımların anlatı analizine uygulanması ve femifemi-nist anlatıbilimde son eğilimler ana hatlarıyla betimlenecek, son kısımda da Türk edebiyatına feminist yaklaşımlar bağlamında yapılabileceklerle ilgili bazı öneriler sunulacaktır.
Feminist Anlatıbilim Doğuşu
Bilindiği gibi anlatıbilimin klasik yani yapısalcı döneminde bağlam odaklı incele-me yerine incele-metin odaklı inceleincele-me benimsenmiş, bilimsel ve sistematik olma kaygısıyla daha çok soyutlamaya dayalı, indirgemeci ve teknik bir yaklaşım egemen olmuştur. 1970’li yılların sonlarından itibaren ise yapısalcı anlatıbilimin fazlasıyla mekanik ve teknik olmasından ötürü olanaklarının sınırlı olduğu idrak edilmiş ve klasik (yapısalcı) anlatıbilim, yerini klasik sonrası anlatıbilime bırakmaya başlamıştır. Yapısalcı anlatı-bilimin aksine bağlamı –özellikle de kültürel bağlamı– esas alan, disiplinlerarası bir hüviyet taşıyan, sonuçtan ziyade sürece odaklanan, uygulama, tematik okumalar ve ideoloji yüklü değerlendirmelere yer veren klasik sonrası anlatıbilimin ortaya çıkışında görsel anlatıların incelenmesini gündeme getiren Seymour Chatman, metinlerarasılık, medyalararasılık ve çoksesliliğe vurgu yapan Mieke Bal, Derrida’nın yapı-sökücü-lüğünü anlatı incelemesine uygulayan Jonathan Culler, “mümkün dünyalar teorisi”ni ortaya atan Pavel ve Dolezel gibi birçok araştırmacının katkısı olmuştur.3 Bu katkılar arasında günümüz cinsiyet ve kadın araştırmalarına öncülük etmesi ve klasik (yapı-salcı) anlatıbilimin dar kalıplarını kırmasına önayak olması açısından Susan Lanser’in çalışmaları dikkate değerdir.
1986 yılında yazdığı “Toward a Feminist Narratology”4 (Feminist Anlatıbili-me Doğru) başlıklı makalesiyle ilk kez feminist anlatıbilimin adını koyan Lanser, her ne kadar söz konusu harekete ismini veren kişi olsa da, feminist eleştirmenlerin 1970’lerin sonlarından itibaren bu yaklaşımı uygulamakta olduğunu belirtmek gere-kir. Ancak 1970-85 arasında yapılan çalışmalar daha ziyade anlatıdaki olay örgüsü ekseninde kadın başkahramanlara yüklenen basmakalıp rollere odaklanmıştır. Olay örgülerine eleştirel bir biçimde yaklaşan feminist araştırmacılar, kurmaca anlatıdaki kadın karakterlerin rollerini esas alan birtakım olay örgüsü modelleri tespit etmişler ve sonuç olarak kurmaca tarihinde önemli rollerin erkek başkahramanlara verildiğini göstermişlerdir. Ayrıca arayışa dayalı olay örgüsüyle romansa dayalı olay örgüsünü
3 Klasik anlatıbilim ile klasik sonrası anlatıbilim arasındaki farklar ve önde gelen temsilcileriyle ilgili
ayrıntı için bk. Dervişcemaloğlu, age., s. 28-35.
mukayese etmek suretiyle kadın karakterlerin rollerinin ne kadar sınırlı olduğunu gözler önüne sermişlerdir. Bilindiği gibi arayışa dayalı olay örgüsü mücadele, engel ve aşamalardan oluşan, amaca yönelik ve sürekli ilerleyen bir çerçeve etrafında döner. Bu olay örgüsü çeşidi, çoğunlukla erkek karakterlerin gelişiminin tasvirinde kullanılır. Bunun aksine, karakterin evlenme çabasına odaklanan romansa dayalı olay örgüsü ise neredeyse tamamen kadın karakterlerin tasvirinde kullanılır. Bu dönemde yapılan bir başka önemli tespit de, 20. yüzyılın başına kadar yazılmış romanların çoğunun sonunda kadın başkahramanın ya öldüğü ya da evlendiğidir.5
Görüldüğü gibi ilk dönemde feminist eleştirmenler daha çok anlatının “öykü” boyutu üzerinde yoğunlaşmışlardır; ancak aşağıda ayrıca değineceğimiz gibi Susan Lanser öncülüğünde ortaya çıkan feminist anlatıbilim, anlatı söylemine özel bir önem atfetmiş ve yazarın ya da anlatıcının cinsiyetinin bir öykünün anlatılma biçimini nasıl etkileyeceğini örneklerle ortaya koymaya çalışmıştır. Klasik anlatıbilim döneminde ortaya konan yapısalcı modellerin ırk, sınıf, cinsiyet, milliyet vb. farklılıkları dikkate almadan oluşturulmuş olmasını eleştiren feminist araştırmacıların bir kısmı, şematik yaklaşımlardan uzak durmak adına anlatıbilime mesafeli yaklaşsa da, diğer feministler anlatıbilimin net ve kendine özgü bir nitelik taşımasının, anlatıdaki cinsiyet göster-gelerini ortaya koymak açısından imkânlar sağlayabileceğini öne sürmüştür. Netice itibarıyla feminist anlatıbilimin doğuşunda vurgulanması gereken esas nokta şudur: “Klasik (yapısalcı) anlatıbilim, bütün kültürlerde üretilen anlatıları betimlemek için evrensel iddialarda bulunurken, feminist anlatıbilim, anlatıları kendi tarihsel ve kültürel bağlamları içerisine yerleştirerek betimlemek konusu üzerinde ısrarla durmuştur.”6
Susan Lanser: “Feminist Anlatıbilime Doğru”
Lanser’in feminist anlatıbilime neden ihtiyaç duyulduğunu ve feminist eleştiri ile anlatıbilimin birbirine sunacağı katkıları ana hatlarıyla betimlemesi açısından yol gösterici bir nitelik taşıyan “Toward a Feminist Narratology”7 (Feminist Anlatıbilime Doğru) başlıklı makalesi üzerinde durmak ve Lanser’in görüşlerini kısaca özetlemek istiyoruz. Lanser, söz konusu çalışmasında öncelikle “feminist eleştirinin diğer disiplin ve yaklaşımlarla yakın temas içinde olduğunu, ancak anlatıbilimin feminist araştırmalar üzerinde çok az etkisi olduğunu ve anlatıyla ilgili feminist kavrayışın göz ardı
edildi-5 Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the Study of Narrative Fiction, s. 154; Warhol,
“Feminist Narratology”, s. 162.
6 Warhol, Robyn, “Feminist Narratology”, David Herman, Marie-Laure Ryan, Manfred Jahn (Ed.),
Routledge Encyclopedia of Narrative Theory, Routledge, 2008, s. 161-162.
ğini” öne sürmüş ve dolayısıyla feminist anlatıbilimin kurulmasına ihtiyaç olduğunu dile getirmiştir.8 Lanser, ayrıca anlatıbilimin yapısalcı döneminin mekanik, bağlamı göz ardı eden ve olanakları sınırlı bir yaklaşım olduğu için bu dönemde feminist an-latıbilimin gelişmesinin zaten mümkün olamayacağını da belirtmiştir. Lanser’e göre hem feminist eleştiri hem de anlatıbilim birbirine katkı sağlayabilir; feminist eleştiri, ancak özellikle de kadınların yazdığı anlatıların incelenmesi, anlatıbilimin metotla-rından istifade edebilir. Buna mukabil, anlatıbilim de “kadınların yazdığı metinleri inceleme konusu etmek ve feminist eleştirinin anlayışını dikkate almak suretiyle değişim yoluna girebilir”.9
Lanser’e göre feminizm (ya da herhangi bir politik eleştiri) ile anlatıbilim (ya da biçimci poetika) arasındaki uyuşmazlığın mücbir sebepleri vardır: “Anlatıbilimin teknik lügatı, politik tavrı olan eleştirmenleri yabancılaştırmış; öte yandan feminist-ler de anlatıbilimin esas aldığı kategorifeminist-leri ve karşıtlıkları güvenilmez bulmuş, ikili mantık paradigmalarıyla düzenlenmiş kavramsal evrene güven duyamamışlardır”.10 Lanser’e göre bu durum, feministlerin Derrida’nın yapısökücülüğüne neden ilgi duy-duğunu kısmen açıklamaktadır. Ancak Lanser, anlatıbilim ile feminizmin birbirinden ayrıldığı en önemli üç meselenin şunlar olduğunu vurgulamaktadır: “Anlatı teorisinin inşasında cinsel kimliğin rolü, mimesis ya da semiosis olarak anlatının statüsü, anla-tının anlamını belirlerken bağlamın taşıdığı önem”.11 Feminizmin anlatıbilime temel itirazı, neredeyse hiçbir çalışmada cinsel kimliği hesaba katmamasıdır. Anlatıbilime esas oluşturan eserler ya erkeklerin metinleridir ya da erkeklerin metinleri olarak muamele gören metinlerdir. Genette’in Anlatı Söylemi başlıklı çalışması Proust’un
Kayıp Zamanın İzinde romanı esas alınarak formülleştirilmiştir, Propp’un belirli bir
halk masalı türüyle ilgili morfolojisi erkek merkezlidir; örnekleri çoğaltmak gerekirse Greimas, Iser, Barthes, Todorov gibi araştırmacılar da hep erkeklerin yazdığı eserleri incelemişlerdir. Dolayısıyla parçadan ve özel olandan ziyade genele, evrensele ulaşmayı hedefleyen ve değişmeyen unsurlar üzerine odaklanan yapısalcı anlayış, cinsel kim-likle ilgili meseleleri neredeyse tamamen ihmal etmiştir. Bu durum, temel ilgi alanları “kadınların yazılarındaki farklılık ve kendine özgülük” olan feminist eleştirmenler için önemli bir meseledir. Lanser’e göre bu “kendine özgülük”ün idrak edilmesi ve onay-lanması, sadece münferit metinlerin yeniden okunmasını sağlamakla kalmayacak, aynı zamanda edebiyat tarihinin yeniden yazılmasını da sağlayacaktır. Lanser, “metinlerin hem üreticisi hem de yorumlayıcısı olarak kadınların katkısını dikkate alan bir anla-tıbilime ihtiyaç duyulduğunu” vurgulamaktadır.12 Bununla birlikte kadınların eserleri 8 age., s. 341.
9 age., s. 342. 10 age., s. 343. 11 age., s. 343. 12 age., s. 343.
üzerine yapılmış birtakım anlatı teorisi çalışmalarını da inkar etmemiş ve bunların son derece verimli uygulamalar olduğunu vurgulamıştır. Lanser, anlatı “ses”iyle ilgili çalışmalarını yaparken anlatı teorisinden yararlandığını belirtmiştir. Kadın çalışma-ları sayesinde anlatıbilimin yetersiz olduğu hususçalışma-ların ortaya konduğunu vurgulayan Lanser, özellikle olay örgüsü ve öykü teorilerinin ciddi anlamda değişmesi gerektiğini savunmuştur. Lanser’e göre “feminizmin anlatıbilim üzerindeki en büyük etkisi, yeni sorular gündeme getirmesi ve mevcut anlatıbilimsel ayrımlara ilaveler yapması (anlatı düzeyleri, bağlam ve ses) olacak”tır.13
Lanser, feminist eleştirinin istediği anlatıbilimin, “anlatıbilimin öncelik verdiği göstergebilimsel yaklaşım ile anlatıyla ilgili çoğu feminist düşüncenin öncelik ver-diği mimetik yönelimi uzlaştırmak zorunda olduğunu” belirterek önemli bir noktaya parmak basmıştır.14 Bilindiği gibi edebiyatla ilgili iki temel görüş söz konusudur: Bir tanesi edebiyat eserini, hayatın temsili, gerçekliğin anlatılması, mimetik bir belge olarak görürken, diğeri ise göndergesel olmayan bir dil sistemi, bir anlatıcı ile dinle-yici varsayan bir sözceleme, her şeyden önce dilsel bir inşa olarak görür. Geleneksel olarak yapısalcı anlatıbilim, kurmacanın temsilî yönlerini yok saymış ve göstergebi-limsel yönlere vurgu yapmıştır. Feminist eleştiri ise tam tersini yapmış, anlatının diğer yönlerinden ziyade karakterlerle ilgilenme ve onları birer kişi gibi görme eğiliminde olmuştur. Birçok anlatıbilimci ise bunun aksine karakterleri diğer motiflerin içinde sürekli olarak yeniden kavramlaştırılan, sürekli tekrar eden örnekçeler, motifler olarak görmüş, böylece “karakter”, ayrıcalığını ve merkezî statüsünü kaybetmiştir. Bu anlayış, feminist eleştirinin “anlatı metinlerinin, özellikle de roman geleneğindeki metinlerin cinsel kimlik ilişkilerinin temsilinde son derece göndergesel ve etkili olduğu” şeklin-deki temel önermesini tehdit etmektedir. Lanser, hem feminizmin hem de anlatıbilimin hâlletmesi gereken şeyin, “anlatının ikili yapısını idrak etmek, işlerliği olan soyut ve göstergebilimsel kategoriler ve terimler bulmak, aynı zamanda da edebiyatı gerçek hayatın temsili olarak gören edebiyat teorilerinin işine yarayacak somut ve mimetik kategoriler ortaya koymak” olduğunu belirtmiştir.15
Lanser’e göre saf semiosis eğilimi, esasında anlatıbilimdeki daha genel bir eği-limin sebebi ve sonucudur: “Metinleri üretildikleri ve alımlandıkları bağlamdan ve dolayısıyla da ‘politik’ eleştirmenlerin edebiyatın temeli olarak gördükleri ‘gerçek dünya’dan soyutlamak”. Bu bir ölçüde anlatıbilimin, “söylem”i kesin ve bilimsel bir şekilde betimleme arzusunun neticesidir, dolayısıyla da edebiyatın gerçek dünyayla ilişkisiyle ilgili bütün sorular şüpheyle karşılanmıştır.16 Oysa feminist eleştiri, yapısalcı 13 age., s. 343-344.
14 age., s. 344. 15 age., s. 344. 16 age., s. 344.
anlatıbilimin nötr tavrından oldukça uzaktır, ideolojik yönü ön plandadır, eleştirel ve yorumlayıcıdır. Dolayısıyla kurulması gerekli olan feminist anlatıbilim de esnek olmalı, kadınların metinlerini esas alarak teorilerini yenilemeli ve cinsel kimlik mese-lesine yeniden bakmalıdır. Kavramlarında ve terminolojisinde hem göstergebilimsel (semiyotik) hem de mimetik tecrübeyi yansıtmalı, anlatıyı göndergesel bağlamla ilişkili olduğu kadar dilsel, edebî, tarihî, biyografik, toplumsal ve politik açıdan da incelemelidir.17 Anlatıbilimin kapsamlı ve özenli ayrımlarının, metin analizi için dik-kate değer metotlar sunabileceğini savunan Lanser, anlatıbilim ile feminist eleştirinin güçlerini birleştirmesinin ve diyalog hâlinde olmasının “Gerçekten edebiyatta bir kadın geleneği var mıdır? Kadın ile erkek farklı mı yazar?” gibi soruların cevaplanmasını sağlayacağını düşünmektedir.
Lanser’in makalesinde son olarak değineceğimiz husus, örnek bir metinden ha-reketle anlatıcının cinsiyetine odaklanarak “ses” kategorisiyle ilgili yaptığı ufuk açıcı tespitlerdir. Lanser, yazarı belli olmayan bir metinden hareketle, kadın bir anlatıcının sesinin anlatmadaki örtük otoriteyi hem altüst edebileceğini hem de onunla uyum içerisinde olabileceğini göstermiştir. Söz konusu kurmaca metin, yazışmaları kocası tarafından sansürlenen yeni evli bir kadının mektubudur. 1882 yılında Atkinson’s
Casket isimli dergide yayımlanan bu mektup metniyle ilgili hiçbir kaynak ya da
ya-zar gösterilmemiştir. Dolayısıyla yaya-zarın cinsiyetiyle ilgili yorum yapmak mümkün değildir. Metin, yazdığı her şeyi kocasına göstermek zorunda olan genç bir kadının yakın bir arkadaşına yazdığı mektuptan ibarettir. Bu kurmaca metinde ilginç olan şey, birer satır atlanarak okunduğunda farklı bir anlamın ortaya çıkmasıdır. İkinci anlam birinciyle çelişmekte, yeni evli genç kadın acı bir şekilde kaderine isyan etmektedir. Lanser, “yüzeydeki metnin” dilinin geleneksel biçimde kadınsı, “alt metnin” üslubu-nun ise etkin, güçlü ve otoriter yani “erkeksi” olduğunu vurgulamıştır. Sonuç olarak yüzeydeki metin ile alt metin hem öykü hem de anlatma açısından birbirinden tamamen farklıdır.18 Lanser’e göre anlatı teorisi bunu bütüncül bir şekilde betimlerse faydalı bir iş yapmış olacaktır.19 Nitekim kadın söyleminde var olan çifte yapı, klasik anlatıbilim döneminde incelenmemiş, daha doğrusu göz ardı edilmiş bir konudur.20 Bu tip metinler 17 age., s. 345.
18 Lanser, 1992 yılında yayımlanan Fictions of Authority başlıklı kitabında, söz konusu metni daha detaylı
bir biçimde analiz etmiş, ayrıca kadın yazarları esas almak suretiyle anlatıdaki “ses”le ilgili ufuk açıcı tespit ve tahliller yapmıştır. Bk. Lanser, Susan, Fictions of Authority, Cornell University Press, 1992.
19 Lanser, “Toward a Feminist Narratology”, s. 348.
20 Lanser’in görüşleri bazı araştırmacılar tarafından tepkiyle karşılanmıştır. En sert tepkilerden birini veren
Nilli Diengott, Lanser’in fikirlerinin haddinden fazla yorumlama içerdiğini ve bu açıdan anlatı teorisi kapsamında ele alınmasının uygun olmadığını savunmuştur. Ancak Diengott’un bu tepkisi pek de yankı bulamamıştır, nitekim Gerald Prince gibi bazı yapısalcı anlatıbilimciler, Diengott’un karşı çıkışından
anlatı sesi, anlatı durumu ve olay örgüsü gibi meselelerle ilgili cevap bekleyen soruları bünyesinde barındırmaktadır.
Lanser, mektuplardaki iki ses arasındaki farkı vurgularken dilbilimcilerin kadın söylemi ile erkek söylemi arasında yaptıkları ayrıma da değinmiştir. Nitekim bazı dilbilimciler “kadın dili” ya da “güçsüz söylemi” şeklinde adlandırılan ve özellikleri “nazik, duygusal, şevkli, dedikoducu, geveze, mütereddit, uyuşuk ve çenebaz” şeklinde betimlenen bir söylemden bahsetmektedir. Erkeklerin söylemi yani “güçlü söylemi” ise “muktedir, dolaysız, akılcı, mizah anlayışı içeren, duygusuz, ton ve kelime tercihi açısından güçlü, anlayışsız” olarak betimlenmektedir. Lanser’e göre iki mektup da bu konuşma kipleri arasındaki farkların çoğunu içermektedir. Yüzeydeki metin âdeta kadın dilinin örneğini sunmaktadır: Kendini geri planda tutan ya da silen anlatıcı, daha fazlasını hak eden kocasına övgüler düzer, ona layık olmadığı için utanır, son derece canlı olan duygularını tekrar tekrar mübalağalı ve dolambaçlı bir söylemle dillendirir ve buradan gramatikal bir anomali yani sapma doğurur. Bu ses açıkça “her şeyi tek kelimeyle ifade edemeyen”, kendini boş ifadelerle ve olumsuzluğa dayalı bir sentaksla gösteren bir sestir. Alt metinde ise tam tersine çarpıcı bir şekilde yalın ve dolaysız, otoriteye hükmeden bir dil kullanımı vardır. İkinci anlatıcı kendini öfkeli, güçlü, kararlı, düşüncelerinden emin, eşinin kusurlarının tamamen farkında olan, kaçırdığı fırsatların bilincinde olan biri olarak göstermektedir. “Pişmanım”, “biliyorum”, “o bir şeytan”, “mutsuzum” gibi söz eylemleri sağlam hüküm bildiren eylemlerdir ve bu tarz bir ses kendine büyük bir güven duymayı gerektirir. Kendini silen duygusal “kadınsı ses”in altında yazarın açıkça belli edemediği otoritenin “erkeksi” dili vardır. Alt metin aynı zamanda yüzeydeki metne de ışık tutmaktadır ve dolayısıyla yüzeydeki ses, bir hile olarak, bir erkeğin gözetleyen bakışları altında bir kadınla iletişim kurma sürecinde kendinden emin olan sesi maskelemek için kullanılan bir karikatür hâline dönüşmektedir. Bu, aynı zamanda “kadın dili” olarak adlandırılan güçsüz biçimin, imkân dahilinde altüst edici –dolayısıyla güçlü– bir araç olarak açığa çıkarılabileceği anlamına gelmektedir.21
Lanser, bu tip sesler arasındaki fark edilmesi güç ama kritik öneme sahip farkları betimlemek için biçimci sınıflandırmaların ötesine geçecek bir poetika gerektiğini vurgulamıştır. Nitekim yapısal açıdan iki ses de –her ne kadar farklı dinleyicilere hitap etseler de– birbirine benzemektedir. Lanser’e göre iki sesi birbirinden ayıran özelliklerin çoğu, anlatıbilim tarafından sistemleştirilmek zorundadır ve bu bağlamda cevaplanması gereken bazı sorular vardır. Mesela “Anlatıcı ne çeşit edimsöz edimlerini üstleniyor ve bunları ‘varlık’ söylemi içerisinde mi yoksa ‘yokluk’ söylemi içerisinde
sonra, feminist anlatıbilimin, anlatının genel prensiplerinin ötesine geçme ve anlatının işleyişini yo-rumlama çabalarını savunmuştur. Ayrıntı için bk. Warhol, “Feminist Narratology”, s. 162.
mi üstleniyor?” sorusu, anlatıda “ton”u tanımlayan ve betimleyen bir teoriye olan büyük ihtiyacı da gündeme getirmektedir.22 Lanser’in örnek olarak kullandığı bu çift sesli metin, Bahtin’in çok seslilik kuramını da akla getirmektedir. Nitekim Lanser de çalışmasında Bahtin’in görüşlerini savunmuş, ayrıca Wayne Booth’un konuyla ilgili görüşlerine de atıf yaparak erkek egemen toplumda kadın olmanın, çift sesi gerekli kıldığını ve dolayısıyla kadınların anlatılarında çok seslilik olduğunu vurgulamıştır.23
Lanser, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız çığır açıcı makalesindeki fikirle-rini daha sonraki çalışmalarında geliştirmeye ve güncellemeye devam etmiştir. Hâlâ üretkenliğini sürdüren araştırmacı, günümüz feminist anlatıbilimine yön vermeye devam etmektedir. Lanser’in olay örgüsüyle ilgili başlatığı tartışma yani kadınların yazdığı metinlerde olay örgülerinin statik olup olmadığı, gelişim görülüp görülmediği meselesi aşağıda değineceğimiz gibi çeşitli araştırmacılar tarafından örnekler ışığında irdelenmektedir. Belki de Lanser’in belirttiği gibi anlatıbilim, olay örgüsü tanımlarını yeniden gözden geçirmek durumundadır. Ayrıca mevcut modellerin bazı kadın yazarların metinlerini ve postmodern anlatıları yeterince betimleyemediği dikkate alındığında, klasik anlatıbilim döneminde benimsenen biçimci ve yapısalcı paradigmaların ötesine geçilmesi gerektiği gerçeği açığa çıkar. Lanser’in anlatıbilime en büyük katkılarından biri, anlatıbiliminin her açıdan sınırlarını genişletmesine ve mevcut kategorilerini daha geniş bir perspektifle yeniden gözden geçirmesine önayak olmasıdır.
Feminist Anlatıbilimin Temel Kavramları ve Temel Yaklaşımlar
1980’li yılların sonlarından itibaren feminist anlatıbilim, anlatı teorisinin önemli bir alt alanı olarak kabul görmüştür. Ancak bununla birlikte eleştirmenlerin farklı noktalara vurgu yapmaları ve terimleri farklı biçimlerde kullanmaları, alanı oldukça karmaşık hâle getirmektedir. Bunlar arasındaki karışıklığı önlemek için feminist anla-tıbilimde yaygın olarak kullanılan şu dört terimi açıklığa kavuşturmak gerekmektedir: cinsiyet (sex), cinsel kimlik (gender), cinsellik (sexuality) ve feminist. Kadın ile erkek arasındaki fark, tipik olarak cinsiyete dayalı bir ayrımı, yani kadın ve erkek bedenini birbirinden ayıran biyolojik özellikleri içermektedir. Dikkat edilirse burada cinsiyet, bireyin mensup olduğu biyolojik kategori olarak değerlendirilmektedir. Bu genellik-le birbiriygenellik-le ilişkili olan “kadın” ve “erkek” terimgenellik-lerini akla getirse de, postmodern feminist teorisyenlerin de dikkat çektiği gibi daha başka olasılıklar da mümkündür, mesela cinsiyet değiştirmiş ya da interseks bireyler gibi. Bunun aksine, cinsel kimlik, kültürel olarak inşa edilmiş niteliklerle ilgili anlamların cinsiyetli bedenlere yüklenmesi
22 age., s. 349. 23 age., s. 349.
ve yüklenen bu niteliklerin neticesinde beklenen davranışları ifade eder. Dolayısıyla cinsel kimlik, kadınsılık ve erkeksilik arasındaki farkların biyolojik niteliklere bağlı olmadığı, ancak belirli bir kültürde kadınsılık ve erkeksilikle ilişkilendirilmiş, toplumsal olarak inşa edilmiş normlar, pratikler, kodlar ve hareketlere bağlıdır. Cinsel kimlik, tarihsel ve kültürel açıdan değişken bir kategori olarak ele alınırken, cinsiyet ise biyo-lojik olarak “verili” bir şey olarak ele alınır. Ancak 1990’lı yıllar ve sonrasında verili ve değişmez bir şey olarak görülen “cinsiyet” anlayışına itirazlar olmuştur. Cinsiyet teorisiyle ilgili araştırmalar yapan Judith Butler, cinsiyetin de toplumsal olarak üre-tilmiş bir inşa olduğunu, yani belirli pratikler ve hareketler vasıtasıyla sürekli olarak yeniden yaratılan bir şey olduğunu vurgulamıştır.24 Kadınsılığın ve erkesiliğin inşa-sında kritik öneme sahip olduğu düşünülen bir diğer kategori de cinselliktir. Edebiyat eleştirisi ve feminist anlatıbilimin bazı alanlarında “cinsel kimlik” terimi “cinsellik” (sexuality) teriminin yerine geçecek şekilde kullanılır, daha doğrusu ikisi de birbirinin yerine kullanılır. Ancak bu iki terimin farklı anlamlar içerdiğini vurgulamakta fayda var: Cinsellik, insanların arzularını ifade etmesine vesile olan cinsel yönelimler ve pratiklerin yanı sıra erotik arzulara da gönderme yapmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki kimlik inşası sürecinde cinsellik, cinsiyet ve cinsel kimlik kategorileriyle birçok açıdan kesişmektedir. Son olarak, niteleyici bir sözcük olarak feminist terimi, ideolojik bir pozisyonu yansıtmak için siyasî bir etiket olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda feminizm, sadece cinsel kimlikle ilgili eşitsizlikleri ortaya koymayı değil, aynı zamanda bunları değiştirmeyi de amaçlayan teorik bir pozisyon ve pratiktir.25
Yukarıda ana hatlarıyla açıklamaya çalıştığımız terimlerin zaman içerisinde, ancak özellikle de son yıllarda büyük ölçüde değiştiğini vurgulamak gerekmektedir. Nitekim bu değişimin sonuçları, feminist anlatıbilimi de etkilemiştir. Feminist anlatıbilim, Batı’da 1960’lı yıllarda başlayan ikinci-dalga şeklinde bilinen feminizmin neticesi olarak ortaya çıkmıştır. İkinci-dalga feminizm, kadınların yaşadığı baskıya ve zulme odaklanmış ve kadınla erkeğin eşit muamele görmesi talebinde bulunmuştur. Bunun akademik açıdan anlatıbilime uygulanması da ikili kategorileri vurgulama eğilimi ve “kadın” ile “erkek” ve anlattıkları hikâyeler arasında farklı yapılar olduğunu varsayma şeklinde kendini göstermiştir. 1990 ve sonrasında ise postmodern cinsel kimlik teorisi üzerinde çalışan araştırmacılar, cinsiyet ile cinsel kimliğin kullanılma biçimlerini yeniden kavramlaştırmaya başlamışlardır. Judith Butler’ın görüşleri, feministleri, cinsel kimliği sabit ve verili bir şey olmaktan ziyade daha çoğul terimlerle
değiş-24 Feminist yaklaşımlarla ilgili dikkate değer çalışmalar yapan Zeynep Direk’in Butler’ın görüşleriyle
ilgili ufuk açıcı değerlendirmeleri için bk. Direk, “Judith Butler: Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Mad-deleşmesi”, s. 67-84.
25 Ayrıntı için bk. Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the Study of Narrative Fiction,
ken bir performans olarak değerlendirmeye sevk etti. Bunun sonucunda da feminist anlatıbilimciler, belirli anlatılarda cinsel kimliğin değişken ya da yerleşik biçimde taşıdığı önemi hesaba katan çeşitli sorular sormaya çalışmış ve ırk, sınıf, cinsellik ya da kültürel bağlam gibi diğer etkili faktörlerle kesişebileceği üzerinde durmuşlardır. Bu çeşitlilikle uyumlu olarak, feminist anlatıbilim de “queer” teorisi, dilbilim ve sömürgecilik-sonrası perspektiflerle işbirliği içerisinde çalışarak bütüncül bir hüviyet kazanmıştır. Son çalışmalar, feminist anlatıbilimin folklor, popüler kültür ve görsel sanatlar ile yakından ilişkili olduğunu göstermiştir.26
Günümüz anlatıbiliminin çeşitlenmesi ve çoğul bir yapıya bürünmesi, feminist anlatıbilimi de etkilemiş ve değişik alanları kapsayacak şekilde genişlemesini sağla-mıştır. Ruth Page, feminist anlatıbilimin dayandığı temel yaklaşımları ve eğilimleri çeşitli başlıklar altında gruplandırmıştır.27 Bunlardan birincisi, psikanalitik teorinin olay örgüsü dinamikleriyle ilgili tespitlerinden faydalanan yaklaşımdır. Bu yaklaşımın temel dayanağı, olay örgüsünün yörüngesinin, “arzu” açısından kavramlaştırılabileceği fikridir. Buradan hareketle, bazı araştırmacılar geleneksel, eylem odaklı olay örgüsü yapısında görülen gerilimin kademeli yükselişi ve onu takip eden düşüşünü “hırsa dayalı erkek olay örgüsü” olarak nitelemiştir. Feminist eleştirmenler ise bu paradig-manın arkasında yatan cinsiyetçi erotizmi açığa çıkarmak için çabalamış ve bunun yerine alternatifler önermişlerdir: Mesela kadınların yazdıkları metinlerin tekrarlayan, döngüsel ya da metnin sonuç kısmına karşı dirençli bir eğilim taşıma gibi klişe özel-liklerinin emzirme, çocuk doğurma ve kadın orgazmı gibi kadınlara ait tecrübelere dayanan arzu dinamikleriyle ilişkilendirildiği alternatifler önermişlerdir. Bunun doğal neticesi ise erkek ve kadın değerlerinden hareketle ortaya konmuş ikili eşleştirmelerdir. Ancak bu tip karşıtlıklar biraz sorunlu bulunmuş ve feminist anlatıbilimin bu dalgası daha sonraki yıllarda eleştirilmiştir. Özcü anlayıştan vazgeçilmesiyle birlikte, cinsel kimliğin toplumsal olarak yapılandırılmış tabiatı idrak edilmiş ve feminist düşüncenin kültürel açıdan ne kadar çeşitlilik arz ettiğiyle ilgili farkındalık artmıştır. Dolayısıyla bu çalışmalar “Avrupa merkezli” olarak nitelendirilmiş ve seçkinci tavırlarından dolayı sorgulanmıştır. Ayrıca bu modellerin istifade ettiği psikanalitik teori de çeşitli açılardan eleştiriye tabi tutulmuştur. Bilhassa cinsel kimliğin erotik arzu ve ölüm itki-siyle çok genel bir biçimde eşleştirilmesi sorgulanmıştır. Bu durum, belirli metinlerde ve bağlamlarda aşikar olan cinsel kimlik, olay örgüsü yapısı ve kültürel durumların kesişimlerine yoğunlaşılmasına vesile olmuştur.28
Page, feminist anlatıbilimin ikinci ve oldukça etkili olan dalgasını, klasik sonrası olarak isimlendirmiştir. Lanser’in yukarıda özetlediğimiz meşhur makalesi bu dalgaya
26 Page, “Gender”, s. 191.
27 Page, “Feminist Narratology”, s. 482. 28 age., s. 482.
yön vermiş ve bu sayede klasik anlatıbilim yeniden gözden geçirilmiştir. Lanser’in de belirttiği gibi anlatıbilim ile feminist teorinin kesişimi, her iki paradigmanın da birbirlerini bilgilendirdiği ve değiştirdiği diyalektik bir ilişki olarak varlığını sürdürecektir. Lanser’in açtığı yol, hem anlatı teorisinin kadınlar tarafından yazılmış metinleri dikkate almasını hem de anlatıbilimin olay ölgüsü, sonuç bölümü, anlatma ve ses, zamanın manipülasyonu, okuyucu tepkisi, odaklanma ve mekânsallaştırma gibi birçok farklı yönünü ve kategorisini gözden geçirmesini sağlamıştır. Yine büyük ölçüde Lanser’in etkisiyle, feminizmin bu döneminde özellikle kadınların yazdıkları metinlerin ayırt edici özellikleri irdelenmiştir. Page’in vurguladığı gibi, teorinin geçirdiği bu dönüşüm günümüz feminist anlatıbili-mindeki güncel yaklaşımlara da etki etmiştir. Özellikle Butler’ın etkisiyle, indirgemeci ve ikili modelin yerini, bireylerin belirli durumlarda icra ettiği cinsel kimliğin çeşitlilik arz eden ve değişken yapısının kabul edildiği modeller almıştır.29
Page, feminist anlatıbilimde etkili olan üçüncü yaklaşımı dilbilim araştırmaları başlığı altında değerlendirmiştir. Lanser’in makalesinde belirtildiği gibi feminist anlatıbilimin önerilerinden biri de kadınların yazdığı anlatıların erkeklerinkinden farklı olup olmadığı ve dolayısıyla ayrı bir gelenek olarak konumlandırılıp konum-landırılamayacağının araştırılmasıdır. İşte “feminist dilbilim” olarak bilinen toplum-dilbilimsel çalışmalar, kadınlarla erkeklerin karşılıklı konuşmaya dayalı anlatılarını30 inceleme alanlarına dâhil ettiler. Feminist anlatıbilimin üçüncü önemli alt dalı olarak görülen feminist dilbilim, çok çeşitli kültürlerden ve bağlamlardan elde edilen verileri incelemiştir. Bunu neticesinde vurgulanan husus şudur: Belirli bağlamlar içerisinde kadınlarla erkeklerin öykü anlatma tarzlarındaki farklı dilbilimsel özellikleri ortaya koyacak veriler mevcuttur. Ancak bu daha çok değerlendirmeyle ilgili kullanımlar, mizah, anlatı dünyalarının yaratılması ve dolaylı anlatımın kullanımı gibi belirli alanlara odaklanılarak yapılmış bir araştırmadır. Her ne kadar bunlar farklılıkla ilgili noktalara işaret etse de, bu çalışmalar soyutlanmış anlatısal özelliklerin “cinsel kimlik” gibi tek bir değişkene basit bir şekilde eşlenmesine karşı uyarıda bulunmaktadırlar. Bunun yerine, bu eğilim, konuşanların anlatısal özellikleri kullanımının icra (performans) açısından değerlendirilebileceği, bu özelliklerin cinsel kimlik açısından “bağlamlaş-tırma belirtileri” işlevi görebileceği ve sınıf, etnisite, cinsellik gibi potansiyel etkilerle karmaşık biçimde etkileşime girebileceğini savunmuştur. Ayrıca bu çalışmalar yerel bağlamlardan hareket etmekte ve belirli bir anlatı tarzıyla ilgili cinsel kimlik temelin-de yapılmış ayrıma dayanan genelleme ve soyutlamalara şüpheyle bakmaktadırlar.31
29 age., s. 483.
30 Burada edebî olmayan anlatılar kastedilmektedir. 31 age., s. 483.
Feminist Yaklaşımların Anlatı Analizine Uygulanması
Feminist anlatıbilimciler, özellikle kültüre ve tarihe vurgu yapmak suretiyle metinlere cinsiyet merkezli yorumlar geliştirirken çoğu zaman anlatıbilimsel analiz ile feminizmin anlayışını birleştirme eğilimi içerisine girmişlerdir. Dolayısıyla anlatı-bilimin geliştirdiği modellerle çelişecek ya da onların yerine geçecek anlatı modelleri önermek yerine mevcut kategorilere yeni kategoriler ya da yeni anlayışlar önermiş ve genel ilkelerin bazı istisnaları olduğuna dikkat çekmişlerdir. Bu bağlamda, feminist anlatıbilimin yaptığı analizler ve uygulamalar, kendilerindeki önceki yapısalcı araş-tırmacılarınkinden çok daha genel bir poetikadan hareket edilerek oluşturulmuştur.32 Lanser’in ortaya koyduğu analiz örnekleriyle birlikte feminist bakış açısıyla anlatı analizi ivme kazanmış ve yukarıda da belirttiğimiz gibi daha önceki öykü ya da içerik odaklı incelemelerin yerini ağırlıklı olarak söylem incelemeleri almıştır. Bu uygulamalara örnek vermek gerekirse, Lanser’den sonra dikkat çeken ilk isim feminist anlatıbilimin öncülerinden olan Robyn Warhol’dur.33 Warhol, Victoria dönemi roman-larında okuyuculara hitap eden kadınsı ve erkeksi yetkili yazar kiplerini mukayese etmiştir. Lanser’in çalışması özellikle kadın yazarlar üzerine odaklanırken, Warhol, anlatıcıların cinsel kimliğini yaratıcılarının (yazarların) cinsiyetinden ayırmıştır. Cinsel kimliğin verili ve sabit bir olgu olmadığına inanan her iki araştırmacı da “kadınsı” ve “erkeksi” anlatı söyleminin kültürel olarak yapılandırılmış durumuna vurgu yapmıştır. Sally Robinson da 1991 yılında çağdaş kadın romancılarla ilgili yaptığı çalışmayla her iki araştırmacının örneğini takip etmiş, cinsel kimliğe öncelikli bir kategori ola-rak yaklaşmamış, ancak onu anlatı içerisinde ve anlatı vasıtasıyla üretilmiş bir sonuç olarak ele almıştır. Warhol’un daha sonraki çalışmaları feminist anlatıbilimi film ve televizyon gibi popüler kültür biçimlerine taşısa da, feminist anlatıbilim esas olarak kadınlar tarafından yazılmış edebî metinlerin incelenmesi üzerinde yoğunlaşmıştır. Son yıllarda yaptıkları incelemelerle dikkat çeken feminist anlatıbilimciler arasında Jane Austen ve Virginia Woolf’un eserlerine odaklanan Kathy Mezei, romanların so-nuç kısımlarını inceleyen Alison Booth, anlatmayla ilgili çalışmalarıyla Alison Case, anlatı sesiyle ilgili dikkat çekici değerlendirmeleriyle Joan D. Peters, çağdaş kadın yazarların eserlerindeki belirsiz cinsel kimliklerin okuyucular tarafından yorumlanma biçimlerine odaklanan Monika Fludernik sayılabilir.34
32 Ayrıntı için bk. Warhol, “Feminist Narratology”, s. 162.
33 Hiç şüphesiz Warhol, Lanser’le birlikte feminist anlatıbilime yön veren dikkate değer araştırmacılardan
biridir. Ancak Phelan ve Rabinowitz, Warhol’un feminist yaklaşımının kapsamını fazla geniş bularak bazı eleştiriler getirmiştir. Bk. Phelan, James ve Peter J. Rabinowitz, “To Robyn Warhol’s Feminist Approach”, s. 187.
Günümüzde klasik eserlerin dışında özellikle modernist ve postmodern kadın yazarların eserleri üzerindeki incelemeler dikkat çekmektedir. Bilindiği gibi modernist döneme kadar kurmaca anlatılarda kadın başkahramana reva görülen son, ölüm ya da evlilikti. Çağdaş kadın yazarlar, kadın karakterleri için alternatif sonlar, özellikle de geleneksel olay örgüsü modellerinin ima ettiği toplumsal sınırlamaları altüst etme eği-limi taşıyan sonlar geliştirmişlerdir. Yakın zamanda yapılmış bir feminist araştırmada, Andrea Gutenberg (2000) çeşitli olay örgüsü modelleri arasındaki farkları ayrıntılı bir şekilde irdelemiştir:35 Romansa dayalı olay örgüsünün (kur yapmaya dayanan olay örgüsü, ayartmaya dayanan olay örgüsü, evliliğe dayanan olay örgüsü), arayışa dayalı olay örgüsünün (toplumsal arayış, ruhsal arayış, gelişime ve değişime dayanan olay örgüsü, cinsel kimlikle yüzleşmeye dayanan olay örgüsü) ve aileyi esas alan olay örgüsünün (nesil olay örgüsü, anne-kız olay örgüsü, kızkardeş olay örgüsü, arkadaşlık olay örgüsü) değişik biçimlerini göstermiştir. Çağdaş kadın yazarların romanlarında, geleneksel olay örgüsü modellerinin aşıldığını ve kendi kararlarını kendi verebilen hür iradeli kadın karakterlerin yer aldığı yeni olay örgüsü modellerinin kullanılmaya başlandığını örneklerle ortaya koymuştur. Mesela Jeanette Winterson’ın Oranges Are
Not The Only Fruit36 (1985) romanı, cinsel kimlikle yüzleşmeye dayanan olay örgüsü kulanılarak yazılmıştır, dolayısıyla kadın başkahramanın evliliğe karşı çıkmasına odaklanır. Olay örgüsü, kadın karakterin lezbiyen kimliğini keşfetmesi ve homoseksüel ilişki arayışı çerçevesinde gelişir.37
Kadın yazarların özellikle postmodern tarzda yazılmış eserleri, feminist anlatı-bilimcilere zengin birer malzeme sunmaktadır. Ruth Page tarafından yapılmış bu tarz bir roman incelemesine değinerek meseleyi somutlaştırmak istiyoruz. Page, Angela Carter’ın The Passion of New Eve (Yeni Havva’nın Tutkusu) romanını feminist ve anlatıbilimsel bir bakış açısıyla incelemiştir. Page’in incelemek için seçtiği kadın yazar ve eser bilinçli bir tercihin sonucudur. Nitekim Page’in de vurguladığı gibi feminist anlatıbilimcilerin oldukça rağbet gösterdiği Angela Carter, “cinsel kimlikle ilgili genel kabülleri altüst eden ve ataerkil mitleri feminist bakış açısıyla yeniden yazan tarzıyla, ayrıca sadece içerik açısından değil biçim açısından da yaratıcı örnekler sunmasıyla” dikkate değer bir kadın yazardır.38 Dolayısıyla feminist ve anlatıbilimsel bakış açısının birlikte ele alınabileceği bir başlangıç noktası oluşturmaktadır. The Passion of New Eve
35 Gutenberg’in çalışması Almanca’dır. Biz Neumann ile Nünning’in İngilizceye aktardığı kısmından
faydalandık. Çalışmanın künyesi için bk. Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the
Study of Narrative Fiction, s. 192.
36 Romanın Türkçe tercümesi için bk. Winterson, Jeanette, Tek Meyve Portakal Değildir, çev. Sevin Okyay,
Sel Yayınları, İstanbul 2015.
37 Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the Study of Narrative Fiction, s. 154-155. 38 Page, “Gender”, s. 192.
romanında biyolojik, toplumsal ve teorik açılardan cinsiyet ve cinsel kimliğin statüsü işlemektedir. Romanda cinsel kimlik kavramının sabit bir şey olmadığı gösterilmek-tedir. İki ana karakterin cinsiyet değiştirdiği romanda cinsel kimliğin istikrarsızlaştı-rıldığı dikkat çekmektedir. Nitekim romanda okuyucunun, iki ana karakterin cinsel kimliğiyle ilgili sabit ve tutarlı bir fikir inşa edemediği görülmektedir, çünkü Carter, cinsel kimlikle ilgili gerçek dünya anlayışlarını altüst etmektedir. İki ana karakterin biyolojik cinsiyetinin bozulması, cinsel kimliğin biyolojik, toplumsal ve psikolojik unsurlarını birbirinden ayırmayı da sağlamaktadır. Cinsel kimlik, sabit bir özellik olmaktan çıkıp çoğul, istikrarsız, değişebilen bir sürece dönüşmekte ve kadın-erkek ayrımı kategorisi bozulmaktadır.39
Page’in romanla ilgili önemli bir tespiti de olay örgüsüyle ilgilidir. Bilindiği gibi kadın yazarların eserlerinin lineer yani doğrusal olmadığı yönünde bir kanı vardır. Ancak Page’in de vurguladığı gibi lineer olmamayı feminist bir özellik olarak nitelen-dirmek biraz iddialı olur, nitekim Carter’ın romanının büyük kısmı lineer bir zaman dizisi takip etmekte, okuyucu da sayfaların bu lineer gidişini takip ederken net bir giriş ve sonuç fikrine sahip olmaktadır. Dolayısıyla metaforik bir şekilde lineer olmamayı cinsel kimlik ideolojisiyle eşleştirmek eleştiriye açıktır. Page’in bu görüşü Richardson gibi anlatıbilimciler tarafından da desteklenmiş, birçok kadın yazarın eserinde dikkate değer bir şekilde lineerlik bulunduğu ortaya konmuştur.40
Page’in olay örgüsüyle ilgili görüşünü paylaşan bir başka çalışma da Margaret Homans tarafından yapılmıştır. Homans, Mary Wollstonecraft’ın The Wrongs of
Wo-man: or, Maria (1798) romanı ile Zora Neale Hurston’ın Their Eyes Were Watching God (1937) romanını olay örgüsü açısından mukayese etmiştir. Homans’a göre ikisi
de kadın yazarlar tarafından yazılmış ve kadın karakterlerin sorunlarını ele olan ro-manlar, tematik açıdan birbirine benzemekle birlikte, yapısal açıdan bazı farklılıklar arz ederler. Birinde lineer bir ilerleme-yapı varken diğerinde tam tersi görülür.41 Do-layısıyla kadınlar tarafından yazılmış anlatılarda mutlaka lineer olmayan bir yapı ve olay örgüsü bulunduğu ya da bulunacağı fikri bu tip analizlerle geçersiz kılınmıştır. “Teori”ye saplanıp kalmak yerine uygulamaya ağırlık vererek mevcut tezlerin geçerli olup olmadığının sağlamasını yapmayı tercih eden feminist anlatıbilim, bu açıdan genel olarak anlatıbilimi besleyecek, revize edecek ve geliştirecek veriler sunmaktadır.
39 age., s. 194. 40 age., s. 200.
Feminist Anlatıbilimde Son Eğilimler
Tıpkı feminist teori gibi, feminist anlatıbilim ya da feminist anlatı teorisi42 de sürekli olarak ilgi alanını genişletmiştir ve genişletmeye devam etmektedir. Kültürel olarak yapılandırılmış cinsel kimliğin anlatı metinlerinin biçimleri ve alımlanması üzerindeki etkisine odaklanarak işe başlayan “feminist anlatıbilim” günümüzde metin analizlerinde cinsel kimliğin yanı sıra ırk, cinsellik, milliyet, sınıf, etnik kökeni de içeren “feminist anlatıbilimler”e evrilmiştir.43 Feminist anlatı analizi, cinsel kimlik, cinsellik ve sınıfla ilgili genel kabul görmüş varsayımların altında yatan ikili kar-şıtlıkları parçalamış, çözmüştür. Warhol’un vurguladığı gibi, “metinde neyin temsil edildiği dışında neyin temsil edilmediği” de önemlidir.44 Feminist edebî ve kültürel eleştiri, metinlerin gerçekliğin kopyaları değil, aksine temsilleri olduğu fikrini esas almaktadır. Dolayısıyla edebî metinlerden çıkarılacak şey, gerçek dünyada durumun nasıl olduğuyla ilgili gerçekler değil, cinsel kimlik baskısına karşı alınan tavırdır. Ancak Warhol’un çok yerinde tespit ettiği gibi edebiyatın gerçek dünya üzerinde etkisi de vardır ve bazı popüler metinler gerçek insanların cinsel kimlikle ilgili varsayımlarını yansıtmakla kalmaz aynı zamanda onları yapılandırmaya çalışabilir. Esasında “gerçek” cinsel kimlik diye bir şey yoktur, maddi pratiklerle okuma pratikleri arasındaki süreç boyunca inşa edilen cinsel kimlik, her zaman ve sadece sanal bir yapılandırma ya da Judith Butler’ın deyimiyle “performans”tır. Warhol’un belirttiği gibi “cinsel kimliğin yapılandırılmasında anlatının rolünü ne kadar fazla kavrarsak, dünyada etkili olan cinsel kimlik normlarının baskıcı biçimlerini değiştirmek yönünde o kadar iyi konumlanırız”.45 Anlatı analizi ve cinsel kimliğin sosyal bilimlerdeki kimlik araştırmalarında son derece etkili olmasının temel sebebi de bireylerin öykü anlatmayı kendilerini tanımlama aracı, kendilerini keşfetme ve dinleyicileriyle uyum ve işbirliğini sağlama yolu olarak
kul-42 “Anlatıbilim” terimi hâlâ birçok insan için tarih ve bağlamla ilgili meselelerle ilgilenmeyen teorik bir
yaklaşım çağrışımı yaptığı için, Robyn Warhol gibi bazı eleştirmenler sahayı isimlendirmek için “femi-nist anlatı teorisi” ya da “Queer ve femi“femi-nist anlatı teorileri” terimlerini kullanmaktadır. Bk. Warhol, “A Feminist Approach to Narrative”, s. 9.
43 Bu evrilme, feminist anlatıbilimi bağlamcı yaklaşımlar bünyesinde önemli bir araştırma alanı hâline
dönüştürmüştür. Feminist ya da cinsiyet merkezli yaklaşımlar, kurgusal anlatıların sadece kültürel olarak öteden beri varolan cinsiyet kavramlarından etkilenmediğini, ayrıca onların yapılandırılmasına bizzat katkı sunduğunu da vurgulamıştır. Dolayısıyla günümüzde feminist ve cinsiyet merkezli yaklaşımlar, sistematik olarak kurmaca anlatıyı toplumsal pratikler, normlar ve ideolojilerle ilişkilendirme ve cin-siyetle ilişkili kültürel faktörlerin anlatının biçimsel özellikleri üzerindeki etkisini mercek altına alma eğilimi göstermektedir. Ayrıntı için bk. Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the
Study of Narrative Fiction, s. 153.
44 Warhol, “A Feminist Approach to Narrative”, s. 13. 45 age., s. 13.
lanma biçimlerini anlamaya imkân sağlamasıdır. Bu tarz araştırmalar, özellikle cinsel kimlik ile anlatısal özellikler arasındaki ilişkinin dinamik olarak anlaşılması gerektiğini ve belirli bağlamlarda anlatıları üreten ve yorumlayanlar tarafından ortaklaşa şekilde yapılandırıldıklarını (ve yeniden yapılandırıldıklarını) vurgulamaktadır.46
Klasik anlatıbilimin erkek merkezli metinlerini ve modellerini eleştiren ve ana akım içerisinde yer almayan metinleri inceleme konusu ederek anlatı analizinin uf-kunu genişleten feminist anlatıbilim, günümüzde özellikle retorik ve anti-mimetik yaklaşımlarla birçok ortak nokta içermektedir. James Phelan ve Peter J. Rabinowitz gibi retorik odaklı çalışan anlatı teorisyenlerine göre cinsel kimlik, cinsellik, ırk ya da sınıfla ilgili düşünce ve değerlendirmeler, bir kişi bir anlatı metnini alıp okuduğu zaman gerçekleşen hakiki bir bildirişimin neticesinde ortaya çıkar. Feminist anlatıbilim, bu bildirişimi verili bir şey olarak alır ancak toplumsal-tarihsel bağlamı dikkate alarak analiz eder. Anti-mimetik anlatı teorisi de verimli bir şekilde feminist yaklaşımla örtü-şebilir. Birçok modern ve postmodern deneysel anlatı, tematik olarak cinsel kimlik ve cinsellikle ilişkilidir ve bunlar geleneksel (realist) yazı yazma eylemini alt-üst ederler. Dolayısıyla feminist anlatıbilimciler bu tip metinleri analiz ederken anti-mimetik anlatı teorisine müracaat etmek durumundadır.47
Günümüzde feminist anlatıbilim etkili ya da ilişkili olduğu bir başka alan da medya anlatılarının feminist perspektiften analizidir. Bu tip incelemeler daha çok eleştirel söylem analizine dayanmakla birlikte biçim, içerik ve ideoloji arasındaki ilişkileri sorgulamak için (odaklanma, değerlendirme, karakterleştirme gibi) anlatı-bilimden faydalanmaktadırlar. Bunlar hem kadın ve erkek gruplarının temsilindeki farklılıklara dikkat çeker hem de bu anlatısal temsillerin kökenleri ve sosyopolitik sonuçlarıyla ilgilenirler. Mesela bu konu üzerinde çalışan araştırmacılara göre kadınların nesneleştirilmesi (onları odaklanan olarak inşa etmek) medyanın erkeksi gündeminin yansıtılması ve savunulması olarak anlaşılabilir ve bu durum kadınları olumsuz etki-leyen cinsiyetleştirilmiş şablonlar üretilmesine yol açar.48 Sonuç olarak bu konu geniş bir araştırma alanının konusudur ve birçok noktada medya araştırmaları ve söylem analizi araştırmalarıyla kesişmektedir. Yine bu konuyla ilişkili olarak feminizm ile anlatı teorisinin kesişiminin etkili olduğu bir başka alan da feminist film teorisidir. Feminist film teorisi, anlatı teorisinin yanı sıra göstergebilim ve psikanalitikten de bolca faydalanmaktadır.49
Sonuç olarak feminist anlatıbilimdeki son eğilimleri özetleyecek olursak, ilk söylenmesi gereken şey, günümüzde feminist anlatıbilimin, kadınların anlatılarının
46 Page, “Feminist Narratology”, s. 483.
47 Warhol, “A Feminist Approach to Narrative”, s. 10-11.
48 Bu tip çalışmalarda reklamlar, dergi ve gazete yazıları, haber metinleri, web sayfaları vb. incelenir. 49 Ayrıntı için bk. Page, “Feminist Narratology”, s. 483-484.
erkeklerin anlatılarından farklı olduğu varsayımından ziyade cinsel kimlik ile anlatı arasındaki değişken ilişkileri kabullenme çabasında olduğudur. Cinsel kimliğin her anlatısal özellik ya da etki açısından temel bir açıklama olacağı varsayımı yerine, feminist anlatıbilimciler artık cinsel kimliğin bizzat kendisinin birçok faktörle ilişkili olduğunu algılamaya başlamışlardır. Dolayısıyla ırk, tarihsel bağlam, sınıf vb. etkenler ve kültürel boyut önem kazanmıştır. Nitekim feminist teoriyi farklı kılan şey, cinsel kimlik, cinsellik, sınıf ve diğer açılardan önemli ve tarihsel temele dayanan farklılıkları araştırmasının merkezine yerleştirmesidir. Hiç şüphesiz feminist anlatıbilim diğer di-siplinlerle işbirliği yaparak genişlemeye, evrilmeye ve çeşitlenmeye devam edecektir.50
Sonuç
Yukarıda da değindiğimiz gibi ortaya çıktığı dönemden bugüne feminist anlatı-bilimin geçirdiği evrim dikkate değerdir. Günümüzde kapsamı oldukça genişleyen ve birçok alanla ilişkilendirilen feminist anlatıbilim, ülkemizde de kadın çalışmalarının ve cinsiyet araştırmalarının yaygınlaşmasıyla birlikte dikkat çekmeye başlamıştır. Ancak çalışmaların daha çok teorik boyutla sınırlı kaldığı, feminist yaklaşımlar kullanılarak yapılan anlatı analizlerinin sayısının oldukça az olduğu göze çarpmaktadır. Bu konuda özellikle Türk edebiyatı araştırmacılarına büyük iş düşmektedir. Son derece nitelikli ve yaratıcı kadın yazarları bünyesinde barındırması açısından şanslı olan Türk edebiyatı, bu şansı bilimsel çalışmalarla taçlandırmalıdır. Özellikle postmodern ya da anti-mi-metik teknikleri ustaca ve son derece yaratıcı biçimde kullanan kadın yazarlarımız, aynı ustalıkla yapılmış analizleri hak etmektedir. Bu bağlamda Türk edebiyatında feminist anlatıbilimin perspektifiyle yapılacak çalışmalar arasında kadın yazarların olay örgüsünü kurgulama biçimi, karakterleştirme, zaman-mekân tercihleri, bakış açısı, anlatıcı vb. açısından ortak özellikler taşıyıp taşımadıkları, eserlerinde cinsel kimliğin nasıl ve hangi vasıtalarla temsil edildiği gibi meseleler irdelenmelidir. Ayrıca edebiyat tarihi açısından kadın yazarlarımızın yazı yazma biçimlerinin ve kullandıkları anlatı tekniklerinin geçmişten günümüze nasıl bir evrim geçirdiğinin ortaya konması da sahaya büyük katkı sağlayacaktır.
KAYNAKLAR
Dervişcemaloğlu, Bahar, Anlatıbilime Giriş, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2014.
Direk, Zeynep, “Judith Butler: Toplumsal Cinsiyet ve Bedenin Maddeleşmesi”, Cinsiyetli Olmak: Sosyal Bilimlere Feminist Bakışlar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 4. Baskı, 2014. Homans, Margaret, “Feminist Fictions and Feminist Theories of Narrative”, Narrative, Vol. 2,
No. 1, Jan. 1994, s. 3-16.
Lanser, “Toward a Feminist Narratology”, Style, Vol. 20, No. 3, Fall 1986, s. 341-363. , Susan, Fictions of Authority, Cornell University Press, 1992.
Neumann, Birgit ve Ansgar Nünning, An Introduction to the Study of Narrative Fiction, Klett Lerntraining GmbH, 2008.
Page, “Feminist Narratology”, Encyclopedia of Language and Linguistics, Keith Brown (Ed.), Elsevier: Oxford, 2006, s. 482-484.
, Ruth, “Gender”, The Cambridge Companion to Narrative, David Herman (Ed.), Camb-ridge University Press, 2007.
Phelan, James ve Peter J. Rabinowitz, “To Robyn Warhol’s Feminist Approach”, David Her-man, James Phelan, Peter J. Rabinowitz, Brian Richardson, Robyn Warhol, The Ohio State University Press, Columbus, 2012.
Warhol, Robyn, “A Feminist Approach to Narrative”, Narrative Theory: Core Concepts and Critical Debates, David Herman, James Phelan, Peter J. Rabinowitz, Brian Richardson, Robyn Warhol, The Ohio State University Press, Columbus, 2012.
, “Feminist Narratology”, Routledge Encyclopedia of Narrative Theory, David Herman, Marie-Laure Ryan, Manfred Jahn (Ed.), Routledge, 2008.