entellektüel bakış
Şahin ALPAY - Nilüfer KUYAŞ Fax: (212) 505 62 55Orhan Pamuk, Alman Yayıncılar Birliği Barış Ödülü’nü alan Yaşar Kem al’i selamlıyor
Saf şairin destanı
Orhan PAMUK _______ ________
L
isedeyken kitaplarınıokumakla övünürdüm, şimdiyse arkadaşı olmakla. İnsan kendinden otuz yaş büyük ve bambaşka bir alemden gelen biriyle nasıl arkadaş olabilir?Ben Cumhuriyet’in nimetlerinden yararlanmış, Batılılaşmış İstanbullu bir aileden geliyorum. Yaşar Kemal ise devletin sert davrandığı, ağaların ve doğanın hırpaladığı Güney Anadolu'dan...
Bizi birbirimize yakınlaştıran şey, benim onun kitaplarına, hayatına duyduğum hayranlık kadar, Türkiye’de yazar olmanın koşullan: Yazarlara, kültüre şiddet uygulamayı alışkanlık edinmiş bir devlet, yoğun ve akılsız bir siyasi milliyetçilik ve dinin ve siyasetin talepleri arasında soluk almaya çalışan küçük bir edebiyat dünyası...
Devletin insan haklanna, yazarlara, yayımcılara yönelik acımasız
baskılarından birine karşı çıkmak için, çoğunlukla onun önerisiyle, bir araya geldikten, sesimizi duyurmaya çalıştıktan sonra gittiğimiz bir Kumkapı lokantasında Yaşar Kemal, romanlarında konu ettiği Çukurova’yı altı saat hiç durmadan anlatabilir.
Altı saat boyunca anlattıklarının üzerimde bıraktığı etki, lisede kitaplarım okurken duyduklarımla ajmıdır: Anlattığı hikayelerin, bütün o yoksul köylülerin, inatçı çocukların, öfkeli ağaların, direnen anaların, eşkiyalann ve katillerin, karşımda duran Yaşar Kemal’in heybetli gövdesi kadar yakın ve gerçek olduğunu hissederim.
Daha “gerçek” insanlar
Beni yapan şehir kültürünün kişiliğimin ve hayatınım bir kısmım körelttiği
düşüncesi, Yaşar Kemal’i dinlerken ve okurken içimde bir pişmanlık olarak belirir. Orada, uzaklarda Yaşar Kemal’in öfkeye yaklaşan bir sevgi ve coşkuyla anlattığı doğarım içinde, benden çok daha “gerçek” insanlar yaşar.
Yaşar Kemal’in çok yalandan gözlediği, kuşuna, böceğine, bütün renklerine ve ruh hallerine özel ilgi gösterdiği doğanın, kitaplarında bütün zenginliğiyle ve inançla anlatılması bu gerçeklik duygusunu kuvvetlendirir.
Yaşar Kemal’in romanlarının okurda yaptığı etki, geride kalmış vahşi hayat şartlarına, her şeyin daha “gerçek” gözüktüğü kırsal
hayata hem bir özlem, * hem de
sertliğinden ve
Türkiye'nin bugün dünyada en tanınan iki büyük romancısı, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk. İki ayrı kuşak, iki ayrı imgelem dünyası; ama ortak bir edebiyat ve özgürlük tutkusu onları birleştiriyor. Yaşar Kemal’in bu hafta sonu Batı kültür dünyasının en büyük ödüjlerinden biri olan Alman Yayıncılar ve Kitapçılar Birliği Barış Ödülü’nü Frankfurt’ta yapılacak bir törenle alacak olması vesilesiyle,
Frankfurter Rundschau gazetesi Orhan Pamuk’u bir övgü yazısı yazması için davet etti. Aynı yazı İsveç’te Dagens Nyheter, İsviçre’de Basel Zeitung, Avusturya’da Standard gazetelerinde yayınlanıyor. Ve tabii Türkiye’de Milliyet’te. Biz de Yaşar Kemal ustayı kutluyor ve Orhan Pamuk’un yazısını Entellektüel Bakış’ta yayınlamaktan mutluluk duyuyoruz.
DOĞA
sevgisi,
insanın temel
çatışmalarını
en yalın haliyle
yakalama
isteği ve
şiddeti bir
kötülükten çok
bir mecburiyet
olarak
görmesiyle
Yaşar Kemal
bizlere şehir
hayatının
efsaneleri
öldürdüğünü
söylemektedir.
Bu tutumuyla
Schiller’in
tarifini yaptığı
saf şaire
benzer.
haksızlığından ötürü bir öfkedir. Çelişkili bu iki duygunun, özlemin ve öfkenin ikilemi, Yaşar Kemal’in
romanlarını oluşturan bir başka çelişkiye, zamandışı destansılıkla, gerçekçi
aynntıcılığm ikilemine de denk düşer. En çok sevilen romanı İnce Memet birbirlerini besleyen bu karşıtlıklarla yapılmıştır. Bu sürükleyici, eğlenceli kitap bir yandan yüzyılın ilk çeyreğinde
Anadolu’nun güneyindeki dağlarda, devletin ve ağaların baskısına ve doğarım çetin şartlarına karşı yaşama savaşı veren köylülerin hayatım, aralarından çıkan bir
eşkiyanın hikayesiyle birlikte, son derece gerçekçi
ayrıntılarla verirken, diğer yandan da,
dünyanın her yerindeki çaresiz köylülüğün ortak düşü kurtancı bir eşkiya efsanesini yeniden başarıyla canlandırır. Bütün renkleri, aynntılan ve topografyasıyla gerçekçi bir şekilde gözlemlenen doğa, diğer Yaşar Kemal romanlarında olduğu gibi, şehirli okur için, inşam arındıran, romantik hayallere çağıran, vahşi ama saf bir
yerdir.
İnsan ilişkilerinin şiddeti, ağaların ve devletin baskısı, okuru ahlakçı bir
başkaldırıya çağırırken, sonraki romanlarda psikolojinin inceliklerinin yerini ağır ağır almaya başlayan şiddet, doğadaki yozlaşmaya eşlik eder.
Doğa sevgisi, insanın temel çatışmalarım en yalın haliyle yakalama isteği ve şiddeti bir kötülükten çok bir mecburiyet olarak görmesiyle Yaşar Kemal bizlere şehir hayatının efsaneleri öldürdüğünü söylemektedir.
Bu kayıp destansı hayatın çok da fazla
uzaklarda olmadığım bize hatırlatmak için romanlarını yazmaktadır sanki. Bu tutumuyla Schiller'in Saf ve Duygusal Şiir Üzerine adlı kitabında tarifim yaptığı saf şaire benzer.
Saf şair doğayla öyle bir uyum içersindedir, doğa ile sanki öyle bir bütünleşmiştir ki, duygusal şair gibi gücünü bu bütünlüğü aramakla tüketmez hiç. Hikayelerini kendi duygularınım
BİZİ
birbirimize
yakınlaştıran şey,
benim onun
kitaplarına, hayatına
duyduğum hayranlık
kadar, Türkiye’de
yazar olmanın
koşulları: Yazarlara,
kültüre şiddet
uygulamayı alışkanlık
edinmiş bir devlet ve
siyasetin talepleri
arasında soluk
almaya çalışan küçük
bir edebiyat
dünyası...
etkisinde hiç kalmadan ve nasıl söylediği üzerinde de hiç durmadan söyleyiverir, işte tam bu nedenlerden, hikayesi şeylerin özüne işler.
Şehir hayatının, modernliğin karmaşalarıyla huzursuz bizlerin hayranlık ve özlem duyduğumuz bu çocuksuluğun günümüzde bir bedeli, Yaşar Kemal’in romanlarında bir karşılık vermeye çalıştığı sorunları var elbette.
Efsanelerin, modem h ay ata günlük aynntılan içine girdikçe inandıncılıklannı ve etkileme güçlerini yitirdiklerim bilir Yaşar Kemal. Bu yüzden içten bir sevgiyle bağlandığı önemli kahramalannı şehirlere hiç uğratmaz.
Kır hayatının simgesel yanlarım vurgulayan başka bazı romancılarda, sözgelimi Thomas Hardy’de doğa, şehir jıayatı ile zıtlığıyla anlam kazanırken, Yaşar Kemal’in en iyi romanlarında şehir hayatının ya da modernliğin herhangi bir izi hiç gözükmez.
Anadolu’da insanlığın sesi
Bu da bizi, Yaşar Kemal’in özellikle ilk romanlarında mükemmel bir karşılık bulduğu ve bütün eserinin sordurttuğu asıl soruna getirir. Bütün karmaşasıyla modernliğin bir ürünü olan roman sanatı, modem öncesi hayatı anlatmaya
giriştiğinde antropolojik ya da folklorik olmaktan nasıl kurtulabilir?
Daha önemli sorun: Romanın seslendiği okur ile, hikayesini anlattığı
kahramanlara! bilinçleri ve manevi dünyalan arasındaki uzaklık nasıl aşılacaktır? Yazar kimin tarafindadır; modem okurun mu, heyecanla anlattığı modern öncesi h ay ata mı?
Yaşar Kemal’in eseri diriliğini, başarısını ve sonraki yıllardaki zorluklarını bu ikilemden alır hep. Bir yandan Stendhal’den Steinbeck’e gerçekçi romanın bütün anlatım usûllerinden yararlanırken, diğer yandan hikayelerinin ruhsal merkezini içlerinden çıktığı ve gerçek bir sevgi ve coşkuyla anlattığı Güney Anadolu köylülerinin hayatının
tam ortasına yerleştirir. Bu yüzden, bütün o destan tutkusuna, geniş freskler çizme, kaim romanlar yazma isteğine rağmen. Yaşar Kemal asıl başarısını yokluk koşullan içerisindeki kahramanların en yalın istekleri, en basit insanlık hallerini
anlatırken ortaya koyar. Birbirlerini kıskanan yoksul komşular, annesinin öfkesiyle kansınm sevgisi arasında kalan kırılgan bir erkek, geçmiş güzel anılar gibi düşlenen güzel atlar, annesiyle çatışan çocuk, öfkesini doğaya, böceklere açabilen bir ihtiyar, kendi yalanlanna kendileri inananların kırılganlığı, boynu bükük ve kederli olanların bakışlara..
Yaşar Kemal bunları görür ve şaşırtıcı bir hünerle bir anda ve kolayca eski efsanelere bağlayıverir. O zaman, bu büjoık yazarın sesiyle dile gelenin yalnız Anadolu köylüsü değil, bütün insanlık olduğunu sezen okur, o eski dünyanın bitmesinin, efsanelerin artık
işitilmemesinin acısını duyar.