1 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1
TÜKETİM TOPLUMU
Şubat 2021
►Tüketim Toplumuna
Farklı Bakışlar
►
Güzellik, post-truth mudur?
►Blade Runner
Ne Anlatıyor?
►
Romero
Zombiler-inin Tüketim Çılgınlığı
PROF. DR. HÜSEYİN ÇELİK - DOÇ. DR. AYBİKE SERTTAŞ - DOÇ. DR. HASAN GÜRKAN ARAŞTIRMA GÖR. TUGAY SARIKAYA - SAİME S. ÖZGÜL - YAREN KALKAN - ENES ALUÇ MELİSSA FEZA KATLAR - DİLARA NUR OKA - İLAYDA MARANGÖZ -ENES DİLLİ - SEVGİ BAŞAR
2 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 3 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 3 2
EMEĞİ GEÇENLER
ADRESLER
EDİTÖR
TASARIM
GRAFİK TASARIM
MEDYALAB HAK.
AYBİKE SERTTAŞ ENES ALUÇ ENES ALUÇMedyaLab dergisi Aylık yayınlanan bir dergidir. Bu dergi basın meslek ilkelerine uymayı taahhüt eder. MedyaLab dergisinin içeriği, tama-men ya da bölümler halinde dergi yönetiminden ve yazarlardan izin alınmaksızın kullanılamaz.
[email protected] website/med.istinye.edu.tr youtube/isümed
twitter/isümedya
PROF.DR.HÜSEYİN ÇELİK DOÇ. DR. AYBİKE SERTTAŞ DOÇ. DR. HASAN GÜRKAN
ARAŞTIRMA GÖREVLİSİ TUGAY SARIKAYA STÜDYO SORUMLUSU YAREN KALKAN
STÜDYO PRODÜKSİYON SORUMLUSU ENES ALUÇ İLAYDA MARANGÖZ
MELİSSA FEZA KATLAR DİLARA NUR OKA ENES DİLLİ
SEVGİ BAŞAR
KLİNİK PSİKOLOG SAİME S. ÖZGÜL
İÇİNDEKİLER
Koronavirüs Salgınının Sonuçları
Göç ve Arkandan Gelen Şehir:
Bir Sarı Mercedes Öyküsü
Küreselleşme, Göç ve Kültürlerin
Yersiz
Yurtsuzlaşması-Filistin’den Türkiye’ye Uzanan Bir Göç
Öyküsü
Göç ve Medya İlişkisi
Makedon Türkleri: Bayrak Nerede
Biz Orada Yaşayacağız.
Hoşça Kal Demek, Ölmekten De
Zordu: For Sama
Göç Psikolojisi
Göçün Mutlulukla Bir İlgisi Var.
04
14
24
30
08
19
26
32
33
Değerli Okuyucu,
Medya Çalışmaları Uygulama ve Araştırma
Merkezi (İSÜMED) bünyesinde hazırlanan
MedyaLab’ın, Göç temalı yeni sayısıyla
karşınızdayız.
Bu sayıda göç konusunu geniş bir
pers-pektiften incelemeye çalıştık. Gerek
der-gi grubu toplantımızda gerekse sonraki
süreçlerde göçün toplumumuzda pek
çok ailenin kırılma noktasında yer alan
öykülerin içinde olduğunu gördük. Bu
topraklarda insanın kendi içinde yaşadığı
yolculuktan, şehirden şehire, hatta yurt
dışına olmak üzere o kadar çok göç anlatısı
var ki.
Bu sayıda bu anlatılardan yola çıkarak
yapılmış röportajlar, göç temalı sinema
filmleri, biyo-iktidar, pandemi ve göç
il-işkisini inceleyen bir makale, Fikrimin İnce
Gülü romanı eşliğinde sarı Mercedes’in
yolculuğu başta olmak üzere çok çeşitli
yazılar bulabilirsiniz. Ayrıca yine qr kod
kullanarak izleyebileceğiniz video
röportajlarımız da var.
Katkıda bulunan tüm öğretim üyesi ve
öğrencilerimize, ayrıca İSÜMED ekibine
teşekkürlerimi iletiyorum. İçeriğin konuyla
ilgilenenlere, alanda çalışanlara ve kamuya
yararlı olması dileğiyle.
Doç. Dr. Aybike Serttaş
Medya Çalışmaları Uygulama ve
Araştırma Merkezi Müdürü
Gözlerindeki Hikaye
34
Göçmen Kadınların Platformu
36
Hiçbir Yere Ait Değilim (z) : Ama Hala
4 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 5 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
5 4
sunulan bu biyo-politik ve biyo-ikti-dar dayatmalar zamanla kendiliğin-den insanlara aşılanmakta ve bunlar zamanla normalleştirilir.
Foucault, biyo-politik ka-vramında, modernitenin kurucu özelliklerinden birini yakalar. Böylece tüm modern iktidarlarda, bu iktidara esin kaynağı olan ide-olojilere ve bunların siyasi rejimlerin doğasına göre farklılaşan biçimlerde mevcut hale gelir. Etnik temizlikler ve devlet soykırımları biyo-politik-tir, ayrıca demografik politikalar-da, güç akışların düzenlenmesi de tümörlerin engellenmesi de, kürtajı sınırlayan yasalar da, sportif etkin-liklerin teşvik edilmesi de, salgın sırasında maske takma uygulaması da biyo-politiktir.71
Bir iktidar, devlet tarafından cisimleştirilen ve yasayla düzen-lenen iktidarın klasik modelinden farklı olarak, toplumu istila eder ve bizatihi hayatın dokusuna nüfuz eder. Devlet, egemen iktidar olarak yetkisini, temsil ettiği, bireysel ve kolektif özgürlük alanlarının sınır-larını belirleyerek, hak ve ödevler verdiği halktan alan meşru güce sahiptir. Oysa biyo-iktidar, bir zor aygıtı değil, hayatın kişisel olma-yan araçlarla, yönetsel pratiklerle ve genellikle yazılı olmayan kurallarla yönetiminin yaygın bir mekaniz-masıdır.
Georgia Agamben’e göre, Ko-ronavirüs salgını sırasında politika hızlı bir şekilde harekete geçmiş ve çeşitli önlemler alınmıştır. Bu kara-rlar; herhangi bir bireyin etkilenen belediyeyi ya da bölgeyi terk etme-sinin yasaklanması, dışarıdan her-hangi bir kişinin etkilenen belediye ya da bölgeye girmesini engellen-mesi, kültür, eğlence, spor faali-yetlerine ve kamuyu açık alanlar, kapalı mekanlar dahil olmak üzere toplantılara izin verilmemesi, ana okulları, çocuk bakımı hizmeti
ku-7 Foucault, M. (2015). Hapishane-lerin Doğuşu, Ankara: İmge, s.: 185. 8 Agamben, G. (2020). “Covid-19 Tarıtşmalarına Ait Yazılar” İçinde, Çivisi Çıkan Dünya, Der. Erkan Ünal, İstanbul: Runik, s.: 11-12.
rumların ve okulların uzaktan eğit-im haricinde yüksekokul öğreneğit-im faaliyetleri ve meslek kurslarının katılımının sonlanması, müzelerin kapatılması, tüm kamusal muay-enelerini askıya alınması, enfeksi-yon vakalarına yakın teması olan bireylere karantina önerilerinin alınması gibi kararlardır8. Devletin
kontrol ve düzenleme faaliyetler-inde ek unsurlar ve şartlar ile uy-gulamalar getirmesi dikkat çek-mektedir. Böylece devletin halk üzerindeki egemenliği daha çok kolaylaşmış, meşru ve olağan hale dönüşmüştür.
Koronavirüs salgını sırasın-da devletlerin uyguladığı yöntem-lerle ve iktidar ilişkilerinden oluşan yöntemlerle sistemin sağlamlaştır-ması amaçlanmıştır. İnsanlara en çok da evlerinden çıkamayanlara, olumsuz sağlık koşulları altında olanlara, yaşlılar ve engellilere, devlet gücünü güçlü bu şekilde göstermiştir. Böylece bedenlerin ve nüfus üzerinden tam bir söz söyleme şansını kazanan dev-let, iktidarını sağlamlaştırmıştır. Çünkü devlet, kimin evde kalacağı ve kimin dışarı çıkacağıyla ilgili kuralları koymuş, sınır kapılarında kontrol usullerini belirlemiş, ul-aşım hatlarındaki düzenlemeleri yapmış ve sokağa çıkma yasakları gibi uygulamaları gerçekleştirir. Sosyal hegemonyayla, olması gereken ile yaşanması gereken ar-asında devletin yaptığı ayrım dik-kat çekmektedir.
Žižek’e göre, hem alterna-tif sağ hem de sahte sol salgının tüm gerçekliğini kabul etmeyi reddetmekte ve onu indirgemeci bir sosyal inşacılık üzerinden su-landırır. ABD’nin Eski Başkanı D. Trump’ın bu salgını kendi lehine çevirip, 2020 yılının Kasım ayın-da yapılmış olan seçimi kazanmayı amaçlamıştır. Trump, bu salgının demokratlar ile Çin’in oyunu old-uğunu iddia etmiştir92. ABD’de
2020 yılının Kasım ayında yapılan başkanlık seçimi sonrasında ABD’de aşırı milliyetçiler, seçimin
9 Žižek, S. (2020). “Gözetlemek Cezalandırmak mı? Evet, Lütfen!”, İçinde, Çivisi Çıkan Dünya, Der. Erkan Ünal, İstanbul: Runik, s.: 19.
hileli olduğu, demokratların Çin ile hareket ettikleri iddiasıyla ABD Kongresini işgal etmişler ve bir süre bu alanda protestolarını sürdürmüşlerdir. Bu olayların salgın sırasında yaşanması dik-kat çekicidir. Salgın nedeniyle biyo-iktidarın fazlasıyla hissedil-mesi, insanları rasyonel olarak hareket etmemesine yol açar.
Koronavirüs nedeniyle gündelik hayatta birçok şey değişmiştir. Birincisi insanlar sa-dece evlerine kalabilmeyi öğren-mişlerdir. Ev aktiviteleri, sosyal aktivitelerin önüne geçmiştir. İnsanlar sosyal aktivitelerini, çeşitli iletişim kanallarıyla yap-maya başlamışlardır. Günümüzde teknoloji, ikiden fazla grupla görüntülü ve sesli görüşmel-ere imkân vermektedir. Aslında teknoloji hiçbir zaman saf ileti sağlamamaktadır. Yani aracın izin verdiği ölçüde iletişim kurabil-mektedir. Böylece aracın özel-liklerini içine katmak suretiyle ve aracının biçimlendirdiği şekilde bir iletişim yapılmaktadır. Bilgisa-yar ve iletişim teknolojilerinin birlikteliğinde oluşan yeni medya biçimi ortaya çıkmıştır. Aslında teknolojik imkânlar, insanların etkili gözetlenmesini ve kontrol edilmesini sağlayan araçlardır.
Bu yeni oluşumların hiçbi-ri insan ilişkilehiçbi-riyle değil, sosyal yaşamı bir kenara koymak sure-tiyle yapılabilmektedir. Salgın döneminde ise sosyal yaşamın yerine geçmek için bir alıştırma işlemi yapıldığı görülmektedir. En uygun ve geniş antrenman alanı bu salgın sırasında icra edilmiştir. Dükkânların yerine e-dükkân-lardan alışveriş yapılmıştır. Bu sayede uzaktan sipariş verme biçimiyle ödemeler yapılmış ve zamandan tasarruf edilir.
KORONAVİRÜS SALGINININ TÜRKİYE’DE YANSIMALARI
Koronavirüs nedeniyle gündelik hayatta birçok şey değişmiştir. Birincisi insanlar sadece evlerine kalabilmeyi
S O S Y A L İ Z A L A S Y O N V E M E D Y A
P R O F. D R . H Ü S E Y İ N Ç E L İ K1
1 Prof. Dr. Nişantaşı Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Öğretim Üyesi
2 Biyo-siyaset: Büyük gruplar, kalabalıklar, nüfus üstünde iktidar. Modern iktidar, hukukî form içindeki biyo-iktidardır. Nüfus üstünde iktidar demek, iktidarın artık doğum, ölüm, nüfus artışı ve sağlıkla ilgilenmesidir. Hukukî iktidar öldürme ya da hayatta bırakma hakkına sahipken biyo-iktidar “yaşatmak” için düzenekler kurar (Topuzkanamış, 2019, s. 1835).
3 Topuzkanamış, E. (2019). “Foucault’nun Düşüncesinde Hukuk ve İktidar”, D.E.Ü. Hukuk Fakültesi Dergisi, Prof. Dr. Durmuş TEZCAN’a Armağan, C.21, Özel S., 2019, s. 1833-1850, https://hukuk.deu.edu.tr/wp-content/uploads/2019/09/ENGIN-TOPUZKANAMIS.pdf, s.: 1835.
4 A.G.E,s.:1835.
5 Foucault, M. (2015). Hapishanelerin Doğuşu, Ankara: İmge, s.: 185.
6 Demetri, F. (2020). “Biopolitics and Coronavirus, or Don’t Forget Foucault”, https:// www.nakedpunch.com/ articles/ 306, 21.032020.
KORONAVİRÜS
SALGINININ SONUÇLARI:
SOSYAL İZOLASYON
VE MEDYA
1
1 2020 yılının başlarında dün-yanın neredeyse tamamında Ko-ronavirüs salgını başladı. Bu salgın milyonlarca insanın ölmesine neden oldu. Çin’den dünyanın her tarafı-na yayılan bu virüsün yayılımı 2021 yılının Nisan ayında hala etkilerini sürdürüyor. Salgının bu denli yayıl-masının ana nedeni küreselleşme yani insanın, malların ve hizmetlerin birbirine çok fazla yakınlaşmasıdır. İnsanlar günümüzde birbirleriyle geçen yüzyıllar ile kıyaslandığında daha fazla ilişkili hale geldi. Bu il-işki, iki alan sayesinde gerçekleşti. Birincisi ticaret, ikincisi ise turizm faaliyetleridir. Ayrıca salgının hızla artmasının bir diğer sebebi de aşırı şehirleşmedir. Dünya genelindeki nüfus hareketleri ve savaşlar ned-eniyle insanların göç etmeleri de bu olumsuz durumların, yani salgınların oluşmasını tetikledi.Koronavirüs salgını, insanların hareketliliğini durdurmaya başladı. Artık insanlar dışarda kalmamalı, diğer insanlarla bir araya gelmemeli ve birbirlerine temas etmemelidirl-er. İnsanlar evlerinden çıkmamalı ve evlerinde kalmalı, salgının yayılması önlenmelidir. Böylece insanların ayrıştırılması uygulaması başlamış ve insanlar için bir sosyal izolasyon hali oluştu. Bu mekanizmanın etkili
bir biçimde uygulanabilmesi için medya aktarma kayışı, iletişim vasıtası olarak vazife gördü. Tüm bu uygulamalar Foucault’un il-eri sürdüğü, devletin günümüzde yaşamı ve nüfus hareketlerini kon-trol etmede kullandığı ekonomik ve politik uygulamaları akla getirir. Devletler bu salgın sırasında da teknolojik imkânlardan fazlasıyla istifade etmiş ve nüfusu bu yolla kontrol etmeyi denediler.
Salgın sırasında yaşam ve ölüm arasındaki biyo-siyaset2 ve
bununla oluşan biyo-iktidar ka-vramı ışığında bedenlerin ve nü-fusların yönetimleri için iktidar-lara fırsat verilmiş olduğu görülür. Günümüzde sosyal izolasyon stratejileri ve uygulamaları Fou-cault’nun biyo-iktidar olarak ad-landırdığı denetim ve yönetim pratiklerini hatırlatır. Ahlâk ve yasa aracılığıyla iş gören huku-kî iktidar (juridical), modernizm ile bilimsel bilgi ve normlarla iş gören biyo-iktidara evrildi. Aslın-da bu süreçte biyo-iktiAslın-dar, hukuki geleneklere ve dine dayalı olarak sürdürmemekte ve bilimi refer-ans gösterir. Hem tek tek birey-leri (bedenbirey-leri) kontrol altına alan disiplin hem de nüfusun tamamını
S O S Y A L İ Z A L A S Y O N V E M E D Y A
düzenleyen ve bunun için de özel-likle bilimsel bilgiyi yedeğine alan biyo-siyaset olarak yapılandırılır.3
Foucault’nun biyo-iktidarı artık denetim ve yönetim pratiklerin-in eski usullere göre, malların ve hakların yağmalanmasını değil, in-sanların daha iyi kullanımı amacıy-la örgütlenmiş yeni usullere göre yapılandırılmasıdır4.Foucault,
devletlerin insan idaresini insan-ların doğal hakinsan-larının karşılanması olarak değil, iktidarların var olan düzenin devamı olarak gördükler-ini söyler.
Günümüzde hâkim olan ne-oliberal yapı, biyo-iktidar alanının oluşmasına katkıda bulunur. Fou-cault’un biyo-iktidarı, ulus-dev-letleri ve insan hayatının biyolojik unsuru arasındaki yeni bir ilişkinin temelini oluşturan teorik olandan somut uygulamalara kadar uzanan olayların bir serisi olarak görür.5
Foucault,biyo-iktidarı tanımlarken vurgulamış olduğu özgürlük anlayışı günümüzde be-denler üzerine değil, belli bir ul-usun sosyal bir bedenine etkisi haline dönüştürür.6 Böylece
insan-ların beynine sezdirmeden yeni düşünce kipleri sokulur. İnsanlara
6 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 7 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
7 6
S O S Y A L İ Z A L A S Y O N V E M E D Y A
birer rakam olarak belirtilmiştir. Aynı şekilde ülkedeki hastaların, aşıla-nanların ve ikinci defa aşılaaşıla-nanların da hep birer rakam olarak verildiği görülmektedir.
SONUÇ
Biyo-iktidar toplumu idare etmede yeni bir teknik olarak or-taya çıkmıştır. Bu mekanizma, devletin sağlık hizmetlerine dek uzanan, sosyal yaşamın tümüyle idaresi amacıyla oluşturulan teknik ve taktik usûllerin bir bütünü olarak oluşturulur. İnsanların beyinlerin-in hissetmesbeyinlerin-ine olanak vermeden, yeni düşünce kalıplarının sokulması ve bunların zamanla normalleştiril-mesi ile bunların sağlamlaştırılması hedeflenir. Günümüzdeki salgın sırasında devletler, iktidar mekaniz-maları yoluyla Koronavirüs salgınını kontrol etmek istemişlerdir. Tür-kiye’de alınan önlemler insanların daha çok izole edilmesine yol açar.
Salgın süresince, sosyal me-dya ve uzaktan eğitim önemli hale gelmiştir. Bu dönemde göç etme ve göç edememe ile gitme ve gidememe halleri insanları fazlasıyla etkilemiş ve insanlar aylarca yakınlarını göre-mediler. Salgın döneminde sağlığın ne denli önemli olduğu anlaşılmıştır. Gelecekte insanların ve ülkelerin sağlığın korunmasıyla ilgili kararlar alacağı düşünülür. Bundan sonra-ki süreçte de Koronavirüs salgının üçüncü ve hatta dördüncü dalganın yaşanacağı söylenir. Salgın sırasında ve sonrasında yaşananların etkiler-inin, gelecek aylarda ve yıllarda da karşımıza çıkacağı ve bundan dolayı da bu sürecin daha ayrıntılı olarak değerlendirilmesi gerektiği ortaya çıkar.
S O S Y A L İ Z A L A S Y O N V E M E D Y A S O S Y A L İ Z A L A S Y O N V E M E D Y A
öğrenmişlerdir. Ev aktiviteleri, so-syal aktivitelerin önüne geçmiştir. İnsanlar sosyal aktivitelerini, çeşit-li iletişim kanallarıyla yapmaya başlamışlardır. Günümüzde teknolo-ji, ikiden fazla grupla görüntülü ve sesli görüşmelere imkân vermek-tedir. Aslında teknoloji hiçbir zam-an saf ileti sağlamamaktadır. Yzam-ani aracın izin verdiği ölçüde iletişim kurabilmektedir. Böylece aracın özelliklerini içine katmak suretiyle ve aracının biçimlendirdiği şekilde bir iletişim yapılmaktadır. Bilgisayar ve iletişim teknolojilerinin birlik-teliğinde oluşan yeni medya biçimi ortaya çıkmıştır. Aslında teknolojik imkânlar, insanların etkili gözetle-nebilmesi ve kontrol edilebilmesini sağlayan araçlardır.
Bu yeni oluşumların hiçbiri in-san ilişkileriyle değil, sosyal yaşamı bir kenara koymak suretiyle yapıla-bilmektedir. Salgın döneminde ise sosyal yaşamın yerine geçmek için bir alıştırma işlemi yapıldığı görülmektedir. En uygun ve geniş antrenman alanı bu salgın sırasında icra edilmiştir. Dükkânların yerine e-dükkânlardan alışveriş yapılmıştır. Bu sayede uzaktan sipariş verme biçimiyle ödemeler yapılmış ve za-mandan tasarruf edilmiştir.
Salgın boyunca biyo-iktidar alanının devam ettirilmesi doğrul-tusunda medyanın sık olarak kul-lanıldığı görülür. İnsan bedeninin kontrol edilmesi doğrultusundaki uyarılar, televizyonlarda ve gaze-telerde bir yıl boyunca işlenmiştir. Örneğin maske takılmasıyla ilgili, Ko-ronavirüse yakalananların ve ölen-lerin sayısıyla ilgili haberler yapılır. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın her gün Koronavirüs vakalarını, tarama sayısını ve ölüm sayısını ekranlarda açıklaması, insanların kendilerine özdenetim ve öz kısıtlama yapmasını sağlar. Özellikle haber programların-da, toplum içinde maske takmayan-lar teşhir edilmiş ve bu insantakmayan-lara para cezası uygulandığı belirtilm-iştir. Ayrıca sokağa çıkmanın
kısıtl-anmasıyla özgürlüğün tam olarak kullanılmaması hali ortaya çıkmış, bu durum biyo-politiğin uygulan-masında bir vasıta haline dönüşür. Televizyon, radyo, gazete ve in-ternet sitelerinde bu tür haberler sık olarak konu edilmiş ve ade-ta bu yasaklar normalleştirilir. Böylece medya, bu uygulamaların gerçekleştirilmesi ve normal olar-ak gösterilmesi açısından bir vası-ta haline dönüştürülür.
Salgın boyunca Türkiye’de devlet aygıtı, televizyonlarda kamu spotu olarak yayınlanan ve ünlü oyuncuların katıldığı duyuru-lar yapmıştır. Bu kamu spotduyuru-larında sosyal izolasyon ve maske takıl-ması teşvik edilmiştir. Böylece devlet kendini devamlı hisset-tirmiş ve iktidarının varlığını pe-kiştirmeyi hedeflemiştir.
Özellikle Koronavirüs sal-gını sırasında Türkiye’de biyo-ikti-dar alanının etkisi artmıştır. Özel-likle halkın iktidara güvenmesi gerektiği ve iktidarın her türlü önlemleri aldığı yönündeki de-meçlerin verilmesi bunu ortaya koyar. İktidarın her türlü açıklama-larının ve bildirilerinin gündemde en başa oturması ve tartışma-ların bu açıklamalar doğrultusun-da yapılması dikkat çeker. İktidoğrultusun-dar sahiplerinin medyaya kullanar-ak, bu salgın konusunda yoğun bir açıklama çabalarına girdikleri ve medyayı etkin bir şekilde kul-landıkları görülür.
Salgın döneminde biyo-ikti-dar alanının, denetim ve yönetim pratiklerinde etkin olduğu görülür. Hafta içi gece saat dokuzdan son-ra ve hafta sonu sınırlı sokağa çıkma yasakları, gençlerin ve yaşlıların günün belirli saatlerinde dışarıya çıkmaları bu denetim me-kanizmasını ortaya koyar. Medya, bu salgının korkutucu olduğunu ve önlemlerin bir an önce alınması gerektiğini sıklıkla halka duyur-maktadır. Teknoloji biyo-iktidar alanının genişletilmesine katkıda bulunur.
İnternet ve cep telefon-ları vasıtasıyla gözetlenen insan-lar, HES (Hayat Eve Sığar) uygu-lamasıyla son bir gün, son yedi gün ve son on dört gün içerisinde bir Koronavirüs taşıyıcısıyla temas edip, etmediği konusunda kon-trol edilmeye başlanır. Ayrıca bu uygulama ile HES kodu oluşturul-muş ve insanlar otobüslere dahi bu kodu, kartlarına işleyerek bin-meye başlar. İşyerlerine, fabri-kalara ve alışveriş merkezine bu kodla girilmeye başlanmıştır. Aynı uygulamada “İhbarda Bulun” bu-tonuyla başkalarını ihbar etme mekanizması da oluşturulur. Ko-ronavirüs bulaşma riskini hesap-lama butonuyla insanlar kendi kendilerini ihbar etme imkânı elde etmişlerdir. Uygulamadaki konum bilgisi sayesinde riskli bölgede olup olmadığı insanlara haber ver-ilmekte ve aynı zamanda kişilerin konumları devlet kuruluşlarına il-etilir. “Yakınları” butonuyla ekle-nen yakınlar artık kişinin sağlık durumlarını görmekte ve konum-larını izleme imkânı elde ederler. Aslında bu uygulamayla, teknolo-jinin insanların Bentham’ın pan-optikonun içerisine dahil olma sürecini başlattığı görülmektedir. “Bizi biri gözetliyor” iddiası “biril-eri hepimizi gözetliyor” sürecine dönüştürülmüştür.
Medyanın salgın sürecinde, vakaları sadece sayılarla, yani nicel olarak verdiği görülmek-tedir. Medyanın, Koronavirüse yakalananların, hasta olanların, iyileşenlerin, Koronavirüs testi yapılanların ve hayatını kaybe-den insanların sayısını ekranlara defalarca yansıtarak bu insanların sadece bir sayı olarak ele alması dikkat çekicidir. Virüse yakalan-ma, hasta olyakalan-ma, kurtulma ve ölüm sayıları bir istatiksel veri olarak bu alanlarda sıklıkla işlenmiştir. Bununla birlikte, artık insan meta şeklini alarak bir rakam haline dönüştürülmektedir. Virüse yakal-ananlar veya hayatını kaybedenler Ahmet, Mehmet, Ayşe, Zeynep gibi isimleriyle değil, birer rakam
8 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 9 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
9 8
bunu aldı, cebine kaç markı artar ki? Yol parası. Memlekette
geçir-ilecek bir aylık tatil. Göz doldu-ran, Ballıhisar’lıyı artık İncegül Bayram diyerek kendisiyle alay ettirmeyecek bir araba için daha ne kadar fazla saat, fazla gün yapmam gerek? Kendisi için ayrılmış, tek saati olmayan son üç yıl.”
Romanda sadece Bay-ram’ın meta fetişizmini ve statü kazanma çabasını okumuyoruz tabii ki. Bir dönemin doğal be-timlemesi ile de karşı karşıyayız eserde. Bayram, yolculuğunu sürdürürken, okuyucu kliması ol-mayan araçta onunla terlerken, Bayram’ın yorgunluğu okuyanı da bitkin bırakırken Türkiye’nin 1970’li yıllardaki siyasi, kültürel ve toplumsal görünümünü de gö-zlemleme fırsatı buluyoruz. Bay-ram’ın Türkiye’den ‘neresi olursa’ diyerek göç etmesine neden olan atmosfer ve toplum yapısı kitabın tümünde detaylı olarak aktarılıyor ve kendi ülkemizde dilini, dinini, insanını hiç bilmediğimiz bir ülk-eden daha yabancı hissedebilir miyiz sorusu da ister istemez sor-uluyor.
“Ne geçecek ki ellerine şehre göçüyorlar? İsmail göçtü de ze-ngin mi oldu? Ben bilmem de kim
bilir, bizim şehirlerde canımızın kurtulmayacağını? Şimci köyde bana sorsalar, derim, göçecek-seniz doğru dışarı göçün. Meml-eket dışına. Boşuna sürünıneyin Ankara’larda, Afyon’larda, Istan-bul’larda. Evet, dışarda da iş kolay
değil, zorluklar çok. Ama bakın bana işte. Kim verir buralarda üç yılda bal gibi, gıcır gıcır bir araba size?”
Bayram’ın yalnızlığı, çare-sizliği, onu tanımayan insanların bile onu sevmemesi, Bayram’ın cehaleti ve daha da kötüsü bun-ların hiçbirinin farkında olmaması roman boyunca onun ve onun gibi harcanan pek çok yaşamın hüznünü de aktarıyor okuyucuya.
Bayram’a sinirlenebilirsiniz, belki onu, gömleğini, şapkasını görünce kendinizi gülmekten alamazsınız, fakat Bayram’da vücut bulan in-sanlık halinin sadece ona hatta bir azınlığa ait olmadığını anladığınız-da bu duygular insana değil zam-ana özgü hale gelir ve zanneder-im ki pek çoğumuzu düşündürür.
“Hep kaçmak. İnanmak ve görmek istemediği her şeyden kaçmak. Buna alışkın Bayram. En çok buna alışkın. Bu alışmaya taa, köyün içinde ilk Ford’u gördüğü zaman başlamadı mı? Gözünü tek o noktaya dikip bastığı yeri
şaşır-madı mı? Bütün köylü, Ford’un içinden çıkan adamın eline sarılmıştı. Önünde kurbanlar kesmişti. O Ford’u, o Ford’un
ad-amını baş tacı etmişti.”
Ve romanın sonunda Bay-ram’ın neler hissettiğini daha da detaylı okuyabilseydik keşke. Bayram’ın göçü hayallerindeki gibi olabilirdi, olamadı… Çünkü Bayram, göçü yalnızca yolu tamamlamak sandı. Yol bittiğinde ise dönüp dolaşıp aynı yere gelmişti, onca yol boşuna…
“Bayram, hangi yönü seçeceğini bilmeden, dörtyol ayrımında
bek-liyor. Hiç bir yöne sapmayı gözü tutmuyor, canı çekmiyor. Hiç bir yolun ucunda, kimse Bayram’ı beklemiyor.”
Ankara Kasım, 1975
B İ R S A R I M E R C E D E S
Göç ve Arkandan Gelen
Şehir: Bir Sarı Mercedes
1
Öyküsü
1 1 “Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim,” dedin, “bundan daha iyi başka şehir bulunur elbet. Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya; -bir ceset gibi- gömülü kalbim. Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede? Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam, kara yıkıntılarını
görüyorum ömrümün, boşuna bunca yıl tükettiğim ülkede.” Yeni bir ülke bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda dolaşa-caksın. Aynı mahallede kocayacaksın; aynı evlerde kır düşecek saçlarına. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma- Bineceğin
gemi yok, çıkacağın yol yok. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte, Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de. Konstantin Kavafis, Şehir. (çev. Cevat Çapan)
Göç temalı bir yazı yazmayı planlarken aklımda bambaşka çıkış noktalarının dolaşmasını engelle-mem mümkün olmadı. Her şey-den önce bizim coğrafyamızda göç yürekte ince bir sızı yaratan bir ke-lime. Çağrışımları çok fazla, çok yaşanmışlık var bu topraklarda ve kolektif hafızamızdaki kırılgan konu-lardan biri bu.
“Bayram’ın gözüne, direksiyonuna kurulduğu Mercedes’i bütünüyle bir kez daha göründü. Yüreğiyle bir kez daha tozunu aldı; sevip okşadı onu. Güvenle kaykıldı arkasına. Oturduğu yere, salt geçmiş yılların değil, çok uzun bir yolun yorgun-luğunu da hemen hiç duymaksızın,
keyifle yerleşti.”
Konunun çok yönlü oluşu bir seçim yapmayı da gerektiri-yor: Akademik bir içerikle mi yaz-malıyım? Sinemada mı göçün izler-ini sürmeliyim, edebiyatta mı? Biraz düşündükten sonra zihnimde dön-meye başlayan ilk örneği çektim çıkardım su yüzüne: Fikrimin İnce Gülü. Adalet Ağaoğlu’nun 1976’da yayımlanan ve edebiyatımızın ilk yol romanı olarak tanımlanan es-eri, göçle ilgili güzel bir örnek. Ro-manı elime alıp sayfalar arasında gezdiğimde kendimi o evrende buldum. O yıllarda ve yollarda… Bayram, Balkız dediği otomobilini yormamak için herhangi bir eşyayı bile yanına almak istemezken, ben arka koltukta sessizce onun yolcu-luğunu izledim bir kere daha. “Evet,
D O Ç . D R . AY B İ K E S E RT TA Ş
B İ R S A R I M E R C E D E S
de herhangi biri olması. Yoksul, sevgisiz ve özgüvensiz büyümüş bir adam olan Bayram, Alman-ya’da yemeden, içmeden, ade-ta yaşamadan, bir makine gibi çalışarak para biriktirip aldığı Mercedes otomobil ile “biri” ol-mayı amaçlıyor. Kendi ülkesinde, kendi insanlarının gözünde kazan-amadığı statüyü, sahip olduğu lüks otomobil ile elde edeceğine olan inancı tam ve bu konu onda öyle bir takıntı haline geliyor ki gittiği ülkenin ona biriktirdiği para dışın-da hiçbir katkısı olmuyor. Ne güzel bir anı, ne yeni bir dil, ne kendisini geliştirecek bir nitelik, ne de dost kazanıyor. Bundandır ki Mercedes köyüne giden yolda gittikçe hur-daya dönüşüp eski güzelliğini yitirdiğinde, Bayram’ın travması bir eşyayı kaybetmekten çok daha fazlası ile açıklanabiliyor.
“Bayram’ın en son atılımı: Boş her dakikasını, bu Mercedes’i alabilmek için harcadığı
gün-ler. Durmadan iş saatlerini çoğaltıyor. Etti iki bin dokuz yüz mark. Haftada yirmi fazla saat daha yap. Etti üç bin dört yüz mark ... Aklı hep son çıkan Mercedes’lerde. Ama şu bir yıl öncesinin 200’ ünü bile en çok
in-dirimle, tek mark kazıklanmadan nasıl edinebilir? Hadi
“Bastı Mercedes’in kornasına. Traray trarayy!.. Ne güzel be! Ne güzel bir ses bu!.. Kadın sesinden güzel Bütün türkülerden, bütün şarkılardan güzel. .. Traray trarayyy!”
“Evet, evet. Güzeldi. Çok güzeldi köprüden Boğaz’ın, İstanbul’un görünüşü. Kuşkusuz. Yırtıkları, sökükleri uzaktan seçilemeyen bir balıkçı ağı denli güzeldi. O ağa takılan balıklar için nasıl ürkütücü, çırpındırıcı ise, o ağa dıştan bakanlar aynı oranda güzel. Bütün o kargaşaya, bütün o çırpınmalara, bütün o can
der-dine düşmüşlüğe, bencilliklere; gelmişle geçmişin kıyasıya vuruşmasına; soranla susanın, duranla koşanın üst üste
düşme-sine; hem iç içeliğin hem dışta kalmanın acı biber tadına uzak durma… Söz dinlemez, ipini koparmış bir kente çelik bir hat üstünden egemen olma. Bir değnek dokunduruşuyla her şeyi susturma.”
Fikrimin İnce Gülü, yurt-dışına çalışmaya giden ve gur-betçi diye tanımlanan Türk vatandaşlarının, kendilerine refah içerisinde yaşamlarını sürdüre-cek bir ortam sunmayan ülke-lerini geride bırakıp hayalülke-lerini gerçekleştirmek üzere tamamen yabancısı oldukları başka bir ülkeye göç etmelerini anlatıyor. Bayram bu insanlardan herhangi biri. Bayram’ın en büyük problemi
1 0 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1 1 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
11 10
Hİçbİr yere aİt değİlİm(z):
Ama hala umut var!
E
leven Kinds of Loneliness (Yalnı-zlığın On Bir Türü), Richard Yates tarafından 1951 ve 1961 yılları arasında yazılan kısa öykülerden oluşan bir derleme. Richard Yates’in ilk kısa öykü kolek-siyonu olan Eleven Kinds of Lone-liness, kişinin hafızasında, insan-ların hayatinsan-larına bir dizi dokunaklı bakışlar uyandıran kült bir kitap özelliğinde. Bu kitaptaki hikayelerin ise “göç” meselesi ile dolaylı yönden bir ilişkisi bulunuyor. Göçmenlerin hayatlarındaki üzüntü, yalnızlık ve yabancılaşma, bir şekilde bu kitapta tartışılıyor. Bu sayının teması me-dya ve göç olunca, filmler, özellikle göç filmlerinin bu meseleyi ele alış biçimleri tartışmaya değer.Göçün sadece ulusötesi bir süreç olmadığını, aynı zamanda kırsal-kentsel bir mesele olduğunu söylemek mümkün. Bu tür her-hangi bir süreç sadece sosyal ağları geride bırakmayı değil, aynı zaman-da ilk başta kültürleşme süreçler-ine yol açacak bir kayıp, yerinden çıkma, yabancılaşma ve izolasyon hissini deneyimlemeyi de içerir. Or-tamdaki bir dizi faktör, stres sevi-yeleri, stresle başa çıkma yeteneği ve kişinin kişilik özelliklerine göre kendini köklendirme yeteneği ile birleştiğinde, ya bir yerleşme hissi ya da izole ve yabancılaşma hissi yaratır.
Film ve göç ilişkisini daha iyi anlayabilmek için, göçmen kim-liğine sahip iki yönetmen ile yapılan
bu röportajlar, Türk-Avusturya Göçmen Sineması’ndaki farklı kültürel kavramların temsiline değinmeyi amaçlıyor. Kenan Kılıç ve Hüseyin Tabak’ın göçmen so-runu, Avusturya’yı anlatının içine yerleştirerek, melez kimlikler ve milli değerleri ön plana çıkarıyor. Kılıç ve Tabak’ın filmleri iyimser-lik ve umutla çok kültürlülüğü, Anadolu milli değerlerini ve ulu-sal sinema anlatısını içeriyor. Her iki yönetmenin de filmleri Türk kültürünün geleneksel değerler-ine, bu değerlerin Avusturya’ya yansımasına odaklanıyor ve Tür-kiye’den Avusturya’ya göçün özelliklerini işliyor. Filmler, Türk göçmenlerin günlük yaşamların-da Türk ve Avusturya kültürleri arasında gidip gelmelerini konu ediniyor. Bu yönetmenlerin film-leri, göç sırasında ve sonrasında yaşanan deneyimleri gözler önüne seriyor ve her iki kültüre de ait ol-mama olgusunu vurguluyor.
Bu bağlamda bu iki röpor-taj, Kılıç ve Tabak’ın filmlerinde göçmen sorunu, melez kimlikler, ulusal ve ulusötesi değerleri yeniden düşünmeye fırsat veriyor.
Türkiye’den Avusturya’ya gelen göçmenleri nasıl tarif edersiniz? Hüseyin Tabak (HT): Burada çeşitli
kuşaklar var. Aileler, 1960’larda ve 1980’lerde Avusturya’ya gelen ilk aileler. Bu ailelerin çoğu Avustu-rya hükümeti tarafından işçi olar-ak davet edildi. İşçiler ve aileleri gerekli işleri yaparak Avusturya’ya
yerleştiler. Çocukları okullara git-ti ve Avusturya hayatına entegre oldular. Avusturya 1990’larda işçi alımını durdurdu; ancak Tür-kiye’den göç devam ediyordu. Türkiye’den Avusturya’ya gelen-ler için hayat çok zordu çünkü göçmenlere iş bulmak büyük bir sorundu. 1990’lı yıllarda Tür-kiye’den Avusturya’ya gelen göçmenlerin entegrasyonu daha zordu. Çocuklarının Almancaya alışması ve okullarında liseye git-mesi mümkün değildi. 1970’lerde ve 1980’lerde siyasi-entelektüel göçmenler Avusturya’ya gelirken, 1990’larda Türkiye kırsalından ge-len göçmenler de mevcuttu. Öte yandan son yıllarda Türkiye’den Avusturya’ya birçok genç eğitim için geliyor. Bu umut verici, çünkü o gençlerle yeni bir Türkiye imajı oluşuyor.
Türkiye’den Avusturya’ya gelen göçmenlerin en büyük sorunu nedir?
HT: Avusturya’da gençlerin pek
çok sorunu var. Türkçe konuşu-luyor ve evlerinde Türk televizyon kanalları izleniyor. Örneğin birçok genç Avusturya başbakanının kim olduğunu bilmiyor. Öte yandan, Türk aileleri Avusturyalılara karşı ayrımcılık yapıyor. “Gavur” (gay-rimüslim) kelimesini kullanıyorlar. Umarım genç nesil bu sınırları aşa-bilir ve Avusturya’ya iyi bir şekilde entegre olabilirler.
R Ö P O RTA J :
D O Ç . D R . H A S A N G Ü R K A N
A M A H A L A U M U T V A R !
Hiç Avusturya’daki diğer azınlıkları gözlemleme fırsatınız oldu mu? Varsa Türkiye’den gelen göçmen-lerle benzerlikler ve farklılıkları nelerdir?
HT:Eski Yugoslavya’dan gelen
göçmenlerin daha hızlı entegre ola-bildiğini söyleyebilirim. Bunun ilk nedeni aynı inanca sahip olmaları. Ancak ilginç olan nokta Müslüman Boşnaklar Türkiye’den gelen göçmenlere göre daha hızlı ente-gre olmuşlar. Türk televizyon kanal-larının bu anlamda olumsuz etkile-diğini düşünüyorum. Örneğin uydu sistemi olmadığında ailece Alman filmleri izlerdik. Annem ve babam ana haber bültenini Almanca olarak izlerlerdi ama şu an Türk televizyon kanallarından ana haber bültenini takip ediyorlar.
Filmlerinizi nasıl tanımlarsınız? HT: Sinema sinemadır. Bazı çeşitleri
var elbette… Komedi, dram, geril-im vs… Ancak bir hikaye yazarken her zaman onun hikayesine öncelik veriyorum. Olay örgüsünü insan-ların bakış açısından ifade etmeye çalışıyorum. Gerçekçi ama umut dolu. Dram, ama içinde çok az umut olan.
Türkiye’de yaşıyor olsaydınız, film-lerinin temaları aynı olur muydu? HT: Türkiye’de yaşıyor olsaydım
filmlerim aynı ama daha politik olur-du. Türkiye’deki proleterler ve etnik kimlikler maalesef çok zorlanıyorlar ve manipüle ediliyorlar. Bu durum dizilerle başlıyor, haberlerle yük-seliyor. Her yıl 50-60 dizi üretiliyor. Bu sayı 10 yılda 500’ü geçiyor. Bu sayının 4 veya 5’i bu sorunların bir kısmını ele alıyor ancak özgürce değil.
Güzelliğin On Par’etmez filminde bir ailenin dramı anlatılıyor. Öte yandan filmde Kürt-Türk meselesi ele alınıyor. Bu sorun Avusturya’da yaşanıyor mu? Bu konuyu filmler-inizde büyük bir sorun olarak ele aldınız mı?
HT: Türkiye’den Avusturya’ya
gel-en bir çocuğun hayatı nasıl değişi-yor? Aslında başlangıç noktam bu oldu. Öte yandan bu çocuğun yarı Kürt, yarı Türk olması, sorunları beraberinde getiriyor. Filmin tüm dertleri Aşık Veysel’in türküsüyle son buluyor. Tüm önyargılar anın-da kaybolur. Bu çok kolay! Bir yerde barış hâkimse, kapitalist güçler iktidar olamaz. Ancak bir yerde kaos veya savaş varsa o ka-pitalist güçler, insanları şaşırtarak istedikleri yere yönlendirebilirler.
Türkiye ile Avusturya arasındaki sorunları anlatan bir film çekmeyi düşünüyor musunuz?
HT: Evet, sanırım. Güzelliğin On
Par’etmez filmine benzer olur.
Kültürlerarası sinema ve küresel sinema hakkında ne düşünüyor-sunuz?
HT: Kültürlerarası sinema iyi bir
sinema dili. Çoğu filmin kültürle-rarası değerleri var. Bir erkek ve bir kadının hikayesi bile kültürle-rarasıdır. Bir erkeğin ve bir kadının dünyaları birbirinden farklıdır; ama bir şekilde aynı noktada buluşabil-irler. Örneğin Alejandro Gonzalez Inyarritu’nun yönettiği ve Oscar adayı olan Revenant filmi kültürl-erarası bir filmdir. Film, Amerikalı bir baba ile Amerikalı-Kızılderili oğlu arasındaki bir hikayeyi konu alıyor. Baba, oğlunun dilini öğre-nir ve oğlu zamanla her şeyi olur. Baba, oğlunun yanı sıra dağları, vahşi ormanla da tanışır; ama aslında bana her daim bir beyaz olarak kalacaktır. Ancak asla tipik Amerikalı Anglosakson bir beyaz olmayacaktır, arada yaşayacaktır, aynı göçmenler gibi.
Türkiye’den Avusturya’ya gelen göçmenleri nasıl tarif edersiniz? Kenan Kılıç (KK): Birinci kuşaktan
bahsedecek olursak, bir nevi fa-kir, masum ve aynı zamanda zeki olduklarını söyleyebiliriz. Bu ilk nesil aynı zamanda ne Türk ne de Avusturyalı hissediyor. Yaşları 25
ile 30 arasında değişen çocukları ise, ne Avusturya’da ne de Türki-ye’de konaklayabiliyor. Aslında nerede iyi hissederlerse Avustu-rya’da ya da Türkiye’de olmayı ter-cih ediyorlar.
Avusturya’daki diğer azınlıkları gözlemleme fırsatınız oldu mu? Varsa Türkiye’den gelen göçmen-lerle benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?
KK: Türkiye’den gelen
göçmen-lerle aynı değiller. Örneğin Yugo-slavya Federal Cumhuriyeti’nden gelen göçmenler, Avusturya’da ra-hatlıkla barınabiliyorlar. Coğrafy-aları ve tabii kültürleri Avustu-rya’ya yakın olduğu için uyum süreçleri daha hızlı ve kolay. Sosy-alleşme anlamında Batı kültürüne Türkiye’den daha yakınlar. Tür-kiye’den Avusturya’ya gelen ilk göçmenler daha farklı. İnançları, güven ilişkileri ve iletişim sistem-leri daha farklı.
Belgeselinizi (Gurbet) izlerken göçmenlere bir haksızlık old-uğunu düşündüm. Demek iste-diğim bu insanlar anavatan-larından ve kültürlerinden çok uzakta ve farklı, yeni bir ülkeye taşınıyorlar. Ülkelerinde iyi eğit-im alamasalar da herkes onların yaşamasını ve yeni bir ülkeye uyum sağlamasını istiyor.
KK: Avusturya’da ilk göçmenler yüksek vasıflı insanlar değildi. Bu insanların eğitimi yoktu ve hat-ta bir işleri dahi yoktu. Ancak Al-manya yüksek vasıflı, iyi eğitimli insanlar istiyordu. Avusturya sa-dece erkeklerin insan gücü olarak getirilmesini istedi, ancak Alman-ya hem erkeklerin hem de kadın-ların insan gücü olarak gelmesini istedi ve kabul etti. Avusturya’da göçmenler, Avusturyalının yapam-adığı ya da yapmak istemediği zor-lu işlerde çalıştırıldı. İş göçünün ilk yıllarında, göçmenlerin bir süre çalışıp ardından anavatanlarına döneceklerini düşüncüler, ancak bu, planladıkları gibi olmadı. Bu arada ne Avusturya ne de Türkiye bu insanlara destek vermedi.
1 2 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1 3 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
13 12
dece birkaç işveren bu göçmenlere Almanca kursu ve yaşam kalitesi konusunda yardımcı oldu. Bu işçiler-in evleri temizdi ve belli standartlara sahipti, ancak bu evlerin çoğu ihmal edilmişti ve belgeselde görüldüğü gibi kötüydü.
Filmlerinizi nasıl tarif edersiniz? KK: Her filmin bir dönemin
yansıması olduğunu düşünüyorum. Film çekmeye başladığımda, filmler-im gerçeküstü özellikler içeriyordu. Bu filmler 5-7 dakika arasındaydı ve 8-16 mm ile filme alındı. Kendimi sin-ematografi, kurgu ve sinema filmler-inde tanımak istedim. Bu dönemi bir alışma süreci olarak adlandırıyorum. Yazdığım ilk konu uzun bir hikayey-di. Oyuncu, senaryo yazarı, yapım-cı ve yönetmen Yılmaz Güney beni derinden etkiledi. Hayata karşı tepkisiz olmamak imkansız. Tek istediğim, her tür filmde toplumsal gerçekliği ve toplumsal eleştiriyi ele almak. Her filmin toplumsal gerçek-lik ve toplumsal eleştiriye dayalı konuları işlediğini düşünüyorum. Ben film çekimine Avusturya’da başladım. Filmlerimin odak noktası, doğal olarak göçmenlik sorunları. Ben de göçmenim. Bu düşündüğüm ve filme aldığım doğal bir süreç. Avusturya Hükümeti göçmen film yapımcılarından da bunu bekliyor. Kendi topluluğumuzun bilinmeyen hikayelerini ekrana taşımak.
Avusturya’da çok kültürlülük nasıl deneyimlenebilir?
KK: Yerel halk sizi yabancı
olar-ak gördüğü için holar-akkınızda hemen kalıpyargıları vardır. Bir insan, bir yerde uzun süre kaldığında bazı sıkıntılar ortaya çıkar ve şöyle sor-ular sorulur: Bizden biri değil mi? Vatandaş olun ya da olmayın! Bu konuda hala bazı önyargılar var.
Kültürlerarası sinema ve küresel sinema hakkında ne düşünüyor-sunuz?
KK: Kültürlerarası olmak için
baş-ka bir coğrafyada olmak gerekiyor. Böyle bir yer çok kültürlülüğü
be-raberinde getiriyor. Sonra tüm in-sanları ve her şeyi farklı algılarsınız. Kültürlerarasılık, ulus kavramını değiştirir. İnsanlar sizden kültürl-erarası sinemada bilinmeyen yeni bir şey bekliyorlar. Ben buna eg-zotik hikayelerin satışı diyorum. Burada bir tehdit var ve biz film yapımcıları bu riski alıyoruz. Bazı gizli şeyleri yakalarız. Kültürlerar-asılık aynı zamanda insanları sosy-alleşmelerine ve aile-akraba-ark-adaş çevrelerine olumsuz olarak yabancılaştırır. Örneğin göçmen-ler anavatanlarından uzaklaşıyor.
Göçmenler neden anavatanlarına dönemiyor?
KK: İlk göçmenler geldikçe
Avusturya’da kaldılar. Ancak Tür-kiye değişti. Göçmenler buraya geldiklerinde nostaljiyi ve kültürü yaşadılar. Yeni insanlarla, diğer azınlıklarla veya Avusturyalılarla sosyalleşmeyi tercih etmiyorlar. Sanki Türkiye’deymiş gibi yaşıyor-lar ve bunu ısrarla yapmaya çalışıyorlar. İkilem içindeler.
1 4 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1 5 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
15 14
Günümüzde birçoğumuz baş-ka ülkede ya da şehirde okuma ya da çalışmayı düşünebiliriz çünkü bugünün şartları bunu mümkün kılar. Böyle bir gerçeklik içinde peki kültürlerimize ne oluyor? Dünya-da milyonlarca insanın hareketlilik halinde olduğu ya da doğduğu yerde yaşamadığı biliniyor. Bu noktada, bu insanların kültürleri bu hareketlilik-ten nasıl etkileniyor? Bir sonraki bölümde göç olgusu ve kültürün yersiz yurtsuzlaşmasını ele alacağız.
Göç ve Yersiz Yurtsuzlaşma
Küreselleşmenin getiriler-inden birinin insan hareketliliğinin küresel ölçekte artması olduğundan bahsetmiştik. Bu noktada, göçün ne olduğu ve göç tipleri üzerine düşün-mek gerekdüşün-mektedir. Temel tanımıy-la göç; savaş, hastalık, siyasi düzen-sizlik, doğal afetler, ekonomik ve eğitim sebeplerinden dolayı insan-ların bir ülkeden ya da coğrafyadan başka bir ülkeye ya da coğrafyaya yerleşmesidir. Göçler farklı şekilde kategorize edilebilmektedir. Me-kânsal bağlamda, iç ve dış göç olar-ak kategorize etmek mümkündür. Bunun yanında gönüllü ve zorunlu göçler olarak göçleri kategorize de edilebilir.
İç göçler; aynı ülke içinde bir kişinin ya da grubun farklı bir bölg-eye göç etmesidir. Örneğin; İstan-bul’dan bir kişinin İzmir’e göç etmesi ya da Mardin’den birinin Samsun’a göç etmesi buna örnek verilebilir. Dış göçler ise, genel olarak bir ülk-eden başka bir ülkeye göç anlamın-da kullanılmaktadır. 1960 sonraki Türkiye’den Almanya’ya gidenler ya da savaş sonrası Suriye’den Türki-ye’ye gelenler buna örnek verilebilir. Diğer bir sınıflandırma ise gönüllü ve zorunlu göç arasında yapılabilir. Gönüllü göç; kişiler-in daha iyi eğitim, iş, sağlık ya da ekonomik fırsatlar için bir ülkeden başka bir ülkelere ya da bölgelere göç etmeleridir. Üniversite okumak için Türkiye’den ABD’ye giden bir öğrenci buna örnek olarak göster-ilebilir. Zorunlu göç ise en çok
bah-sedilen ve konu alınan göç tipidir. Hatta birçok haberde istemsiz olarak göç kelimesi sadece zo-runluluklar bağlamında ele alın-maktadır. Depremler ve seller gibi doğal afetlerle beraber savaşlar ve iç karışıklıklar zorunlu göçlere neden olmaktadır. Özellikle Suri-ye’den ülkemize göç edenlerin çok olması sebebiyle göç kavramı son yıllarda sadece bu boyutuyla ele alınmaktadır. Bunların yanında “beyin göçü” kavramı da sıkça dil-lendirilmektedir. Kısacası “beyin göçü” bir ülkenin yetişmiş ve iyi eğitim görmüş bireylerinin daha iyi imkanlar için başka ülkelere göç etmesi anlamında kullanıl-maktadır. Bu anlamıyla beyin göçü gönüllü bir göç olmakla beraber dış göç kategorizesine girmekte-dir. Ancak temel olarak bütün göç tipleri doğrudan ya da dolaylı olar-ak artan küreselleşme ile paralel olarak ele alınmalıdır.
Hangi şekilde ve nereye göç edilirse edilsin insanlar eski yaşadıkları yerlerin kültürlerine uzak kalır ve ayrıldığı mekanıyla olan bağı zayıflamaya başlar. Küre-selleşme ile beraber artan insan hareketliliğine bağlı olarak ortaya çıkan ve yoğunlaşan göçmenler, kendi kültüründen ve kimliğinden uzak kalma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu noktada, göç ile me-kânsal bağlılıkları zayıflayan in-sanlar iletişim imkanlarının verdiği ölçüde köken kültürlerini yaşama-ya devam etmeye çalışmaktadır. Son yıllarda gelişen iletişim şartları ve beraberinde kullanılmaya başla-nan internet ile beraber zaman ve mekan sınırlılıklarının ortadan kalkmasıyla kültürlerin yerinden bağımsız olarak yaşanmasının önü açılmıştır. Bu durum kimliklerin ve kültürlerin yersiz yurtsuzlaşmaya zemin hazırlamıştır.
Yersiz yurtsuzlaşma göçebelik ile ilişkili bir kavram olarak ele alın-mıştır. Deleuze ve Guattari (1990) yersiz yurtsuzlaşma kavramını hem köklerinden kopamama hem de tam olarak geçmişine ya da geldiği yere bağlı olamama hali
olarak nitelendirmiştir. Bunun yaşanma ihtimalini arttıran ise göç olgusudur. Türklerin Almanya’da yaşadığı buna benzer bir durum-dur. Almanya’da göçmen olarak görünen Türkler Türkiye’de ise “Almancı” olarak nitelendirilmek-tedir. İletişim teknolojileri ise göç ile yersiz yurtsuzlaşan kültürleri ya da toplulukları bir şekilde ken-di köklerine dönme ortamı yaratır. Televizyon ve internetin küre-sel bağlamda kullanımıyla bera-ber küreselleşmenin daha yoğun yaşandığı ifade edilmesine karşın (Waisbord 2004), Avrupa sınırları içindeki genç Müslümanlar üze-rinde yapılan bir çalışmada, yeni iletişim teknolojileriyle beraber gençlerin dini ve ulusal değer-lere bağlılıklarının arttığı tespit edilmiştir (Shavit, 2009). Kısacası, genç kesim Avrupa’da uzak kaldığı kültürüne ve ulus değerlerine yeniden ulaşma imkânı bulmuş, bu durum gençlerin yeniden kendini ait gördüğü kültüre ya da kimliğe daha güçlü şekilde bağlı hisset-mesine neden olmuştur. Böylece insanlar göçmen hissiyatını hafi-fletmeye çalışmış ve kendilerini uzak diyarlarla bağlı hissetmeye çalışmışlardır.
Günümüzde diaspora top-lulukları ana vatanlarından uzak bölgelerde kültürlerini yaşamaya devam etmektedirler. Trinidad To-bago’da 1.234.388 olan nüfusun yaklaşık %40’ını Hindistan’dan sömürgecilik döneminde getiren Hinduların torunları oluşturur. 1990 sonrası internetin yaygın-laşmasıyla ve buradaki Hinduların bu teknolojiye uyum sağlamasıyla beraber Hindistan’a bağlı olarak Hint kültürünü yaşamaya devam etmişlerdir (Eriksen’den Aktaran İpek, 2019). Bununla beraber, Hindistan genelinde görünen Hristiyanlaşma, aile ve toplumsal yapıdaki değişimlerin aynıları Trinidad Tobago’daki Hindular-da Hindular-da yaşanmıştır. Kısacası Tir-inidad Tobago’daki Hindular ile Hindistan’daki Hinduların kültürel değişimleri bile ortalık göstermek-tedir. Bu durum hem Hindistan’da yaşayanları hem de Trinadad To-bago’da yaşayanları aynı kültürün ortak taşıyıcısı durumuna get-irmiştir. Bunu sağlayan iki önemli faktör vardır; iletişim imkanlarının genişlemesi ve buna bağlı
olar-Küreselleşme, Göç ve Kültürlerİn
Yersİz Yurtsuzlaşması
Küreselleşmeyi Tanımlamanın Zorluğu ve Göç ile İlişkisi
G
ünümüzün en çok tartışılan kavram-larından biri olan küreselleşme, kesin olarak tanım-lanamayan ve birçok farklı açıdan farklı şekilde algılanan bir olgudur. Bunun yanında kavram çeşitli yan kavramlarla bir bütün olarak da kul-lanmaktadır. Politik, ekonomik ya da kültürel anlamda küreselleşme olgusundan bahsetmek sınırları ve tartışmaları sonsuza giden bir liter-atüre kapı açmak demektir.Robertson (1987) küre-selleşmeyi beş evrede açıklamak-tadır. Ona göre küreselleşmenin ilk evresi 15. yüzyıldan başlayarak 18. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu evre oluşum evresidir ve coğrafi keşi-fler ile sömürgeciliğin de başladığı sürece denk gelmektedir. Başlangıç evresini ise 1870 olarak ifade etme-ktedir. Bu dönemden sonra ulusal toplum kavramının kabul gördüğü bir süreçle beraber resmi uluslararası ilişkiler süreci oluşmaya başlamıştır. 1870 ile 1920 yılları arasını ise küre-selleşmenin yükseliş dönemi olarak ele almıştır. Bu süreçte, Avrupalı ol-mayan topluluklar ilk kez topluluk olarak kabul görmeye başlamıştır. Bununla birlikte ilk kez olimpiyat-lar gibi ulusolimpiyat-lararası organizasyonolimpiyat-lar düzenlenmeye başlanmıştır. 1920 ile 1960 yılları arasında ulusal he-gemonya mücadele evresine girilm-iştir. Bu evreyi savaşlar dönemi olarak ele almak da mümkündür. Ulusal devlet tanımları ve Birleşmiş Milletler gibi kurumların kurulduğu dönemdir. 1960 sonrası ise belirsiz-lik evresi başlamıştır ve 1990’lı yıl
lara kadar devam etmiştir. 1990 sonrası dönem ise iletişimin hı-zlandığı ve buna bağlı olarak birçok tartışmanın daha yoğun yaşandığı bir dönem olmuştur.
Held ve McGrew (2008) küreselleşme tartışmalarının genellikle 3 ana eksende şekil-lendiğini öne sürmektedir. On-lara göre bu süreçler, “Aşırı küre-selleşmeci yaklaşım”, “kuşkucu yaklaşım” ve “evrimsel dönüşüm-cü yaklaşım”dır.
Aşırı küreselleşme-ci yaklaşıma göre, daha önceki dönemlerde gerçekleşmiş olan küreselleşme hareketleri inkâr edilmezken modern küreselleşme tarihi bir kırılma olarak ele alın-maktadır. Önceki dönem yaşanan-lar ön-küreselleşme evresi oyaşanan-larak değerlendirilmektedir. Kuşkucular ise küreselleşmenin yıllar süren bir süreç olduğunu ve yeni bir olgu olarak karşımızda yer almadığını ifade etmektedirler. Evrimsel dönüşümcü yaklaşımcılar, küre-selleşmeyi sosyal-ekonomik ve sosyal-politik değişimlerin hızını ortaya koyan bir güç olarak ele al-maktadırlar (Kürkçü, 2013).
Robert J. Samuelson, küre-selleşmeyi “iki yüzü keskin bir kılıç olarak tanımlamaktadır”. Ona göre küreselleşme bir yandan yeni te-knoloji yayılımı ve hayat standart-larının yükselişi anlamına gelirken diğer yandan kültürü, geleneği yok etmekle tehdit eden, sosy-al ve ekonomik istikrarı bozan
bir süreç olarak kendini göster-mektedir (Şimsek ve Ilgaz, 2007: 189). Tomlinson ise küresellemeyi modernizm ile beraber açıklar ve özellikle 20. yüzyıl sonrasına işaret ettiğini vurgular. Tüm bu tartışmalardan da anlayacağımız gibi küreselleşmeyi bir zamana ya da döneme sıkıştırmak ya da kes-in bir tanımlama yapmak oldukça güçtür. Ancak temel olarak küre-selleşmeyi dünyadaki insanlar ve toplumlar arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması ve hızlanması olar-ak algılamolar-ak mümkündür. Kevin Robins küreselleşmeyi hareketlilik olarak tanımlamaktadır. Hareketli-lik bilginin ya da enformasyonun hareketiyle beraber paranın, mal-ların ve insanmal-ların hareketi olarak da algılanmalıdır.
Küreselleşmeyle bera-ber ele alınması gereken konu-lardan birisi de göçtür. Nitekim ülkeler arasındaki hareketliliğin ve bağlantının artması insan hareketliliğini de arttırmıştır.
Günümüzde ulaşım imkan-larının gelişmesi ve önemli ölçüde ekonomik sebeplerden ötürü birçok Türk Almanya’da çalışmak-tadır. Buna benzer şekilde Pa-kistan ve Hindistanlılar ABD’de, Cezayir ve Faslılar Fransa’da, Suriyeliler ve Afganlar Türkiye yaşamaktadır. ABD sınırları içer-isinde yaşayan insanların birçoğu farklı etnik kökene, ülkeye ve dine mensuptur. Gerek savaşlardan ötürü gerekse eğitim ve iş amaçlı milyonlarca insan bugün hareke halindedir.
İ S T İ N Y E Ü N İ V E R S İ T E S İ A R A Ş T I R M A G Ö R . T U G AY S A R I K AYA
1 6 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1 7 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
ALMANYA’YA HOŞ GELDİNİZ
CENNET BABA
HOŞ GELDİNİZ
UMUDA YOLCULUK
GÖÇMEN
İŞTE ÖZGÜR DÜNYA
17 16rak kültürlerin merkezsizleşmesi. Benzer şekilde, artan iletişim im-kanlarıyla beraber Almanya’ya göç eden insanlar Türkiye’deki akra-balarıyla etkileşimini arttırmıştır. Tomlinson (2004) kimliklerimizin artık kesin olarak yaşadığımız yeri destekleyici özellikler göstermek zorunda olmadığını ifade ederek bu durumu yersiz-yurtsuzlaşma olarak ifade eder. Bu noktada, yerel olan kültürün mekanla olan ilişkisi zayı-flamaya başlamış, buna bağlı olarak uzamla beraber kavranması gerek-en bir hal almıştır. Farklı bir deyişle, kültürler artık mekanlara bağlı olar-ak değil daha merkezsiz, olar-akışkan ve uzamsaldır, nitekim ne tam olarak koptuğu fiziksel mekana bağlıdır ne de kişilerin göç ettikleri coğrafyaya.
Kaynakça
Castells, M. (2006). Kimliğin Gücü, Çev. Ebru Kılıç, İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Deleuze, G ve Guattarı, F. (1990).” Kapitalizm ve Şizofreni 1- Göçebe-bilimi İncelemesi:
Savaş Makinesi”, Bağlam Yayınları, İstanbul.
Held, D., & McGrew, A. (2008). Küresel Dönüşümler Büyük Küre-selleşme Tartışması,
Phoenix Yayınevi.
İpek, İ. (2019). İletişim Çağında Kültür ve Kültürel Kimlik.
Kürkçü-Dumanlı, D. (2013). Küre-selleşme kavramı ve küreselleşm-eye yönelik yaklaşımlar.
Robertson, R. (1987). Globaliza-tion theory and civilizaGlobaliza-tion analysis. Comparative
Civilizations Review, 17(17), 3. Robins, K. (1999). İmaj. Çev.: Nurçay Türkoğlu), İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Shavit, U. (2009). The new imagined community: Global media and the
the construction of national and Muslim identities of migrants. Sus-sex Academic Press.
Şimşek, U., & Ilgaz, S. (2007). Küre-selleşme ve ulusal kimlik. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler En-stitüsü Dergisi, 9(1), 189-199.
Tomlinson, J. (2004). Küreselleşme Ve Kültür. (A. Eker, Çev.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
Waisbord, S. (2004). McTV: Un-derstanding the global popularity of television formats. Television & New Media, 5(4), 359-383.
GÖÇ.
Makedon Türkleri;
Bayrak Nerede
Biz Orada
O
smanlı himayesinde olan e s k i Yu go s l av y a’n ı n b i r parçası olan ve günümüzde Kuzey Makedonya olarak bilinen topraklar, Osmanlı’nın himayesinden çıktıktan sonra Türklerin ülkede istenmemesi üzerine zorunlu göçler meydana gelir. Osmanlı, göndermiş olduğu Türklere geri dönebilme çağrısında bulunur ve bunun üzerine “Bayrak nerede, biz orada yaşayacağız” diyerek göç etmeye başlanır. Bu süreçte Türklere yapılan zulümler çoğalır, Türk köylerine yapılan baskınlardan kaçan Türkler evlerini barklarını satıp Türkiye’ye geri dönmek zorunda bırakılır. Savaşın getirmiş olduğu işsizlik ve geçim sıkıntısı ülkenin geneline yayılır ve özellikle Türkler bu konuda çok zorluk çekerler. Dil, din ve kültür ayrılıklarının üzerine geçim sıkıntısı ve iş bulma zorluğu eklenince Makedon Türkleri ülkelerine geri dönmekten başka bir çıkar yol bulamazlar.İşte bu zorlukları birebir yaşayan Makedon Türkleri Mahmudiye ve Tacettin Altınkaya. 1959 yılında Türkiye’ye göç etmek zorunda kalan Altınkaya çifti, ülkenin savaş sonrası yaşadığı ticari zorluklar, geçim sıkıntısı ve Türk olmanın beraberinde getirdiği ötekilik hisleri ile öz yurtlarına geri dönerler. Tacettin Altınkaya 82 yaşında, 18 yaşında Türkiye’ye evlerini satarak tüm ailesini yanına alıp gelir. Mahmudiye Altınkaya ise 13 yaşında iken, o da tüm ailesi ile her şeylerini geride bırakarak Türkiye’de yeni
bir hayat kurar. Bu röportajda, göç eden bireylerin göç öncesi, esnası ve sonrası yaşadığı yabancılaşma, azınlık olma ve aidiyet duygularının tasvirini paylaşmak istiyoruz. “Göç”ün nasıl bir zorunluluk haline geldiği ve bireylerin hangi şartlarda ve neler yaşayarak “göç”ü deneyimlediğini anlamak, aslında içinde yaşadığımız dünyayı anlamanın da bir yolu belki de. Kimileri ölüm ve boşanmadan sonra gelen en büyük ve en güçlü üçüncü depresyonun göç olduğunu söylüyor. Bu gerçekten öyle midir bilinmez; ama, bir huzursuzluk, depresif olma hali yarattığı bir gerçek… Özellikle de “kalmak” isterken gitmek çok zor olmalı… Mahmudiye Altınkaya’nın şu sözleri bu zorluğun adeta bir özeti: “Oradan oraya göç etmek. Yuvanı yurdunu bırakıyorsun çok zor. Geliyorsun ne evin var ne yurdun var hiçbir şeyin yok. Hele paran yoksa sokakta kalırsın.” Ve tüm bu zorlukları Orhan Veli de ne güzel anlatmış Hicret adlı şiirinde…
Damlara bakan penceresinden Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün. Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir S t ü d y o S or u m l u s u Ya r e n K a l k a n 1 8 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 1 9 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 19 18 G Ö Ç E D E N L E R G Ö Ç E D E N L E R
Hiç Makedonya’ya Özlem Duyuyor musunuz?
M: Çok özlem duyuyorum. Geldikten sonra iki kere daha gittim. Hep aynı eve gittim, doğup büyüdüğüm eve uzaktan baktım. Yürüdüğüm yerleri görmek için. Çok değişmiş çoktan görmediğim için değişik geldi. Burada en kötü köy, oranın kasabası gibi kalıyor. Gelişmemiş hiç. Çocuklukta yürüdüğüm, oynadığım yerleri hep özlüyorum.
T: Karar verdim bir gün dedim sizi götüreceğim çocuklarıma görsünler nerde doğdum, nerede oturduk.
M: Çocuklarım memleketi sevmediler dönmek istediler hemen. Orada Arnavutça ve Makedonca geçerli dil, bilmiyorlar. Türkçe konuşmamızı hiç sevmezlerdi Makedonya’da.
T: Çocuklarımı aldık kabristana götürdüm babamın mezarına. Okuluma götürdüm. Oturduğum mahalleme götürdüm. Ben özlemiyorum Makedonya’yı her şey çok zordu.
Sonradan Mı Türkçe Öğrendiniz? Türkiye’de Okula Gittiniz Mi?
T: Bizim her zaman ana dilimiz Türkçeydi. Ben ilk okulu Makedonca okudum. Orta Okulumu Arnavutça okudum bu yüzden üç dil biliyorum. Türkiye’ye gelince daha okumadım. Başladık sefer tasıyla iş aramaya burada.
M: Ben de Türkçe biliyordum. Hem Türkçe hem Arnavutça biliyordum. Burada hiç okumadım. Memlekette iki sene okudum o kadar. Muhacirlik var kimse bizi okula göndermedi burada. On iki kişi geldik, dokuzu çocuk yoksulluktan gidemedim okula burada. Artık geride dört kardeş kaldık.
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı Karşı apartmanda. Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp Başka şehre gitti.
Şimdi kavak ağaçları görünüyor, Penceresinden,
Kanal boyunca. Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda. Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu; Bir düşündüğü var.
(Orhan Veli Kanık, Hicret şiiri) Neden Göç Ettiniz?
Mahmudiye (M): Ben küçük geldim.
Büyüklerimiz istedi yani orda çiftçilik yapıyordu babam, abilerim. Zor bir hayattı burada çok daha iyi bir hayat yaşadık.
Tacettin (T): Bizim sülalemiz kalmadı
bütün sülale geldi. Biz de onlara uyarak mecburi geldik. Zaten biz sonuncu geldik. Herkes geldi, biz kaldık. Evi satamıyorduk pahalıydı; ancak sattık; bir, iki sene sonra geldik.
Türkiye’ye İlk Nasıl Geldiniz? Nereye Geldiniz Ve Neleri Geride Bıraktınız? T: Trenle Sirkeci’ye geldik. Oradan
Fatih’e, oradan Beyoğlu ve Eyüp Sultan en son ise Nurtepe. Yalnız biz gelirken bir yanlışlık oldu. Biz çıkmamız gereken
zamandan sonra çıktık. Yunanistan’da otogarda indirdiler bizi, bir gece istasyonda yattık. Vagonlar vardı kimisi vagonlarda yattı. Dayım, biz oraya inince memlekete gitti süreyi uzatmaya çok tanıdıkları vardı. Hafta sonuydu hemen hallettiler. Çıkışı uzatmışlar. Trende gördük onu bize el sallıyordu eziyetli oldu çok. Çok kalabalıktı o koridorlarda insanlar yatıyorlardı. Geride hiçbir şey bırakmadık. Evimiz paşa eviydi, tarihi ev. Kalkandelen’deydi evimiz paşa camisinin yanında 600-700 senelik bir camiydi. Bizim mesela sırayla hep bağ evleri paşaların. Bizim bölgemiz tarihi eserdi bir çivi çakamazdık. Ancak baraka gibi yapıp oturabilirdik.
M: Biz de aynı Sirkeci’ye geldik. Ablamlar bizden önce gelmişti Eyüp Sultan’da ablam oturuyordu onlar karşıladılar bizi trenden aldılar bizi, onlarda kaldık on beş gün. Sonra babam Alibeyköy’de kiralık ev tuttu. 6 ay oturduk kirada. 6 ay sonra arsa alıp hemen ev yaptılar. Evimize geçtik. Memlekette evimiz, bahçemiz, tarlamız vardı. On dört dönüm bahçenin içindeydi evimiz. Ne ararsan dünyadan her meyve vardı. Hayvanlarımız vardı işte çiftçilik işi çok zor bir işti. Ben küçüktüm abilerim, babam karar verdiler Türkiye’ye geldik. Babamın teyzeleri vardı Türkiye’de Fatih’te, onlar işlemlerimizi yaptılar. Türk’sünüz Ancak Farklı Bir Kültürde Büyüdünüz. Bu Yüzden Türkiye’ye İlk Geldiğinizde Zorlandınız Mı?
M: Yok, hiç zorlanmadık. Her şey aynı namazımız, dualarımız, bayramımız ve kandilimiz aynı. Hiç zorluk görmedik. Geldiğimiz yerde hep Makedon Türkleri vardı mahallede, gene aynı şekilde büyüdük
T: Ben de hiç zorlanmadım ama burada iş bulmak çok zordu. İş kurmak çok zordu.
Sizin İçin Azınlık Grupta Olmak Ne Anlam İfade Ediyor?
M: Azınlık grupta olmak Muhacirlik benim için. O da göç etmek demek. Oradan oraya göç etmek. Yuvanı yurdunu bırakıyorsun çok zor. Geliyorsun ne evin var ne yurdun var hiçbir şeyin yok. Hele paran yoksa sokakta kalırsın. Babam buzdolabı getirdi. Elektrik süpürgesi getirdi. Babam onları sattı arsa aldı. Ev yaptılar. Evin çerçevesi, penceresi bile yoktu. Muhacirlık zor bir şey birkaç sene bunalıyorsun, yoluna girene kadar her şey. Kolay değil. Abilerim çok çalıştı, iş bulamıyorsun, iş kuramıyorsun. Bir bunalım geçirdik tabii.
T: Aynı mülteciler gibi geldik ülkeye. Ben mesela evi sattım iki buzdolabı aldım o
zamanlar Türkiye’de buzdolabı yok birini kiraya verdim, diğerini de sattım. Paraları iş bulana kadar idare ettik.
Türkiye’ye Artık Evim Diyebiliyor Musunuz? M: Evet burası bizim evimiz. Ne köy isterim ne bir şey burası güzel Türkiye’yi evimiz bildik. T: Burası evimiz. Çok değerli evim vardı Makedonya’da ama istemem artık asıl evimiz burası.
Burada Mı Tanışıp Evlendiniz?
M: Ben hiç görmeden evlendim görücü usulü. Artık neyin nesi idi hiç görmedim. Tacettin ablasına gitti dediler camda bekledim ama göremedim. 23 yaşında evlendim o 29
yaşındaydı. Geç evlendik ikimiz de. Yokluktan evlenemedik. Muhacirlik zordu, eşim babasız gelmişti. Çok zordu yaşam. Evlilik çok sonraya kaldı.
T: Babasız geldim. Benim için çok daha zordu o yüzden yaşamak. Aileme bakmam gerekirdi. Evlilik sonraya kaldı.
2 0 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 2 1 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
21 20
2 2 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1 2 3 M E D Y A L A B N İ S A N 2 0 2 1
23 22