• Sonuç bulunamadı

Dansöz

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Dansöz"

Copied!
11
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)
(2)

O-D A N SÖ Z

Z av allı ablam ın yirm i iki y aşın d a v e kırk y ed i günlük gelinken ölüşü ile b a b a evinde tek ev lât kalınca bird en şimarmış, bir ta ra fta n derslerim i ihm ale, b ir ta ra fta n d a geceleri bile sık sık dışarı çıkıp gezm eğe başlam ış­ tım. İşte fe v k alâd e ağ ır tuvaletlerle bilhassa İspanyol rakısları y a p a n bu dansözü, o tarihlerde, b ir gece G a rd e n b a rd a gördüm . F ak at, fev k alâd e ağır tu v aletler giyerek bilhassa İspanyol rakısları y a p a n bu dansöz h ak ik atte bir erkek, hem yüzü çiçekle h a ra p olmuş, başı tam am en saçsız ve yaşı kırkı geç­ kin b ir erkekti. G ü n lerd en P aza r veya C um a olm adığı gibi zaten vakit te d a h a erken o ld u ğ u n d an G a rd e n b a rı pek ten h a bulm uş, h a ttâ kalıp k alm a­ m a k ta bir d ak ik a te re d d ü t ettiktep sonra b ir y er seçip oturm uştuk. V e şim ­ d i kim olduğunu h atırlayam adığım arkadaşım , bir iki d ak ik a geçince arka ta ra fta n birini işaret ed e rek istihfafkâr b ir sesle dem işti ki:

— Bu herif kad ın kıyafetile d a n s ed iy o r ve h arik u lâd e oynuyor!

Başımı çevirm iş, henüz hiç biri m üşteriler tara fın d an çağrılm am ış olan k ad ın larla b e ra b e r b ir k e n a rd ak i b ü yük bir m asad a onu görm üştüm . S ırtın­ d a ço k güzel dikilm iş b ir lâcivert elbise v ard ı v e elektrik ışığı altında, az ev­ vel söylediğim gibi tam am ile saçsız başı parıl parıl parlıyordu. V e devam ed en h araretli bir m usahabeye can ve gönülden iştirak etm işti. E trafındaki k ad ın lar gibi o d a dirseklerini m asaya dayam ış, başını onlar gibi oynatarak, om uzlarını o n lar gibi sık sık k ald ıra rak v e m usahabeye aynı d erece d e k en ­ dini vererek konuşuyordu. Lâkin salona yeni insanlar girdikçe m asanın k a­ dınları h arare tle konuşulan m evzuu hem en unutup başlarını çeviriyor, gelen v ey a gelenleri tetk ik ediyorlar, ve p arla y an gözlere bird en gelen röntkenle cüzdanları d elip içlerini g örüyorlardı. A n cak o bu hâlin h e r tek errüründe başını çevirm iyor, sanki b u hali farketm iyor ve biraz d a kavgayı andıran m usahabenin y eniden başlam asını bekliyordu. Sonra, k ad ın larla b e ra b e r ay a­ ğa kalktı, o rta d a n kayboldu. N üm eroların vak ti gelmişti, o d a aynı zam anda, ve onların şeklinde giyinm eğe gitmişti.

V e ilk önce sahn ed e h ep arkad aşları göründüler. Y âni b a r idaresi onun n um aralarını b ü tü n ötekilerinkine tercih etmiş, en sona bırakm ıştı. V e ilk önce hepsi b ü yük m a sa d a sonra b ir ikisi başka m asalard a görülen bütün k a ­ d ın lar num aralarını y ap ıp çekildikten sonra orkestra velveleli bir İspanyol h a ­ vasına başlayınca, sıranın artık kendisine gelm iş olduğunu a n la ­ dık. Lâkin belki üç d ö rt d ak ik a g örünm edi ve sahne boş kaldı. S ad e kulisten taşan ve gittikçe d a h a yakınlaşıp kuvvetlenen, ateşlenen k astan y et seslerde m erakı, tecessüsü tahrik ediyor, sanki M adrit v ey a Sevildeki bir çalgılı k a h ­ venin havasını y aratıy o rd u . Sonra, bird en b ire, bir kasırganın önüne atılıp fırlatılm ış gibi m ey d an a çıktı ve rüzgârlar elinde bin bir alev k a d a r canlı ve h arek etli oynam ağa başladı.

P arlak ve sim siyah ipekten m vücudünü sımsıkı saran b ir elbise giy­ miş, başın a siyah ve büyük bir şapka geçirmişti. E nsesinden zengin bir to ­ puz vücude getiren perukası d a elbise ve şapkası k ad a r siyahtı. L âkin sağ

(3)

kulağının üzerile göğsüne iri a*! güller takm ıştı, ve s a ç 'a n tam am en d ö k ü l­ m üş bulunan o h arap erkekle şim di hiç bir m ünasebeti kalm am ış, hakikaten güzel denilebilecek bir genç kadın olm uştu. A ncak bu sevilmesi imkânsız, üşüten ve sanki iten bir güzellikti. H atları m untazam lâkin faz'a uzun çehre­ sine, k u v v e tlid ir m akyaj yorucu bir ifade verm işti. K olları, om uzları, göğ­ sü, arkası, sahte m em elerini kaplayan göğüslük m üstesna hem en bütün çıplaktı ve görülen etlerin aşırı beyazlığı bu e d e re hasta, m a’ûl bir m ahiyet veriyordu. V e ne ko llard a ne d e b ac a k la rd a tek kıl, en hafif tüy yoktu. Şu kadar ki, erkek vücuduna hiç benzem iyen bu vücut, kadın vücuduna de benzem iyordu. Bu sanki cinsiyeti olm ayan b ir m ahlûkun vücuduydu ve iki cinsin d e cazibe ve k u d retlerinden m ahrum du.

Bu İspanyol rakkasenin hak ik atte bir kadın değil fak at dem in bir m a­ sada k ad ın larla oturan saçı tam am en d ö k ü k ad am olduğunu hem en herkes biliyordu. Bu cihetle, raksının seyrinden duyulan zevkte ve h e r num arası bitince k o p an alkışlarda bir çekiniş pek belli idi. M eselâ Liszt'in m eşhur ra p ­ sodisini oynayan beyaz denecek k ad a r sa n saçlı bir genç kızla gayet kalın se- sile fransızca çapkın şarkılar söyliyen biraz geçkin lâkin hâlâ güzel bir kadına m üthiş İsrarlarla num aralarını tek rar ettirdikleri halde, onu, num aralarını tek ­ rarlam aya m ecbur edecek k a d a r alkışlam adılar. H albuki İspanyol rakıslarını bu dereced e k u dretle oynayan snatkâra öm rü m d e bir iki kere ancak tesadüf ettim . Ve nasıl d a tıpkı k adın gibi oynuyordu! Bu rakıslarında erkek ihtiras­

larından, erkek duygu ve isteklerinden bakiye kalm ış hiç bir şey yoktu. B un­ lar yalanile, işvesile, gururile, aciz ve zebunluğu ile kadınlığın, kadının ra- kısları idi.

O gece h e r defasında elbise değiştirerek, hele sonuncuda cid d en m uh­ teşem b ir kıyafetle üç m uhtelif Ispanyol raksı yaptı. K endisini bir kere d a ­ ha G a rd e n d e seyrettim . Bu sefer num aralarını değiştirm işti. Bu yeni n u ­ m araların ikisi yine Ispanyol oyunları, üçüncüsü de Sait - S aens’m m eşhur «Kuğunun ölümü» raksı idi. B eyoğluna düşen türlü m illetten m üzikhol a r­ tistlerinin çok kere o ynam aya k alkarak hem en daim a b erb t ettikleri bu çok güzel ve güç rakıs, bu adam ın sanatile hakikî değerine kavuşuyor, bir şiir, kaside oluyor, G ard en in küçük ve çıplak sanhnesinde İlâhî bir kuş san­ ki hakikaten yaşıyor, sanki h akikaten titreyip çırpm ıyor, sonra can çekişerek gerçekten ölüyordu.

A rtiste bir kaç kere d e so k ak ta tesadüf ettim . H e r seferinde de y al­ nızdı, ve büyük itinalarla iri ve oldukça sevim siz b ir köpeği gezdiriyordu. Yalnız bu köpeği gezdirm ek için sokağa çıkm ışa benziyordu. Bu k ö p ek onun sanki çocuğu ve her h ald e yegâne arkadaşı idi. H iç bir m uhit ve y erd e karar kılm am ağa m ahkûm serseri h ay atın d a kendisinden ayrılm ıyan, kendisinden ayrılm am ası icabeden ve kendisinden ayrılm am ağa razı olan m ahlûk, bel- liki ancak bu köpekti.

G a rd e n b a ra tekrar bir gidişim de onu o ra d a bulam ıyarak so r­ dum . «K unturatı bitmişti. M ösyö L em an y en id en k u n tu rat y ap m ak istedi am m a o razı olm adı A ng ajm an ları varm ış. A tm ay a ve o ra d a n Italyaya gi decekm iş.» dediler. V e bir d ah a kendisine hiç bir yerd e, hayli av a re ve k a ­ rarsız bir hayatın beni sürüklediği şehir ve m em leketlerin hiç b irinde Tasla­ m adım . F a k a t garip tipleri hiç unutm ayan hafızam , ençok İspanyol d ansöz­

(4)

leri k ıyafetinde raks ed en bu kaçsız başlı ve çiçek bozuğu adam ı d a u n u tm u ­ y ordu. O nun türlü d iy ard a n geçerek, gittikçe d a h a ihtiyar olup sokakta d a ­ ha iğrenç hale girerek, h a ttâ ihtiyarlığı sahnede d e gizlenm ediği için h e r m ü ­ zikhol ve b a rd a n d a h a tez ayrılm ağa m ahkûm hayatım senelerce düşü n d ü ­ ğüm anlar, dak ik alar oldu. V e h e r düşünüşte, cinsile hiç b ir nisbeti olm ayan elbise ve zinetlerle dolu bavulları ve zincirini hep elinde tu ta ra k gezeceği kim bilir kaçıncı köpeğile b eraber, bir y ere tam am en ihtiyar ve sefil sığına­ cağı, b ir yerin m erham et edip kendisini alacağı zam an a kad ark i yıllarının gittikçe engin hüznünü, acılığını, feciliğini ta d a r gibi oldum , ö m rü n ü n en son seneleri de hayalim de şöyle canlanıyordu:

A rtık beli bükülen ve yüzü tam am en buruşan zavallı b ir ihtiyardır. Ne kimsesi, ne bir arayıp soranı, ne d e en naçiz bir aşk hatırası olm ayan bir ih­ tiyar.'. V e - kim bilir hangi m em leketin, kaldırım ına düşüp kaldığı hangi şeh­ rin bir darülacezesinde .tekm il öm ürleri am elelik ve işçilikle geçmiş basit ve iptidaî insanlar arasında ölüm ü beklem ektedir. Bu ad a m la ra sahne h ay a­ tına d air en küçük bir şeyi söylem ekten çekinerek ve onların her h a re k e t­ lerinden yaralan arak , cinsine ait olm ayan zinetlerin son bakiyelerini, zavallı bir küçük bavulun en m ahrem köşesinde sakladığı son bakiyelerini gizli sey­ retm ekte ve eskiden ahengilee raksettiği son h a v a la n kendi kendine, e tra ­ fına duy u rm ak tan çekinerek m ırıld a n m a k ta d ır...

* * *

K endisini arad an tam on yıllık bir m ü d d et geçtikten sonra, B avyera- nın cenubundaki o güzel g ö llerd en en güzelinin, Ş ta rn b erg gölünün sahil­ lerinde g örm ek m ukadderm iş. V e gördüğüm zam an, akibetini o d erecede bedbinlikle düşünm eğe hiç m ahal olm adığını anladım . V ak ıa pek çökm üş, çok ihtiyarlam ıştı, fakat üstübaşı tertem izdi ve hal ve vakti y erinde bir b u r­ ju v a m anzarası arzediyordu. Eski siyah ve iri köpeğinin y erinde de bu sefer küçük ve bem beyaz bir k ö p ek m evcuttu.

Ben Ş ta rn b erg gölüne, şim di her ikisi d e m erhum olan b ab am ve ni­ nem le b e ra b e r hem en bütün bir yazı geçirm iş olduğum uz Münih şehrinden bir sabah trenile, akşam ı dönm ek üzere gitmiş, sonra burasını p ek beğenerek şehre dönm em iş, göl sahilindeki ve gölün adını taşıyan küçük k asab ad a bir iki gece kalm ağa k a ra r verm iştim . H erhalde, hem en iki senedenberi d e ­ n k 7 ÜZÜ. g ö rm eden yaşam ış bulunm aklığım bu anî kararı verm ekliğim de büyük bir âm il olm uştu. Ş tarn b erg e gitm eden bir gece evvel de, bu gölün sularında h âlâ esrarlı şeklini m uhafaza etm iş bir ölüm bulan B avyera kralı ikinci Louis nin dedesi birinci Louis, eski Y unan m edeniyetine âşık olduğu için o üslûpta bin alarla M unihi süslem iş ve sonra L ola M ontes ism inde bîr rakkasenin sevdası yüzünden taç ve tahtını kaybetm işti. O peralarını m üt­ hiş m asraflar ed e rek devlet tiy atro su n d a oynattırm asından ve musikişinasa a d e tâ delice bir m erbutiyet gösterm esinden zuhur edip d alb u d ak salan d e ­ dikodular, kendisini p ay itah tın d an büsbütün uzaklaştırır.

Bir m ü d d e t d ah a geçince, inzivaya m erakı â d e ta cinnet haline gelir. İşi gücü, uzak d ağların sarp tep elerin d e cesim ve m uhteşem kasırlar y a p tır­ m aktır. Bu kasırların h er biri, d e b d e b e ve haşm etile G üneş Kıra] unvanını alan F ransa kıralı on d ö rdüncü Louis’nin saraylarından birinin aynı olm ak

(5)

üzere yapılm ıştır. V e 1870 zaferinin d ah a geçmem iş sarhoşluğu içinde b ü ­ tün A lm anya F ransanın h er şeyini hor görürken, o bu dağ tepelerindeki köşk ve saray lard a k en d i kendine eski Fransız kiralının kalıbına girerek hepsini onun ricalinden seçtiği m uhayyel m uhataplarile G üneş kıral kendisiym iş gi­ bi konuşur. Y ıllar böyle geçer. V e h ay atın d a hiçbir kadın yoktur, devrin en fettan nazeninleri onun için bir saatlik m acera olm ağa boş yere çalışırlar. S ade am casının kızı olan A vusturya im paratoriçesi ve belki kendisi k adar rom anesk E lisabeth’i sevdiği zannolunm aktadır. ikinci Louis nazırlarının d ev let işleri hak k m d ak i en m ühim m aruzatlarım d a dinlem eğe b azan h afta­ larca riza gösterm ez, d ah a olm azsa ellerinden kurtulm ak için o rta d a n kay­ bolur, en izbe y erle rd e köylü kulübelerine saklanır. N ihayet dağ başlarında biri bitm ed en bir İkincisini y ap tırm ağ a kalktığı m uhteşem saray ve köşklerin icap ettirdiği ağır borçlar, yüzü hiç görülm eyen ve bütün acayiplikleri d il­ lerde gezen bu kıral aleyhine p ayitahtı ayaklandırır ve hüküm et kendisinin tah ttan indirilm esine k arar verir. O bu k arara ilk önce şiddetle isyan ed e­ rek m u kavem ete kalkışır. Şehirler kendisini sevm iyorsa köylülerden tara f­ tarı pek çoktur. K uvvetli bir m uhafaza altında onu işte bu Ş ta rn b erg gölü sahilindeki kasra, B erk kasrına getirip k ap arlar. B urada p e k çabuk sükûn b u ­ lur, h id d e t ve isyanını tam am en unutm uş görünür. O k a d a r ki, bir kaç gün sonra p a rk ta d o laşm ak isteyince, m uhafazasına veya tedavisine m em ur olan d o k to r yanına başk a g ardiyanlar alm ıya lüzum görm iyerek kendisiyle gezm eğe çıkar. Dışarı çıkıp p a rk ta uzaklaşır, saatlerce dönm ezler. V e aynı günün gecesi, kendilerini aram ağa çıkanlar onları gölün sığ sahillerinde, d o k to ru k aray a d ah a yakm v e kralı biraz d a h a açıkta, birbirlerini boğm uş veya suda boğulm uş, fak at h e r h ald e ço k tan ölm üş bulurlar.

F a k a t ¡Ştarnberg'te gölü o k a d a r güzel ve küçük kasabanın sokaklarını dold u ran ekseriyeti T irol kıyafetli insanların m anzarasını öyle canlı ve eğlen­ dirici bulm uştum ki, bu yarı deli ve deliliği çok rom antik kralın hatırası b en d e eski cazibe ve kudretini m uhafaza edem em iş, onun son günlerini y a­ şadığı B erk şatosunun önünden vap u rla geçişim de bile b ir iki gün evvel h a ­ yatını okurken duyduğum heyecan canlanm am ıştı. Gece, m eh tap olacaktı ve denizde tekrar gezecektim . Sahilde bir otel lokantasında akşam yem eği yi­ yordum . O ldukça k alabalık bir orkestra Y ohar.n Strauss ile L eh ar’d an gü­ rültülü ve çılgın p arçalar çalıyordu. T a ra ç a d a bo> tek iskem le yok tu ve büyük

bir ekseriyet T iroîlu kıyafetinde idi. G alib a içilen sudan dolayı çoğunun b o y ­ nu urlu kad ın lar v e hele kısa p an talo n ların d a n kıllı bacak ları görünen er­ kekler, iri, biraz acayip ve b ir kısmı pek sakil b eb ek lere benziyorlardı. V e bütün b u halk orkestranın çaldığı havaların güftelerini sanki o p erad a bir K oro heyeti imiş gibi, o k a d a r düzgün bir surette söylüyor, fak at çalgının her d u ruşunda güzel sanatlarla h er m ünasebeti d erhal tam am en katolun- muş koca koca et ve sucuk p arçalarına saldırıyor, b ir kaç lo k m ad a bir de koca koca bira kadehlerini boşaltıyordu. B irden, bilm iyorum ne gibi bir se­ beple, başım ı çevirdim ve sol tarafım d a iki m asa ileride onu, B eyoğîundaki G a rd e n b a rd a vaktile kadın kıyafetinde dan sed en v ary ete artistini gördüm . A radan geçen m ü d d e t içinde tam am en çökm üş olm akla berab er, kılığı k ı­ yafeti eskisi k ad a r tem izdi ve küçük beyaz köpeği y anındaki iskem lede sa ­ kin ve ciddî bir ed a ile oturuyor, o d a efendisi k a d a r dikk atle çalgı dinler

(6)

görünüyordu. M asanın üzerinde yarıd an çok fazlası dolu b ir likör kadehi, bütün m asalarda hep bira içildiği için belki yegâne likör k ad eh i duruyordu. İhtim alki artık tek saç teli kalm am ış olan başın d an artist şapkasını çıkarm ış­ tı. G özleri dalgın, bir zam an ihtim al ki ahengile raksettiği h avayı başını h a ­ fifçe sallıya sallıya takip ediyor, belki bütü n san at h ayatı hafızasında te k ­ rar canlanıyor, yeniden yaşıyordu.

F akat bu h ay a tta n artık çekilmiş mi idi? Büyük bir sahnede, seyircilerle arasında geniş bir m esafe bulunarak raksetseydi bu suale m ahal olm ıyabi- lirdi. Lâkin bir m üzikhol ve hele bir b a r artisti m üşterilerin Önlerine k a d a r gelerek num arasını y ap m ak m ecburiyetindedir ve yüzü gözü buruşm uş bir m ahlûk o ra d a genç kadın kıyafetinde gülünç olur. $ u h alde, ihtiyar kadın kıyafetinde eksantrik n um aralar yapm ası m üm kündü. V e o alev gibi fışkı­ ran ve kıvranan İspanyol rakkasesi v e ihtilâçlar içinde can veren b üyük b e ­ yaz kuş gözüm ün önünde m ahzun ve m ağlûp canlandılar. G arsonu ç a ğ ır­ dım . K endisine farkettirm em eğe çalışarak onu gösterdim . A lm an y ad a m a rk ­ ların düştüğü ve h er ecnebinin m ilyoner sayıldığı tarihti. G arson, iyi o lm a­ yan A lm ancam a hürm etle uzun uzun izahat verm eğe kalk tı:

— Bu resto ran a geldim geleli en sadık m üşterim b u ad am d ır. Bir v a ­ kitler her gün köpeğile b erab er gelir, aynı y erd e bir çeyrek yirm i dakika k a d a r oturup gölü seyreder ve m üzik dinler. D ağın tam üzerindeki villâ­

lardan birinde, yaz kış tek başına yaşarm ış. Bu villâyı d ö rt yıl evvel almış. V aktile k a b a re le rd e artistm iş. K endisine zengin diyorlar. D anslarından çok p ara kazanm ış.

V e gürültü ile çağrıldığı bir m asaya koşm adan arsız arsız gülerek ilâve etti:

— Asıl tahafı, bu dansları kadın kıyafetinde yaparm ış. D ikkat ettiniz­ se yüzünde h âlâ bir m akyaj bulunduğunu farketm işsinizdir!

D uym asın diye endişe ederek başım ı ona d oğru çevirdim . H ayır, d u y ­ mamıştı. H e p dalgın, çalm an havayı dinliyor, ağır ağır h ep başım sallıyor­ du. Lâkin vapurun h a re k e t vaktine az kalm ıştı. K alktım v e kendisile kim- bilir n e k a d a r zam andır arkadaşı olan küçük köpeği y erlerin d e b ırak arak çıktım, iskeleye, v ap u ra gittim . M ehtaplı yaz gecesinde gölün sihirli güzelli­ ğine kendim i tam am en verm ed en evvel d e : «Neyse talii varm ış yine. Hiç olm azsa akıllı d av ran ıp p ara biriktirebilm iş. Son günlerini zelil ve sefil ge­ çirm iyor I» diye düşündüm .

Ertesi sabah onun tek ra r uzun uzun lâfını dinleyecektim . G eceyi a k ­ şam yem ek yediğim lokan tan ın üstündeki o te ld e geçirm iş ve v aktile h erh ald e hayli zengin bir ad am ın villâsı iken sonra O tel - Pansiyon haline inkilâp eden bu yeri d e m evkii tekm il göle hâkim bulunduğu için seçmiştim. K ahvaltım ı sabahleyin o d ay a getiren hizm etçi kadın, tıpkı d ü n akşam ki lo k an ta garso­ nu gibi b ir ecnebi sıfatile galiba m ilyonerliğim e h ü k m ed erek b a n a şirin gö­ rünm ek hevesine kapıldı. V e bu m ak satla so h b ete girişti. Y usyuvarlak, y ü ­ zünün kat k at ve kırm ızı etleri içinde sade gözleri değil a d e tâ b u rn u ve ağ­ zı d a kaybolm uş bir kadındı. İlk önce m illiyetim i sordu.

(7)

B una galiba pek m em nun olm adı. A m erik a d a iflâs ve buh ran lar h e­ nüz h atıra gelm ediği için belli ki bir A m erikalıyı tercih ediyordu. V e T ü r­ küm diyene h e r A lm anın verm esi m utad olan cevabı vererek, yani Ş tam bui, T ürke kelim elerini sıralayarak ve nasılsa harem in ( a ) smı iki elif boyu çe­ kerek H aarem dem eyerek h ab e r verdi ki, İstanbul h ak k ın d a bir çok masû- m at, h a ttâ bütün T ürkiyeye dair bir hayli fikir ve bilgi sahibidir. Ç ünkü, ova­ da epeyi m ü d d e t yaşam ış b ir ad am ın bir kaç sene hizm etinde bulunm uştur. — Villâsı buraya on dakika sürer sürmez. D ağda, güzel b ir b ah ç e o r­ tasında, tek katlı bir şık villâ. K endisi yaz kış o ra d a oturur. Bir eski arl'st. V e b u eski artist G a rd e n B ard a vaktile gördüğüm ve dün gece tesa­ düf ettiğim a d a m d a n başkası olabilir m iydi? lstan b u ld a bulunm uş iki artis­ tin birden âh ır öm ürlerinde Ş ta rn b arg sırtların d a b irer villâ satın alm aları çok tu h af bir tesadüf olm az m ıydı?

—- D ün gece ta ra ç a d a m üzik dinliyordu. Y anında uzun tüylü küçük bir köpeği vardı. O m u? diye sordum .

— T a kendisi.. D aim a b u k ö p ek le b erab er gezer. H e r akşam aşağı res­ to ran a gelir. Bir likör içip yarım saat müzik dinler.

— D anslarını vaktile seyretm iştim . — Y a? Ne zam an?

— C ok eskiden. Seneler oldu.

— F ev k alâd e oynar değil m i? K im bilir hele o zam an nasıl oynardıki

h âlâ unutam am ışsm ız! .

Şişm an kadının küçük ve tam am en kirpiksiz gözleri parlıyordu, ilâve etti:

— K endisinin hizm etinden bir yıl önce ayrıldım . D anslarım d a d ö rt sene h e r gün, saatlerce seyretm işim dir.

V e bu sözleri ilâve ed erk en küçük gözler d a h a parlam ış, o rakıslann hayal ve hasreti içlerinde a d e tâ canlanm ıştı. F akat bu ihtiyar, bu b u m b u ru ­ şuk yuzlu ve k am buru çıkmış a d a n ı geçen seneye k a d a r günde bir kaç saa! nasıl ve nered e oynay ab ilm işti?.. Şimdi oda hizm etçisi sualim e cevap v *r- inekte gecikiyordu. F azla söylediğini anlayıp bu n a pişm an olm uş gibi bir hali vardı. D edi ki:

— Siz yabancısınız ve b u ra d a n şim di değilse bile yarın öbürgün gi­ dersiniz diye söyledim . ’ Y oksa tem in ederim ki kim seye bahsetm em .

__ B unda gizlenecek ne var ki böyle söylüyorsunuz? 3 ir san a tk â r için sanatını gösterm ek ve herkesten takdir to p lam ak bir gayedir.

Şişm an kadın başını salladı ve biraz düşündü:

— M ösyöyü bir sahnede oynarken seyretm edim de. Ben hizm etine girm eden bir m ü d d et evvel kendisi oyun h ay a tın d a n çekilmiş. İhtiyar, çir­ kin ve gülünç bir kadın şeklinde n um ara yapm ası için ısrar ediyorlarm ış. Bu­ nu ve bunun sebebini o hiç söylem ezdi am m a ben başk aların d an duydum . K endisi genç kadın şeklinde göründükçe m üşteriler eğlenip ıslık çalıyorlar- mış. H albuki M ösyö ihtiyar kadın şekline girm eğe k a t’iyen razı olm ayarak sahneden ayrılm ağı tercih etmiş. V illasında her gün tuvaletini yapar, uzun

itinalarla giyinir ve yüzünü boyard ı. Sonra. Durdu.

(8)

— S onra?

Yine kısa bir te re d d ü t devresi geçirdikten sonra bu sefer uzun uzun anlattı:

— Benim için rakıslannı tek rar edeceğini ve bunları seyredip fikrimi açıkça söylem ekliğimi, yüzü hafifçe kızararak rica etm işti. D aha hizm etine yeni girdiğim sıralarda idi. T ab iî m uvafakat ettim . V e h e r gün, m uayyen saatte oynam ağa başladı. Sanki m em nun olm azsam seyretm iyecekm işim gi­ bi büyük b ir dikk atle oynuyor, beni m em nun etm ek, rakıslarını b an a b eğen­ dirm ek için tekm il gayretini sarfediyordu. H albuki artistler salonun üçte biri bile b oş olsa hevessiz, baştan savm a oynarlar. F a k a t zavallı M ösyö yüzlerce insan kendisini seyredeecekm iş gibi, o k ad a r itina ile num aralarını yapar, sonra ben alkışlayınca d a sanki yüzlerce seyircinin çılgın alkışlarına teşekkür ediyorm uş gibi bir dizi â d e ta yere düşerek d erin reveranslarla eğilir, odanın d ö rt tarafına parm aklarının ucu ile buseler yollardı Y a giyinmesinin zah m e­ ti! H e r rakıs için tep ed e n tırnağa k a d a r kıyafetini değiştirir, başka peruka takar, hazır olduğunu h ab e r verirdi. Bunun üzerine m akineyi kurardım . K a­ pının arkasında kalır, gram ofon plâkı oyununun başlıyacağı yere gelir, gel­ m ez havasına, oyununa göre ağır ağır ağır y ahut koşa koşa içeri girerdi. V e bu, kım ıldanam ıyacnk bir h ale gelinceye kad ar, saatlerce sürerdi. İlk za m a n ­ lar o k a d a r yorulm uyordu. F a k a t sonra O yunlarının nihayetinde göğsü n e ­ fes nefese uzanıp inler oldu. Y üzünün boyalarını her silişinde rengini ölü rengi gibi sap sa n görüyordum . H albuki oynam ağa iştiyakı gittikçe artıy o r­ du. E skiden sade gündüzleri num ara yapar, fakat geceleri erk en d en y a ta r­ dı. Bir zam an geldi ki, akşam yem eklerinden sonra d a n um araya çıkm ağa başladı. H azım için bunun faideîerinden bahsediyor, geceden raksetm ek sayesinde p ek ra h at uyuduğunu iddia ediyordu. H albuki ben kendisini y a­ tağına yarı baygın b îr halde sürüklüyor, â d e ta taşıyordum . Biraz itiraz edecek olsam pek m üteessir oluyor, oyunlarını beğenm ediğim e, seyretm ekten sıkıl­ dığım a h ükm ederek gözleri yaşarıyordu. A lkışlam azsam günlerce surat eder, alkışlayınca d a num arasını ısrar karşısında tek ra r etm eğe m ecbur kalm ış a r­ tistlerin edasile iki kere, üç k ere d ah a y apardı. N ihayet bir gün..

F ak at k adın birden, hiç beklem ediğim h ald e tek ra r sustu. A d e tâ bir günah işlemiş de söylem ekten sıkılıyorm uş gibi bir hal almıştı.

— Evet, nihayet bir gün? niçin durdunuz?

— N ihayet bir gün, zaten artık gittikçe d ah a sık gelm eğe, d ah a sık çağrılm ağa başlanan d o k to ra bu vaziyeti anlatm ağa, her şeyi söylem eğe m ecbur oldum . K endiliğinden anlam ış gibi h arek et etm esini. Mösyö ile o şekilde konuşm asını bilhassa rica etm iş, bu hususta k a t'ı söz almıştım. F a ­ k at id are edem em iş. Z ate n M ösyö fevkalâde zekîdir, gözünden hiç bir şey kaçm az. A nlayınca d a m üthiş surette h id d etlen d i ve hem en hizm etim e ni­ hayet verdi. P ek iyi kalbli, çok ince v e k ibar bir adam dı. B urada bahşişler sayesinde kazancım d ah a fazla olm akla b erab er (bunları ağır ağır, kelim e­ ler üzerinde dururken yüzüme d e aynca bakarak söylem işti.) pek m ütees­ sirim. Ş im di yalnız sa b a h la n bir k ad ın geliyor, işlerini yap ıp gidiyorm uş. B akım sızdır diye çok üzülüyorum . M eselâ geceleri rahatsız olursa kim ken- disile m eşgul olacak! H em tek başına kalınca rakıs saatlerini büsbütün a r t­ tırm asından korkuyorum . B urada aşağı inip görünm eğe, konuşm ağa_ bir

(9)

türlü cesaret etm edim . F ak at bazan villâsının ö n ü n d en geçtiğim oluyor. H er geçişim de m utlaka gram ofon sesi duyuyorum ve anlıyorum ki yine n u m ara­ ya çıkmıştır.

N um ara ya çıkm ıştır... Bunu şişman ve yaşlı o d a hizm etçisi büyük bir ciddiyet v e ehem m iyetle söylüyordu. Y arınki takririni gözden geçiren bir büyük profesörün, m ecliste söyüyeceği heyecanlı bir nutku hazırlayan şöhretli bir m e­ busun, yapacağı m ühim bir m üdafaayı tetkik ed en m aruf bir av ukatın em ektar ve sâdık hizm etçileri d e efendilerinin içinden bu lisanla, bu sesle, bu eda ile bah sedebilirdi. Lâkin bütün bu hikâye alâkam ve tecessüs hissim üzerinde hakikî bir kırbaç tesiri yapm ıştı. V e vap u ra binerek kral ikinci L ouis'nin son günlerini geçirdiği Berk şatosunu ve d a h a ilerideki P ossenhofen m evkiini ziyarete gi­ decek olduğum halde, Ş ta m b erg köyünün d ağ a yükselen yollarına saptım . Y edi sekiz dak ik a sonra, şişm an k ad ın a yerini uzun uzun tarif ettirdiğim villânın önüne varm ış bulunuyordum .

Büyücek b ir bahçenin nihayetinde küçük, tek katlı, Y unan üslûbunda yapılm ış bir zarif köşktü. P encerelerinin p erd eleri inikti. V e b in ad an hafif, boğuk bir gram ofon sesi geliyordu. B ahçe kapısının üstüne, beyaz m erm er taşa altın yaldızla ve gotik harflerle M eine R uhe diye yazılm ış, v illâd a otu ­ ran insan veya insanların huzur ve rahatları biraz d a nispet v eren bir şekil ve ed a ile ilân olunuyorm uş, belki villâyı b aşk aların d an satın aldığı zam an bu sözleri yazılı bulm uş ve Bildirmemişti. B ahçe kapısı aralıktı. G ay ri ihti yari iterek içeri girdim . V e bakım sız kalmış, yabani o tlar h e r tarafım k a p la ­ mış bahçeenin çakıl taşlı yolu n d a ilerledim . Y akınlaştıkça gram ofon sesini d ah a fazla duyarak o d a hizmetçisi gibi ben d e anladım ki, yine num araya çıkmıştır.

V e çalm an hava gürültülü, ihtiraslı ve ateşli bir İspanyol raksıydı. Ç ıl­ gın hareketlerle, bütün vücud bir kasırgaya tutulm uş gibi oynanm ası icabe- den bir h a v a idi. Şişm an hizm etçi onun y anında kalm ış olsaydı, bu h av a ile oynam asına h erh ald e m üsaade etm ez, m ese-â zarif ve yum uşak kol ve b a ­ cak hareketlerile geçen eski F ransız d an sları yapm ası için İsrarlar ederdi. V illânın tam önüne k a d a r gittikten sonra dönerim diyerek b ahçeye girm iş­ tim. F ak at hem en kulağım a k a d a r gelen bu İspanyol havası içeriye, eve gi­ rerek onun oynunu seyretm ek için b an a yenilm ez bir arzu verdi. Ş tarnberg gölünün sahillerinde gölgesi ebediyen dolaşan m ecnun K ral L ouis'nin k a p k a ­ ranlık ve b om boş tiyatro salonlarında sırf kendisine tem sil verdirm esine m ukabil, b en d e hiç değilse bir eski k ab a re artistinin tek seyircisi olacaktım F ak at acaba beni karşısında görünce h iddetlenecek miydi, yoksa nihayet bir seyirci bulm aktan sevinecek ve coşacak m ıydı? V e zil çalm ağa, oyununu bozm ağa cesaret, etm iyerek, bir keçe kapının tokm ağını çevirm eği denedim .

C am lı bir kapı idi. H e rh ald e garib bir tesadüfle içerden sürm elenm e- m işti: hem en açıldı. K endim i ortasın d a hasır koltuklarla bir hasır m asadan başka eşyası bulunm ayan, d u varları düz beyaz sıvalı ve zem ini m erm er d ö ­ şeli bir küçük h o ld a buldum .

G ram o fo n sesi sağdan, yan ta ra fta n geliyordu. F a k a t ben henüz o ra ­ ya doğru iki adım ilerlem iş ilerlem em iştim ki, b irdenbire bir cisim düştü. Bir insan cismiydi. Y aptığı gürültü b an a o kanaati verdi. Ne aksi ve berb ad

(10)

bir vaziyete düşm üş oluyordum ! H atırım a türlü ihtim al geldi ve hem en d ö n ­ mek, Ib u rsd an kaçıp uzaklaşm ak istedim. D iğer taraftan , (A llah verse de bahçed en geçişimi sokaktan veya kom şu k öşklerden kim se görm em iş olsa!) diye düşündüm . Başımı zorla d e rd e çatm ıştım . B u rad a bir an d a h a fazla kalm am aklığım elzem dir diye düşünüyordum . F a k a t bütün bunları düşü n ­ m ekle b e ra b e r m erak aynı za m a n d a b ir zencir olup belim e sarıldı, beni yan d a, sağ taraftak i odaya, g ram ofonun hep d ev a m ettiği ve eski oyuncu­ nun biran evvele k a d a r kendi kendine n u m aray a çıktığı yere sürükledi.

G irdim oraya. Büyük ve m ustatil biçimli b ir o d a n ihayetinde sab a h ­ leyin kad ın ın bahsettiği p arav an duruyor, gram ofon ise hiç görülm eyor ve ses b u parav an ın ark asın d an geliyordu. D em ek ki hizm etçiyi k o ğ d u k tan sonra artist sahnesinin tertibatını da bilm ecburiye değiştirm işti. A ncak, bu p arav an ark asın d a gram ofonu k u rd u k tan sonra m ey d an a çıkıyor, yani rak settiği, sanat eseri yarattığı y erd e bunu y aratm ağ a ta k ad d ü m eden talî ve adi işlerden bir iz bulun d u rm ağ a razı olm uyor,bunu m evhum seyircilere sezd ir­ m ek bile istem iyordu.

B üyük ve m ustatil salo n d a hiç eşya yoktu ve p en cerelerdeki beyaz ipek p erd eler indirilmiş, sımsıkı kapatılm ıştı. R aksın kusursuz olm ası, adım ların lâzım gelen çeviklik ve çabukluktan m ahrum olm am ası için yer m ükem m el p ark e yapılm ıştı. V e kendisi b u eşyasız, sathı parke, büyük ve m ustatil sa­ lonun tam orta y erin d e yere boylu boy u n a uzanm ış ve d üşer düşm ez ölmüş, yahut ölüp oraya düşm üştü. Ö n ü n d e hareketsiz d u rd u m ve gözlerim son d a ­ kik ad a k apanm caya k a d a r unutam ıyacağım m anzarasını uzun uzun seyre koyldum .

S ırtında uzun etekli, k a t k at ve geniş farbelah, beyaz d an tel altın d a beyaz atlastan bir eteklik v a rd ı ve bacaklarını tam am en kapıyordu. A l ip ek ­ ten K orsajı ince beyaz k o rd e lâ larla o m uzlardan tutulm uş ve y ap m a m em e­ lerle göğüs kabarm ıştı. K ord o n u n taşıdığı elm as bir haç sağ om uza d oğru k a y ­ mıştı. T e n eski beyazlığım hem en tam am en m uhafaza ediyordu. Sararm ış değildi. Lâkin b ü tü n cild buruşm uş, deri ile kem ik arasın d a hiç e t kalm am ış, hele boy dışarı fırlayan gırtlakla fecî b ir m an zara alm ıştı. B aşındaki büyük hasır şapka ile b e ra b e r simsiyah ve bukleli saçlardan yapılm ış bir p eru k a y a ­ nm a düşm üştü.

Kalın b irer sürm e halesile çevrilm iş gözlerinin biri kapalı, diğeri ise yarı açıkdı. V e bu gözün bebeği sabit, nafiz, İsrarlı b ir b akışla bakıyor, insanm ciğerine k a d a r a d e tâ nüfuz ediyordu. A ğız tam am en açılmıştı, m osm or diş etlerinin o rtasın d a d a ancak üç diş vardı. F a k a t b u dişleri dökülm üş, biraz d a sağa çarpılm ış ağzın d u d ak ları kıpkızıldı v e fevkalâde kuru yüzün b a ğ ­ ladığı ölüm rengini kaim bir p u d ra tabak asiy le elm acık kem iklerinin üzerin­ de sert ve koyu bir allık saklam ağa çalışıyordu. O m uz başları fırlamış, k o l­ lar değnek gibi incelmiş, göğüsün kem ikleri tek er teker m ey d an a çıkmıştı. Kolun biri koltuk altını görm eğe im kân veren bir vaziyetle kıvrılıp uzam ış bulunuyordu. Bu koltuğun oyuk gibi içeri giren altı sarı, eğri büğrü, zayıf ve

(11)

p

uzun kıllarla kirlenm işti. V e plâk artık son yerine varm ış boğuk boğuk ses­ ler çıkarıyordu. O yunun en ateşli y e rin d e birden durm uş, b ird en sendelem iş, bird en düşm üş olacaktı.

Bu acayip ölünün m anzarasından ziyade gittikçe b o ğ u k bir hırıltı çı­ k aran ve k endi görülm eyen gram ofonun gürültüsü asabım a doku n d u . O nu d u rd u rm a k üzere p arav an a d oğru bir adım ilerledim . S onra b ird en vaz geç­ tim, y e rd e y atan ölüye bir kere d a h a b ak a rak hırsız gibi, tıpkı bir hırsızın sessiz ve k o rk a k adım larile dışarı çıktım. B ahçeyi geçip kendim i dışarıda buluncaya k a d a r bir k ö p ek karşım a çıkarsa, havlayıp gürültü ederse diye yüreğim çarptı. A c ab a uzun b eyaz tüylü küçücük köpek, ölünün yegâne a r­ kadaşı n ered e idi? İsabet ne villânın içinde, ne d e b ah ç ed e karşım a çık ­ m adı. S okak ta bom boştu. V e kom şu v illâlarından hiç bir ses gelm iyor, hic kim se görünm üyordu. İleride, inişli sokakların tâ nihayetinde, pek tatlı bir yaz gününün p arla k taze ışığı altın d a Ş ta rn b erg gölü m asm avi ve nefis se­ rilmişti. F a k a t benim hangi güzelliğe bak acak halim v ard ı? V illâya girip çıktığım ı bir gören oldu ise, bu ölüm vakasına ismim karışırsa. Polis m er­ kezlerinde ifade verm eye m ecbur olur, orad an oraya sürünürsem diye m üthiş bir k orkuya düşm üştüm . A rtık B erk k asrından da, P ossen h o fen ’den vazgeçtim . H em en istasyona koşup M ünihe giden ilk tren için bilet aldım .

V e işin sonunu ancak yedi gün sonra gazeteden ö ğrendim : H e r sabah artistin hizm etine geldiğini otel hizm etçisinden duyduğum k adın bir m üd- d etten b eri h erh ald e gelm iyorm uş, çünkü sokağa çıkm adığını nihayet k o m ­ şular fark ile m erak ederek polise h ab e r verm işler. K endisi M eksika ta b ii­ yetinde bulunduğu için cenazesini M ünihdeki M eksika konsolosluğu kaldırt- mış. F ak at M eksika tâbiiyetinde olm akla b e ra b e r İzm irde, evet İzmirde, İsveçli bir b a b a ile Belçikalı bir an a d an d ü n y ay a gelmişmiş. V e bütün sr>- veti, d o la r ve frank olarak villâsında bir d o la p ta saklı bulunm uş. Hiç bir akrabası m eydana çıkm azsa, p a ra la r M eksika hüküm etine âit olacakm ış.

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Ta h a To ros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

[r]

Akciğer grafisinde sol apekste yumurta kabuğu şeklinde kalsifikasyon gösteren lezyonun tiroid dokusuna ait olması ilginç bulunmuş ve olgu li- teratür ışığında

B) Yönetim Kurulu; Mütevelli Heyet üye sayısının herhangi bir nedenle eksilmesi halinde, 01.01.2002 tarihi itibari ile mevcut olan üye sayısını aşmamak kaydıyla, Vakfa,

The Global Study of Sexual Attitudes and Behavior tarafından 29 ülkede 40–80 yaş arası kadın ve erkeği ele alan çalış- mada, cinsel sorunların tüm ülkelerde yaygın

Polisin geri püskürttüğü göstericiler toplantı aleyhinde slogan atıp ''isyan'', ''devrim'', ''polis geri çekil'', ''Avustralya-ABD Irak''tan dışarı çık'',

 Bazı laktik asit bakterileri probiyotik etkilerinden dolayı probiyotik süt ürünlerinin hazırlanmasında diğer türlerin yanında kullanılırlar.... L ACTOBACİLLACEAE

bifidum, Bifidobacterium longum ve Bifidobacterium animalis’in kullanımları ve diğer laktik asit bakterileri ile olan uyumlarının araştırılmaları ürünün

 Serperek toprak yüzeyine uygulanan gübrenin pulluk, disk ya da benzeri bir aletle toprakla karıştırılması durumunda bitki kökleri fosfor dışında toprakta fazla miktarda