O-D A N SÖ Z
Z av allı ablam ın yirm i iki y aşın d a v e kırk y ed i günlük gelinken ölüşü ile b a b a evinde tek ev lât kalınca bird en şimarmış, bir ta ra fta n derslerim i ihm ale, b ir ta ra fta n d a geceleri bile sık sık dışarı çıkıp gezm eğe başlam ış tım. İşte fe v k alâd e ağ ır tuvaletlerle bilhassa İspanyol rakısları y a p a n bu dansözü, o tarihlerde, b ir gece G a rd e n b a rd a gördüm . F ak at, fev k alâd e ağır tu v aletler giyerek bilhassa İspanyol rakısları y a p a n bu dansöz h ak ik atte bir erkek, hem yüzü çiçekle h a ra p olmuş, başı tam am en saçsız ve yaşı kırkı geç kin b ir erkekti. G ü n lerd en P aza r veya C um a olm adığı gibi zaten vakit te d a h a erken o ld u ğ u n d an G a rd e n b a rı pek ten h a bulm uş, h a ttâ kalıp k alm a m a k ta bir d ak ik a te re d d ü t ettiktep sonra b ir y er seçip oturm uştuk. V e şim d i kim olduğunu h atırlayam adığım arkadaşım , bir iki d ak ik a geçince arka ta ra fta n birini işaret ed e rek istihfafkâr b ir sesle dem işti ki:
— Bu herif kad ın kıyafetile d a n s ed iy o r ve h arik u lâd e oynuyor!
Başımı çevirm iş, henüz hiç biri m üşteriler tara fın d an çağrılm am ış olan k ad ın larla b e ra b e r b ir k e n a rd ak i b ü yük bir m asad a onu görm üştüm . S ırtın d a ço k güzel dikilm iş b ir lâcivert elbise v ard ı v e elektrik ışığı altında, az ev vel söylediğim gibi tam am ile saçsız başı parıl parıl parlıyordu. V e devam ed en h araretli bir m usahabeye can ve gönülden iştirak etm işti. E trafındaki k ad ın lar gibi o d a dirseklerini m asaya dayam ış, başını onlar gibi oynatarak, om uzlarını o n lar gibi sık sık k ald ıra rak v e m usahabeye aynı d erece d e k en dini vererek konuşuyordu. Lâkin salona yeni insanlar girdikçe m asanın k a dınları h arare tle konuşulan m evzuu hem en unutup başlarını çeviriyor, gelen v ey a gelenleri tetk ik ediyorlar, ve p arla y an gözlere bird en gelen röntkenle cüzdanları d elip içlerini g örüyorlardı. A n cak o bu hâlin h e r tek errüründe başını çevirm iyor, sanki b u hali farketm iyor ve biraz d a kavgayı andıran m usahabenin y eniden başlam asını bekliyordu. Sonra, k ad ın larla b e ra b e r ay a ğa kalktı, o rta d a n kayboldu. N üm eroların vak ti gelmişti, o d a aynı zam anda, ve onların şeklinde giyinm eğe gitmişti.
V e ilk önce sahn ed e h ep arkad aşları göründüler. Y âni b a r idaresi onun n um aralarını b ü tü n ötekilerinkine tercih etmiş, en sona bırakm ıştı. V e ilk önce hepsi b ü yük m a sa d a sonra b ir ikisi başka m asalard a görülen bütün k a d ın lar num aralarını y ap ıp çekildikten sonra orkestra velveleli bir İspanyol h a vasına başlayınca, sıranın artık kendisine gelm iş olduğunu a n la dık. Lâkin belki üç d ö rt d ak ik a g örünm edi ve sahne boş kaldı. S ad e kulisten taşan ve gittikçe d a h a yakınlaşıp kuvvetlenen, ateşlenen k astan y et seslerde m erakı, tecessüsü tahrik ediyor, sanki M adrit v ey a Sevildeki bir çalgılı k a h venin havasını y aratıy o rd u . Sonra, bird en b ire, bir kasırganın önüne atılıp fırlatılm ış gibi m ey d an a çıktı ve rüzgârlar elinde bin bir alev k a d a r canlı ve h arek etli oynam ağa başladı.
P arlak ve sim siyah ipekten m vücudünü sımsıkı saran b ir elbise giy miş, başın a siyah ve büyük bir şapka geçirmişti. E nsesinden zengin bir to puz vücude getiren perukası d a elbise ve şapkası k ad a r siyahtı. L âkin sağ
kulağının üzerile göğsüne iri a*! güller takm ıştı, ve s a ç 'a n tam am en d ö k ü l m üş bulunan o h arap erkekle şim di hiç bir m ünasebeti kalm am ış, hakikaten güzel denilebilecek bir genç kadın olm uştu. A ncak bu sevilmesi imkânsız, üşüten ve sanki iten bir güzellikti. H atları m untazam lâkin faz'a uzun çehre sine, k u v v e tlid ir m akyaj yorucu bir ifade verm işti. K olları, om uzları, göğ sü, arkası, sahte m em elerini kaplayan göğüslük m üstesna hem en bütün çıplaktı ve görülen etlerin aşırı beyazlığı bu e d e re hasta, m a’ûl bir m ahiyet veriyordu. V e ne ko llard a ne d e b ac a k la rd a tek kıl, en hafif tüy yoktu. Şu kadar ki, erkek vücuduna hiç benzem iyen bu vücut, kadın vücuduna de benzem iyordu. Bu sanki cinsiyeti olm ayan b ir m ahlûkun vücuduydu ve iki cinsin d e cazibe ve k u d retlerinden m ahrum du.
Bu İspanyol rakkasenin hak ik atte bir kadın değil fak at dem in bir m a sada k ad ın larla oturan saçı tam am en d ö k ü k ad am olduğunu hem en herkes biliyordu. Bu cihetle, raksının seyrinden duyulan zevkte ve h e r num arası bitince k o p an alkışlarda bir çekiniş pek belli idi. M eselâ Liszt'in m eşhur ra p sodisini oynayan beyaz denecek k ad a r sa n saçlı bir genç kızla gayet kalın se- sile fransızca çapkın şarkılar söyliyen biraz geçkin lâkin hâlâ güzel bir kadına m üthiş İsrarlarla num aralarını tek rar ettirdikleri halde, onu, num aralarını tek rarlam aya m ecbur edecek k a d a r alkışlam adılar. H albuki İspanyol rakıslarını bu dereced e k u dretle oynayan snatkâra öm rü m d e bir iki kere ancak tesadüf ettim . Ve nasıl d a tıpkı k adın gibi oynuyordu! Bu rakıslarında erkek ihtiras
larından, erkek duygu ve isteklerinden bakiye kalm ış hiç bir şey yoktu. B un lar yalanile, işvesile, gururile, aciz ve zebunluğu ile kadınlığın, kadının ra- kısları idi.
O gece h e r defasında elbise değiştirerek, hele sonuncuda cid d en m uh teşem b ir kıyafetle üç m uhtelif Ispanyol raksı yaptı. K endisini bir kere d a ha G a rd e n d e seyrettim . Bu sefer num aralarını değiştirm işti. Bu yeni n u m araların ikisi yine Ispanyol oyunları, üçüncüsü de Sait - S aens’m m eşhur «Kuğunun ölümü» raksı idi. B eyoğluna düşen türlü m illetten m üzikhol a r tistlerinin çok kere o ynam aya k alkarak hem en daim a b erb t ettikleri bu çok güzel ve güç rakıs, bu adam ın sanatile hakikî değerine kavuşuyor, bir şiir, kaside oluyor, G ard en in küçük ve çıplak sanhnesinde İlâhî bir kuş san ki hakikaten yaşıyor, sanki h akikaten titreyip çırpm ıyor, sonra can çekişerek gerçekten ölüyordu.
A rtiste bir kaç kere d e so k ak ta tesadüf ettim . H e r seferinde de y al nızdı, ve büyük itinalarla iri ve oldukça sevim siz b ir köpeği gezdiriyordu. Yalnız bu köpeği gezdirm ek için sokağa çıkm ışa benziyordu. Bu k ö p ek onun sanki çocuğu ve her h ald e yegâne arkadaşı idi. H iç bir m uhit ve y erd e karar kılm am ağa m ahkûm serseri h ay atın d a kendisinden ayrılm ıyan, kendisinden ayrılm am ası icabeden ve kendisinden ayrılm am ağa razı olan m ahlûk, bel- liki ancak bu köpekti.
G a rd e n b a ra tekrar bir gidişim de onu o ra d a bulam ıyarak so r dum . «K unturatı bitmişti. M ösyö L em an y en id en k u n tu rat y ap m ak istedi am m a o razı olm adı A ng ajm an ları varm ış. A tm ay a ve o ra d a n Italyaya gi decekm iş.» dediler. V e bir d ah a kendisine hiç bir yerd e, hayli av a re ve k a rarsız bir hayatın beni sürüklediği şehir ve m em leketlerin hiç b irinde Tasla m adım . F a k a t garip tipleri hiç unutm ayan hafızam , ençok İspanyol d ansöz
leri k ıyafetinde raks ed en bu kaçsız başlı ve çiçek bozuğu adam ı d a u n u tm u y ordu. O nun türlü d iy ard a n geçerek, gittikçe d a h a ihtiyar olup sokakta d a ha iğrenç hale girerek, h a ttâ ihtiyarlığı sahnede d e gizlenm ediği için h e r m ü zikhol ve b a rd a n d a h a tez ayrılm ağa m ahkûm hayatım senelerce düşü n d ü ğüm anlar, dak ik alar oldu. V e h e r düşünüşte, cinsile hiç b ir nisbeti olm ayan elbise ve zinetlerle dolu bavulları ve zincirini hep elinde tu ta ra k gezeceği kim bilir kaçıncı köpeğile b eraber, bir y ere tam am en ihtiyar ve sefil sığına cağı, b ir yerin m erham et edip kendisini alacağı zam an a kad ark i yıllarının gittikçe engin hüznünü, acılığını, feciliğini ta d a r gibi oldum , ö m rü n ü n en son seneleri de hayalim de şöyle canlanıyordu:
A rtık beli bükülen ve yüzü tam am en buruşan zavallı b ir ihtiyardır. Ne kimsesi, ne bir arayıp soranı, ne d e en naçiz bir aşk hatırası olm ayan bir ih tiyar.'. V e - kim bilir hangi m em leketin, kaldırım ına düşüp kaldığı hangi şeh rin bir darülacezesinde .tekm il öm ürleri am elelik ve işçilikle geçmiş basit ve iptidaî insanlar arasında ölüm ü beklem ektedir. Bu ad a m la ra sahne h ay a tına d air en küçük bir şeyi söylem ekten çekinerek ve onların her h a re k e t lerinden yaralan arak , cinsine ait olm ayan zinetlerin son bakiyelerini, zavallı bir küçük bavulun en m ahrem köşesinde sakladığı son bakiyelerini gizli sey retm ekte ve eskiden ahengilee raksettiği son h a v a la n kendi kendine, e tra fına duy u rm ak tan çekinerek m ırıld a n m a k ta d ır...
* * *
K endisini arad an tam on yıllık bir m ü d d et geçtikten sonra, B avyera- nın cenubundaki o güzel g ö llerd en en güzelinin, Ş ta rn b erg gölünün sahil lerinde g örm ek m ukadderm iş. V e gördüğüm zam an, akibetini o d erecede bedbinlikle düşünm eğe hiç m ahal olm adığını anladım . V ak ıa pek çökm üş, çok ihtiyarlam ıştı, fakat üstübaşı tertem izdi ve hal ve vakti y erinde bir b u r ju v a m anzarası arzediyordu. Eski siyah ve iri köpeğinin y erinde de bu sefer küçük ve bem beyaz bir k ö p ek m evcuttu.
Ben Ş ta rn b erg gölüne, şim di her ikisi d e m erhum olan b ab am ve ni nem le b e ra b e r hem en bütün bir yazı geçirm iş olduğum uz Münih şehrinden bir sabah trenile, akşam ı dönm ek üzere gitmiş, sonra burasını p ek beğenerek şehre dönm em iş, göl sahilindeki ve gölün adını taşıyan küçük k asab ad a bir iki gece kalm ağa k a ra r verm iştim . H erhalde, hem en iki senedenberi d e n k 7 ÜZÜ. g ö rm eden yaşam ış bulunm aklığım bu anî kararı verm ekliğim de büyük bir âm il olm uştu. Ş tarn b erg e gitm eden bir gece evvel de, bu gölün sularında h âlâ esrarlı şeklini m uhafaza etm iş bir ölüm bulan B avyera kralı ikinci Louis nin dedesi birinci Louis, eski Y unan m edeniyetine âşık olduğu için o üslûpta bin alarla M unihi süslem iş ve sonra L ola M ontes ism inde bîr rakkasenin sevdası yüzünden taç ve tahtını kaybetm işti. O peralarını m üt hiş m asraflar ed e rek devlet tiy atro su n d a oynattırm asından ve musikişinasa a d e tâ delice bir m erbutiyet gösterm esinden zuhur edip d alb u d ak salan d e dikodular, kendisini p ay itah tın d an büsbütün uzaklaştırır.
Bir m ü d d e t d ah a geçince, inzivaya m erakı â d e ta cinnet haline gelir. İşi gücü, uzak d ağların sarp tep elerin d e cesim ve m uhteşem kasırlar y a p tır m aktır. Bu kasırların h er biri, d e b d e b e ve haşm etile G üneş Kıra] unvanını alan F ransa kıralı on d ö rdüncü Louis’nin saraylarından birinin aynı olm ak
üzere yapılm ıştır. V e 1870 zaferinin d ah a geçmem iş sarhoşluğu içinde b ü tün A lm anya F ransanın h er şeyini hor görürken, o bu dağ tepelerindeki köşk ve saray lard a k en d i kendine eski Fransız kiralının kalıbına girerek hepsini onun ricalinden seçtiği m uhayyel m uhataplarile G üneş kıral kendisiym iş gi bi konuşur. Y ıllar böyle geçer. V e h ay atın d a hiçbir kadın yoktur, devrin en fettan nazeninleri onun için bir saatlik m acera olm ağa boş yere çalışırlar. S ade am casının kızı olan A vusturya im paratoriçesi ve belki kendisi k adar rom anesk E lisabeth’i sevdiği zannolunm aktadır. ikinci Louis nazırlarının d ev let işleri hak k m d ak i en m ühim m aruzatlarım d a dinlem eğe b azan h afta larca riza gösterm ez, d ah a olm azsa ellerinden kurtulm ak için o rta d a n kay bolur, en izbe y erle rd e köylü kulübelerine saklanır. N ihayet dağ başlarında biri bitm ed en bir İkincisini y ap tırm ağ a kalktığı m uhteşem saray ve köşklerin icap ettirdiği ağır borçlar, yüzü hiç görülm eyen ve bütün acayiplikleri d il lerde gezen bu kıral aleyhine p ayitahtı ayaklandırır ve hüküm et kendisinin tah ttan indirilm esine k arar verir. O bu k arara ilk önce şiddetle isyan ed e rek m u kavem ete kalkışır. Şehirler kendisini sevm iyorsa köylülerden tara f tarı pek çoktur. K uvvetli bir m uhafaza altında onu işte bu Ş ta rn b erg gölü sahilindeki kasra, B erk kasrına getirip k ap arlar. B urada p e k çabuk sükûn b u lur, h id d e t ve isyanını tam am en unutm uş görünür. O k a d a r ki, bir kaç gün sonra p a rk ta d o laşm ak isteyince, m uhafazasına veya tedavisine m em ur olan d o k to r yanına başk a g ardiyanlar alm ıya lüzum görm iyerek kendisiyle gezm eğe çıkar. Dışarı çıkıp p a rk ta uzaklaşır, saatlerce dönm ezler. V e aynı günün gecesi, kendilerini aram ağa çıkanlar onları gölün sığ sahillerinde, d o k to ru k aray a d ah a yakm v e kralı biraz d a h a açıkta, birbirlerini boğm uş veya suda boğulm uş, fak at h e r h ald e ço k tan ölm üş bulurlar.
F a k a t ¡Ştarnberg'te gölü o k a d a r güzel ve küçük kasabanın sokaklarını dold u ran ekseriyeti T irol kıyafetli insanların m anzarasını öyle canlı ve eğlen dirici bulm uştum ki, bu yarı deli ve deliliği çok rom antik kralın hatırası b en d e eski cazibe ve kudretini m uhafaza edem em iş, onun son günlerini y a şadığı B erk şatosunun önünden vap u rla geçişim de bile b ir iki gün evvel h a yatını okurken duyduğum heyecan canlanm am ıştı. Gece, m eh tap olacaktı ve denizde tekrar gezecektim . Sahilde bir otel lokantasında akşam yem eği yi yordum . O ldukça k alabalık bir orkestra Y ohar.n Strauss ile L eh ar’d an gü rültülü ve çılgın p arçalar çalıyordu. T a ra ç a d a bo> tek iskem le yok tu ve büyük
bir ekseriyet T iroîlu kıyafetinde idi. G alib a içilen sudan dolayı çoğunun b o y nu urlu kad ın lar v e hele kısa p an talo n ların d a n kıllı bacak ları görünen er kekler, iri, biraz acayip ve b ir kısmı pek sakil b eb ek lere benziyorlardı. V e bütün b u halk orkestranın çaldığı havaların güftelerini sanki o p erad a bir K oro heyeti imiş gibi, o k a d a r düzgün bir surette söylüyor, fak at çalgının her d u ruşunda güzel sanatlarla h er m ünasebeti d erhal tam am en katolun- muş koca koca et ve sucuk p arçalarına saldırıyor, b ir kaç lo k m ad a bir de koca koca bira kadehlerini boşaltıyordu. B irden, bilm iyorum ne gibi bir se beple, başım ı çevirdim ve sol tarafım d a iki m asa ileride onu, B eyoğîundaki G a rd e n b a rd a vaktile kadın kıyafetinde dan sed en v ary ete artistini gördüm . A radan geçen m ü d d e t içinde tam am en çökm üş olm akla berab er, kılığı k ı yafeti eskisi k ad a r tem izdi ve küçük beyaz köpeği y anındaki iskem lede sa kin ve ciddî bir ed a ile oturuyor, o d a efendisi k a d a r dikk atle çalgı dinler
görünüyordu. M asanın üzerinde yarıd an çok fazlası dolu b ir likör kadehi, bütün m asalarda hep bira içildiği için belki yegâne likör k ad eh i duruyordu. İhtim alki artık tek saç teli kalm am ış olan başın d an artist şapkasını çıkarm ış tı. G özleri dalgın, bir zam an ihtim al ki ahengile raksettiği h avayı başını h a fifçe sallıya sallıya takip ediyor, belki bütü n san at h ayatı hafızasında te k rar canlanıyor, yeniden yaşıyordu.
F akat bu h ay a tta n artık çekilmiş mi idi? Büyük bir sahnede, seyircilerle arasında geniş bir m esafe bulunarak raksetseydi bu suale m ahal olm ıyabi- lirdi. Lâkin bir m üzikhol ve hele bir b a r artisti m üşterilerin Önlerine k a d a r gelerek num arasını y ap m ak m ecburiyetindedir ve yüzü gözü buruşm uş bir m ahlûk o ra d a genç kadın kıyafetinde gülünç olur. $ u h alde, ihtiyar kadın kıyafetinde eksantrik n um aralar yapm ası m üm kündü. V e o alev gibi fışkı ran ve kıvranan İspanyol rakkasesi v e ihtilâçlar içinde can veren b üyük b e yaz kuş gözüm ün önünde m ahzun ve m ağlûp canlandılar. G arsonu ç a ğ ır dım . K endisine farkettirm em eğe çalışarak onu gösterdim . A lm an y ad a m a rk ların düştüğü ve h er ecnebinin m ilyoner sayıldığı tarihti. G arson, iyi o lm a yan A lm ancam a hürm etle uzun uzun izahat verm eğe kalk tı:
— Bu resto ran a geldim geleli en sadık m üşterim b u ad am d ır. Bir v a kitler her gün köpeğile b erab er gelir, aynı y erd e bir çeyrek yirm i dakika k a d a r oturup gölü seyreder ve m üzik dinler. D ağın tam üzerindeki villâ
lardan birinde, yaz kış tek başına yaşarm ış. Bu villâyı d ö rt yıl evvel almış. V aktile k a b a re le rd e artistm iş. K endisine zengin diyorlar. D anslarından çok p ara kazanm ış.
V e gürültü ile çağrıldığı bir m asaya koşm adan arsız arsız gülerek ilâve etti:
— Asıl tahafı, bu dansları kadın kıyafetinde yaparm ış. D ikkat ettiniz se yüzünde h âlâ bir m akyaj bulunduğunu farketm işsinizdir!
D uym asın diye endişe ederek başım ı ona d oğru çevirdim . H ayır, d u y mamıştı. H e p dalgın, çalm an havayı dinliyor, ağır ağır h ep başım sallıyor du. Lâkin vapurun h a re k e t vaktine az kalm ıştı. K alktım v e kendisile kim- bilir n e k a d a r zam andır arkadaşı olan küçük köpeği y erlerin d e b ırak arak çıktım, iskeleye, v ap u ra gittim . M ehtaplı yaz gecesinde gölün sihirli güzelli ğine kendim i tam am en verm ed en evvel d e : «Neyse talii varm ış yine. Hiç olm azsa akıllı d av ran ıp p ara biriktirebilm iş. Son günlerini zelil ve sefil ge çirm iyor I» diye düşündüm .
Ertesi sabah onun tek ra r uzun uzun lâfını dinleyecektim . G eceyi a k şam yem ek yediğim lokan tan ın üstündeki o te ld e geçirm iş ve v aktile h erh ald e hayli zengin bir ad am ın villâsı iken sonra O tel - Pansiyon haline inkilâp eden bu yeri d e m evkii tekm il göle hâkim bulunduğu için seçmiştim. K ahvaltım ı sabahleyin o d ay a getiren hizm etçi kadın, tıpkı d ü n akşam ki lo k an ta garso nu gibi b ir ecnebi sıfatile galiba m ilyonerliğim e h ü k m ed erek b a n a şirin gö rünm ek hevesine kapıldı. V e bu m ak satla so h b ete girişti. Y usyuvarlak, y ü zünün kat k at ve kırm ızı etleri içinde sade gözleri değil a d e tâ b u rn u ve ağ zı d a kaybolm uş bir kadındı. İlk önce m illiyetim i sordu.
B una galiba pek m em nun olm adı. A m erik a d a iflâs ve buh ran lar h e nüz h atıra gelm ediği için belli ki bir A m erikalıyı tercih ediyordu. V e T ü r küm diyene h e r A lm anın verm esi m utad olan cevabı vererek, yani Ş tam bui, T ürke kelim elerini sıralayarak ve nasılsa harem in ( a ) smı iki elif boyu çe kerek H aarem dem eyerek h ab e r verdi ki, İstanbul h ak k ın d a bir çok masû- m at, h a ttâ bütün T ürkiyeye dair bir hayli fikir ve bilgi sahibidir. Ç ünkü, ova da epeyi m ü d d e t yaşam ış b ir ad am ın bir kaç sene hizm etinde bulunm uştur. — Villâsı buraya on dakika sürer sürmez. D ağda, güzel b ir b ah ç e o r tasında, tek katlı bir şık villâ. K endisi yaz kış o ra d a oturur. Bir eski arl'st. V e b u eski artist G a rd e n B ard a vaktile gördüğüm ve dün gece tesa düf ettiğim a d a m d a n başkası olabilir m iydi? lstan b u ld a bulunm uş iki artis tin birden âh ır öm ürlerinde Ş ta rn b arg sırtların d a b irer villâ satın alm aları çok tu h af bir tesadüf olm az m ıydı?
—- D ün gece ta ra ç a d a m üzik dinliyordu. Y anında uzun tüylü küçük bir köpeği vardı. O m u? diye sordum .
— T a kendisi.. D aim a b u k ö p ek le b erab er gezer. H e r akşam aşağı res to ran a gelir. Bir likör içip yarım saat müzik dinler.
— D anslarını vaktile seyretm iştim . — Y a? Ne zam an?
— C ok eskiden. Seneler oldu.
— F ev k alâd e oynar değil m i? K im bilir hele o zam an nasıl oynardıki
h âlâ unutam am ışsm ız! .
Şişm an kadının küçük ve tam am en kirpiksiz gözleri parlıyordu, ilâve etti:
— K endisinin hizm etinden bir yıl önce ayrıldım . D anslarım d a d ö rt sene h e r gün, saatlerce seyretm işim dir.
V e bu sözleri ilâve ed erk en küçük gözler d a h a parlam ış, o rakıslann hayal ve hasreti içlerinde a d e tâ canlanm ıştı. F akat bu ihtiyar, bu b u m b u ru şuk yuzlu ve k am buru çıkmış a d a n ı geçen seneye k a d a r günde bir kaç saa! nasıl ve nered e oynay ab ilm işti?.. Şimdi oda hizm etçisi sualim e cevap v *r- inekte gecikiyordu. F azla söylediğini anlayıp bu n a pişm an olm uş gibi bir hali vardı. D edi ki:
— Siz yabancısınız ve b u ra d a n şim di değilse bile yarın öbürgün gi dersiniz diye söyledim . ’ Y oksa tem in ederim ki kim seye bahsetm em .
__ B unda gizlenecek ne var ki böyle söylüyorsunuz? 3 ir san a tk â r için sanatını gösterm ek ve herkesten takdir to p lam ak bir gayedir.
Şişm an kadın başını salladı ve biraz düşündü:
— M ösyöyü bir sahnede oynarken seyretm edim de. Ben hizm etine girm eden bir m ü d d et evvel kendisi oyun h ay a tın d a n çekilmiş. İhtiyar, çir kin ve gülünç bir kadın şeklinde n um ara yapm ası için ısrar ediyorlarm ış. Bu nu ve bunun sebebini o hiç söylem ezdi am m a ben başk aların d an duydum . K endisi genç kadın şeklinde göründükçe m üşteriler eğlenip ıslık çalıyorlar- mış. H albuki M ösyö ihtiyar kadın şekline girm eğe k a t’iyen razı olm ayarak sahneden ayrılm ağı tercih etmiş. V illasında her gün tuvaletini yapar, uzun
itinalarla giyinir ve yüzünü boyard ı. Sonra. Durdu.
— S onra?
Yine kısa bir te re d d ü t devresi geçirdikten sonra bu sefer uzun uzun anlattı:
— Benim için rakıslannı tek rar edeceğini ve bunları seyredip fikrimi açıkça söylem ekliğimi, yüzü hafifçe kızararak rica etm işti. D aha hizm etine yeni girdiğim sıralarda idi. T ab iî m uvafakat ettim . V e h e r gün, m uayyen saatte oynam ağa başladı. Sanki m em nun olm azsam seyretm iyecekm işim gi bi büyük b ir dikk atle oynuyor, beni m em nun etm ek, rakıslarını b an a b eğen dirm ek için tekm il gayretini sarfediyordu. H albuki artistler salonun üçte biri bile b oş olsa hevessiz, baştan savm a oynarlar. F a k a t zavallı M ösyö yüzlerce insan kendisini seyredeecekm iş gibi, o k ad a r itina ile num aralarını yapar, sonra ben alkışlayınca d a sanki yüzlerce seyircinin çılgın alkışlarına teşekkür ediyorm uş gibi bir dizi â d e ta yere düşerek d erin reveranslarla eğilir, odanın d ö rt tarafına parm aklarının ucu ile buseler yollardı Y a giyinmesinin zah m e ti! H e r rakıs için tep ed e n tırnağa k a d a r kıyafetini değiştirir, başka peruka takar, hazır olduğunu h ab e r verirdi. Bunun üzerine m akineyi kurardım . K a pının arkasında kalır, gram ofon plâkı oyununun başlıyacağı yere gelir, gel m ez havasına, oyununa göre ağır ağır ağır y ahut koşa koşa içeri girerdi. V e bu, kım ıldanam ıyacnk bir h ale gelinceye kad ar, saatlerce sürerdi. İlk za m a n lar o k a d a r yorulm uyordu. F a k a t sonra O yunlarının nihayetinde göğsü n e fes nefese uzanıp inler oldu. Y üzünün boyalarını her silişinde rengini ölü rengi gibi sap sa n görüyordum . H albuki oynam ağa iştiyakı gittikçe artıy o r du. E skiden sade gündüzleri num ara yapar, fakat geceleri erk en d en y a ta r dı. Bir zam an geldi ki, akşam yem eklerinden sonra d a n um araya çıkm ağa başladı. H azım için bunun faideîerinden bahsediyor, geceden raksetm ek sayesinde p ek ra h at uyuduğunu iddia ediyordu. H albuki ben kendisini y a tağına yarı baygın b îr halde sürüklüyor, â d e ta taşıyordum . Biraz itiraz edecek olsam pek m üteessir oluyor, oyunlarını beğenm ediğim e, seyretm ekten sıkıl dığım a h ükm ederek gözleri yaşarıyordu. A lkışlam azsam günlerce surat eder, alkışlayınca d a num arasını ısrar karşısında tek ra r etm eğe m ecbur kalm ış a r tistlerin edasile iki kere, üç k ere d ah a y apardı. N ihayet bir gün..
F ak at k adın birden, hiç beklem ediğim h ald e tek ra r sustu. A d e tâ bir günah işlemiş de söylem ekten sıkılıyorm uş gibi bir hal almıştı.
— Evet, nihayet bir gün? niçin durdunuz?
— N ihayet bir gün, zaten artık gittikçe d ah a sık gelm eğe, d ah a sık çağrılm ağa başlanan d o k to ra bu vaziyeti anlatm ağa, her şeyi söylem eğe m ecbur oldum . K endiliğinden anlam ış gibi h arek et etm esini. Mösyö ile o şekilde konuşm asını bilhassa rica etm iş, bu hususta k a t'ı söz almıştım. F a k at id are edem em iş. Z ate n M ösyö fevkalâde zekîdir, gözünden hiç bir şey kaçm az. A nlayınca d a m üthiş surette h id d etlen d i ve hem en hizm etim e ni hayet verdi. P ek iyi kalbli, çok ince v e k ibar bir adam dı. B urada bahşişler sayesinde kazancım d ah a fazla olm akla b erab er (bunları ağır ağır, kelim e ler üzerinde dururken yüzüme d e aynca bakarak söylem işti.) pek m ütees sirim. Ş im di yalnız sa b a h la n bir k ad ın geliyor, işlerini yap ıp gidiyorm uş. B akım sızdır diye çok üzülüyorum . M eselâ geceleri rahatsız olursa kim ken- disile m eşgul olacak! H em tek başına kalınca rakıs saatlerini büsbütün a r t tırm asından korkuyorum . B urada aşağı inip görünm eğe, konuşm ağa_ bir
türlü cesaret etm edim . F ak at bazan villâsının ö n ü n d en geçtiğim oluyor. H er geçişim de m utlaka gram ofon sesi duyuyorum ve anlıyorum ki yine n u m ara ya çıkmıştır.
N um ara ya çıkm ıştır... Bunu şişman ve yaşlı o d a hizm etçisi büyük bir ciddiyet v e ehem m iyetle söylüyordu. Y arınki takririni gözden geçiren bir büyük profesörün, m ecliste söyüyeceği heyecanlı bir nutku hazırlayan şöhretli bir m e busun, yapacağı m ühim bir m üdafaayı tetkik ed en m aruf bir av ukatın em ektar ve sâdık hizm etçileri d e efendilerinin içinden bu lisanla, bu sesle, bu eda ile bah sedebilirdi. Lâkin bütün bu hikâye alâkam ve tecessüs hissim üzerinde hakikî bir kırbaç tesiri yapm ıştı. V e vap u ra binerek kral ikinci L ouis'nin son günlerini geçirdiği Berk şatosunu ve d a h a ilerideki P ossenhofen m evkiini ziyarete gi decek olduğum halde, Ş ta m b erg köyünün d ağ a yükselen yollarına saptım . Y edi sekiz dak ik a sonra, şişm an k ad ın a yerini uzun uzun tarif ettirdiğim villânın önüne varm ış bulunuyordum .
Büyücek b ir bahçenin nihayetinde küçük, tek katlı, Y unan üslûbunda yapılm ış bir zarif köşktü. P encerelerinin p erd eleri inikti. V e b in ad an hafif, boğuk bir gram ofon sesi geliyordu. B ahçe kapısının üstüne, beyaz m erm er taşa altın yaldızla ve gotik harflerle M eine R uhe diye yazılm ış, v illâd a otu ran insan veya insanların huzur ve rahatları biraz d a nispet v eren bir şekil ve ed a ile ilân olunuyorm uş, belki villâyı b aşk aların d an satın aldığı zam an bu sözleri yazılı bulm uş ve Bildirmemişti. B ahçe kapısı aralıktı. G ay ri ihti yari iterek içeri girdim . V e bakım sız kalmış, yabani o tlar h e r tarafım k a p la mış bahçeenin çakıl taşlı yolu n d a ilerledim . Y akınlaştıkça gram ofon sesini d ah a fazla duyarak o d a hizmetçisi gibi ben d e anladım ki, yine num araya çıkmıştır.
V e çalm an hava gürültülü, ihtiraslı ve ateşli bir İspanyol raksıydı. Ç ıl gın hareketlerle, bütün vücud bir kasırgaya tutulm uş gibi oynanm ası icabe- den bir h a v a idi. Şişm an hizm etçi onun y anında kalm ış olsaydı, bu h av a ile oynam asına h erh ald e m üsaade etm ez, m ese-â zarif ve yum uşak kol ve b a cak hareketlerile geçen eski F ransız d an sları yapm ası için İsrarlar ederdi. V illânın tam önüne k a d a r gittikten sonra dönerim diyerek b ahçeye girm iş tim. F ak at hem en kulağım a k a d a r gelen bu İspanyol havası içeriye, eve gi rerek onun oynunu seyretm ek için b an a yenilm ez bir arzu verdi. Ş tarnberg gölünün sahillerinde gölgesi ebediyen dolaşan m ecnun K ral L ouis'nin k a p k a ranlık ve b om boş tiyatro salonlarında sırf kendisine tem sil verdirm esine m ukabil, b en d e hiç değilse bir eski k ab a re artistinin tek seyircisi olacaktım F ak at acaba beni karşısında görünce h iddetlenecek miydi, yoksa nihayet bir seyirci bulm aktan sevinecek ve coşacak m ıydı? V e zil çalm ağa, oyununu bozm ağa cesaret, etm iyerek, bir keçe kapının tokm ağını çevirm eği denedim .
C am lı bir kapı idi. H e rh ald e garib bir tesadüfle içerden sürm elenm e- m işti: hem en açıldı. K endim i ortasın d a hasır koltuklarla bir hasır m asadan başka eşyası bulunm ayan, d u varları düz beyaz sıvalı ve zem ini m erm er d ö şeli bir küçük h o ld a buldum .
G ram o fo n sesi sağdan, yan ta ra fta n geliyordu. F a k a t ben henüz o ra ya doğru iki adım ilerlem iş ilerlem em iştim ki, b irdenbire bir cisim düştü. Bir insan cismiydi. Y aptığı gürültü b an a o kanaati verdi. Ne aksi ve berb ad
bir vaziyete düşm üş oluyordum ! H atırım a türlü ihtim al geldi ve hem en d ö n mek, Ib u rsd an kaçıp uzaklaşm ak istedim. D iğer taraftan , (A llah verse de bahçed en geçişimi sokaktan veya kom şu k öşklerden kim se görm em iş olsa!) diye düşündüm . Başımı zorla d e rd e çatm ıştım . B u rad a bir an d a h a fazla kalm am aklığım elzem dir diye düşünüyordum . F a k a t bütün bunları düşü n m ekle b e ra b e r m erak aynı za m a n d a b ir zencir olup belim e sarıldı, beni yan d a, sağ taraftak i odaya, g ram ofonun hep d ev a m ettiği ve eski oyuncu nun biran evvele k a d a r kendi kendine n u m aray a çıktığı yere sürükledi.
G irdim oraya. Büyük ve m ustatil biçimli b ir o d a n ihayetinde sab a h leyin kad ın ın bahsettiği p arav an duruyor, gram ofon ise hiç görülm eyor ve ses b u parav an ın ark asın d an geliyordu. D em ek ki hizm etçiyi k o ğ d u k tan sonra artist sahnesinin tertibatını da bilm ecburiye değiştirm işti. A ncak, bu p arav an ark asın d a gram ofonu k u rd u k tan sonra m ey d an a çıkıyor, yani rak settiği, sanat eseri yarattığı y erd e bunu y aratm ağ a ta k ad d ü m eden talî ve adi işlerden bir iz bulun d u rm ağ a razı olm uyor,bunu m evhum seyircilere sezd ir m ek bile istem iyordu.
B üyük ve m ustatil salo n d a hiç eşya yoktu ve p en cerelerdeki beyaz ipek p erd eler indirilmiş, sımsıkı kapatılm ıştı. R aksın kusursuz olm ası, adım ların lâzım gelen çeviklik ve çabukluktan m ahrum olm am ası için yer m ükem m el p ark e yapılm ıştı. V e kendisi b u eşyasız, sathı parke, büyük ve m ustatil sa lonun tam orta y erin d e yere boylu boy u n a uzanm ış ve d üşer düşm ez ölmüş, yahut ölüp oraya düşm üştü. Ö n ü n d e hareketsiz d u rd u m ve gözlerim son d a kik ad a k apanm caya k a d a r unutam ıyacağım m anzarasını uzun uzun seyre koyldum .
S ırtında uzun etekli, k a t k at ve geniş farbelah, beyaz d an tel altın d a beyaz atlastan bir eteklik v a rd ı ve bacaklarını tam am en kapıyordu. A l ip ek ten K orsajı ince beyaz k o rd e lâ larla o m uzlardan tutulm uş ve y ap m a m em e lerle göğüs kabarm ıştı. K ord o n u n taşıdığı elm as bir haç sağ om uza d oğru k a y mıştı. T e n eski beyazlığım hem en tam am en m uhafaza ediyordu. Sararm ış değildi. Lâkin b ü tü n cild buruşm uş, deri ile kem ik arasın d a hiç e t kalm am ış, hele boy dışarı fırlayan gırtlakla fecî b ir m an zara alm ıştı. B aşındaki büyük hasır şapka ile b e ra b e r simsiyah ve bukleli saçlardan yapılm ış bir p eru k a y a nm a düşm üştü.
Kalın b irer sürm e halesile çevrilm iş gözlerinin biri kapalı, diğeri ise yarı açıkdı. V e bu gözün bebeği sabit, nafiz, İsrarlı b ir b akışla bakıyor, insanm ciğerine k a d a r a d e tâ nüfuz ediyordu. A ğız tam am en açılmıştı, m osm or diş etlerinin o rtasın d a d a ancak üç diş vardı. F a k a t b u dişleri dökülm üş, biraz d a sağa çarpılm ış ağzın d u d ak ları kıpkızıldı v e fevkalâde kuru yüzün b a ğ ladığı ölüm rengini kaim bir p u d ra tabak asiy le elm acık kem iklerinin üzerin de sert ve koyu bir allık saklam ağa çalışıyordu. O m uz başları fırlamış, k o l lar değnek gibi incelmiş, göğüsün kem ikleri tek er teker m ey d an a çıkmıştı. Kolun biri koltuk altını görm eğe im kân veren bir vaziyetle kıvrılıp uzam ış bulunuyordu. Bu koltuğun oyuk gibi içeri giren altı sarı, eğri büğrü, zayıf ve
p
uzun kıllarla kirlenm işti. V e plâk artık son yerine varm ış boğuk boğuk ses ler çıkarıyordu. O yunun en ateşli y e rin d e birden durm uş, b ird en sendelem iş, bird en düşm üş olacaktı.
Bu acayip ölünün m anzarasından ziyade gittikçe b o ğ u k bir hırıltı çı k aran ve k endi görülm eyen gram ofonun gürültüsü asabım a doku n d u . O nu d u rd u rm a k üzere p arav an a d oğru bir adım ilerledim . S onra b ird en vaz geç tim, y e rd e y atan ölüye bir kere d a h a b ak a rak hırsız gibi, tıpkı bir hırsızın sessiz ve k o rk a k adım larile dışarı çıktım. B ahçeyi geçip kendim i dışarıda buluncaya k a d a r bir k ö p ek karşım a çıkarsa, havlayıp gürültü ederse diye yüreğim çarptı. A c ab a uzun b eyaz tüylü küçücük köpek, ölünün yegâne a r kadaşı n ered e idi? İsabet ne villânın içinde, ne d e b ah ç ed e karşım a çık m adı. S okak ta bom boştu. V e kom şu v illâlarından hiç bir ses gelm iyor, hic kim se görünm üyordu. İleride, inişli sokakların tâ nihayetinde, pek tatlı bir yaz gününün p arla k taze ışığı altın d a Ş ta rn b erg gölü m asm avi ve nefis se rilmişti. F a k a t benim hangi güzelliğe bak acak halim v ard ı? V illâya girip çıktığım ı bir gören oldu ise, bu ölüm vakasına ismim karışırsa. Polis m er kezlerinde ifade verm eye m ecbur olur, orad an oraya sürünürsem diye m üthiş bir k orkuya düşm üştüm . A rtık B erk k asrından da, P ossen h o fen ’den vazgeçtim . H em en istasyona koşup M ünihe giden ilk tren için bilet aldım .
V e işin sonunu ancak yedi gün sonra gazeteden ö ğrendim : H e r sabah artistin hizm etine geldiğini otel hizm etçisinden duyduğum k adın bir m üd- d etten b eri h erh ald e gelm iyorm uş, çünkü sokağa çıkm adığını nihayet k o m şular fark ile m erak ederek polise h ab e r verm işler. K endisi M eksika ta b ii yetinde bulunduğu için cenazesini M ünihdeki M eksika konsolosluğu kaldırt- mış. F ak at M eksika tâbiiyetinde olm akla b e ra b e r İzm irde, evet İzmirde, İsveçli bir b a b a ile Belçikalı bir an a d an d ü n y ay a gelmişmiş. V e bütün sr>- veti, d o la r ve frank olarak villâsında bir d o la p ta saklı bulunm uş. Hiç bir akrabası m eydana çıkm azsa, p a ra la r M eksika hüküm etine âit olacakm ış.
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Ta h a To ros Arşivi