Cumhuriyet
£
70. YIL SAYI 25021 S A N A T K Ü L T Ü R M A G A Z İ N T E L E V İ Z Y O N 9 NİSAN 1994 CUMARTESİ
I
Yapıtları ile uygarlığa damgasını vuran başmimann ölümünün 406. yıldönümü
OKTAY EKİNCİ
Prof. Dr. Aptullah Kuran ın sap tamasına göre 477 yapıtta imzası bulunan Mimar Sinan, 1490 yılında Kayseri’nin Gesi nahiyesi ne bağlı Ağımas Köyü’nde doğdu; 98 yıl yaşadıktan sonra 9 Nisan 1588’de öldü. 16. yüzyıl uygarlığı na damgasını vuran sanatı ve “bil
ge” kişiliğiyle de Osmanh İmpara-
torluğu’nun “başmimarı” un vanını taşıdı. Yani, hem yapı tlarım yarattı, hem de mesleğinin ve meslektaşlarının “sorumlulu
ğunu” üstlendi...
Sinan’ın ustalığı ve büyüklüğü hakkında, kuşkusuz hemen herkes belirli bir fikir sahibidir. Her biri dünya mimarlık -ve sanat tari hindeki en önemli ve değerli ör nekler arasında yer alan yapıdan, yine “dünya durdukça” insanlara ve insanlığa onun büyüklüğü hakkında zaten hep fikir verecek- ür. Hele bir Selimiye’ye, bir Sü-
leymaniye’ye ya da bir Şehzade Cami si'ne veya bir köprüsüne, su
kemerine... Her bakıldığında, bir insan ömrüne sığdmlabilen bunca muhteşem ürünün, aynı anda “uy
garlığın geleceği” için de eşsiz bir “kaynak”, hatta “güvence” oldu
ğu yine her zaman görülecektir.
K,
.animi Sultan
Süleyman
bundan 422yıl
öncesinin
tarihini taşıyan
fetvasında,
“mimarsız
yapılaşmaya’’
karşı önlem
almasını
isteyen Koca
Sinan ’ı,
“kaçak
inşaatları
durdurmakla”
görevlendirmişti.
Sinan’ın Selimiye’de ulaştığı mimarlık düzeyi, kendinden önceki tüm uygarlıkların birikimlerini de taşıyan görkemli bir aşamaydı (üstte). İstanbul’da Osmanlı düzenini isteyen şeriatçı eğilimler, Sinan’ın asla izin vermediği ‘İzinsiz, mimarsız yapdaşmanın” yağmaya dönüştüğü semtlerden oy aldılar (sağda).
Büyük usta
Mimar Sinan’ı ‘kaygıyla’ anıyoruz
İ n
/
W
d s
%/
-r L S c K f .
!
•
Çünkü, Sinan’ın kendinden sonraki kuşaklara miras bıraktığı tüm yapıtları, Nazım Hikmet’in dediği gibi, “hünerli ellerin ve ya
ratıcı akim” yeryüzünü “dünya”
yapan eşi bulunmaz armağan larıdır. Sinan, bu armağanları, salt bizlere ve çocuklarımıza değil, tüm insanlığa ve insanoğlunun
“aydınlık geleceğine” bir kültür
hâzinesi olarak bırakmıştır...
Sinan ve dinsellik
Bugüne dek hemen her 9 Nisan- da, Koca Sinan hep yapıtlarıyla ve ustalığıyla anıldı.Hatta çoğu kere ler de yine yapıttan arasında özel likle “camileriyle” anımsandı.
Her biri gerçekten salt Osmanlı ve İslam mimarlığının değil, aslı nda “dünya mimarlığının” erişil mesi zor düzeydeki üstün örnekle rini yansıtan Sinan’ın camileri, kimi zaman da “uygarlık ve sanat
adına” değil, dine dayalı bir siyasal
düzeni savunmanın, yani “şeri
atçılığın” yaygınlaşması adına öne
çıkartıldı.
Tıpkı UNESCO’nun “Mimar
Sinan Yılı” olarak ilan ettiği,
ölümünün 400. yılı olan 1988’deki
“resmi kutlamalarda”, koca us
tanın hep “ney ve ezan seslerinin” eşlik ettiği, dinsel motifleri ağır ba san cami görüntüleriyle birlikte anıldığı, anlatıldığı gibi...
Şimdilerde, böylesi bir eğilimin, bu kez çok daha yaygın ve üstelik
“yerel yönetimlerin” de desteğiyle
ortaya çıkacağını, insanoğlunun
“yaratıcı gücünün” eşi bulunmaz
simgesi olan Mimar Sinan’ın ve yapıtlarının “Tanrısal bir güce
bağlanarak” kültürel içeriğinden
boşaltılacağını, sanki görür gibi oluyoruz. Onun, tüm bu eserlerini ortaya çıkarırken ne denli “emeğe
ve mühendisliğe saygılı” bir çalı
şma organizasyonu kurduğu; bir
“mimarbaşı” olarak bilime ve ku
rallara aykırı uygulamalara nasıl karşı çıktığı; hatta şantiyelerinde çalışan amele ve ustaların
ücrctle-mjm*
1 4 9 0 -1 5 8 8B m r
S
i
;
’!* inanıl
a il
- - «•Sinan, hem yapıtlarıyla bir “Koca Usta” hem de mimarlıkla ilgili sorumluluklar taşıyan bir mimarbaşıydı. Sanatını ve kentini “birlikte” gözetirdi.
rini “hak ettikleri ölçülerde” alma ları için Osmanlı yöneticileriyle nasıl pazarlık yaptığı ve belki de hepsin den önemlisi, bir mimar olarak salt
“işverenin isteğine göre” değil, mes
leğinin ve sanatının ilkeleri neyi ge rektiriyorsa, ona uyarak “Koca Si
nan” olabildiği, yine pek anımsan
mayacak. Böylesine bir “insana ve
uygarlığa duyarlı” kişilik, unutula
rak ve övünerek sahiplendiğimiz yapıtlarındaki “bu duyarlılığın payı”
göz ardı edilerek salt “ geçmişe ve OsmanlI’ya öykünülen” bir ideolojik tema öne çıkabilecek...Aslında geç mişten övgüyle söz etmek ve yine geçmişin bazı “erdemlerini” özleyip anımsamak, hiç kuşkusuz her za man “gericilik” demek değildir. Tam tersine, temelde “ kültürel sü rekliliğin sağlanması” ve özellikle günümüzdeki “ kültür birikimini yadsıyan” yozlaşma ve yağma düze nine karşı evrensel değerlerimizin
korunabilmesi ve bunun için de in sanoğlunun geçmişte yarattığı “zen ginliklerin” ve bu zenginliklere yol açan “tutumların” bir esin kaynağı olarak değerlendirilmesi, çoğu za man ilericiliğin ta kendisidir. Nite kim, Mimar Sinan’a da bu “sorumlu-
luklar’lar altında yaklaşıldığında,
onun hemen fark edilecek bir başka özelliği, mimarlık alanında salt yapı tları için değil, aynı anda “kent” için de üstlenmiş olduğu yükümlülükleri
olsa gerek. “Hassa mimarlarının
başı” olarak Sinan, bu görevinden
ötürü aslında bir tür “belediyeci” sayılırdı. Çünkü, 16. yüzyıl İstanbu- lu’nda, kentin yönetimi ve kentsel gereksinmelerin karşılanması “kadı
lar” eliyle yürütülür, bunlar arası
ndaki “imar ve yapılaşma ile ilgili” kurallara yine tüm kentte uyul masını sağlamak için de “mimar
başı” sorumlu olurdu. Nitekim,
İstanbul’daki “kural dışı” ve “ehliyet
siz kişilerce” gerçekleştirilen inşaat
lara karşı, Koca Sinan Kanuni Sul
tan Süleyman'ı uyarmış ve Osmanlı
Sultanı da imparatorluğun mimar- başısına 29 Haziran 1572’de şu “fet
vayı” göndermişti:
“Hassa mimarlarının başı Sinan'a hüküm ki; Rumeli'den ve başka yer lerden gelip doğramacılık ve yapıcılık ilminden haberi olmadığı halde, elle rine arşın alıp mimarlık ederek işin yabancısı olduklarından, yaptıkları
evlerin çoklukla ocakları tutuşa rak yandıklarını bildirdiğin için bu yurdum ki; emrim ulaştıkça bu ko nuya kendini vererek yapıcılık ve dülgerlik ilminden haberi olmayıp ellerine arşın alarak mimarlık eyle yenleri yasaklayıp senin bilgin ol madan öyle yeteneksiz kimselere mimarlık ettirmeyesin.”
Sinan’ın bu fetvayı eline alıp İs tanbul’daki “mimarbaşından izin
siz” ve mimarlıktan haberi olma
yan kişilerce yapılan inşaatlara karşı “kent ve uygarlık adına” nasıl savaştığını, bugün ancak tahmin edebiliyoruz. Ne var ki yine bugün “kesin olarak” bildiği miz bir başka gerçek şu ki İstan bul’un artık yüzde 60’ı, Kanuni’- nin fetvasındaki tanımlanan tür den, “izinsiz” ve “mimarlıkla ilgisi
olmayan” bir inşaat sürecinin ege
menliği altında yapılaşmış du rumda.
Ve yine kesin olarak son yerel seçimlerde de gördüğümüz diğer bir gerçek ise belediyecilikte “Os
manlI düzenini” savunan bir parti
nin, “kitlesel oy desteğini” de bu kaçak yapılaşan semtlerden almış olması. Üstelik, yine Osmanlı'dan bu yana İstanbul’un gözbebeği gibi üzerine titrediği Boğaziçi’ ndeki “seçim yağması” yapılara da “dokunulmayacağı ve affedile
ceği” sözleri verilerek... Evet.
Koca ustamızı, eşsiz Mimar Si nan’ı ve onun yapıtlarını, kişiliği ni, erdemini, savaşımını., ölümü nün 406. yıldönümünde bu kez
“kaygıyla” anıyoruz. Sinan yine “yağmayı ve gericiliği perdeleyen”
bir kutsal söylem içinde anılıp “ka
çak camilerde” örgütlenen kesim
lerin dinsel motiflerine alet edile cek. Kanuni’nin fetvasındaki “uy
garlık bilincini” savunmak ise Si
nan’ı “uygarlık adına” bağamıza basarak yine bizlere düşecek...
Bu anlamlı günde, duyarlı ozanımız Bedri Rahmi, yıllar ön- , cesinden bir kez daha sesleniyor:
“İstanbul deyince aklıma Koca Sinan gelir.
On parmağında on çınar gibi Her yandan yükselir
Sonra gecekondular gelir ardı sıra...”
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi