M
ABOULCANBAZ
M mwmWanda>Gwí>
ĞSs
fr^H k
Öli^AK-lN KA¿A|NtAÍ*-.. îkLiMcufcAT
& H V A M JíK I Á PlA y a s a k t a .
' DAJUÁLHUL.
i
UN A6U-MA5IMPAH z»YAt>E
l¿AW-Af*^EM
4
EYM £Pi^j.E W $Ey $*• P
m* .
^ kAT î$T OcPYA Ûİ
iâ
Î> puMVA
U f c j Y A M lH P A ¿ r Ö i - i r î ö ı K A t t í í . . .
ŞEFİNE.)KEi3ık YAkU^TltrlNpA, kAñ Ğ|_
¿.ıI^-PAYAüAK. A ç iL P i,v e Ş
miapz
, îKiıNCt'
KAT G Ö K Y Ü Z Ü N E T A ^ r j . .
¡>w $uLAfU YAdrMwü OJ-MP P
u kI-
Y A Mî z A Î N E C E K r ı ' i ^ . . Hp İ İ.Y A <î -MHPPA"PAAÜLflUL(,uM ACUNAD
\\*
i
L
i6 ENTELLEKTUEL BAKIŞ
Milliyet Cumartesi 1 0 Ağustos 1 9 9 6Şahin Alpay - Nilüfer Kuyaş
Fax: (212) 505 62 55
A dalet Ağaoğlu
ile birlikte okur da ölümden döndü
Adalet Ağaoğlu
bugünlerde yoğun bakımdan çıkmak üzere. Türkiye’de aydın kesimin ölüm - kalım mücadelesinin belki deen duyarlı yazarı, kendi mücadelesini gene kazandı ve hayata dönüş çabasına başlıyor.
Ama geçirdiği kaza, basit b ir trafik kazasından öte, bugünümüzü simgeleyen bir
olaydı bence. Önemli bir yazar kılpayı ölümden döndü. O’nun hayata dönüşünü
selamlarken, bu kılpayında nasıl yaşayabildiğimizi de sormak zamanıdır.
Küçük AsyalIlar ve
Çobanlar
S
ON zamanlarda büyük bir merakla okuduğum ki taplardan birinin adı Heirs of the Greek Catastrophe: The Social Life of Asia Minor Refugees in Pira eus / Yunan Faciasının Mirasçıları: Pirc'deki Küçük Asya Mültecilerinin Sosyal Yaşamı (Oxford University Press,
1989).
Kitabın yazarı bir İngiliz sosyal antropolog hanım, Re
nee Hirschon. Profesör Hirschon ile ilkbaharda Oxford Üniversitesi'ne yaptığım ziyaret sırasında tanıştık.
Hirschon, çalışmalarından söz ettiğinde, heyecanlan dım. Ona, atalarımın 1923'te Türkiye ile Yunanistan ara sında imzalanan tarihin ilk zorunlu nüfus mübadelesi antlaşması uyarınca, Serez ve Midilli'deki yurtlarını ter- kedip Anadolu'ya göç etmek zorunda kalan Rum eli Türkleri olduğunu anlattım.
"Mübadele" ile Anadolu'ya gelen Rumeli Türkleri
ü-zerine, ne yazık ki, dişe dokunur pek az araştırma oldu ğunu; oysa bu 350 bin dolayındaki göçmenin Türki ye'nin kaderine damgasını vurduğunu söyledim. Rumeli göçmenlerinin serüveni ile ilgili bütün bildiklerimin rah metli annemden, babamdan ve yakın akrabalardan din lediklerimden ibaret olduğunu; hayatın cilvelerinin çok istediğim halde bu son derece ilginç konular üzerinde a- raştırma yapmama fırsat vermediğini anlattım.
Hirschon araştırm alarının bulgularını aktardığında, doğrusu bir kat daha hayıflandım , biraz da kıskandım. Yaşananlarla hiç bir ilgisi olmadığı halde, bir sosyal an tropolog olarak duyduğu ilgiler Hirschon'u Anadolu'dan Yunanistan'a göçen Osmanlı Rumları'nın oluşturduğu topluluklar üzerine araştırmaya yöneltmiş; sonunda koca bir kitap yazmıştı.
Ben ise aklım başıma geldiği günden beri, hiç olmazsa şahsen tanıdığım Rumeli göçmenleriyle konuşarak, hiç olmazsa bir gazetecilik araştırması yapmak için yanıp tutuşmuş, fakat ne yazık ki, bunu yapamamıştım. Böyle bir çalışma için anılarını kaydetmeyi tasarladığım, sosyal tarihin canlı tanıkları gözlerimin önünde bir bir ölüp git mişlerdi.
Uzun lafın kısası, Hirschon kitabını gönderdi. Bir de geçen Temmuz ayında Uludağ Üniversitesi'nde yapılan
"Osmanlı İmparatorluğunda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler: Kültürlerin Kavşağında Türkiye" konulu a-
kademik konferansa sunduğu tebliği...
Hirschon'un, 1970'lerde Pire - Atina yolu üzerindeki
Kokkinia (şimdi Nikaia) adlı, o tarihlerde en çok 90 bin
nüfuslu yerleşimde yaklaşık bir buçuk yıl yaşayarak yap tığı araştırmada vardığı sonuçlar fevkalade ilginç.
Hirschon şunları söylüyor: "Niğdeli Avram, Ankaralı
Prokopi, Sungurlulu Marika, Uriah Margaro, BergamalI Koula, Antalvalı Atina, Bursalı Eliso ve daha birçokların dan dinlediklerim, Doğu Ege'nin tam bir yabancısı oldu ğum halde, bana bu bölgede Osmanlı devletinin son yıl larını yeniden yaşattı...
Hepsi, bu dönemde Türklerle Rumların ilişkilerinin son derece iyi olduğunu, sorunları büyük ölçüde politi kacıların ve Büyük Devletlerin politikalarının yarattığını söylüyorlardı...
Yurtlarından zorla ayrılmak durumunda bırakıldıkları halde, bu insanlar arasında, genç Yunanlılarda sık sık rastlanan Türk düşmanlığının bulunmayışı son derece çarpıcıydı."
Hirschon'un bulgularının bence daha da çarpıcı olanı, Anadolu Rumlarının zorunlu mübadeleden yarım yüzyıl sonra dahi kendi kim liklerini korumaları. "Mülteciler" ya da "Küçiik Asyalılar" (Mikrasiates) diye andıkları kendile rini, "çobanlar" ya da "eski Yunanlılar" olarak da adlan dırdıkları "yerliler"den farklı ve üstün bir kültür grubu o- larak görmeleri.
Hirschon, Osmanlı Rum ları'nın, Yunanlılarla araların
da, din, dil, etnik köken, sosyal ve kültürel karakteristik
ler bakımından hiç bir fark bulunmamasına karşın, ara
dan geçen 50 - 60 yıla rağmen, ayrı bir kimliği korumala rına şaşırmış.
Aynı kimliğe sahip olmak için din veya dil veya etnik
köken birliğinin yeterli olduğunu savunan (mesela, sıra
sıyla, İslamcı veya Türkçü veya Kürtçü ) kara cahillere it haf olunur...
Yakında Hirschon'la yaptığım bir mülakatı okurlarımın dikkatine getireceğim. Ayrıca, bu konulara ilgi duyan ya- yınevlerine de H irschon'un fevkalade ilginç kitabını Türkçe yayınlamalarını önereceğim.
N
eden hızımızı alamıyoruz? Nedir bu öfke? Bir otomobü sürücüsü bilincini nasıl bir hız tutkusuna terket- mişti ki, virajda toparlayanıadığı aracı kaldırıma çıkıyor ve orada oturan insana çarpabiliyordu? Yazar, romancı Adalet Ağaoğlu o feci ka zadan kılpayı kurtulup ölümden döndüğü günlerde, bu sorular zihnimi kurcalarken, rastlantıdan çok öte olduğunu düşün düğümüz rastlantılardan biriyle, Milan Kundera’nın Yavaşlık adını verdiği son ro manım okuyordum; Kundera’nm satırları zihnimdeki sorulara bir cevap yetiştirdi:Hız yapan insan “hem geçmişten hem de gelecekten kopuk bir zaman parçasına tu tunmuştur” diyordu yazar; “zamanın sü rekliliğinden çıkmıştır, zamanın dışında dır; bir başka deyişle vecd halindedir; bu halde ne yaşım, ne eşini, ne çocuklarım, ne de sorunlarım bilir; yani korkudan kurtulmuştur çünkü korkunun kaynağı gelecektir ve gelecekten kurtulmuş birisi nin korkacak bir şeyi kalmamıştır.”
Nasıl bir korku?
Nasıl bir gelecek korkusu, bizi toplum ola rak hızda bulduğumuz bu sahte vecd haline müptela kıldı? Kundera’nm romanını bitirdi ğimde, Ağaoğlu’nun geçirdiği
kazanın bence pek rastlantısal olmayan, ama alabildiğine sim gesel anlamı da zihnimde şekil lenmeye başlamıştı.
Kundera’nm varoluşsal denklemde hızın yeriyle ilgili sözleri, Adalet Ağaoğlu’nun ki taplarındaki temalarla ve za man kavrayışıyla birleşip, Tür kiye’nin bugünkü karanlık se rüvenini düşsel bir manzara gi bi önüme serdi.
Kundera hızı “teknik devri min insanlığa armağan ettiği vecd hali” diye tanımladığı romanında, yavaşlık ile hatırla mak, hız ile de unutmak ara sında gizli bir bağ olduğunu sa vunuyordu:
“Varoluşsal matematikte i- ki temel denklem vardır: ya vaşlığın derecesi hatırlama nın yoğunluğuna, hızın dere cesi de unutmanın yoğunlu ğuna doğrudan orantılıdır. (...) Çağımız, saplantı halinde
bir unutma arzusuna kapılmıştır ve bu arzuyu tatmin etmek için kendini hız şey tanına teslim eder.”
Bu saptamayla karşılaşınca, kendi kendi me sormadan edemedim: Bugün Türkiye’de sürdürdüğümüz paramparça, haksızlıklarla dolu, baskı altodaki yaşamları ve giderek i- potek altına alınan geleceği unutmak arzu muzla, trafikte hepimizin kapıldığı hız tutku su arasında bir bağ yok mu gerçekten?
Adalet Ağaoğlu’nun bir romanında kullan dığı acı istihzayla “bayılıyorum ülkeme. Bu ülkeye! Her gün festival” dediği ülke de, “Belki de dünyanın başka hiç bir ülke sinde bu kadar keskin olmayan, bir çeliş ki toplumu” nda, “Cumhuıiyeti’ni kur muş ama demokrasisini kuramamış bir
ülke”de yaşadığımızı unutmak için hız yap mıyor muyuz?
Devletle her karşılaşmada haysiyetimizin incindiğini ve devletten korktuğumuzu unut mak; devletten korktuğumuz için kendimiz den nefret ettiğimizi ve çaresizliğimizi unut mak istemiyor muyuz?
Öfke içindeyiz ve öfkemizi unutmak istiyo ruz. Hız yapıyoruz çünkü güçsüzüz ve güç süzlüğümüzü unutmak istiyoruz.
Modernliğin, çağdaşlaşmanın bütün çeliş kilerini, gerilimlerini yaşarken, nimetlerin den tam yararlanamadığımızı, çünkü gerçek te modernliği bir türlü tanı yakalayamadığı mızı unutmak istiyoruz.
Düzensizlikten enerjimiz tükendiği ama düzensizliği de her fırsatta kendimiz yarattı- ğnnız için; insan ilişkilerinde büyük bir de ğer yıkunına uğradığımız için; en demokratı mızın bile aslında demokrasiye inanmadığı şüphesini unutmak için, çağdaş ve ilerleyen dünyaya ayak uyduralım derken hep tökez- lemekten bıktığımız için hız denen vecd hali ne kaçmıyor muyuz?
kolay değil
A
dalet Ağaoğlu nun ölümden
döndüğü o feci kaza rastlantı
değildi, bir şeyleri simgeliyordu.
Unutmak isteyen bir hız an ’ıyla,
düşünmek isteyen bir
aydınlanma an’ı çarpışü o
kazada. Şu anda, toplumun
neresine baksanız, aynı şey
olmuyor mu?
Bir de tersini düşünün. Hızın getirdiği bel- leksiz ve sahte vecd’i değil, bilinçle ve aydın lanmayla yaşanan vecd’i düşünün.
Yavaşlamayla ve hatırlamayla gelen, za manın akışına biçim vermeye çalışan, güzel likle olduğu kadar acıyla da yüzleşen vecd’i düşünün; yani Adalet Ağaoğlu’nun roman larının temel felsefesi için kullandığı tanım lamayla, “aydınlanma anlarım” düşünün. Adalet Ağaoğlu aslında bütün romanların da “hayatımızdaki kopuk kopukluğun, es kiye de yeniye de dirençsizliğin” resmini çizip, bireyin direnme gücünü ve bilinçlen me mücadelesini yansıtmıyor mu bize?
Aydınlanma a n la rı
Bir söyleşisinde “İlk romanımı yazarken de en kısa sürenrn, bir “aydınlanma a- nı’nın” romanını yazmak istiyordum, bu gün de öyle. Ölmeye Yatmak bir saat 20 da kikanın romanı idi, Ruh Üşümesi de bir an’lık bir algılamanın romanı” dememiş miydi?
Bizi adımlarımızı yavaşlatarak hatırlama ya, kendimizle hesaplaşmaya iten bu yazarın sadece ilk romanında değil, bütün romanla rındaki kahramanlar aslında eski kimlikle riyle ölüp, aydınlanmayla yeniden doğma ve geleceğe açılma mücadelesi vermiyorlar mı?
intihar düşüncesinin Adalet Ağaoğlu’nun
romanlarında bu kadar önemli yer tutması da, bu aydınlanma mücadelesinin bir boyu tu değil mi acaba? Adalet Ağaoğlu’nun ro manları bizi bu ölüm ve yeniden doğum mü cadelesiyle yüzleştirdiği için zor, ama bir o kadar da gerekli romanlar değil mi?
Bütün bunları düşününce, o feci kazanın bir şeyleri simgelediğini daha çok hissettim. Unutmak isteyen bir hız an’ıyla, düşünmek isteyen bir aydınlanma an’ı çarpışmıştı o kazada. Şu anda, toplumun neresine baksa nız, aynı şey olmuyor mu? Adalet Ağaoğ lu’nun deyimiyle “gelişmiş bilinçlerle aya rı düşük bilinçler arasındaki derin boş- luk”ta sallanmıyor mu bütün Türkiye?
Yaşayabilmek için unutmak, unutmak için hız yapmak, unuttukça da yaşayamaz hale gelmek yahut başkalarını yaşatmaz duruma düşmektense, tam tersi obnamalı mı müca delemiz?
Sanatçılara da bunun için ihtiyacımız var. Onlar hızla ve bilinçsizce yaşanan süreçlere bir şekil vermeye çalışan, bize aydmlanma an’ları için enerji aşılayan insanlar.
Ama biz sadece o feci kazada olduğu gibi her şeyi eşitleyip, sıfırlayan kör şiddet anla rında değil, her fırsatta aydınlık kafalarm söndürülmeye çalışıldığı bir toplumda yaşa mıyor muyuz?
Çevremizde bilinçli ya da bilinçsiz böyle çarpışma an’ları çoğalıp, aydınlanma an Tan eksiliyor.
Bu seferlik kurtulduk. O feci kazada Ada let Ağaoğlu ile birlikte okur da ölümden döndü. Ama bu unutma ihtiyacı ve onu ya ratan kargaşa yoğunlaştıkça, ölmek çok da ha kolay, yeniden doğmak ise çok daha zor olacak Türkiye’de.
Ama Adalet Ağaoğlu’na “yaşama yeniden hoş geldiniz” derken, bir aydmlanma, u- mut ve dayanışma an’ı yaşıyoruz gene de. - V - S
Bana ne..
D
O STU M Deniz Som ço k önceden hastanede yatarken, birkaç gün öncekinin benzeri olayla rın olabileceğini görmüş, bir gazeteci olarak ya pabileceği tek şeyi yapm ış, yetkilileri uyarmak üzere kaleme sarılm ıştı. Ama kim okur kim dinler!Nihayet SSK Okm eydanı Hastanesi'nde patlak verdi olay ve N .E. adlı hasta, intaniye koğuşunda yatarken, saldırıya uğradı.
Bu, kam uoyunun bildiği o lay. Tecavüze uğrayan kadınların önemli bir bölümünün çeşitli nedenlerle o- layı açıklam aktan kaçındıkları gözönünde bulunduru lunca, insan ister istemez, daha nice N .E.Terin aynı a- kıbete uğradıklarını düşünmeden edem iyor.
Kaldı ki, hastanelerim izde, hele hele SSK'nın, dok tor, hemşire ve diğer personelin, ellerinden geleni ard- larına koym am aları halinde bile, doğru dürüst sağlık hizmeti vermeye yetişm elerine olanak bulunm ayacak kadar, istiab haddini aşan, kuruluşlarında o lanaksızlı ğın, yorgunluğun, hasta fazlalılığının yanı sıra, ihma lin, cehaletin, "bir şey olm az canım " tavrının ürünü o- lan kaçınılabilir A zraillerinin kol gezdiği de gözönün de bulundurulursa, can kaybına bile yolaçabilecek ci lan her türlü saldırının fazla yadırganmaması gerekir.
Yadırgam am anın kabul etmek anlam ına gelmediği ni belirtm eye bilmem ki gerek var mı?
B iz, bütün kurum larıyla iflas etmiş olan bir devlet yapısında, meydana gelen olayların hiçbirini yadırga m ıyor, ama hiçb irin i de içim ize sindirem iyor ve bu devletin yeniden yapılanm ası gereğinin artık her gün her olayla bir kez daha kanıtlandığını görüyoruz.
Am a devletin yapısındaki bozukluğu görmek, top lumda çok yaygın olan, her şeyin sorumluluğunu dev lete yüklem ek, her çözümü devletten beklemek kolay cılığına alkış tutmak anlam ını taşım ıyor.
Bu yüzdendir ki, "sorumlu memur değil, devlettir" diye slogan atan SSK Okm eydanı Hastanesi personeli nin davranışlarını da, dostorundan hademesine kadar, her kademede çok güç, hatta tıpkı hastalar gibi, insan lık dışı koşullar içinde olduklarını bilm em ize karşın, yine de kabul edem iyoruz.
Evet devlet, bireylerin içinde bulundukları yaşam koşullarını belirlem ede önem li bir paya sahip, ama devleti oluşturanlar da, o toplumun in san ları... H ele demokrasi ve demokrasi benzeri toplum larda, devletin o toplum un bireylerinin toplam ının bileşkesi olduğu söylenebilir.
O toplumun insanlarının tavırları ise, önceki günkü Hürriyet'teki haberde vardı. Tecavüz olayının tanığı o- lan Tülay Tahtasızoğlu izini bulan Hürriyet m uhabirle rinin "tecavüzü gördünüz mü?" sorusuna, "bana ne
kardeşim ben mi tecavüze uğradım" yanıtını verm iş.
İşin daha da garibi, olayı haklı görülebilir korku ne deniyle gıkını çıkarm adan izleyen Tahtasızoğlu, saldır ganın kaçarken, bileziğini alm ak istemesi üzerine ba ğırm ış.
Korkuyu anlam ak mümkün. Ama bileziğine s a r ın dığında feryadı koparan kişinin bütün bir olayı sessiz izlem esini anlam ak olanaksız.
Eğer sözkonusu olan korkuysa, o zam an bileziği de sessiz sedasız verm ek gerekirdi.
Bilezik için koparılan feryadın, koğuş arkadaşının ır zına tecavüz edildiği sırada çıkm am ış olm ası, olsa ol sa, o sırada da, "bana ne tecavüze uğrayan ben mi
yim ki?" düşüncesinin bir ürünü o labilir.
G ö zlerinin önünde, bir hem cinsi, tecavüze uğrar ken, korkudan gıkı çıkm ayıp, bileziğinin elden gitmesi tehlikesi belirince, feryadı koparan bireylerin devleti nin de, A dan Z'ye iflas etmesinde şaşacak bir taraf ol masa gerek.
___
1
I? |
mir,
T A M E R H E P E R
Kendimizi kandırmayalım
(
2
)
Dürüst vatandaş günü gününe gitsin kuyruklara girip binbir müşkülatla vergisini yatırsın, diğeri bu parayı cebi ne koyup keyfince harcasın, sen bu vatandaşı affet, yani mükafatlandır, diğerini enayi yerine koy, işte ayağına ba sılan, zıp zıp zıplayan vatandaş bu.
Senin gece evine biri girsin, karının ırzına geçsin, ço cuklarını doğrasın, sen onu affet sokağa sal, namuslu va tandaşı gece uyku tutmasın, mağdur olan vatandaşın hırsı yatışmasın, işte ayağına basılan bir başka vatandaş.
Ayağına basılanlar çoğaldıkça afla toplum barışı sağla namaz. Tam tersine vergi kaçırmaya niyeti olmayanı ka çırmaya teşvik, gecekondu yapmayı aklından geçirmeye ni de gecekondu yapmaya teşvik etmiş olursunuz. Kamu düzeni de böyle sağlanamaz. Bugüne kadar sayılmayacak kadar çok af yasası çıktı, hangisi gecekondulaşmayı önle di, hangisi vergi kaçırmayı ortadan kaldırdı?
Gelin bu hatadan vazgeçin, toplum barışını sağlamanın yolları bu kadar basit değil, önce iktisadi dengeleri kura lım , enflasyonu dizginleyelim, kanun hakimiyetini sağla yalım , anarşiyi önleyelim, toplum barışı o zaman sağlana caktır.
Y ıl: 4 6 H i l İ I I İ l f S l t 1 0 A ğ u s to s 1 9 9 6 S a y ı: 1 7 4 9 9 l i f I I ■ ■ I J g İ J P « . C u m a rte s i
Milliyet Gazetecilik A.Ş. adına sahibi
A Y D IN D O Ğ A N
Murahhas Üye ve İcra Kurulu Başkanı
DOĞAN HEPER Başkan Yardım cısı M E H M E T A L İ Y A L Ç I N D A Ğ G e n e l Y a y ın Y ö n e tm e n i D E R Y A S A Z A K S o ru m lu M üdür: E R E N G Ü V E N E R Y a z ı İşleri Müdürleri • S A L İM A L P A S L A N (H ab e r) • M U R A T K Ö P R Ü Y a y ın Ko o rd in atö rü HİKMET BİLÂ
İcra Kurulu Üyeleri
İB R A H İM S E Z E R D İN Ç Ü N E R Teknik Koordinatör H A M İL A L N I A Ç I K • E R C Ü M E N T E R K U L • İH S A N T O P A L O Ğ L U (S p o r) M İL-H A G e n e l M üdürü: T A N E R A T İ L L A S a y f a d ü ze n i: T A M E R Ü N E R B ö lü m Ş efleri______________________________________
M E D Y A -D
G e n e l M üdür A R S A L T Ü Z Ü N E R G e n e l M üdür Y a rd ım cısı S E L Ç U K T U N A Ankara İstihbarat Dış Haberler Ekonomi Eğitim ZÜLFİKAR DOĞAN TUNCA BENGİN SEMA EMİR0ÛLU ŞEREF OĞUZ ABBAS GÜÇLÜHaber-Araştırma Magazin Yurt Dışı Baskı: Reklam Müdürü: ERCÜMENT İŞLEYEN HALUK AKTAR VOLKAN KARSAN İDİL ATAK0L T e m silcilik le r — ...
• ANKARA: FİK R E T BİLÂ Tel: 419 14 00 (7 hal) Fax: 417 38 78 / ANKARA İdari Temsilci: VEDAT BÜYÜKYILM AZ • İZMİR : RIFAT A K KA YA Tel: 464 20 00 Fax: 464 14 02 • ADANA: MUZAFFER BAL Tel: 431 54 54 (3 hal) Fax; 431 54 60 •GÜNEYDOĞU: ERTUĞRUL PİRİNÇÇİOĞLU Diyarbakır; Tel: 221 18 21 - 221 81 41 • KARADENİZ: ERGUN ATA Trabzon: Tel: 326 3815-71125 00 •AVRUPA: B Ü LEN T ZARİF Frankluıl; Tel: 069/69 70 00 10 Fax: 069/69 70 00 20
Doğan Medya Center, BAĞCILAR 34554 İSTANBUL Tel: 505 61 11 Fax; Haber Merkezi. 50562 33 MİL-HA:505 62 80
(BASILDIĞI Y E R : M İLLİYET OF S E T T E S İS L E Rİ]
Milliyet, Basın Meslek İİkeieri’ne uymaya söz vermiştir
Taha Toros Arşivi