• Sonuç bulunamadı

Uluslararası sistemde savaşın kurumsallaşması; ABD dış politikasını anlamak

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Uluslararası sistemde savaşın kurumsallaşması; ABD dış politikasını anlamak"

Copied!
99
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ

SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER ANABİLİM DALI

ULUSLARARASI İLİŞKİLER BİLİM DALI

ULUSLARARASI SİSTEMDE SAVAŞIN

KURUMSALLAŞMASI;

ABD DIŞ POLİTİKASINI ANLAMAK

Ali Can Şahbaz

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Arif Behiç ÖZCAN

(2)

T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Bilimsel Etik Sayfası

Öğ

renci

ni

n

Adı Soyadı

Ali Can Şahbaz

Numarası 154229001015

Ana Bilim / Bilim Dalı Uluslararası ilişkiler /Uluslararası ilişkiler Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Tezin Adı Uluslararası Sistemde Savaşın Kurumsallaşması: ABD Dış Politikasını Anlamak

Bu tezin proje safhasından sonuçlanmasına kadarki bütün süreçlerde bilimsel etiğe ve akademik kurallara özenle riayet edildiğini, tez içindeki bütün bilgilerin etik davranış ve akademik kurallar çerçevesinde elde edilerek sunulduğunu, ayrıca tez yazım kurallarına uygun olarak hazırlanan bu çalışmada başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel kurallara uygun olarak atıf yapıldığını bildiririm.

(3)

T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Yüksek Lisans Tezi Kabul Formu

Öğ

renci

ni

n

Adı Soyadı

Ali Can Şahbaz

Numarası 154229001015

Ana Bilim / Bilim Dalı Uluslararası ilişkiler/ Uluslararası ilişkiler Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Tez Danışmanı

Yrd. Doç. Dr. Arif Behiç ÖZCAN

Tezin Adı Uluslararası Sistemde Savaşın Kurumsallaşması: ABD Dış Politikasını Anlamak

Yukarıda adı geçen öğrenci tarafından hazırlanan başlıklı bu çalışma Uluslararası Sistemde Savaşın Kurumsallaşması: ABD Dış Politikasını Anlamak 20/03/2017 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirliği/oyçokluğu ile başarılı bulunarak, jürimiz tarafından yüksek lisans tezi olarak kabul edilmiştir.

(4)

T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

ÖZET

11 Eylül ve sonrası yaşanan gelişmelerle küreselleşen terör ve sürekli hale gelen savaş durumu ele alındığında ABD’nin bu durumda büyük payı olduğunu söylemek mümkündür. Bu çalışmada Soğuk Savaş sonrası dönemde tek süper güç konumuna yükselen ABD’nin, süper güç konumunu korumak için ortaya çıkardığı yeni düzen çalışmalarına, 11 Eylül günü yaşanan terör eylemleri sonrasında değişen algılarına, hedef tahtasına aldığı yeni düşmanlarıyla mücadelesine ve bu mücadelenin ortaya çıkardığı sonuçların savaşın kurumsallaşmasına nasıl bir etkide bulunduğuna değinilmiştir. Ayrıca, 11 Eylül sonrası dönemin küresel terör üzerindeki etkilerine de yer verilmiş ve savaşın kurumsallaşmasının ABD açısından ortaya çıkardığı avantajlar ve dezavantajlar ele alınarak geleceğe dönük tahminlerde bulunulmuştur.

Anahtar kelimeler: Savaşın kurumsallaşması, ABD Dış Politikası, Küresel terörizm, 11 Eylül saldırısı

Öğ

renci

ni

n

Adı Soyadı Ali Can ŞAHBAZ Numarası 154229001015

Ana Bilim / Bilim Dalı Uluslararası İlişkiler / Uluslararası İlişkiler Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Tez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Arif Behiç ÖZCAN

(5)

T. C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

SUMMARY

It is to say that the USA has a great effect on globalized terrorism and constant war situation, especially considering the events that took place after 9/11. The aim of this study is to mention the USA which has risen to the position of single superpower in the post-Cold War era, its struggle to keep this superpower, its perceptions which have changed after the terrorist acts on 9/11, its struggle with new enemies and how the consequences of this struggle have influenced the institutionalization of war. In addition; it was also mentioned the effects of the post 9/11 era on global terrorism and predictions for the future have been made considering the advantages and disadvantages of the institutionalization of the war from the US point of view.

Keywords: İnstitutionalization of war, U.S. Foreign Policy, Global terrorism, The attacks of September 11 Öğ renci ni n

Adı Soyadı Ali Can ŞAHBAZ Numarası 154229001015

Ana Bilim / Bilim Dalı Uluslararası İlişkiler / Uluslararası İlişkiler Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Tez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Arif Behiç ÖZCAN

(6)

ÖNSÖZ

Yüksek lisans eğitimim süresince birlikte çalışmaktan zevk aldığım, ilminden, engin bilgisinden yararlandığım, nazik desteğini esirgemeyen akademik danışmanım değerli Hocam Yrd. Doç. Dr. Arif Behiç ÖZCAN’a, çalışmamda değerli görüşlerini benimle paylaşan bölümümüz öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Erdem ÖZLÜK’e, tezimle ilgili kapsamlı ve değerli önerilerde bulunan Yrd. Doç. Dr. Yusuf Sayın’a ve tez çalışmamda beni cesaretlendiren ve sabırlarıyla yardımcı olan Sevgili Aileme teşekkür ederim.

(7)

KISALTMALAR AAOK: Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi AB: Avrupa Birliği

ABD: Amerika Birleşik Devletleri

AGSK: Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği BAB: Batı Avrupa Birliği

BİO: Barış İçin Ortaklık BM: Birleşmiş Milletler

BMGG: Birleşik Müşterek Görev Gücü

CSIS: Center for Strategic and İnternational Studies ISAF: International Security Assistance Force DAEŞ: Irak ve Şam İslam Devleti

KAİK: Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi

KFOR: Kosovo Force

NATO: North Atlantic Treaty Organization

OAPEC: Organization of Arap Petroleum Exporting Countries OPEC: Organization of Petroleum Exporting Countries

(8)

İÇİNDEKİLER

BİLİMSEL ETİK SAYFASI ... .i

YÜKSEK LİSANS TEZİ KABUL FORMU ... ii

ÖZET ... ..iii SUMMARY ... ..iv ÖNSÖZ ... ..v KISALTMALAR ... .vi İÇİNDEKİLER ...vii GİRİŞ ... 1

BİRİNCİ BÖLÜM: SOĞUK SAVAŞIN SONU VE YENİ DÜZEN ... 4

1.1. ABD’nin Dış Politika Dinamikleri ve Soğuk Savaş Sonrası Teorik Yaklaşımlar ... 4

1.1.1. Genel Hatlarıyla ABD’nin Dış Politika Dinamikleri ... 5

1.1.2. Soğuk Savaş Sonrası ABD’nin Dış Politikasındaki Teorik Yaklaşımlar ... 8

1.2. Yeni Dünya Düzeni ve NATO’nun Dönüşümü ... 13

1.2.1. “Yeni Dünya Düzeni” Kavramı ... 14

1.2.2. NATO’nun 1991 ve 1999 Stratejik Konseptleri ... 15

1.2.3. 11 Eylül Sonrası NATO ... 21

İKİNCİ BÖLÜM: 11 EYLÜL VE DEĞİŞEN ALGILAR ... 31

2.1. 11 Eylül Saldırıları ve Öteki Algısı ... 32

2.2. ABD Hegemonyasının Yeniden İnşa Edilme Çabaları ... 42

2.2.1. Kurumsal Değişiklikler ve Yasal Düzenlemeler ... 42

2.2.2. Sert Güç Kullanımı ... 46

2.2.2.1. Afganistan Savaşı ... 47

2.2.2.2. Irak Savaşı ... 49

2.2.3. Yumuşak Güç Kullanımı ... 51

2.2.4. Büyük Orta Doğu Projesi ... 53

2.3. Terörizm Etkisi ... 55

2.3.1. Küreselleşme ... 56

2.3.2. Küreselleşme’nin Terörizme Etkisi ... 57

(9)

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SAVAŞIN KURUMSALLAŞMASI: ABD... 65

3.1. Soğuk Savaş Dönemi Yaşananların Etkisi ... 66

3.2. 11 Eylül Saldırıları Sonrası Savaşın Kurumsallaşması ... 72

3.3. Savaşın Kurumsallaşmasının ABD Üzerindeki Etkileri ... 77

SONUÇ ... 83

(10)

GİRİŞ

Tarihin en önemli aktörleri konumunda olan devletler süreç içerisinde birbirleriyle sürekli bir rekabet içerisinde olmuşlardır. Bu rekabet genellikle daha güçlü, daha zengin ya da sisteme daha egemen olabilmek adına gerçekleşmiştir. Devletler, tarih sahnesinde rekabetten galip çıkabilmek için çok farklı yöntemlere başvurmuş ve yöntemlerinin çağın gereklerine uygunluğuyla paralel olarak başarı elde etmiş veya tam tersi hezimete uğramışlardır.

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) açısından durum ele alındığında ise, II. Dünya Savaşı sonrasında, Sovyetler Birliği ile girmiş olduğu adına Soğuk Savaş denilen mücadeleden Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla tek süper güç olarak çıkmıştır. Ancak bu durum, Amerika Birleşik Devletleri’ne sınırsız güç alanı oluşturacağı beklentisinin aksine belirsizlik, sıradanlık ve kargaşa olarak geri dönmüş, 11 Eylül’e giden sürecin fitilini ateşlenmiştir.

Soğuk Savaş sonrası ABD’nin komünizm gibi karşıt bir düşünceye sahip olmadığı görülmektedir. Başta avantaj gibi görülen bu durumun sağladığı özgüvenle birlikte ortaya çıkartılan, ABD kontrolünde olması planlanan yeni düzenin pratikte istenilen sonuçları vermemiş olması “ABD sıradanlaştı” ve/veya “Birleşik Devletler artık dünya üzerindeki herhangi devletten sadece biri” gibi fikirlerin düşünürler tarafından sık sık dile getirilmesine neden olmuştur.

Soğuk Savaş döneminde dünya üzerinde etki alanı oluştururken Komünizm tehdidini ön planda tutan ve isteklerini bu tehdit üzerinden diğer devletlere kabul ettiren, kurtarıcı görevindeki, ABD Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra tehdit olarak ön planda tutabileceği bir faktör olmaması nedeniyle etki alanlarında kesin sonuçlar almakta zorlanmıştır. 11 Eylül 2001 tarihinde ise Amerika için felaket niteliği taşıyan saldırılar gerçekleşmiştir. Bu durum dünya siyaseti için yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

ABD, 11 Eylül saldırılarıyla birlikte Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi yeni bir tehdit unsuru ekseninde dış politikasını kısmi savaş konumuna getirmiştir. Amerika’nın kendi söylemiyle; 11 Eylül sonrası dönemde “Terörizm” dünyanın yeni ‘düşmanı’ olmuştur. Ancak sınırları olmayan bu yeni düşman Soğuk Savaş da olduğu gibi bir ideoloji ve devlet üzerinden değil, kimin düşman olması isteniyorsa onun üzerinden gerçekleştirilmesi

(11)

açısından Amerika’nın sınırsız düşman ortaya çıkarabilme potansiyeline sahip olmasını sağlamıştır.

Soğuk Savaş sonrası dönemde, bir dönem siyasal özgürlükler ve ekonomik düzenin garantör devleti konumunda olan Amerika’nın, farklı bölgelerdeki çatışmaları çözmek yerine canlı tutmayı tercih etmesi ABD’yi uluslararası düzensizliğin en önemli aktörü haline getirmiştir. Bu durumda çatışmalarla ve bu çatışmaların akabinde ortaya çıkarılan yeni düşmanlarla ‘Amerikan dış politikasının yeni dünya düzenindeki yeni yüzü’ nü ortaya koymaktadır.

Dünyadaki çatışma ortamının sürekli hale gelmesi, terörizmin şeklinin değişip boyutunun genişlemesi ve evrensel bir hal almasıyla savaş durumu kurumsallaşmıştır. 2016 Küresel Barış Endeksi raporuna göre dünyada savaş ve çatışmanın yaşanmadığı sadece 10 ülkenin kalmış olması da bu durumu desteklemektedir. Dolayısıyla savaşın kurumsallaşması, dünyada giderek artan şiddetin açıklanmasında ve terörizmin küreselleşerek terör örgütlerinin bir devlet yapılanmasıymış gibi sahneye çıkmasında önemli bir yere sahiptir.

ABD’nin dünya çapında egemen olan savaş halinin kurumsallaşmasına büyük etkisi bulunmuştur. Hegemonyasını savaş ve çatışmalara dayandırmış bir ülke olan ABD, özellikle Soğuk Savaş sonrasında var olan çatışmaları engellemek yerine canlandırmayı tercih etmiştir. Bu durum küreselleşmenin de etkisiyle güç kazanan terörizmin dünya üzerinde hakimiyet sağlamasına ve devletleri zayıflatmasına neden olmaktadır.

Savaş halinin kurumsallaşması, imparatorluk görünümüne sahip olan ABD’nin hegemonyasının zaman içerisinde zayıflamasına ve çökmesine neden olabilecek en önemli durumdur. Afganistan ve Irak’ta yapılan savaşların gölgesinde demokratik düzen vadeden ABD, bölgede hakimiyeti kaybederek savaş ve çatışma ortamının artmasıyla hegemonyasını geliştirmiştir. Ancak hegemonyasını geliştiren savaş ve çatışma ortamı terörizmin kapsamının genişlemesi ve kontrol edilemez hale gelmesi nedeniyle ABD’nin bölgedeki başarısızlığını ve eski gücünde olmadığını da kanıtlar niteliktedir. Bu çalışmada, ABD’nin savaş halinin kurumsallaşmasına etkileri kapsamında Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin dış politikası ve bu politikaları savaşın kurumsallaşması açısından önemi ele alınacaktır.

(12)

Çalışmanın konusu çerçevesinde birinci bölümde, savaşın kurumsallaşmasına giden süreçte başlangıç niteliğindeki Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra oluşturulmak istenen yeni düzene, bu düzenin teorik alt yapısını oluşturan ABD’nin kuruluşundaki dış politika dinamiklerine ve yeni dönem kapsamında Soğuk Savaşın en önemli kurumlardan biri niteliğindeki NATO’nun dönüşümüne değinilerek konumuza giriş yapılacaktır.

Çalışmanın ikinci bölümünde, savaşın kurumsallaşma sürecinin en önemli parçası niteliğindeki 11 Eylül saldırılarına, ABD’nin saldırılardan sonra değişen algılarına ve izlediği politikalara, bu politikaların Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra her geçen gün azalan Amerikan hegemonyasındaki yerine ve terörizmin küreselleşme boyutuyla ortaya çıkan kaotik ortamdan Amerika’nın nasıl beslediğine değinilecektir. Değinilecek bu konular 11 Eylül saldırılarının ve ABD’nin saldırılar sonrası izlediği politikaların savaşın kurumsallaşmasındaki önemini anlamada önemli bir katkı sağlayacağı düşünülmektedir.

Çalışmanın son bölümünde ise savaşın kurumsallaşması konusunda Soğuk Savaş ve 11 Eylül’ün etkileri üzerine genel değerlendirmeler yapılarak, savaşın kurumsallaşmasının ABD’de üzerindeki etkileri ele alınacaktır. Bu kapsamda ABD’nin savaşın kurumsallaşmasıyla elde ettiği avantajlara ve dezavantajlara değinilerek, ABD’nin kaosa dayalı yeni düzende ne kadar etkili olduğu ve gelecekte bu ortamda kendisini ne tür sorunların beklediği anlaşılmaya çalışılarak, çalışma tamamlanacaktır.

(13)

BİRİNCİ BÖLÜM

SOĞUK SAVAŞIN SONU VE YENİ DÜZEN

Dünyada büyük yıkıma yol açan ikinci dünya savaşı sonrasında ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki mücadeleden adını alan Soğuk Savaş sona erdiğinde iki kutuplu sistemin de sonuna gelinmişti. Sovyetler Birliği sonrasında ortaya çıkan tek kutuplu sistem, hem ABD ve müttefikleri için hem de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeni ortaya çıkan devletler açısından büyük bir yeniliği temsil etmekteydi. Özellikle Sovyetler Birliği’nin dağılacağının sinyallerinin alınmasıyla yeni bir dünya düzeni için çalışmalar başlamıştır.

Çalışmanın bu bölümünde ABD’nin dış politika dinamikleri ele alınarak Soğuk Savaş sonrasında kurulmak istenen yeni düzene nasıl bir teorik zemin oluşturduğuna değinilecektir. Ayrıca çalışmanın bu bölümünde Soğuk Savaş boyunca ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliğine karşı savunma gücünün en önemli ayağı olan NATO için önemli dönüşümler sağlayan zirveleri üzerinden ele alınacaktır. Bu bölümde ulaşılmak istenen ABD’nin Sovyetler Birliği sonrasında oluşturduğu yeni düzenin kendi devlet kimliğiyle ne kadar uyuştuğu, yeni düzendeki öne sürdüğü değerlere olan inancı ve Sovyetler Birliğiyle mücadele için kurduğu NATO’nun yeni dönemde gerçek bir dönüşüm geçirip geçirmediği sorularına yanıt aranmaktır.

1.1. ABD’nin Dış Politika Dinamikleri ve Soğuk Savaş Sonrası Teorik Yaklaşımlar Dünya siyasi tarihinde çok büyük bir öneme sahip Soğuk Savaş sona erdikten sonra ABD’nin kendisini bulduğu tek kutuplu sistem yapısında hegemonyasını devam ettirebilmesi için bazı yazarlar tarafından öne sürülen bir takım tezler vardır. Bu tezlerin Soğuk Savaş sonrası ABD dış politikasını büyük ölçüde etkilediği görüşleri hakimdir. Ancak bu tezler kendiliğinden değil belirli bir temel ekseninde şekillenmiştir. Bu temel ABD’nin kuruluş mücadelesinden itibaren şekillenen değerler bütünüdür. Bu değerler nasıl toplumsal yapının iskeletini oluşturmuşsa aynı zamanda dış politikada da etkisini göstermiştir. Dolayısıyla ortaya çıkan tezlerin ABD toplumunun yapısından farklı olmadığını söylemek mümkündür.

ABD dış ve iç politikasında toplumsal değerler bazı dönemlerde çok belirgin şekilde ortaya çıkmıştır. Buna verilebilecek örneklerden biri zaman içerisinde ABD’nin kuruluşunda etkin rol oynayan Protestan inancının etkilerinin zayıfladığı düşünülse de devleti ilgilendirilen tehditler veya ortak çıkarlar karşısında siyasiler tarafından dini

(14)

söylemlerin kullanılmasıdır. Bu durum ABD toplumunun kuruluşundaki toplumsal kimliğine işlemiş bir öğenin farklı dönem ve şartlarda yeniden etkisini hissettirebileceği gerçeğini gözler önüne sermektedir. Bu nedenle de ABD’nin Soğuk Savaş sonrasında dış politikasında etkilendiği tezler ele alınırken toplumsal değerlerden ayrı olmadığını unutmamak gerekir.

1.1.1. Genel Hatlarıyla ABD’nin Dış Politika Dinamikleri

Devletlerin uluslararası sistemde diğer aktörlere karşı gösterdikleri davranışlar bütünü olarak tanımlanabilecek dış politika için devletin tek bir yaklaşımıyla açıklanamayacak kadar geniş fakat siyasal, kültürel ve ulusal çıkarlara indirgenebilecek kadar da dar bir kalıba sahip uluslararası ilişkiler ürünüdür demek yerinde olacaktır. Devletlerin dış politikalarının oluşum süreçleri ele alındığında sosyal ve kültürel değerler ön plana çıkmaktadır. Devletlerin sosyal ve kültürel değerlerinden yoksun oluşan bir dış politika anlayışı toplumsal gereksinimleri karşılayamadığı gibi devletin kendisini ifade etmesinde ve dış politikadaki adımlarında halkından destek alabilmesinde önündeki en büyük engel olarak ortaya çıkar. Uluslararası sistemdeki güçlü devletlerin sosyal ve kültürel değerleri dış politikalarında belirgin biçimde görülmektedir. Bu durumun en önemli parçalarından biri de güçlü devletlerin dış faktörlerden daha az etkilenen bir yapıya sahip olması ve bunun akabinde kendi sosyal ve kültürel değerlerini taşıyan dış politikasıyla dünyayı şekillendirmeleridir. Güçlü devletlerin kendi dış politika inançlarıyla kurulmuş olan sistemde hakimiyetin onlarda olması kaçınılmazdır. Kendi kurmuş oldukları sistem içerisinde de yeri geldiğinde ‘ormanlar kralı’, yeri geldiğinde ‘şefkatli baba’, yeri geldiğindeyse ‘kızgın bir boğa’ gibi misyonlar üstlenerek hegemonyalarının devamlılığı için zamana ve şartlara göre hareket ederler. Ayrıca sistem içinde hegemonyalarına alternatif oluşturabilecek güçleri de ötekileştiren bu devletler, etki alanlarındaki her bir noktaya nüfus ederek vazgeçilmez unsur niteliği taşıdıkları inancını yerleştirmekten de geri durmazlar.

Süper güç olarak tanımlanan ve üçüncü başkanı Thomas Jefferson tarafından insanlığın son ümidi olarak nitelendirilen1 Amerikan dış politikası ele alındığında yukarıda değindiği gibi devletin dış politikasının, toplumun sosyal ve kültürel değerlerinden yoksun olmadığı çok net bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Birçok kesim tarafından süper güç olarak tanımlanan ve kurtarıcı misyonunu üstlenmiş ya da bu misyon kendisine yüklenilmiş olan

(15)

ABD’nin, toplumsal değerlerinin oluşmasındaki en büyük faktör devletin kuruluş aşamasındaki mücadelelerde saklıdır. ABD, Avrupa’nın sorunlarından kaçıp daha iyi bir yaşam için zorlu ama özgür bir yola çıkan göçmen insanlar tarafından kurulan bir ülkedir. Özellikle dönemin en büyük güçlerinden biri olan İngiltere’ye karşı vermiş olduğu savaş neticesinde bağımsızlığını elde ederek kurulması ABD’nin toplumsal kültürünün oluşmasında en büyük etkiye sahip olmuştur. Ayrıca kazanılan bağımsızlığı kendisine özgü yeni ve farklı bir yönetim sistemi kurup taçlandırmışlardır. Bu kuruluşundan gelen etkiler kendine özgüveni tam bir toplumun da temel yapı taşlarını oluşturmuştur.

ABD’nin özgün yapısını oluşturan bir diğer faktör ise kendilerinin Hıristiyanlığın üst mezhebi olduklarına inanan Püritenler’dir. Özellikle Amerika kıtasının keşfinden sonra buraya gelen ilk göçmenlerin, Kilise’nin baskısından kaçmış Protestanlar olduğu bilinmektedir. Bu insanlar inançlarını istedikleri gibi yaşayabilmek için her şeyi göze alarak yola çıkmışlardır. Bu nedenle, dini sebepleri ön plana alıp göç etmiş insanların oluşturduğu bir toplumunda dini anlayıştan yoksun bir kültürlerinin olmasını beklemek ve dolayısıyla bununda dış politikalarını oluştururken etkisinin görülmeyeceğini düşünmek büyük eksiklik olacaktır. ABD dış politikasında dinin etkisi bazı dönemlerde çok net bir biçimde hissedilmiştir. Bununla ilgili verilebilecek ABD tarihinden birçok örnek mevcuttur. Bunlardan biri, Başkan George Bush (Oğul) 11 Eylül sonrasında geliştirmiş olduğu ve Bush Doktrini olarak bilinen “Önleyici Savaş Stratejisi”2 ekseninde uygulamış

olduğu “Teröre Karşı Savaş” politikasını, açıklamalarında dini söylemlere vurgu yaparak desteklemiştir. Bu açıklamalardan en dikkat çekeni Bush’un teröre karşı mücadelede “haçlı seferi” söylemini kullanmasıdır. Dinin etkisine bir örnek de Başkan Harry Truman’ın Soğuk Savaşı inanç ve materyalizm arasındaki bir savaş olarak nitelendirmesidir.3

Böylelikle toplum, devlet tarafından atılacak her adım için tam destek vermeyi inancını korumak için bir zorunluluk olarak görecektir.

ABD’nin dış politikası ele alınırken dikkate değer bir diğer husus ise sahip olduğu eşsiz coğrafi avantajıdır. Özellikle dönemin büyük güçlerinden uzakta okyanuslarla çevrili, izole ve geniş el değmemiş topraklara sahip olması her anlamda müthiş bir hareket kabiliyeti sağlamıştır. Savaşlardan uzak coğrafyasında bağımsız yaşayıp ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini rahatça devam ettirebilmesi kendisini güvende hissetmesinin de etkisiyle

2 Gültekin Sümer, “Amerikan Dış Politikasının Kökenleri ve Amerikan Dış Politik Kültürü”, Uluslararası

İlişkiler, Cilt 5, Sayı 19, 2008, s.133.

3 Walter A. McDougall, Promised Land, Crusader State: The American Encounter With the World Since

(16)

özgüvenini bir kat daha arttıran önemli bir faktördür. Bu avantajın sağlamış olduğu ortamda yaşanan gelişmeler her geçen gün ABD’nin diğer insanlar için hayatlarında yeni yol çizebilecekleri bir cazibe merkezi olmasını da tetikleyen önemli bir unsurdur. Bu cazibe merkezi, ulus-devlet olmayan yapısı nedeniyle kapılarını göçmenlere sonuna kadar açmış, kapsayıcı misyonuyla ön plana çıkarak adeta insanların yeniden kimlik kazandığı bir erime potası haline gelmiştir. ABD’ye göç eden insanlar bir süre sonra bu potada asıl kimliklerini unutmuş ve yeni kimliklerini benimseyerek yeni bir ulusun doğuşunun temelini oluşturmuştur.

ABD’nin dış politikasına yön veren, toplumsal kültürü temel alan, çıkarlara dayalı ilkeler bulunmaktadır. Uygulamaları dikkate aldığında bunlar, İzolasyonizm, Moralizm, Emperyalizm, Pragmatizm, Tek taraflılık ve Çok taraflılık ilkeleridir. Bu ilkeler ele alındığında içinde birbiriyle taban tabana çatışan ilkeler mevcuttur. Ancak bu durum ABD için bir dezavantaj değil aksine dış politikada büyük bir avantaj sağlamaktadır. Bu ilkeler ABD dış politikasında zamana ve şartlara bağlı olarak çıkarlar doğrultusunda kullanılan değişkenleri oluşturmaktadır ve dış politikanın uygulanmasında daha büyük bir manevra ve hareket alanı sağlamaktadır.

ABD’nin dış politikasına yön veren ilkelerden ilki izolasyonizm ele aldığında ilk başkan George Washington’un 26 Eylül 1796’da yaptığı ayrılma konuşmasına değinmek gerekmektedir. George Washington bu konuşmasında ABD’nin dış politikasını ele alırken “ABD dış dünyanın her bölgesiyle daimi ittifaklardan kaçınmalı çünkü güvenilmez ve despotik Avrupa devletleriyle güç dengesi siyasetine dahil olmak dışarıda tehlikelere yol açacağı gibi içeride de demokratik özgürlüğü yok eder”4 diyerek kendisinden sonrası için

yol göstermiştir. O dönem ele alındığında Avrupa’da büyük çatışmalar bulunmaktaydı. ABD bu dönemde çatışmalara taraf olmayıp Avrupa’ya yönelik izolasyonist bir politika izlemiştir. Ancak uygulanan izolasyonist politikanın Avrupa ile ilişkileri tamamen kopartmak üzerine kurulu olmaması dikkate değer bir unsurdur. Çünkü amaç ABD’yi çatışmalardan uzakta tutmaktır. Uygulanan izolasyonist politika sayesinde ABD bu çatışmalardan uzakta, yeni devletin gelişmesine uygun bir zeminde yoluna devam etmiştir. Bu yönüyle de aslında ABD izolasyonizminin temelde emperyalist bir anlayışa dayandığını söylemek mümkündür.

(17)

ABD’nin, Soğuk Savaş dönemi ele alındığında ise emperyalist politikası açık şekilde görülmektedir. Özellikle o dönem başkanlarının yaptığı açıklamalar dikkate alındığında nasıl bir yayılmacı politika etkisiyle hareket ettiklerini anlamak daha da kolaylaşacaktır. Özellikle Başkan Carter’ın “dünyaya liderlik edebilecek tek ülkenin ABD olduğunu”5

söylemesi emperyalizmin o dönem dış politikasında temel ilke olduğunun önemli bir kanıtıdır.

Aralarında zıtlık bulunan ilkelerden olan moralizm ve pragmatizm penceresinden konu ele alındığında yine farklı dönemlerde her ikisinin de uygulandığını görmek mümkündür. Zaten pragmatizmin gereği de budur. Ancak ABD her zaman çıkarları doğrultusunda hareket ediyor olsa bile kamuoyu nezdinde hiçbir zaman “şirin baba” imajını kaybetmemiş ya da kaybedilmesine müsaade etmemiştir. 1990 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgaline son vermek için müdahalede bulunmasına rağmen aynı ABD, İsrail tarafından Filistin topraklarında insanlık suçu işlenmesi durumuna ise kulaklarını tıkayarak gayet pragmatist çerçeveden yaklaşmıştır. ABD tarihinde dış politika açısından buna benzer örnekler birçok kez yaşanmıştır ve her geçen gün yaşanmayada devam etmektedir. Ancak bu durum ABD’nin çıkarları doğrultusundaki hegemon gücünü pekiştirmesinde önemli araçlar olmuştur.

Çok taraflılık ve tek taraflılık ilkelerinden konu ele alındığında durum yine benzer bir görüntüye sahiptir. Özellikle I. ve II. Dünya savaşları sonrasında yeni bir uluslararası düzen kurma çalışmaları ve Soğuk Savaş döneminde Sovyetlere karşı girişimlerinde diğer devletlerle sürekli bir işbirliği içerisinde olarak ittifak sistemlerinin aktif biçimde kullanılmasıyla çok taraflılığı tercih etmesine rağmen aynı dönemlerde İsrail ve Avustralya gibi devletlerle ikili ittifaklarını üst düzeyde gerçekleştirmiştir. Çok taraflılık veya tek taraflılık ilkelerinin şartlara göre kullanıldığının en net göründüğü durum ABD’nin Irak politikasıdır. 1990’da Kuveyt’in Irak tarafından işgalini sonlandırmak için uluslararası mekanizmaları devreye sokarak çok taraflı ilkeye dayanan politikayı benimseyen ABD, 2003’te Irak işgalinde tek taraflı davranarak Irak’ı tek başına işgal etmiştir.6

1.1.2. Soğuk Savaş Sonrası ABD Dış Politikasındaki Teorik Yaklaşımlar

Yukarıda ele alınan ABD’nin dış politikasının oluşumunu yönlendiren ilkeler ve bu ilkelerin temelini oluşturan sosyal ve kültürel değerlerin genel çerçevesi niteliğinde dış

5 Ramazan Gözen, a.g.e., s.109. 6 A.g.e., s.112.

(18)

politika teorileri bulunmaktadır. Bu teoriler başkanlar tarafından dönemin şartlarına göre dış politikada şekillenmiştir. Amerikan dış politikasında Soğuk Savaş dönemini ele aldığında izlenmesi gereken yol az çok bellidir. Sovyetler Birliği açık bir düşmandı ve bu düşmana karşı savaşmak, onun etki alanını zayıflatarak kendi etki alanını genişletmek temel amaçtı. Ancak Soğuk Savaş sonrası döneme bakındığında ABD dış politikasındaki hedefler ve planlar yönünden kısa bir boşluk dönemi yaşanmıştır. Bu boşluk dönemi de bazı düşünürlerin ortaya atmış olduğu görüşlerle doldurulmaya çalışılmıştır. Bu aşamada üç isim ve görüşleri hayli dikkat çekicidir. Bu isimler; Francis Fukuyama, Samuel Huntington ve Zbigniew Brzezinski’dir.

Siyaset Bilimci olan Francis Fukuyama, Sovyetler Birliği’nin dağılmadan hemen önceki dönemlerinde, daha sonra kitap7 haline getirilen Chicago Üniversitesinde yapmış olduğu

konferansla yeni bir tez ortaya atmıştır. Tezini Hegelci tarih okumasına dayandıran Fukuyama8, liberal demokrasi sisteminin diğer rakip olarak nitelendirilen komünizm gibi sistemler karşısında mutlak bir zafer kazandığını ve tarihin son evresi olarak nitelendirdiği dönemde diğer rakip sistemlerin liberal demokrasinin üst değerleri altında ezildiğini ifade etmiştir.9 Fukuyama, Liberal demokrasi sisteminin temelinde çelişkiye düşmediğini bu

nedenle de diğer sorunlu sistemlerin, sorunlarının çözümlenemeyecek kadar büyümesi neticesinde yıkıldıklarını öne sürmüştür.10 Fukuyama’nın kitabında öne sürdüğü bakış

açısına göre, demokratik değerler bakımından insanoğlu ulaşabileceği son noktaya ulaşmıştır. Burada bir nokta dikkat çekicidir; Fukuyama’nın ortaya attığı tez doğru bir okumayla insanların ulaşabileceği son nokta olması nedeniyle bu sistemin dışında kalan diğer sistemleri ötekileştirmiş ve bu sistemi kuranlar ya da içerisinde olanlar “iyi” sisteme karşı çıkanlar ya da alternatif yolları tercih edenler ise “kötü” şeklinde bir anlayışın ortaya çıkmasına neden olmuştur.11

Fukuyama realist düşünürlerin aksine uluslararası sistemde iyimser bir anlayışa sahip olmuştur. Ona göre başta ABD olmak üzere demokratik devletlerin sistemlerini diğer ülkelere kabul ettirmesi ya da burada etki alanı oluşturması gelecekleri için çıkarları

7 Francis Fukuyama, Tarihin Sonu ve Son İnsan, (Çev.) Zülfü Dicleli, İstanbul: Gün Yayınları, 1999. 8 Robert W. Cox ve Michael G. Schechter, The Political Economy of Plural World: Critial Reclections On

Power, Morals and Civilisation, Roudledge, London, 2002, s.139-140.

9 Ahmet Davutoğlu, “Fukuyama’dan Huntington’a Bir Bunalımı Örtme Çabası ve Siyasi Teorinin Pragmatik

Kullanımı”, Murat Yılmaz (Der.), Medeniyetler Çatışması Samuel P.Huntington, Ankara: Vadi Yayınları, 1997, s.243.

10 Fukuyama, a.g.e., s.20.

(19)

doğrultusunda önemli bir noktadır. Ayrıca bu demokratik devletlerin kendi aralarındaki barışı tesis etmeleri önemli bir husustur ve bu nedenle de aralarındaki işbirliği kaçınılmaz bir gerçekliktir. Bunun sağlanması ile birlikte demokratik güçler barış ve zenginlik içerisinde yaşayacaktır.12

Demokrasilerin yaygınlaştırılması gerektiğini savunan Fukuyama, bunun önünde engeller olduğunun üzerinde durmuştur. Bu engeller ele alındığında ilk olarak milliyetçilik kavramı ortaya çıkmaktadır. Fukuyama aynı ulustan olma bilincini taşıyan insanların diğer gruplara anlayışlı davranmadıkları için demokratik sistemin olmasının zor olduğunu söylemiştir. Diğer bir engelin de din olduğunu öne süren Fukuyama, dinin diğer dinlere karşı hoşgörüsüz olduğunda demokrasiye engel olacağını öne sürmüştür. Fukuyama, son bir engelin de devletin kontrolündeki toplumun, eşitsizlikler karşısında takınmış olduğu kabullenici tavır olduğunu belirtmiştir.13

Fukuyama’nın öne sürmüş olduğu tezin izlerini Soğuk Savaş sonrası ABD dış politikasında görmek mümkündür. Özellikle, ABD’nin “Baba Bush” olarak bilinen 41. Başkanı George Bush döneminde gerçekleştirilen uygulamalar ve projeler dikkate alındığında, Fukuyama’nın çizdiği “demokratikleştirme yolu”nda birçok ülkeye müdahalelerde bulunulmuştur. Ayrıca Fukuyama’nın tezi Soğuk Savaş sonrası oluşturulmaya çalışılan “Yeni Dünya Düzeni” politikasının da temelini oluşturmuştur.

Soğuk Savaş sonrası dönemde dikkat çeken bir diğer isim de Samuel Huntington olmuştur. Huntington “Medeniyetler Çatışması” adlı çalışmasında medeniyet temelli bir düzen ortaya çıkartıp toplumların ancak kendi medeniyetlerini temsil eden üst devletlerin etrafında saf tuttuğundan bahsetmiştir.14 Huntington, Fukuyama’nın aksine olumsuz bir

tablo çizmiş ve farklı medeniyetlerin var olmasının uluslararası düzende büyük bir kaosa neden olabileceğine inandığını ifade etmiştir. Huntington ortaya atmış olduğu tezinde dünyayı sekiz temel medeniyete ayırarak bu medeniyetleri şöyle sıralamıştır; İslam, Batı, Konfüçyüs, Slav-Ortodoks, Latin Amerika, Afrika, Japon ve Hint medeniyetleri.15

Medeniyetler arasında üst sırada olduğuna inandığı Batı medeniyetine karşı İslam ve Konfüçyüs medeniyetlerini tehdit olarak ortaya koyan Huntington, özellikle İslam

12 Fukuyama, a.g.e, s.278-280. 13 A.g.e., 217-218-219.

14 Samuel P. Huntington, Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması, (Çev.) Mehmet

Turhan, Cem Soydemir, İstanbul: Okyanus Yayınları, 2012, s.23.

(20)

medeniyetinin Batıya karşı içinde yeşeren öfke tohumlarının etkisiyle büyük bir çatışmayı doğuracağı görüşünü ileri sürmüştür.16 Ayrıca Huntington, üst olarak gördüğü Batı

medeniyetine, dolayısıyla da onun lideri konumundaki ABD’ye konumunu koruması için bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyeler genel anlamda, Batı’nın her alanda bütünleşmeyi sağlamak için adımlar atmasını, bazı bölgeleri kendi yanına çekmesini ya da kontrol altında tutmasını ve bunların yanında da rakip olarak gördüğü devletlerin gelişimini sınırlandırmak için çalışmasını kapsamaktadır.17

Huntington’ın ABD’ye vermiş olduğu tavsiyeler ele alındığında ABD’nin, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla sona eren Soğuk Savaş sonrasında düşmansız kalmasının zaman içerisinde süper güç olarak tanımlanan devletin ve dolayısıyla sistemin sonuna gelinmesinde temel teşkil edeceğini göz önünde bulundurarak ABD’ye, İslam’ı işaret edip yeni bir düşman inşa etme çabasına giriştiğini söylemek doğru olacaktır.

Huntington’ın tezinin yansımalarını 11 Eylül sonrası rahatlıkla görmek mümkündür. Hem 11 Eylül saldırısının sorumlusu gördüğü Usame Bin Ladin’i öne sürerek gerçekleştirdiği Afganistan operasyonun da hem de kitle imha silahları olduğu gerekçesiyle önleyici savaş stratejisinin arkasına saklanarak yaptığı Irak İşgalinde açık bir biçimde İslam coğrafyasının hedefte olduğu çok açık ortadadır. Bunlara ilave olarak “Oğul” George Bush’un ve dönemin ABD üst düzey siyasetçilerinin konuşmalarında halkın dini hassasiyeti ekseninde İncil’den yapmış oldukları alıntılarla açık bir biçimde düşman olarak İslam’ı işaret etmeleri18, Huntington’ın tezinin etkisinde ABD’nin İslam’ı hedef aldığını

net bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durum göz önüne alındığında özellikle 11 Eylül sonrasında Huntigton’ın tezinin ABD dış politikasında geniş etki alanı oluşturduğunu söylemek mümkündür.

Soğuk Savaş sonrası ABD dış politikasına etki eden bir diğer isim de Zbigniew Brzezinski’dir. 1997 yılında kaleme aldığı “Büyük Satranç Tahtası: Amerika'nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik Gereklilikleri” isimli kitabında Avrasya bölgesini “bir satranç tahtası”na benzetmiş ve bölge devletlerini ise bu satrancın piyonları olarak nitelendirmiştir. Ancak satrancın en önemli taşı konumundaki “şah” ise süper güç konumundaki bölgeden olmayan ABD’dir. Brzezinski, Avrasya bölgesinin önemine vurgu

16 Robert W. Cox ve Michael G. Schechter, a.g.e.. s.140. 17 Samuel P. Huntington, a.g.e., s.469.

(21)

yaparak ABD’nin bu bölgede izleyeceği doğru politikalarla hegemon gücünü devam ettirebilmesinin mümkün olduğunu savunarak bir takım tavsiyelerde bulunmuştur.

Brzezinski Avrasya’nın önemini vurgularken en büyük kıta olması, dünya nüfusunun %75’inin bu bölgede yaşaması, bilinen enerji kaynaklarının dörtte üçünün bu bölgede olması ve önemli potansiyele sahip devletlerin bu bölgede bulunması gibi konulara değinmiştir.19 Brzezinski’ye göre ilk defa bölge dışından bir ülke lider konumunda

bulunmaktadır. Çünkü ABD küresel gücün belirleyicisi konumunda olan ekonomik, askeri, kültürel ve teknolojik alanlarda diğer devletlere karşı açık ara üstün durumdadır.20

Satranç tahtasındaki bölge ülkelerini “Jeopolitik Oyuncular” ve “Jeopolitik Mihverler” olarak iki kısımda ele alarak bu çerçevede değerlendirmelerde bulunan Brzezinski, birliğini oluşturmuş Avrupa’nın, ABD’nin doğal müttefiki olduğunu öne sürmüş; ABD’nin gücüne alternatif oluşturabilecek potansiyel senaryolara da yer vermiştir. Bu senaryolardan ABD açısından kabus senaryosu olarak nitelendirilebilecek senaryo; Çin, İran ve Rusya’nın hegemonya karşıtı işbirliğidir. Bir diğer senaryo da Çin ve Japonya’nın ABD hegemonyasını zayıflatacak yeni bir alternatif olarak ortaya çıkmalarıdır. Brzezinski’ye göre zayıf bir ihtimal konumundaki senaryo ise, ABD’nin müttefiki olarak görmüş olduğu Avrupalı devletlerin aralarında oluşturacağı yeni bir ittifakla ABD’ye karşı alternatif güç olarak ortaya çıkmasıdır.21

Brzezinski’nin görüşleri için Avrasya’nın, ABD’nin hegemon gücünün devamı için önemine vurgu yapmakla birlikte, çizmiş olduğu alternatif senaryolar ve bölge üzerinde yapmış olduğu değerlendirmelerle, ABD’nin atacağı adımlar öncesinde bir simülasyon görevi görmüştür denilebilir. Ayrıca 11 Eylül sonrası süreçte Afganistan ve Irak harekatlarının yanında bölgede yaşanan ve adına “Arap Baharı” denilen değişimlere de yakinen müdahil olması ABD’nin dış politikasını belirlemede Brzezinski’nin fikirlerinin büyük ölçüde dikkate aldığının önemli bir kanıtı niteliğindedir.

Soğuk Savaş sonrasında, ABD’nin hegemonyasını korumak için benimsemiş olduğu dış politikanın, yukarıda tezleri incelenen üç ismin çizmiş olduğu yolun bir harmanı olduğunu söylemek mümkündür. Hepsinde en önemli ortak nokta, ABD hegemonyasının devamını

19 Zbigniew Brzezinski, Büyük Satranç Tahtası: Amerika'nın Küresel Üstünlüğü ve Bunun Jeostratejik

Gereklilikleri, (Çev.) Yelda Türedi, İstanbul: İnkılap Kitabevi, 2005, s.52-53.

20 A.g.e., s.43.

(22)

sağlamaktır. Ancak, bir görüş diğerlerine göre bir yönüyle ağır basmaktadır: ABD, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla kendisini bir boşlukta bulmuştur ve rakipsiz olmanın verdiği dezavantajla ne yapacağını şaşırmıştır. İşte tam da bu noktada Huntington’ın Medeniyetler Çatışması’nda öne sürdüğü “İslam tehdidi” tezi ön plana çıkmaktadır. Düşmansız bir şekilde yoluna süper güç olarak yola devam etmesi mümkün olmadığı anlaşılan ABD, bu bağlamda 11 Eylül sonrasında doğan ortamda hegemonyasının devamını sağlayacak bir çatışma ortamını bulmuş ve yeni düşmanını bu veçhile hedef tahtasına almıştır.

1.2. Yeni Dünya Düzeni ve NATO’nun Dönüşümü

Soğuk Savaşın sonuna gelinmesiyle doğal olarak ABD ve Sovyetler Birliği’nin liderliğini yaptığı konumundaki iki kutuplu sistem dönemi sona ermiş, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla yeni bir dünya düzeni arayışı başlamıştır. ABD’nin Soğuk Savaşın galibi olarak sistem içerisinde tek başına kalmasıyla yeni düzenin sınırlarını belirlemek de ona kalmıştır. 1990’da Baba Bush yeni düzenin sınırları niteliğinde demokrasi ve insan hakları temelinde yeni bir dönemin kapılarını açmıştır. Ancak bu yeni dönemin ortaya konulan değerleri savunma noktasında ne kadar etkili olduğu tartışmaya açıktır.

Yeni dönemde ele alınan değerlerin her kesim tarafından kabul görmesini sağlamak için ABD tarafından kontrolü altındaki kurumlarda yeni düzene paralel olarak değişikliğe uğratılmıştır. Bu değişikliği Soğuk Savaş döneminin en gözde savunma gücü olan NATO’da fazlasıyla görmek mümkündür. Özellikle NATO’nun 1991, 1999 ve 2010 konseptleri ele alındığında yeni düzende yok olmamak için dönüştüğü açıktır. Sınırları ABD tarafından oluşturulan yeni düzende, kuruluş amacıyla yeni düzene aykırılık teşkil edebilecek bir yapılanma bile yeni bir misyon kazanıp koruyucu rolü üstlenebilmiştir. Bu durumda da yeni düzen denilerek ortaya atılan fikirler bütünü için uygulanma açısından modern emperyalizmin önemli bir örneğidir denilebilir. Dolayısıyla ABD hegemonyasının devamını sağlayabilmek için yeni bir sistem oluşturmuş ve silahlı gücü konumundaki NATO’yu da bu çerçevede dönüştürmüştür. Ayrıca NATO dönüşüm sürecindeki konseptler dikkate alındığında yapılan değişimler nedeniyle savaşın kurumsallaşmasında da önemli bir etkiye sahiptir. Özellikle 11 Eylül sonrasında ABD’nin yapmış olduğu operasyonlarla NATO’nun daha aktif bir duruma gelmesi ve 2010 yılında yayınlanan 10 yıllık konsept değerlendirildiğinde savaşın kurumsallaşması noktasında önemli bir etkiye sahip olduğu söylenebilir.

(23)

1.2.1. “Yeni Dünya Düzeni” Kavramı

“Soğuk Savaş”, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki güç ve ideoloji mücadelesinin yaşandığı dönemi tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Soğuk Savaş hakkında düşünürler farklı yorumlar getirmişlerdir. Bir grup düşünür dönemi ABD ve Rusya arasındaki güç mücadelesi olarak ele alırken, başka bir grup kapitalizm ve komünizm çatışması olarak nitelendirir, bir başka grup ise ABD ve Sovyetler Birliği’nin birbirlerine karşı yarış içinde bir görünüm oluşturup, diğer toplumlar üzerinde oluşturdukları korku ortamıyla etki alanlarını rahatça kontrol ederek hegemonyalarını devam ettirdiklerini savunmuştur. Asıl amaçları ne olursa olsun her düzenin bir ömrü olduğu gibi Soğuk Savaş denilen dönem de bir süre sonra Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla tamamen sona ermiştir.

Soğuk Savaş açısından sonun başlangıcı olarak değerlendirilebilecek en önemli olay “Dayanışma Hareketi”dir. Bu hareket 1970’lerde Polonya’da Sovyet rejimine karşı duyulan rahatsızlık neticesinde ortaya çıkmıştır. Dayanışma adıyla sendika yapısında rejim karşıtları tarafından kurulan bu yapılanmanın aslında Lech Walesa liderliğinde rejime karşı bir siyasal hareket olduğunu söylemek doğru olacaktır. Polonya’da dönem dönem ağır baskılara maruz kalan bu grup Sovyetler Birliği karşıtlığının artmasıyla zaman içerisinde etkisini daha çok hissettirmeye başlamıştır. 1989 yılına gelindiğinde ise iktidara karşı seçimleri kazanıp bir devrin sona ermesinde büyük rol oynamıştır.22

Polonya’da yaşanan gelişmelerden kısa bir süre sonra Berlin Duvarının yıkılması, Sovyetler Birliği’nin eski gücünde olmadığının kesin bir şekilde anlaşılmasına ve yeni bir düzen arayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. 1989-1993 yılları arasında ABD Başkanı olarak görev yapan “Baba Bush” olarak tanınan George H. W. Bush, 1990’da yaptığı açıklamada Soğuk Savaş sonrası oluşmasını istedikleri “Yeni Dünya Düzeni”nin haritasını insan hakları ve piyasa ekonomisi temelinde çizmiştir. Aslında “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan arayışın yeni güçler ile yeni dengelere dayalı bir sistemden başka bir şey olmadığını söylemek mümkündür.23

1991 yılında yayınlamış olduğu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ile iki kutuplu sistemden tek güç olarak çıkan ABD’nin yüksek özgüveni gözler önüne serilmiştir. Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi, yeni dönemde yeni güçlerin ortaya çıkmaya başladığını ancak

22 http://tr.euronews.com/2010/08/31/polonya-da-dayanisma-hareketi-30-yilini-kutluyor (03.11.2016) 23 Haluk Gerger, Soğuk Savaştan Yumuşamaya, İstanbul: Işık Yayıncılık, 1997, s.24-25.

(24)

ABD’nin her alanda dünyadaki tek süper güç olduğunu öne sürmüştür.24 Bu eksende ABD

ordusunun ve Soğuk Savaş ürünü olan NATO’nun yapılanmasının dünyadaki yeni ve küresel tehditlerle mücadele açısından büyük önem taşıdığı vurgulanmıştır.

Soğuk Savaş sonrasında, ortaya çıkan yeni uluslararası sistem ele alınırken göz önünde bulundurulması gereken en önemli faktör küreselleşmedir. Küreselleşme teknolojinin gelişmesiyle yeni dönemin itici gücü olmuştur. Uluslararası sistemdeki aktörler küreselleşme ile sınırları dışındaki dünyada da faaliyet alanları oluşturmaya başlamıştır. Küreselleşme ne kadar kabına sığmayan, sınırlandırılamayacak kadar geniş bir anlam ifade ediyor olsa da, yeni düzende küreselleşmenin yönünün ne olacağına ABD’nin başını çektiği Batı ülkeleri karar vermişlerdir. Bu açıdan “Yeni Dünya Düzeni”nin Batı’nın diğerleri olarak adlandırdığı, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla oluşan yeni ülkelerinde içinde bulunduğu ötekileştirilmiş dünya ülkelerini kendilerine benzeterek, kontrol altında tutma çabası üzerine kurulduğu söylenebilir.

Yeni Dünya Düzeni sistem olarak ele alındığında barış içerisinde yaşayan demokrasilerin ve demokratikleştirilebileceklerin işbirliğini esas alan bir dönem hayali kurulmuştur denilebilir. ABD’nin yeni dünya için çizmiş olduğu eksen aslında kendi içerisinde çelişkiye sahiptir. Özellikle insan hakları, demokrasi ve işbirliği gibi değerleri söylem düzeyinde ön plana alması ancak uygulama safhasında realist bir anlayışla dış politikasına yön vermesi dikkate değer bir ikilemdir. Bu ikilem hem öne sürdüğü değerleri söylemde bırakan ABD’nin hem de yeni düzen çabasının haklı eleştirilere maruz kalmasına neden olmuştur. Günümüzde bile gelinen noktada dönem ele alındığında, dönemin söylemdeki gibi düzen mi yoksa düzensizlik mi getirdiği konusunda hala fikir birliği sağlanamamıştır. Ancak bir gerçeklik vardır ki uluslararası sistemin, tek bir gücün varlığından çok katılımlı bir yapının varlığına gereksinim duymuş olmasıdır.

1.2.2. NATO’nun 1991 ve 1999 Stratejik Konseptleri

Soğuk Savaş döneminin eseri olan ve Sovyetler Birliğine karşı askeri işbirliği çatısında kurulmuş olan NATO, Sovyetler Birliği tehdidinin ortadan kalkmasıyla doğal bir kimlik bunalımı yaşamaya başlamıştır. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği tehdidine göre dizayn edilen NATO’nun mücadele ettiği güç ortadan kalkmıştı. Dolayısıyla varlığı sorgulanır bir durumdaydı. NATO’nun yeni bir kimliğe, amaca ve yönteme ihtiyacı vardı. Bu noktada ABD’nin çizmiş olduğu Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde dönüşümünü

(25)

gerçekleştirmesi kaçınılmazdı. NATO’nun yeni işlevine yönelik ilk girişim 1990’daki Londra Zirvesi’nde olmuştur. Bu zirvede, NATO’nun savunma örgütü misyonuna ilave olarak yeni döneme uygun kapsayıcı işbirliğine dayanan yeni misyonlar edinmesi yönünde ortak karar alınmıştır.

1990’ların başında dönüşümünün başlangıcındaki NATO’nun üç temel önceliği olmuştur. Bunlardan ilki, Soğuk Savaş’ın Avrupa’da ortaya çıkarttığı bölünmüşlüğü ortadan kaldırılarak bütünleşmiş bir Avrupa modelini ortaya çıkartmak; İkinci önceliği ise oluşturulmak istenen yeni yapıda Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan Rusya Federasyonu’na uygun bir konum bulmaktır. Son olarak Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan yeni fırsatlardan yararlanamamış Avrupa bölgelerine, istikrarın sağlanması için imkanlar sunmak üçüncü önceliği olmuştur.25

NATO için asıl dönüşümün sınırlarının ortaya konulması Kasım 1991’de gerçekleşen Roma Zirvesi olmuştur. Zirvede “Yeni Stratejik Konsept” adıyla dönüşüm ele alınmıştır. “Yeni Stratejik Konsept”, NATO’ya uluslararası kalıcı barışın ve güvenliğin sağlanabilmesi için dört yeni görev yüklemiştir. Bunlar;

 Tehdit ya da zor kullanma ile Avrupa ülkelerine hiçbir ülke tarafından baskı kurulamayacağı ve Avrupa’daki uyuşmazlıkların çözümünü sağlayacak olan demokratik kurumların geliştirilmesiyle bölgede istikrarın sağlanması.

 NATO üyelerine yönelik potansiyel tehditlere ve ortak kaygılara karşılık aralarındaki koordinasyonu üstlenecek bir yapı görevi görmesi.

 Avrupa içerisindeki statükonun korunması.

 Üyelerini hedef alan saldırı ve saldırı tehdidine yönelik caydırma ve savunma görevini üstlenmesi.26

1991’de yayınlanan “Yeni Stratejik Konsept” güvenliği tehdit eden gelişmelerin tamamını kapsayarak gerektiğinde müdahale edeceğini vurgulaması nedeniyle önemlidir. Böylelikle NATO’nun faaliyet alanı genişlemekte ve yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve sosyal sorunlarında güvenlik için tehdit oluşturabilme ihtimali nedeniyle

25 Erdem Özlük ve Duygu Özlük, “NATO’yu Anlamak: Dönüşümü, Yeni Kimlikleri ve Uyum Süreçleri”,

Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Sayı 31, 2014, s.213.

26 Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik: Türkiye’nin Uluslararası Konumu, İstanbul: Küre Yayınları, 2004.

(26)

değişimin bu çerçevede sağlanmasına karar vermişlerdir.27 Roma Zirvesinde dönüşüm ile

ilgili atılan bu adımlar önemlidir ancak sadece başlangıcı temsil etmektedir.

Roma Zirvesinde alınan kararları takiben Aralık 1991’de Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi (KAİK) kurulmuştur. Bu konseyin üyeleri, eski Doğu Bloğu ülkeleri ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ortaya çıkan yeni devletlerden oluşmaktadır. Forum niteliğinden ileri gidemeyen28 bu yapılanmanın amacı, eski Doğu Bloğu ülkelerinin

endişelerini hafifletmek ve Sovyetler Birliği sonrasındaki oluşumların istenilen çizgiden sapmasını engelleyerek bir merkeze bağlı hale getirmektir. Ancak güvenlik endişelerinin farklı olması ve eski Sovyetler Birliği üyelerinin ağırlık kurması nedeniyle bütünlük sağlanamamış dolayısıyla da kısa ömürlü olmuştur.

KAİK amaçlanan şekilde sonuçlanmayınca 1994’te toplanan Brüksel Zirvesinde alınan karar neticesinde, KAİK ile elde edilemeyen başarının Barış İçin Ortaklık (BİO) adı altında sağlanması kararı alınmıştır. BİO, eski Doğu Bloku ülkeleri ile Sovyetler Birliğinden sonra ortaya çıkan devletlerin NATO ile birlikte askeri ve siyasi bir zeminde buluşmasını amaçlamıştır. 27 ülkenin katılımıyla ortaya çıkan tablo Avrupa’da sağlanmak istenen istikrar ve güvenlik için önemli bir girişimdir. KAİK’in aksine daha kapsayıcı ve derin bir yapıya sahip olan BİO, amaçlandığı gibi üye ülkelerinin NATO’ya yaklaşmasında önemli rol oynamıştır. Ayrıca NATO, barış ortamını bozabilecek alan dışı bölgesinde meydana gelecek kriz ve çatışma durumlarında barışı koruma operasyonu adı altında bu ülkelerin askeri gücünü kullanarak operasyon gerçekleştirmeyi amaçlamıştır. Özellikle Bosna Savaşına müdahale etmekte gecikilmesinin altında bu durumun olduğunu öne süren görüşlere de rastlanmaktadır.29

NATO’nun Bosna Hersek müdahalesi gecikmiş bir müdahale olarak nitelendirilse de Sovyetler Birliği tehdidinin ortadan kalkmasıyla başlayan dönüşüm süreci açısından önemli bir gelişmedir. Soğuk Savaştan sonra balkanlarda yaşanan çatışmaların uluslararası sistemi tehdit ettiğini ileri sürerek Soğuk Savaştan sonra ilk kez alanı dışında yer alan bir bölgeye müdahale etmek durumunda kalmıştır.30 Bu müdahale NATO’nun varlığını

27 Erdem Özlük ve Duygu Özlük, a.g.m., s.214.

28 Esra Çayhan ve Nurşin Ateşoğlu Güney, Avrupa’da Yeni Güvenlik Arayışları: NATO-AB-Türkiye,

İstanbul: Afa Yayıncılık, 1996, s.52.

29 Esra Çayhan ve Nurşin Ateşoğlu Güney, a.g.e., s.79. 30 Erdem Özlük ve Duygu Özlük, a.g.m., s.214.

(27)

sorgulayan görüşleri ortadan kaldırmaya yetmemiş ancak üstündeki baskının hafiflemesinde önemli bir rol oynamıştır.

1994’te yapılan Brüksel Zirvesinde kararlaştırılan konulardan biride Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) ve buna ek olarak NATO ve Batı Avrupa Birliği (BAB) tarafından Birleşik Müşterek Görev Gücü (BMGG) oluşturulması konusunda fikir birliği sağlanmasıdır. NATO bünyesinde oluşturulacak AGSK ve NATO-BAB işbirliğiyle oluşturulacak BMGG fikirlerinin ortaya atılmasında, Avrupa ülkelerinin savunma ve güvenlik ile ilgili konularda daha aktif bir rol oynama ve gelişen süreçte kontrolü kendilerinde hissetme istekleri etkili olmuştur. Ayrıca, zirvede BAB’ın NATO’nun olanaklarından yararlanılmasının önü açılmış ve böylece bu devletlerle entegrasyon amaçlanmıştır.31

AGSK oluşumu kararlaştırıldıktan sonra bu konu ile ilgili ilk somut adım 1996 yılında Berlin de yapılan, NATO üyelerinin Dışişleri Bakanları Toplantısı’nda atılmıştır. Bu toplantıda alınan kararların açıklandığı bildiride siyasal ve askeri alandaki işbirliği vurgulanmış ve AGSK’nin geliştirilmesinin etkili ve kontrollü bir askeri kuvvetin oluşturulmasıyla mümkün olduğuna değinilmiştir. Ayrıca bildiride ele alınan bir diğer önemli hususta, askeri yapılanma alanının genişletilmesinin ancak yeni üyelerin entegrasyonuyla gerçekleşeceğinin vurgulanması olmuştur. Entegrasyonun sağlanması ve akabinde askeri alanın genişletilmesiyle birlikte kuvvetlerin her türlü duruma karşı hareket kabiliyetinin artacağı düşünülmüştür.

Dönüşüm sürecindeki bir sonraki aşama 1997 Temmuz’unda Madrid Zirvesi olmuştur. Berlin de 1996’da yapılan toplantıda alınan karar gibi AGSK’nın geliştirilmesi yönünde karar alınmasının yanında 1994’te yapılan Brüksel Zirvesinde oluşturulan BİO’nun gidişatı ele alınarak NATO’nun dönüşüm ve yeniden dizaynına ivme kazandırılması kararlaştırılmıştır. Madrid Zirvesinde, bir süredir yeni konsept oluşturulması görüşleri dikkate alınarak “Yeni Stratejik Konsept” oluşturulması kararlaştırılmış ve bu konudaki çalışmaların başlanmasının önü açılmıştır.32 Ayrıca Madrid Zirvesi, Avrupa güvenliğine

yönelik yeni gelişmelerin değerlendirilerek NATO’nun yeni tehdit unsurları karşısında etkinliğini en üst düzeyde kullanabilmesi için siyasi modernizasyonunun gerçekleştirilmesinin tartışılması nedeniyle ayrı bir öneme sahip olmuştur.

31 İlhan Uzgel, “ABD ve NATO’yla İlişkiler”, Baskın Oran (Der.), Türk Dış Politikası: Kurtuluş Savaşından

Bugüne Olgular, Belgeler, Yorumlar, İstanbul: İletişim Yayınları, 2004. s.312.

(28)

Madrid Zirvesinde dikkate değer gelişmelerden biride AAOK’nın (Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi) oluşturulmasıdır. Bu konsey KAİK denemesinin genişletilip şekil değiştirilerek kapsayıcı vizyonu ve ortak karar alma mekanizması ile bütünleştiriciliğe katkı sağlaması amacıyla oluşturulmuştur. Ayrıca 1994’te kurulan BİO’nun da faaliyetlerini bu çatı altında sürdürecek olması oluşuma verilen önemin ayrı bir ispatıdır.33

1999 yılına gelindiğinden NATO içinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Kosova’daki krize müdahale eden NATO bölgenin kontrolünün geçici olarak BM’ye (Birleşmiş Milletler) geçmesini sağlamıştır. Bu gelişmelerin yaşandığı bir ortamda Nisan 1999’da yapılan Washington Zirvesinde “Yeni Stratejik Konsept’in yayınlanmış olması dikkate değerdir. Ayrıca bu konferansta terörizm de ilk kez devletler tarafından kendi iç tehditleri kapsamında ele alınmıştır. Ancak NATO’nun daha önceki dönemde bu konuya değinmediğini söylemek yanlış olur. Çünkü 1995 yılında NATO Genel Sekteri Willy Claes yaptığı bir açıklamada “İslamcı Terörizm” kavramını kullanmış ve İslam’ı Batı’nın en büyük düşmanı olarak nitelendirmiştir.34 Claes yaptığı açıklamayla terörizmi bir din ile

bağdaştırarak Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezinde yaptığı gibi hedef göstermiştir. Aynı amaçla mı bu söylemi dile getirdiği tartışma konusu olabilir ancak gerçek olan hedef tahtasındaki ismin aynı din olmasıdır.

Washington Zirvesinde yayınlanan “Yeni Stratejik Konsept” ile tehdit algılamalarına değinilerek, NATO’nun Avrupa ve Atlantik hattında istikrar ve güveni sağlayan bir örgüt olarak tanımlaması yapılmıştır. Ayrıca, Soğuk Savaş sonrası başlayan dönüşüm sürecinin ortaya çıkarttığı yeni askeri ve siyasi stratejilerin önemine vurgu yapılmıştır. 1990’la birlikte girmiş olduğu dönüşüm sürecinde genişleyen ve derinleşen NATO’nun yayınlanan “Yeni Stratejik Konseptle bazı görevleri yerine getirilmesi amaçlanmıştır. Bu görevler;

 Herhangi bir ülkenin başka bir ülke üzerinde güç kullanmadığı, karşılıklı görüşmelerle uzlaşma zemininin oluşturulduğu ve demokratik kurumların varlığına ve gelişmesine fırsat tanıyan, güvenliğin ve istikrarın temin edildiği Avrupa-Atlantik güvenli bölgesinin oluşumunu sağlamak.

 Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 4. maddesinde ele alınan, müttefik güçlerin hayati çıkarları bakımından önem arz eden konularda müzakere yapabilecekleri Transatlantik forumunun oluşumunu sağlamak.

33 Sergio Balanzio, “Ortaklığı Yoğunlaştırmak: Avrupa’da Uzun Vadeli İstikrara Giden Yol”, NATO Dergisi,

No:3, 1997, s.15-16.

(29)

 Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. ve 6. maddelerinde ele alınan, bir NATO üyesi devlete karşı oluşturulacak saldırı veya saldırı tehdidine karşı savunma ve caydırıcılık vazifesinin gerçekleştirmek.

 Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 7. maddesi çerçevesinde, her bir durum ayrı ele alınarak ve oy birliğiyle alınacak bir kararın meydana çıkacak muhtemel çatışmalara engel olması için kriz yönetiminin oluşturulmasına hazırlıklı olmak.  Daha şeffaf ve geniş kapsamlı, karşılıklı güvenin sağlanmış olduğu ittifakların

gerçekleştirilmesi için Avrupa-Atlantik bölgesindeki devletler ile diyalog ve ortaklık geliştirmek.35

NATO’nun yerine getirmesi beklenen görevleri ele alındığında, dönüşüm sürecinde önemli bir yol kat edildiği aşikardır. Ayrıca, NATO’nun özellikle tüm bölgeler üzerinde zorlayıcı diplomasi yöntemiyle bir denetim mekanizması vazifesi gördüğünü söylemek de yanlış olmaz.

Washington Zirvesi’ndeki önemli bir gelişme de genişleme alanında olmuştur. 1997’de katılım görüşmelerine davet edilen Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan ilk kez bu zirvede yerlerini almışlardır.36 Bu devletlerin katılımıyla beraber gerçekleşen zirvede

NATO, yeni katılımlar içinde yeşil ışık yakmıştır. Katılması için yeşil ışık yakılan ülkeler: Romanya, Slovenya, Slovakya, Litvanya, Letonya, Estonya, Makedonya, Arnavutluk ve Bulgaristan’dır.37

1990’da Londra Zirvesi’nden 1999’daki Washington Zirvesi’nin sona ermesine kadar geçen, NATO’nun dönüşümünde “geçiş dönemi” olarak adlandırılan bu dönem ele alındığında Soğuk Savaş ürünü olan yapılanma, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla kimlik bunalımı yaşamaya başlamıştır. Ancak ABD’nin oluşturmak istediği Yeni Dünya Düzeni kapsamında dönüşüm süreci başlatılmış ve yalnızca askeri olarak değil politik anlamda da kapsamını genişleterek yoluna devam etmeyi tercih etmiştir. 1991’de Roma Zirvesi’nde ortaya konan “ Yeni Stratejik Konsept” ile dönüşümün genel çerçevesi oluşturulmuştur.

35 Hikmet Erdoğdu, Avrupa’nın Geleceğinde Türkiye’nin Önemi ve NATO İttifakı, İstanbul: IQ Kültür Sanat

Yayıncılık, 2004, s.152-153.

36 Erdem Özlük ve Duygu Özlük, a.g.m., s.215.

37 Nikoloz Vashakidze, “The Role of Washington Summit Decisions in Stregthening Cooperation Between

NATO and Its Partners for a Better Europe”, s.6-7, http://www.nato.int/acad/fellow/99-01/vashakidze.pdf, (15.10.2016)

(30)

1991’de uygulamaya konulan yeni konsept kapsamında hem eski Varşova Paktı ülkelerini hem de bölünmüş Avrupa’yı yeniden işbirliğine dayalı bir sisteme entegre edebilmek adına çeşitli çalışmalara imza atılmıştır. İlk denemeler KAİK ve BİO olmuştur. Daha sonrasında 1997’deki Madrid Zirvesi’nde bu iki yapı AAOK çatısı altında bir araya gelerek daha uyumlu ve dönemin şartlarına uygun hale getirilmiştir. Dönüşümün geçiş evresi denebilecek dönem ise 1999’da Washington Zirvesinde yayınlanan “Yeni Stratejik Konsept” aracılığıyla NATO’nun geliştirilen yeni yapısıyla olgunlaşmıştır diyebiliriz. Ancak NATO gibi askeri yönüyle ağırlıklı bir örgütlenmenin ABD’de 11 Eylül 2001 de meydana gelen terör saldırılarına kadar tehdit belirleme konusunda çok da başarılı olmadığı açıktır.

1.2.3. 11 Eylül Sonrası NATO

ABD’de 11 Eylül 2001 günü meydana gelen terör saldırıları, NATO’nun 1999 Madrid Zirvesi’nde ele alınan ancak devletlerin iç sorunları kapsamında değerlendirilen terör tehdidini bu tarihten sonra ilk sıraya almasıyla büyük önem taşımaktadır. Soğuk Savaş sonrasında varlığı tartışma konusu olan NATO yaşamakta olduğu kimlik bunalımını aşmasında yardımcı olacak yeni bir düşman bulmuştur. 11 Eylül saldırılarının ardından 15 Eylül’de NATO tarafından yapılan açıklamada, saldırılar ülke dışındaki faktörlerin etkisiyle gerçekleştirilmişse, NATO üyesi bir ülkenin saldırı veya saldırı tehdidi durumunda devreye girmesi planlanan 5. maddesinin uygulamaya konacağını vurgulanmıştır.38

20 Eylül tarihinde dönemin Amerikan Başkanı George W. Bush tarafından yapılan açıklamada, 11 Eylül saldırılarının faili olarak El-Kaide terör örgütü işaret edilerek Afganistan’daki Taliban yönetiminden ülkesindeki El-Kaide bağlantılı tüm teröristlerin hemen teslim edilmesi ve ülkede bulunan terör kamplarının kapatılması istenmiştir. Ayrıca yapılan açıklamada, ABD’nin isteklerinin tartışma konusu olmadığına değinilerek yerine getirilmemesi durumunda Taliban’ında teröristlerle aynı kaderi paylaşacağı vurgulanmıştır.39 George W. Bush tarafından yapılan bu açıklama büyük yankı

uyandırmıştır. NATO’nun 15 Eylül açıklaması da dikkate alındığında El-Kaide üzerinden hedef tahtasındaki yerini alan Afganistan’a yönelik bir hamle yapılması kaçınılmaz görünmüştür.

38 http://www.nato.int/docu/pr/2001/p01-124e.htm (17.10.2016)

(31)

George W. Bush tarafından yapılan açıklamadan sonra konu NATO bünyesinde ele alınmış ve 2 Ekim tarihinde bir açıklama yapılmıştır. NATO yaptığı açıklamada, kendilerine ABD tarafından sunulan, 11 Eylül saldırılarının El-Kaide tarafından yapıldığını belgeleyen delillerin yeterli kabul edildiğini bildirerek, tarihinde ilk kez 5. maddeyi devreye soktuğunu açıklamıştır.40 Yapılan açıklamayla devreye giren 5. madde, hem

dönüşüm içerisindeki NATO’nun geleceği açısından hem de 11 Eylül saldırıları sonrası, ABD’nin hedef tahtasındaki Afganistan’a yapılan operasyonun NATO çerçevesinde geçekleşmiş olmasının sağladığı meşruiyet açısından büyük önem taşımıştır. Ayrıca 5. maddenin uygulanması Irak ve Afganistan savaşları sonrasında ortaya çıkan olumsuz görüntü açısından savaşın kurumsallaşmasında NATO’nun etkisini göstermektedir.

7 Ekim 2001’de ABD, “Sonsuz Özgürlük Operasyonu” adını verdiği El-Kaide Terör Örgütünü ve lideri Usame Bin Ladin’i etkisiz hale getirmek için İngiltere ile birlikte Afganistan’a yönelik askeri bir operasyon başlatmıştır.41 Birçok ülke tarafından

Afganistan’a yönelik olarak yapılan bu operasyonlar desteklenmiş ve 20 Eylülde Başkan George W. Bush’un konuşmasından istekler yerine gelmezse diye başlayarak tehdit ettiği Taliban yönetimi devrilmiştir.42

11 Eylül sonrasında NATO’nun varlık tartışmaları açısında dönüm noktası olmuştur. 11 Eylül sonrasında 5. maddeyi devreye sokan NATO, 2002’de Prag Zirvesini gerçekleştirmiştir. 11 Eylül sonrası gerçekleşen ilk zirve olması nedeniyle NATO’nun konumu ve geleceği açısından önemli bir yer tutmuştur. 11 Eylül saldırıları her kesim açısından beklenmeyen bir gelişme olmuştur. Terör konusunu o zamana kadar uluslararası bir sorun olarak görülmemiş ve gereği kadar önemsenmemiştir. Prag Zirvesinde ön planda tutulan terör konusunda alınacak önlemler masaya yatırılmıştır.43

Terörü ön plana alan Prag Zirvesi, NATO’nun 11 Eylül sonrası dönüşümünü 5 temel unsurla belirlemiştir. Bunlardan ilki NATO’nun komuta yapısının günün şartlarına göre daha hızlı karar alabilecek ve terörle mücadele edebilecek şekilde düzenlenmesidir. İkincisi, “Prag Yetenekler Taahhüdü”dür. Bu taahhüt, NATO’nun terörizme karşı yeteneklerinin geliştirilmesini amaç edinen ve bu alandaki yapılacak çalışmaları garanti

40 http://www.nato.int/docu/speech/2001/s011002a.htm (22.10.2016)

41 http://edition.cnn.com/2013/10/28/world/operation-enduring-freedom-fast-facts/ (22.10.2016)

42 Thom Shanker ve Eric Schmitt, “A Nation Challenged: Military Campaign; Taliban Defeted, Pentagon

Asserts, But War Goes on”, http://www.nytimes.com/2001/12/11/world/nation-challenged-military-campaign-taliban-defeated-pentagon-asserts-but-war.html (23.10.2016)

Referanslar

Benzer Belgeler

3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanununa göre terör; “Baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin

Devletlerin izledikleri politikaları şekillendiren temel faktör olarak güvenlik kaygılarına itibar eden klasik realizm ve devletlerin davranışları üzerinde en etkili

1967 yılında Mısır öncülüğündeki Arap koalisyonu, ağır bir İsrail yenilgisi yaşamış; Sovyetler Birliği’nin yıllardır devam eden askeri ve ekonomik

ABD,AB ve Türkiye başta olmak üzere bir çok devletin dış politikalarının şekillenmesinde ve uluslararsı güvenlik ittifaklarının oluşmasında yine Rusya’nın

Bunlar özetle Özal’ın pragmatik liderliğinin etkisiyle dış politikada geleneksel reaktif anlayışın terk edilerek, inisiyatif alan bölgesel sorunlara

Türkiye açısından ise So÷uk Savaú döneminde cephe ülkesiyken So÷uk Savaú sonrası Sovyetler Birli÷ini eskisi kadar tehdit unsuru olarak görmemesiyle birlikte

11 Münkler, s.74.. 12 Raymond Williams’a göre hegemonya, “bir egemenlik biçimi olarak edilgen biçimde var olmaz, sürekli olarak yenilenmek, yeniden yaratılmak, savunulmak ve

Petrol ve doğal gaz alanında bir dünya devi olan BP'nin Ocak 2013 tarihli raporunda 1 ABD'nin, en büyük sıvı yakıt üretimi sıralamasında bu yıl (2013) Rusya ve