17 T E M M U Z 1982
-A
ç,n
Y azan: HALİT ÇAPIN
Ailece sürgündeki yıllar... Aytek Şay, sol baştaki çocuktur...
Çerkez Ethem
ailesi sınır
dışı edilince
yoğun bir
sefaletle
yüzyüze
kalm ıştı
co
ÇERKEZ ETHEM Ölmeden kısa bir süre önce çekilen ve hiçbir yerde çıkmayan fotoğrafı...BAŞLANGIÇ
"Ethem kuvvetlerini takip eden kıtalarımız 5 , Kânunusâni' günü Gediz'i işgal ederek o civarda top landılar. Ethem ve kardeşleri de kuvvetleri ile birlikte düşman safla rında lâyık oldukları vaziyeti aldılar. Artık Ethem vak'ası kalmamıştı. Bundan sonra, yalnız bir cephe harekâtı müşahede edeceğiz. Bir gün sonra 6 Kânunusâni 337'de umum Yunan ordusu, bütün cephe üzerinden harekete geçti. Bizim Gediz'de bulunan mühim kuvvetleri miz, Eskişehir üzerinden bu fırkaları karşılayıp mağlûp etti, inkılâbımızın tarihine Birinci İnönü Zaferi’ni kay detti.
8 Kânunusâni 337 Cumartesi günü, meclisin alenî celsesinde va ziyeti izah ediyordum. Artık herkes hakikati görmüş ve anlamıştı. Et hem ve kardeşleri lehinde mülâyim hareket görüşünde bulunanlar, bu
defa aleyhlerinde pek coşkun idiler.
Ben beyanatta bulunurken, 'Ethem,
Reşit ve Tevfik beyler' deyince ko
nuşmama itiraz olundu.
Yükselen ber seda;” "Paşa haz
retleri, artık bey demeyiniz" ihta
rında bulundu. Reşit Bey’in mebus luktan ıskatını istedim, kabul olun du. "
" Derviş Paşa, Afşar'da bilhassa Gediz'de Ethem kuvvetlerinin gerile rine doğru, geceleri de yürümek su retiyle darbeler vurdu. Asi kardeşleri sersem etti. Kuvvetlerinin toplan masına zaman bırakmadı. Derviş Paşa, Ethem kuvvetlerini 9 gün ne fes aldırmaksam mütemadiyen ta kip etmiştir. Neticede, bütün Ethem kuvvetleri esir edilmiş, yalnız Ethem ve iki kardeşi Reşit ile Tevfik, yeni vazifeler almak üzere düşman ordu gâhına firar edebilmişlerdir. Âsi Ethem kuvvetleri böylece ortadan kaldırılmıştır. Yunanlıları da üç günde İnönü 'de mağlûp e ttik ..."
SÖYLEV—ATATÜRK
ÇOCUK 8 YAŞINDA 5 BOĞAZA
BAKIYORDU...
Yunan mahallesinde ona "Turkos"
diyorlardı ve çocuk zor durumdaydı.
C
OCUK hep aynı tramvay la gelirdi, arka tampona• asılmış olaraktan... A ti na'nın Omonya meydanı, sıcak yaz günlerinde, güneşin altında kavrum kavrum kavrulurdu. Ço
cuk, hep aym dükkâna girer, bu radan aldığı soğutulmuş gazoz şişeleriyle bir yandan bir yana koşuştururdu. Bu koşuşturuş akşamın geç saatlerine kadar sürerdi. Çocuk Yunanca’yı de
ğişik bir biçimde kendisinden gazoz alanları güldürecek şekil de konuşurdu. Çocuğun güldüğü hiç görülmemişti. Yaz ayları bo yunca bu hep böyle sürdü gitti. Çocuk Omonya m eydanına,
Omonya meydanı çocuğa alış mıştı.
Sonbahar ayları ile birlikte, çocuk gazoz satmayı bıraktı. Ama yine aynı tramvayla ve ay nı saatlerde geliyordu meyda na... Gene tamponda küçük elle riyle sıkı sıkıya kavradığı içi por takal dolu bir sepetle... Artık Yunanca’yı kendisine güldürme yecek bir şekilde konuşuyor du çocuk. Çocuk meydanı, mey dan çocuğu tanımıştı.
Çocuk sekiz yaşındaydı ve bir “Turkos” idi.
İsmi ona meydan ta k tı: “Mavras Mehmedis” (Kara Mehmet.)
Çocuk hep kızgındı. Ya da hep kızgın görünmek zorundaydı. Çocuk Atina'nın varoşlarında bir gecekondu mahallesinde oturu yordu. Anası ve kendisinden kü çük üç kız kardeşi ile. Çocuğun mahallesindeki Yunanlı kadınlar o zamanlar ütüyü gerektiğinden fazla kızdırdıklarında “Türk gibi kızmış” diyorlardı. Yunanlı ço cuklar tarlalarda dolaşan iri ka rıncalara “Türk karıncası” adını takıyorlardı... Çocuk mahallede de zor durumdaydı.
Omonya meydanının Kara Mehmet ismini taktığı bu küçük Türk çocuğunun gerçek ismi AYTEK’di. Birinci Millet Mecli si üyelerinden Reşit Bey'in oğlu ve de Çerkez Ethem’in yeğeniy di. Atina’da anası ve kız kardeş leriyle birlikte rehineydi.
Öykü, sadece bu çocuğun öy küsüdür...
Kader
“Annem bir süre sonra tüber küloza yakalanm ış. Gerçekte Kayseri’de ne kadar kaldığımızı pek bilmiyorum. Talas’daki kolej hastanesinden rapor verilmiş an neme; İsviçre’de tedavi edilmesi gerekir diye. O sırada cumhuri yet ilan edilmiş. Annemin filmle ri ve doktor raporları Ankara’da Meclis’e gönderilmiş. Meclis'te uzun tartışmalar ve gizli celse lerden sonra İsviçre’ye gitmemi ze müsaade edilmiş.”
Yaban eller
Aile yine jandarmalar eşliğin de Mersin’e varmış ve buradan İtalya’ya gidecek olan bir gemi ye bindirilmiş. Çocuğun belleği o zamandan sonrasını bir teyp bantı gibi kaydetmiş. Hiç unut- mamacasına, hiç silinmemecesi- ne...
İtalya yerine Pire’de inmişler gemiden. Oradan da Atina’ya... “Halandra'ya götürdüler bizi. Kralın yazlık köşkünün bulun duğu mesireye. Saraya yerleş tik. Sarayın bir dolu salonları yanı sıra 28 de odası vardı. Ba bam ve amcalarım da oradaydı lar. Ethem amcamın bir çok su bayı zamanla sarayı terkedip muhtelif yerlere göçmüşlerdi. Amcam Ethem de kısa bir süre sonra kendisine büyük acılar çektiren midesini tedavi için Almanya’ya gitti. Sarayda bu lunduğum sürece unutamadığım tek kişi babamın maiyetinde olan Yüzbaşı Şevket Beydi... Bir de Hacı Sami Bey vardı ki anlatıl ması imkansız...”
Bu Hacı Sami Bey, güçlüden de güçlü bir kişi. Ters tutulan bir su testisinin dibine sadece işaret parmağıyla bir kere vurduğun da, testinin dibi olduğu gibi çök mekte. Üstüne hatırı sayılır a- ğırlıkta bir adam oturtulan bir sandalyeyi tek eliyle bacağından yak a la yıp hiç zorlanm adan göğüs hizasına
kaldırabilmek-Yüzbaşı Şevket Bey’in vuru- culuğu ise inanılası gibi değil:
“ Sarayın bahçesi küçük bir or man gibiydi. Çepeçevre duvar larla çevriliydi ama. O duvarlar dan birine bir gazete yapıştırır- lardı. 30 santim kadar da önüne iki tarafı da keskin bir bıçağı, sa pı alt tarafa gelecek şekilde sıkı ca yere raptederlerdi. Şevket Bey 15 adım uzaklıktan tabanca sını ateşler kurşun bıçağa çarp tıktan sonra ikiye ayrılır ve ga zetede biri sağda biri solda ol mak üzere iki delik birden açardı. Beraber oynadığımız Yunanlı çocuklar Şevket Bey’lc, Hacı Sa mi Bey’i gördüklerinde korkudan kaçışırlardı.”
Yüzbaşı Şevket ve Hacı Sami beyler daha sonraları Çerkez Et- hem'den habersiz olarak ufak bir tekne ile Ege’yi aşıp Kuşadası'na çıkarlar. Aslında bu bir intihar dır ve bunu bilmektedirler, tik çatışmada Hacı Sami Bey vuru lur. Şevket Bey 350 kilometrelik yolu bütün barikatları aşarak geçer ve köyü olan Mürvetli'ye varır. Ama Mürvetler bataklı ğında kıstırılır. Cephanesi bitin-Ve çocuğun öyküsü 1918 yılın
da Bandırma’da başladı. Ban- dırm a’nın Emre k öyünde... Doğduğu günün gecesi sabaha kadar gökyüzüne kurşunlar sı kıldı. Babası kutlandı. Köy mut- landı. Çerkez töreleri neleri gerektiriyorsa, hepsi yapıldı.
Babası Reşit Beydi. Reşit Bey , Çerkezlerin sapsi boyunun biı kolu olan Pşov’lardandı. Çocuğa AYTEK ismi verildi, iki amcası vardı. Tevfik ve... Ve Çerkez Ethem...
Çerkez Ethem daha sonralan çocuğun tüm yaşantısını değiş tiren bir amca oldu. Çocuğun ka derini değiştirdi, kendisininki gibi...
Baba Reşit Bey bir yıl sonra Ankara’ya göç etti ailesiyle. Birinci Millet Meclisi’ne üye se çilmişti.
“Ankara’nın mesiresi Etlik’te otururmuşuz yazları. Yan yana iki köşkten birinde. Diğerinde ise Millî Mücadele için Ankara’ya gelenler kalırm ış. Celal Bayar’Iar, Ali Fuat Cebesoy’lar, Yunus Nadi’ler ve başkaları...” Kader ağlarını 1921 yılında ör meye başlamıştı.
Kader, üstü tenteli ve yaylı iki araba ile bir bölük jandarma idi başlangıçta. Arabalarda 104 ya şında kirdede, anneve miniminna- cık kız kardeşler. Yolun sonu Kayseri’ydi. Büyük Millet Mecli- si'nin kararıyla bundan böyle yaşamlarını Kayseri’de sürdü receklerdi...
ce el pimini çekip ağzına sokar ve...
Çerkez Ethem Almanya’dan dönmüştür. O sıralar Balkan Birliği’nla hazırlıkları yapılmak tadır. Türk hükümetinin bir şartı vardır yalnız. İdama mahkûm e- dilmiş Çerkez Ethem, Reşit ve Tevfik beylerin Ankara’ya tesli mi.
Yunanlılar Türklerin bu isteğini kabul etmediler. Çerkeş Ethem ile Reşit ve Teyfik beyleri bir ge miye bindirip en acele şekilde sı nır dışı ettiler. Ettiler ama, Reşit Bey’in ailesine çıkış izni verme diler. Bununla kalmayıp “Artık kendi başınızın çaresine bakın” dediler.
“Babam ve amcalarım gittik ten sonra yüz yaşını çoktan aş mış dedem, annem ve üç küçük kızkardeşimle kaldık. Annemin son kalan mücevherleri sekiz ay kadar besledi bizi. Para daha fazla dayanırdı ya, bolluğa alış mıştık bir kere... Üstelik her an bir mucize olacağına, Türki ye'nin bizi himaye edeceğine ina nıyorduk. Ama gerçekleşmedi bu. Sefalet dolu sıkıntılı günler başlamıştı...
Atina’nın dışında, bir gece kondu mahallesi olan Peristeri (Güvercin)’de küçük bir evde, yaşam savaşı veriyorduk. En çok üzüldüğüm dedemdi. Gerek çok yaşlı olması, gerek oğulları nın durumu bu mahalleye taşınır taşınmaz ölümüne neden oldu.
Üç yıl kadar Yunan maarif okullarından birine devam etmiştim. Iş başa düşünce okulu sildim attım. Sekiz yaşındaydım ve kendimle beraber beş boğaza bakacaktım.”
Zor gönler
Çocuğun ilk işe başladığı yer bir tatlı imalâthanesi oldu. Ge- ceyarısı hamurlar hazırlanıyor, ustalar tatlıları pişirip kotarıyor ve sabahın çok er saatlerinde iş çocuğun başına düşüyordu. Baş langıçta boş tepsileri toplamaya gittiğinde düşündüğü tek şey, içlerinde birazcık da olsa şerbetin arta kalmış olmasıydı.
“ Tepsilerin birinde biraz artmış şerbet farkettiğimde giz lice bir köşeye çekilir yalardım. Dükkânın temizliğini yaptıktan sonra işim saat dörtte biterdi. Ve ben günlük çalışmamın karşılı ğını alırdım: iki okka siyah ke pekli ekmek... O zamanlar Yu nanistan’da da okka kullanılırdı. Altı ay bu dükkânda çalıştım. Ve altı ay süresince kardeşlerimle anamın ve benim kursağımızdan bu kara ekmekten başka bir şey geçmedi. Yemin ederim başka
bir şey yemedik altı ay. Kardeş lerimden biri vereme, diğeri me nenjite yakalandı. Kurtuldular sonra...
Sonra Omonya Meydanı’nı keşfettim. Yazın gazoz, kışın por takal satıyordum.
Ve bir gece eve zeytin götür düm. ilk defa masaya oturduk. Zeytini ekmeğe katık ettik. Kızkardeşlerimden biri o akşam sordu:
— Abi artık hep sofraya otu- racakmıyız?”
YARIN:
18 TEM M U Z 1982
Y azan: HALİT ÇAPIN
B
AŞTA da dedik ya, Artık Omonya meydanı onun, o Omonya meydanındı. Cambazhane kapıcılığından do muz çobanlığına kadar her işe -bulaştı. Yaşamın, sonu gelmez bir kavga olduğunu ve bu kav gadan güçlülerin sağlam çık tığını öğrenmişti. Geceleri kur duğu bir perdenin arkasında, karagöz benzeri hayal oyunları oynatıyor, ama seyredenlerden bilet paralarım peşin alıyordu. Gülmeyi bilmediğinden, oynat tığı oyunlar da güldürme üze rine olmuyordu hiç. Perdedeki kahramanlar ağlatıcı lâflar edi yorlardı hep: Örneğin, “Feleğin işine bak-Cammı almak için-Çi- çeklerin açtığı-ve otların yeşer- diği-Za*uanı buldu.’D ü ş ü n ü lm e s i
g e r e k e n ş e y l e r
"Artık eskisi gibi açlık yoktu. Ama başka sorunlar vardı. Kız- kardeşlerim de b ü yü yorlard ı. Gözümü o zamanlar Atina’da olan ve bizi sık sık ziyaret eden Haşan Amca açtı. (Sonradan Dünya gazetesi yazan. Doğma yan Hürriyet ve Nizamiye Kapı şı isimli kitapların sahibi)
— Kızlar ne okumasını ne de yazmasını biliyorlar. Bir gelirleri de yok. Evlenme çağına geldik lerinde ne yapacaksın? Hıristi- .yanlar çoğunlukla Müslüman larla evlenmezler. Ona göre düşün... dedi.
Annemle durumu tartıştık. Verdiğimiz karar Türk Elçiliğine başvurup, yurda dönmemizin sağlanmasıydı. Hemen bir dilek- "çâyle Elçiliğe gittim. Büyükelçi Enis Akeygen idi. Kim olduğu mu anlayınca elimden dilekçeyi aldılar. Ama içeri sokmadılar. Ertesi gün gelmemi söylediler.
Ertesi gün yine gittim. Ka pıcı bir Rum'du.
— Oğlum aklın varsa sen buraya hiç gelme dedi.
— Neden gelmeyeyim. — İçeri almazlar seni.
O sırada içeriden çıkan bir adam konuşmamıza karıştı. O da Rum'du. Sertçe:
— Buraya giremezsin. Burası Türk toprağıdır... dedi.
— Sen Türk müsün?
— Hayır, ama burada görev liyim.
— Sen görevini bil o zaman. Burası Türk toprağıysa, içeriye girmek asıl benim hakkım, senin değil. Çünkü ben Türküm deyip içeriye daldım.”
- Elçilikte görevlilerden birisi kabul etmiş kendisini. Boşuna Uğraşmamasını öğütlemiş, Tür kiye'nin kendisini almayacağını ileri sürmüş... İsteği kabul edilse bile, Türkiye'de tımaklannın sö külerek işkence edileceğini ve sonra öldürüleceğini iddia etmiş. “Sizin aileden sinek bile gire mez Türkiye’ye” diye, lâfı bağ- Jamış.
“ —Bu dediklerinizin olacağına inanmıyorum. Ama gene de her şeye razıyım vatana dönmek İçin... Eğer ben olmazsam, an nemle kızkardeşlerim mutlaka dönmeli yurtlarına” diye diret miş.
■ —Biz yazar, neticeyi bildiri riz size” olmuş son lâfları.
Sonra ne bir ses ne de bir nefes... Ankara’ya, İçişleri Ba- kahlığı’na direkt olarak sayısız dilekçe yazmış, cevap alamamış. Bıkmamış, usanmamış, devamlı
ı.
Katolik olması
öneriliyordu
ona ve cocuk
Y
I
12 yaşındaydı
Aytek Şay - Şimdi Atina'ya gittiğinde ilk uğradığı yer Omonya Meydanı...
AYTEK NASIL
JOZEF OLDU?
yazmış. Devamlı gidip gelmiş Elçiliğe... Ve yavaştan yübrmeye başlamış umudunu. %
Ç ık a r y o l m u ?
“Günlerden bir gün 'îkıki isimli bir arkadaşımın babajsı beni çağırttı. Durumumu bili yordu.
— Hem kendinin hem de kardeşlerinin geleceğini kurtar mak istiyorsun.Seni Kiryo Ni- ko'ya göndereceğim. Atina’nın içinde bir tavernası vardır. İşte adresi Senden bahsettim. Git konuş onunla. O her şeye bir çare bulur, dedi.
K iryo Niko’nun ta vern ası lüks bir yerdi. Gittiğimde or- daydı. Anlattım her şeyi.Yanın da çalışmamı önerdi. Zamanla kızkardeşlerim için de iyi koşul lar yaratmaya çalışacağını söy ledi. Hayatta tanıdığım en iyi insanlardan biriydi. Kimya yük sek mühendisiydi ve Yunanis tan’ın Metaksas konyağından sonra gelen bir konyağın da imalâtçısıydı. Bol bahşişin yanı sıra, hakettiğimden fazla da haftalık alıyordum.”
Ve bir gün Kiryo Niko çocuğu bir köşeye çekmiş. Böylesi bir hayattan kurtulmak istiyorsa, yapacağı bir şey o'duğunu söy lemiş:
“Geçici olarak Katolik dinini kabul edeceksiniz. Annenle bir konuş. Ben Katolik değil Or todoks’um. Ancak kurtulmanız için ne yazık ki dediğimi kabul etmen şart. Çünkü ne Ortodoks kilisesinde ne de Müslüman camiinde şu anda sîzleri kurta racak olanaklar yok. Anlattıkla rım gizlidir. Sadece annenle konuş.” Dilimi yutmuştum san ki. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
0 TÜRKİYE'YE DÖNÜŞ, MUTLU SONUN BAŞLANGICIYDI...
Devam etti:
— Orta Doğu’nun ve Balkan lar’m misyoner teşkilâtını yöne ten Monsenyör Filipuçi Atina’da y a şa r. F ran sız’dır. Papa’dan sonra gelen en kıdemli Kardi naldir. Yönettiği teşkilât din değiştiren yoksullara baktığı gibi küçük yaşlardaki çocuktan da eğitip, rahip, rahibe yapar.
Sinirden yumruklarımı sık mıştım. Yüzümü kan basmış olmalıydı. Farkına vardı. “ Bir kaç yıl sonra dünyayı daha iyi anlayacaksın. O zaman yine Müslümanlığa dönersin. Kato likliği içtenlikle kabul etmediğin takdirde etkilemez bu olay seni.”
Bir şey söylemedim saatlerce sokaklarda dolaştım. Ertesi gün Elçiliğe gittim. İçeri girmeyi başardım. Salonda karşılaştığım şık giyimli bir kişi, beni görün ce kaçarcasma uzaklaştı. Bu Büyükelçi Enis Akeygen Bey’di. Sonra durumda hiçbir değişiklik olmadığını söyledi bir görevli. Güldüm. Dedim ki kendi kendi me:
— Haydi oğlum bizim memle ketten ümit yok. Biraz da Kato liklik ne imiş gör bakalım. Öyle dedim kendi kendime. Sokağa çıktığımda ağlıyordum.
15’inci günün sonunda çocuk Monsenyör Filipuçi’nin yalım daydı.
“Kardinal üç dört ayak mer divenle çıkılan taht misali bir yerde, siyah cübbesi ve göğsüne kadar uzanan kırçıl sakallarıyla oturuyordu. Mutad merasimle elini uzattı, öğretildiği gibi, hiç de içimden gelmeyerek öptüm parmağındaki yüzüğü... Uzun uzun baktı bana, sonra tane tane
konuştu:
— Söyle bakalım küçük Müs lüman? Neden din değiştirmek istiyorsun? Bizim dini çok mu sevdin?
— Efendim ben kendi dinimi öğrenecek zaman bulamadım. Sizin dininiz hakkında ise hiçbir bilgim yok. Kızkardeşlerimin durumu ve benim okuma iste ğim bu yola başvurmama neden oldu.
— Doğru sözlü olman hoşuma gitti. Ne yapman gerektiğini Papaz Gregori sana anlatacak.
Tekrar elini uzattı. Tekrar öptüm.”
Papaz çocuğa bir kitap verdi. Kitapta işaretli onbeş satır var dı. Bir duaydı bu. Kızkardeşle- riyle birlikte ezberleyecekti.
Ve dört gün içinde su gibi yutulmuştu satırlar. Ancak Pa paz, kendilerini yirmi gün sonra kabul etti. Ardından gecikme nedenini gülerek açıkladı:
“Gidip gelmekten bıkıp usa nacağınızı sanmıştım...”
D e ğ iş im
Ve beklenen gün geldi. Çocuk oniki yaşındaydı.
“Annem, ben ve üç kızkar- deşim yani beş Müslüman K a tedralin içinde diz çökmüş ne olacağını bekliyorduk. Neden sonra Kardinal ve dört papaz girdiler içeriye.”
Çocuk ve ailesi, ıstıraba, şaşkınlıklara ve ani değişikliklere o kadar alışmışlardı ki, vaftiz olmayı da olağan bir şey gibi kabullendiler. Başlarına su ser pildi, ağızlarına tuz verildi, yanakları hafiften tokatlandı. Ve Monsenyör Filipuçi konuştu:
— Su anda bütün geçmiş günahlarınızdan arındınız. Tıpkı bir melek kadar temizsiniz. Artık mekânınız cennettir.
Ardından yeni isimlerini aldı lar. Aytek, Josef oldu. Kızlara, Mari, Sesil, Teresa denildi. Ana, sadece Madam’dı.
Kızlar, Atina’dan kırk kilo metre uzaklıkta, ıssız bir dağ eteğindeki Manastır’a gönderil diler. Rahibe olacaklardı. Ve rahibe oluncaya değin, erkek yüzü görmeyeceklerdi. Çocuk, kardeşleri olduğundan altı ay da bir ziyaret edebüecekti onları. Ama müsaade edilirse...
“Ben de Atina yakınlarındaki Kifisya da, rahip yetiştiren bir okula gittim. On yıl burada okuyacak, on yılın sonunda Roma gerekli yere atayacaktı beni. Ve Türkçe bildiğim için de muhakkak Türkiye’ye olacaktı bu atama. Türkiye’de bir Türk papaz...
İlk yıl okulda büyük acılar çekti çocuk. Josef ismine alışamadığından, kendisine ses- lenildiğinde farkına varamıyordu en basitinden. Moral çöküntüsü dayanılır gibi değildi.
Sokağa çıktığı zaman kendi meydanı olan Omonya’daki bir bayiden “Son Posta” gazetesini alıp okuyordu. Annesi Madam, rahibelerin dikişlerini dikmekle görevlendirilmişti. Onunla ko nuştuğu zamanlar rahatlıyor, kendine geliyordu az da olsa... Böylece beş yıl geçti. Artık 17’sideydi. Ve bir gün.
A t a ' y a m e k t u p
Ve bir gün annesiyle oturup Atatürk’e bir mektup yazdı. "Türkiye Cumhurbaşkanı Mus tafa Kemal Paşa” diye başlı yordu mektup. Ve devam edi yordu: “Aynı harbiyeden me zun olduğunuz ve çok defalar kader birliği ettiğiniz Reşit Bey’- in çocuklarıyız...”
Mektup oldukça uzun ve ol dukça sitem doluydu. Ve mektu bun bir yararı olacağına pek inanmıyordu çocuk...
“ Mektubu yazalı üç ay ol muştu. Telaşla, ziyaretçin var dediler. Arabası Türk bayraklı bir ziyaretçi. İndim. Ziyaretçim kendini tanıttı.
— Ben Türkiye’nin Atina Bü yükelçisi Enis. Ankara'dan pa saportlarınız geldi. Yarın akşam Pire’den kalkacak İzmir vapuru ile yurda dönebileceksiniz.
— İyi ama ben Mustafa Kemal Paşa’ya sitem dolu bir mektup yazmıştım. Sonra gidecek para mız yok. Ayrıca kardeşlerim Manastırda, onları bırakmazlar.
— Masraflarınız Cumhuriyet Hükümeti tarafından karşılana caktır. Buyrun pasaportlarınızı. Sizi Pire’de konsolosumuz karşı layacak. İyi yolculuklar.
Hiçbir şey düşünemiyordum, delicesine bir sevince kapılmış tım. Pasaportları gömleğimin içine sakladım. Okulda gördükle ri taktirde beni bırakmayacak larını biliyordum. Çıkıp baş rahibeye çıktık. Akrabamız olan Türk konsolosunun bir oğlu olduğunu (Gerçekten Konsolos Kâmil Mümtaz Bey’in bir oğlu doğmuştu) ve Türk gelenekleri ne göre ailece bu doğumu kut lamamız gerektiğini söyledik. Kızlara güçlükle izin verdiler.
Biz limana indiğimizde İzmir vapuru merdivenleri almış, pa lamarları toplamıştı. Konsolos iskelede bizi bekliyordu. Verilen talimatla iskeleler indirildi ve biz bindik.
Ç anakkale’de durduk. Bir motor geldi. Beni sordular. Eş yalarımıza baktılar. Gemiye ol duğumuz gibi binmiştik Bazı fotoğraflara ve tuttuğum notla ra el koydular ve ver elini İstanbul... Sonunda ölüm de olsa, artık vatandaydık.
T e y p k a y d ı
— Pekiy Aytek Bey nasıl olmuş da pasaport yollamışlar size?
— Ben sonradan öğreniyo rum. Yolladığım mektup Anka ra'da istasyona gidiyor. İstas yonda köşkün özel kalemine bağlı bir memur varmış. Memur da Filiz Akın'ın dedesi. O önce açıp okurmuş mektupları. Gerek görürse, köşke yollarmış. Benim yolladığım mektubu açıp okurken
Atatürk de çiftlikten geliyormuş. Trenden inmiş, içeriye girmiş... Rastlantı işte... Ne okuyorsun, diye sormuş, Şaşırmış adam, “Hiç efendim sizinle ilgili değil" demiş telâşla. “Ver onu bana” demiş Atatürk. Almış, bakma dan cebine koymuş. O zamanlar eniştem zat işleri müdürüydü Ankara’da. Ondan öğrendim. Gece arkadaşlarıyla masada otu rurken, cebinden çıkartmış mek tubu Atatürk. Kılıç A li’ye ver miş, “¡şunu oku bakalım” de miş. Kılıç Ali bakmış, okuma mış, “ Efendim m ünasebetsiz şeyler” diye geçiştirmiş. Almış elinden mektubu Şükrü Kaya’ya uzatmış. O da kaçınmış oku maktan. Sıra Hariciye Vekili olan Tevfik Rüştü’ye gelmiş, "Oku” demiş. Hepsi o kadar. Tevfik Rüştü okumuş. Masada- kiler şaşkın, ne olacağım bek lerlerken, Atatürk Şükrü Kaya’ ya dönmüş... Ona bakmış bir süre, sonra “Reşit Bey’in çocuk ları ilk vapurla gelecekler bu raya” demiş. “ îlk vapurla ge lecekler...”
Son a d o ğ ru
Yıllar geçti. Çalışarak dövüşe rek yıllar geçti. Aytek Bey büyük bir sondaj firması kurdu. Paraya pula kavuştu. 1950’de DP iktidar, Celâl Bayar Cumhurbaş kanı olunca, onunla temasa geçti. B abası R eşit Bey Amman’daydı. Amcası Çerkeş Ethem bir yıl önce yine Amman’ da ölmüştü. Babasının Türkiye’ ye gelmesi için müsaade istedi. Bayar verdiği bir emirle, bu günde Reşit Bey’e pasaport çıkarttı. Aytek gidip babasını aldı uzun yıllar sonra. Bandır- ma’ya çiftliğe getirdi.Reşit Bey, bir buçuk yıl sonra öldü. Ama kendi toprağında...
★ + *
Aytek Şay, yolu Atina’ya düştü mü, ilk gittiği yer Omonya Meydanı’dır. Meydanda uzun süre dikilip seneler, seneler önce Rumcayı garip bir dille konuşan ve elindeki gazoz şişeleri ile devamlı bir yandan bir yana koşuşturan sekiz yaşlarındaki küçük "Turkos”u, anımsar.
Ve de onu orada sadece meydan tanır. İsmini kendi taktığı çocuğu, "Mavros Meh- medis ’i, A tina’da, bir bakışta tek tanıyan Omonya Meydanı’dır. Sonra meydan ona gülümser. Meydanın gülümsediğini bu gü ne değin Aytek Şay dan başka gören kimse olmamıştır...
---“
SON---Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi