• Sonuç bulunamadı

Dertli kaymakam ve hamileri

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Dertli kaymakam ve hamileri"

Copied!
12
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

... ...<n^.ıııH;fllürvm»ıtn‘""'^

|

Oertli Kaymakam ve Hamileri

|

| Nahit S im Örik tarafından yazılmış iki kısımlık skeç 1

ŞAHISLAR Ahmet Münir Bey Hüseyin Rüştü Efendi Kâhya

Dördüncü Hanımefendi Tayfur Ağa

Darüssaade Ağası Hazretleri

V A K ’A : İstanbulda. belki A b- dülmecit, daha ziyade Abdülaziz zamanında geçer.

KISIM I

Nargile tokurtularına öksürük ler karışacaktır.

Kâhya — Velinimetim...

Ahmet Münir Bey — Ne var, Kâhya efendi?

Kâhya — Efendim, Kaymakam mazullerinden Hüseyin Rüştü Efen­ d i kulunuz geldi, kabulünü rica e - d'ıyor.

Ahmet Münir Bey — Gene mi o? Hem gene mi mâzul?..

Kâhya — Evet beyfendimiz. İş- kodra taraflarından geliyormuş. M e­ muriyeti basma varır varmaz az­ ledilmiş.

Ahmet Münir Bey — Öyle ya, kendisini bu vilâyet dahilinde bir yere tayin ettirmiştik. Galiba Trab- lusgarp vilâyetinde bir yerden ge­ liyordu da... Bu adam da bir yer­ lerde dikiş tutturamaz oldu yahu! Eee, mahsulâtı mahalliyeden, rna- üıulâtı mahalliyeden bari bir şeyler getirmiş mi?

Kâhya — Ne gezer, beyfendimiz! Biçare kendini güç getirmiş.

Ahmet Münir Bey — Trablus- garpten de kendini böyle güç getir- diydi. Ama biz yine merhamet ve mürüvvet gösterip bir başka kaza­ ya tayinini temin etmiştik.

Kâhya — Efendim, kılığı kıyafe­ ti bendenize bu sefer pek perişan göründü. Konuştukça da gözleri do­ lu dolu oluyor!

A.M.B. — Alâ, iki eli boş geldiği halde hem yeniden bir yere tayin ettirmek için uğraşacağız, hem de felâketine üzüleceğiz öyle m i?... Yüzsüzlük dediğin de bu kadar o - lur?

Kâhya — Ne yapsın a velinime­ tim! Dârı dünyada sizden gayri ki­ mi kimsesi var mı?

Ahmet Münir Bey — ( Nargile to­ kurtusu biraz daha uzun sürer. Y u ­ muşamış bir sesle) Talihsiz bir a - dam olduğunda şüphe yok. Kendi­ siyle otuz yıl önce Babıâli aklamın- da arkadaşhk ettik. Ben hamdol- sun çoktan ricali devlet mertebesi­ ne yükseldim, o el’an kaza kaza sürter durur, (küçük ve istihfafkâr bir kahkaha ile) her gittiği yerden de işte böyle eh boş döner!

Kâhya — Y ok velinimetim, hak­ sızlık etmeyin: her yerden eh boş

(2)

dönmedi. Konya cihetlerinde bu­ lunduğu müddet içinde az mı yağ. peynir, bulgur yolladı'?

Ahmet Münir Bey — Yolladıydı galiba!

Kâhya — Ondan evvel de. Bağ­ dat taraflarından şirin ve hesna bir cariye takdim eylemişti: Tahattür buyurulsun!

Ahmet Münir Bey —t O kadar da şirin ve hesna değildi ya! Teni zi­ yadesiyle esmer, bir gâzü ise eni­ konu şehlâ idi.

Kâhya — Öyle ama. velinimetim, her halde cana yakın bir şeydi ki, haremden o derecede hiddetlendi­ ler, çaresiz kalınarak satılması ci­ hetine gidilince de kızcağız epey para etti. (Bir sükût) Bağdat taraf­ larına gitmeden önce de biçare Rüştü Efendi kulunuz yıllarca E- dim e cihetinde bulundu. Sandık sandık yolladığı mis gibi sabunlar, kaymaklar, badem ezmeleri... el­ bette tahattüı buyurulur'..

Ahmet Münir Bey — Bunların cümlesi âlâ ama, işte herif âdet e - dindi: artık iki eli boş geliyor!

Kâhya — Ne çare efendim, refiki kadiminiz!

Ahmet Münir Bey — Kâhya e- fendi, sen boşuna kimseye şefaatte bulunmazsın! Refiki kadimimin ke­ sesindeki son akçeleri de sızdırdın galiba!... Ne ise, eski hukuka ne de olsa riayet gerek: gelsin baka­ lım! (Nargile tokurtuları ve öksü­ rüklerle geçen bir müddetten son­ ra) O o... sen misin Mevlâna? Na­ sılsın bakalım?

Hüseyin Rüştü Efendi — Ah e ­

fendim, nasıl olduğum manzaram­ dan ayan beyan aşikâr değil mi? Bu sual ile yarama ne diye tuz bi­ ber ekiyorsunuz?

Ahmet Münir Bey — Biışeyciğin yok canım, öyle izâın etme! Biraz zayıflamışsın, işte bundan ibaret! Bahren mi geldin?

Hüseyin Rüştü Efendi — Bahren de söz mü? Hem de bahrin, derya­ nın kaç türlüsü' Adı-iyatiği ayrı. İyonyen tâbir edileni ayıı, Akdeni- zi ayrı, Adalar denizi ayrı; Marma­ ra denizi kezalik ayrı! Her birinin fırtınası da başka türlü bir felâket!

Ahmet Münir Bey — Bu geliş, gene mazulen bir geliş, öyle değil mi?

Hüseyin Rüştü Efendi — E vet-Ahmet Münir Bey — Sebebi^ Hüseyin Rüştü Efendi — Azlim emrini memuriyet mahallime var­ dığım gün öğrendiğim için hiç bir sebep tayin edemiyorum.

Ahmet Münir Bey — Birader, hayretteyim, bir yerde dikiş tuttu­ ramaz oldun: adın fazla mı çıktı nedir bilmem ki! Galiba haramı he­ lalinden hiç ayırmıyorsun!

Hüseyin Rüştü Efendi — Bir yer­ de kalabildiğim yok ki helâl ile ha­ ramın nerelerden geldiğini tetkik ve tahkik edeyim! Son zamanlarda yerimi bir Bağdat vilâyetinin Dilim kazasında ısıtabildim, bir de Edir- nenin Dimetoka kazasında.

Ahmet Münir Bey — Dimetoka- dan birhayli hediyeni almıştık doğ­ rusu!

Hüseyin Rüştü Efendi — Makbu­ le geçti ise ne mutlu!

(3)

Ahmet Münir Bey Dilim dedi­ ğin yer o şaşı fellâh kızım yolladı­ ğın yer mi?

Hüseyin Rüştü Efendi — Devlet­ lim, şaşı idi ama, şaşılıktan gayri bir kusuru da yoktu! Hem körpe, hem de güzel bir kızdı!

Ahmet Münir Bey — Yok, mü­ balâğa etme, güzel değildi. Amma oynaklığına, fettanlığına diyecek yoktu hani! (Güler, gülerken ök ­ sürüğü nükseder.)

Hüseyin Rüştü Efendi — Dilim­ den Dimetokaya tahvil ettiler, D i- metokadan azledildim, burada bir yıl süründükten sonra lütuf ve hi­ mayenizle haydi Trablusgarpte F i- satoyâ dendi.

Ahmet Münir Bey — Fisatoyu u - nutmuşum: oradan şehlâ cariye de­ ğil, mahsulâtından tek sandık, tek heybe bile almadık!

Hüseyin Rüştü Efendi — Kaldım mı a Devletlim ki! Vardığımın ayı dolmadan haydi azil. Aylarca

yol-İtfaiyeciııin karısı...

dan sonra İstanbula varabildik. Lü­ tuf ve inayet buyurdunuz: İşkodra vilâyeti dahilinde Şiyaka kayma­ kam tayin ettirdiniz. Mâbadi ma­ lûm!

Ahmet Münir Bey — Yani Fisa- tu gibi Şiyakm mamulat ve mah­ sulâtı da nelerdir, tetkik edip öğ­ renemedin!

Hüseyin Rüştü Efendi — Yeni kaymakamın muvasalatından dört gün sonra Şiyaktan hareket ettik. Bütün efradı aile beraber.

Ahmet Münir Bey — Haremin iki değil mi?

Hüseyin Rüştü Efendi — Hayır üç, Dimetokada da evlenmiştim. Beş adet te, ikisi son hanımdan kundakta ve ikiz olmak şartiyle evlât! Ayrıca da bir valide, bir ü - vey valide, iki de kaynana!

Ahmet Münir Bey — Neuzübillâh! Hüseyin Rüştü Efendi — Dahası var: Bir sarsak yeğenle iki de ka­ kavan cariye! İki yıldan beri

fası-İkizlerden biri: — Hadi yeter yahu, sıra bende..

(4)

lasız dolaşıyoruz. Otuz yıllık me­ muriyet hayatım esnasında helalim­ den...

Ahmet Münir Bey — (Manidar) Ve bilhassa haramından...

Hüseyin Rüştü Efendi — Birik- tirebildiğim bütün paralar suyunu çekti, sandıkta sepette satılmadık birşey kalmadı. Hattâ bu sefer san­ dık ve sepet de kalmadı, üst baş ta kalmadı. Adalar denizini geçerken de öyle bir fırtınaya tutulduk ki, belki on defa hayattan ümit kestik!^ Ne ise, sözü uzatıp efendimin ba­ şını ağntmıyayım, dün ikindi vak­ ti îstanbula vâsıl olup bir hana in­ dik. Allah sizi inandırsın, gece gö­ züme bir dakika uyku girmedi, tâ fecre kadar yatağın içinde bir sağa döndüm, bir de sola. Sabah nama­ zını edadan sonra da yola çıkıp bu­ raya geldim. Vakıa yüzüm yok a- ma, ne yapayım, sizden gayri ilti­ ca edecek kimim var? Tasdiime merhamet ve inayetle mukabele bu ­ yurun!

Ahmet Münir Bey — (İsteksiz) Estağfurullah, tasdi’ asla vârit ola­ maz. Ancak bu sefer elimden bir­ şey geleceğini de pek ümit edemi­ yorum. İtimat et ki pek müteessir oldum, amma sadaret makamında bir tebeddül vukua gelmedikçe es­ ki nüfuz ve itibarım avdet etmiye- cektir. Şimdi, mukbil ve mütenef- fiz yeni rical türedi. Şevketmeab 'efendimiz Sadrâzamına bu çok sür­

meyecek oka bile, ziyadesiyle m ec- lûp, sadrâzam ise yerine geldiği zatın mensuplarından müteneffir ve mütehaşi!

Hüseyin Rüştü Efendi — Ahmet

Velyettin Paşa hazretleriyle huku­ kunuz pek ilerde idi. Ona söylese­ niz!

Ahmet Münir Bey — Ah sorma, biçareye nüzul indi: yatağında kı­ mıldanmaktan âciz!

Hüseyin Rüştü Efendi — Hay A l­ lah! Ama İzzettin Paşa Hazretleriy­ le de içtiğiniz su ayın gitmezdi: o himmet etse.

Ahmet Münir Bey — Birader, se­ nin de dünyadan haberin yok: Meh­ met İzzettin Paşa mazul, ihtilâftan nev’ima memnu, konağında âdeta mahpus!

Hüseyin Rüştü Efendi — Yarab­ bi, sen bilirsm!

Ahmet Münir Bey — (Biraz müs­ tehzi, hiraz gaddar, fakat belki bi­ raz gene ümit bırakarak) Yaaa, böyle işte!

Hüseyin Rüştü Efendi — Ee, Ha­ şan Tacettin Paşa Hazretleriyle de pek samimi bir dostluğunuz vardı. Bu sabahki gazetede kendisinin murassâ bir nişanı zişanla taltif e - dildiğini gördüm. Menkûp bulun­ madığına göre bari o lûtfetse!

Ahmet Münir Bey — Çok müte­ essirim, ama onunla münasebetle­ rim de şekerrenk!

Hüseyin Rüştü Efendi — Ah ve­ linimetim. Allah rızası için deıhime gene derman ol! Lütfü inayetin al­ tında kalmıyacağımdan da şüphe etme! Hem minnettarlığımı tayinim gününde de isbaî ederim!

Ahmet Münir Bey — Derhal is- bat iktidanndasın, öyle mi? (Biraz müstehzi) Şiyakm yeni kayma ka­ nıma vekâletin ne kadar sürdü?

(5)

sekiz gün...

Ahmet Münir Bey — İşkocîra v i­ lâyeti kazalarına da fakir derler a- ma... (Bir sükûttan sonra) Seni bir yere tayin ettirmek üzere tek bir imkân hatırıma geliyor. Bakalım, bu çareye de bir baş vuralım. İn­ şallah müsmir olur.

Hüseyin Rüştü Efendi — Aman Rabbim sizi iki dünyada aziz etsin Velinimetim, iki dünyada aziz et­ sin! (Daha sakin, âdeta bir iş ada­ mı edasiyle) Kimin delâleti tasav­ vur buyuruluyor?

sı hazretlerinin.

Hüseyin Rüştü Efendi — Mükem­ mel. Bu takdirde ne Velyettin pa­ şaya ihtiyaç olur, ne de Tacettin ve İzzettin paşalara!

Ahmet Münir Bey — Ben de ö y ­ le ümit ederim. Esasen kendisinin teveccüh ve himayesi olmasa, sad­ râzam hazretleri belki de bizi yürü­ türdü... Kâhya Efendi!

Kâhya (girerek) — Ferman bu ­ yurun.

Ahmet Münir Bey — Arabayı hazırlat.

Ahmet Münir Bey — Kızlar ağa- Kâhya — Her ihtimali düşünüp

K0ca; __ Utanmadan bir de bana bugün on paran olmadığına dair yemin ediyordun...

(6)

hazırlattım efendim. Şimdi nerae ise selâmlık kapısına gelecek. Hava da biraz serin olduğu için kupayı ten- bih' ettim.

Ahmet Münir Bey — İyi etmişsin. Şimdi git Mercana söyle, birinci ha­ nıma haber versin... Ama ben git­ tikten sonra haber versin, daüssa- ade ağası hazretlerinden davet va­ ki olduğu için hemen gittiler, desin, ikinci hanıma da aynı tarzda ve zamanda haber verilsin. Ama, kapı­ dan dönüşte bir kahve içmek üzere dairesine uğrayacağım da ilâve e- dilsin. üçüncü hanıma da ayni şey­ leri söylemekle beraber mahut ku­ yumcuda gördüğü zümrütün fiyatı­ nı tahkik ettireceğimi de ilâve et­ sin.

Kâhya — Ya dördüncü hanıme­ fendiye ne denecek?

Ahmet Münir Bey — Dördüncü hanıma Mercan hemen simdi gitsin. Kızlar Ağası Hazretlerinden davet vaki olduğu için sarayı hümavuna azimet mecburiyetinde bulunduğu­ mu bildirsin. İstediği broşu döner­ ken Bevo&hma uğrayıp alacağım. Başka bîr dilekleri varsa bildrisin- ler: aynen böyle denecek.

Kâhya — Başüstüne efendim. (cihar).

Ahmet Münir Bey — Anlarsın ya, Rüstücüğüm. Birinci hanım 59. ikinci 46 yaslanndalar. ikisi de to­ run sahibi oldular. Ücüncü hanıma gelince, eh genç sayılabilir: otuzu daha veni ikmal etti. Amma velâ- kin kendisivîe gecen vıl gerdeğe girmiş olduğumuz dördüncü hanım

daha on sekizine yeni bastı: bir d e­ diği nasıl iki edilebilir! (Güler. Gü­ lerken öksürüklere tutulur.)

Hüseyin Rüştü Efendi — Saat ü - çü on geçiyor.

Ahmet Münir Bey — Merak et­ me- Öğleden evvel saraya varır ve derdine deva bulurum. Zaten seni de beraberimde götüreceğim. Ağa­ nın eteğini öptüreceğim. Sabırsız­ lanmakta ise şüphesiz ki haklısın, lâkin hanımlara bu suretle malû­ mat verilmeksizin çıkmak hiç bir suretle münasip değildir. Öğle ta­ amı etmeden devlet ricali daireye gitmez. Bundan dolayı, sabah vak­ ti evden ayrılışımıza, en hafifi B e- voğlunda mantinota tuttuğumuz o l­ mak üzere türlü mâna verirler. Kadın milleti bu, saç cihetinden zengin, akıl cihetinden fıkara oldu­ ğu. boş yere söylenmemiş ya! ( Kâh­ ya içeri girer.) Ne o Kâhya Efendi, ne haber?

Kâhya — Efendim, dördüncü ha­ nımefendinin arzedecekleri varmış. Şimdi teşrif etmek üzereler.

. Ahmet Münir Bey — Aman m ı- ru aynım, kendisini görmeden git­ mek imkânı yoktur. Eee, biraz nazlı alıştırdım, gücenirse tamiri pek müşkül ve zahmetli olur. Onun için seni Kâhya götürsün, araba deru- nunda biraz bekle: merak etme, iki dakika sürmez gelirim.

( Ötekiler çıkar. Bey yalnız: Son-Hanım — Hayrola efendim, sabah sabah bu ansızın azimet de nerden çıktı?

Ahmet Münir Bey — Söylemedi­ ler mi, nûrudidem? Kızlar Ağası

(7)

Hazretleri sarayı hümayuna davet buyuruyorlar.

Hanım — Evet, Mercan söyledi. Ne var acaba?

Ahmet Münir Bey — İnşallah bir hayırlı sebep içindir.

Hanım — Evet ama, bugün öğle yemeğini benim dairemde yiyecek­ tiniz. En sevdiğin yemekleri hazır­ latıyordum.

Ahmet Münir Bey — Berhudar ol iki gözüm, ihtiyar kocana gösterdi­ ğin bu şefkat ve muhabbet için A l­ lah seni dâı‘eynde aziz etsin.

Hanım — Gene bu ihtiyarlık sö­ zü mü? Aaa, neden ihtiyar oluyor- rnussunuz kuzum! Bunu asla kabul etmem.

Ahmet Münir Bey — Değilim ya, elbette değilim! Senin civanlığm bana da sindi. Kendimi günden gü­ ne daha genç hissediyorum.

Hanım (mırıldanarak) — Ne fay­ da ki bunu ben hissedemiyorum. (Y ü ksek sesle) Ah efendiciğim, Dolmabahçeden dönüşte Beyoğlun- dan geçeceksiniz, değil mi?

Ahmet Münir Bey — Evet iki gözüm, yoksa Mercan söylemedi mi, Canfesciyana uğrayıp broşu alaca­ ğım.

Hanım — Çok teşekkür ederim. Ama ya bir ricam daha varsa ne yaparsınız?

Ahmet Münir Bey — Sen emret, hayatım sana feda olsun!

Hanım — Dün çarşıdan geçerken Ahmet Asgar Efendide bir ipek seccade gördüm. İçim pek çekti, benim için ayırmalarım söyledim. (İşve ile) Bilmem ki hatâ mı etmi­ şim?

Ahmet Münir Bey — Senüı hiç bir hareketin hatâ olamaz, bu sec­ cadeyi de alıp getiririm. Eh. şimdi-, lik Allaha ısmarladık iki gözüm.

Hanım — A y hemen mi gidiyor­ sun? İki çift lakırdı ettik etmedik, elimden (pırr!) diye uçup gidiyor­ sun! Birbirimize doyamıyoruz ki!

Ahmet Münir Bey — Elmasım, emret gitmiyeyim, hastayım diye haber göndereyim.

Hanım — Aa, hiç öyle şey olur mu? Ciğerime taş basarım da_ gene mâni olmam. ( Bir saniyelik bir sü­ kûttan sonra) Dönüşte Beyoğluna da, Kapalı Çarşıya da uğramayı u - nutmazsınız değil mi velinimetim?

Ahmet Münir Bey — Emirlerin bâş üstüne sultanım.

Hanım — İkisi de bu akşam ge­ lecek değil mi iki gözüm?

Ahmet Münir Bey — Senin han­ gi emrini kocacığın yerine getir­ medi. a Nurudidem?.. Eh Rabbime

— Dokuz bin lira! — Boş mu?

(8)

emanet ol şekerim.

Hanım — Güle güle velinimetim, güle güle!. Aman geç kalma, sensiz hayat bana vallahi zindan oluyor! (B eyefendi çıktıktan sonra Hanımın halâsa, nefrete, kine, istihzaya, bi­ raz da merhamete benzeyen bir iç çekişi.)

KISIM II

Ahmet Münir Bey — Hah, işte Darüssaade Ağası Hazretlerinin da­ irelerine geldik. Koltuk kapudan buraya kadar enikonu yol ha!.. Ba­ kalım, Ağa Hazretlerinin başağala- rı burada mı?

(Biraz uzaktan gelen ince bir ses) — Buradayım ya: buyrun, buyrun! (adımlar).

Ahmet Münir Bey — Merhaba Tayfur ağacığım!

Tayfur Ağa — Ooo, safa geldin Ahmte Münir Beyefendi Hazretle­ ri. Epiydir gözüktüğünüz yoktu. Hattâ dün Ağa Efendimiz sual bu­ yurdular.

Ahmet Münir Bey — Allah öm ­ rü devletlerini müzdat etsin!

Tayfur Ağa — Nerede, gözükmü­ yor dediler.

Ahmet Münir Bey — İltifat bu­ yurmuşlar, inayet buyurmuşlar. Tayfur Ağacığım, şimdi makamla­ rında mıdırlar?

Tayfur Ağa — Şimdi huzuru şa­ haneden geldiler. Fevkalâde iltifa­ tı hümayuna mazhar olmuşlar. Ben­ delerinden birine de ya vezaret, ya da Rumeli beylerbeyliği payesinin tevdiine dair iradei seniye şerefta- alluk etmiş!

Hüseyin Rüştü Efendi — Bende­ lerden birine Rumeli beylerbeyliği ve hattâ vezaret ha! Şu halde bir mutasarrıflığa tayinim dahi müm­ kün demek?

Tayfur Ağa — Aa, mutasarrıflık diye bağıran bu adam da kimmiş? (

Ahmet Münir Bey — Kendisini ben getirdiğim ağacığım. Velinime­ timizin hakipayına yüz sürecek.

Tayfur Ağa (manalı) — Yaa? (Sonra) Eh, siz de buyurun öyle ise!

(Birkaç adım. Hafifçe açılıp ka­ panan bir kapı. V e horultu)

(Ahmet Münir Bey (fısıltı ile) — Dur, ilerlemeden bir yere çök bek­ le.

Hüseyin Rüştü Efendi — Heye­ candan öleceğim.

Ahmet Münir Bey — Neye ölü­ yorsun?

Hüseyin Rüştü Efendi — Baksa­ nıza efendim, adamlarına vezaret bile tevcih ettiriyor! (sükût) A m ­ ma da derin bir uykuya dalmışlar! Mübarek başları, sağa sola hep düşüyor da gene uyanmıyorlar!

Ahmet Münir Bey — Sus dedik ya birader! (Horultu devam eder.)

Hüseyin Rüştü Efendi — On da­ kikayı buldu, hâlâ gözleri açılma­ dı.

Ahmet Münir Bey — Sus yahu, sus!

(Horultu hafifler. Sonra esnem e­ ler, ondan sonra da iki kişinin bir üçünçüye âdeta hücum edişleri ve bir etek öpüşünün şapırtıları duyu­ lur.)

(9)

Darüssaade Ağası — Etmeyin, et­ meyin! (Bir kaç saniye sonra) Ooo, Ahmet Münir Bey sen misin? Safa geldin, hoş geldin. Ayol, sen beni unuttun: hiç gelmiyor, aramıyor­ sun!..

Ahmet Münir Bey — Cenabı Hak ömrü devletlerini müzdat buyur­ sun sultanım, Allah Şevketmeab Efendimize mübarek cemalinizi her gün daha şirin göstersin.

Darüssaade Ağası — Amin, Âmin! Ahmet Münir Bey — Âmin, Âmin!

Hüseyin Rüştü Efendi — Âmînnn. Âmînnn!

Ahmet Münir Bey — Ağa Efendi­ mizin devamı afiyet ve ikballerine duadan eğer ki bir an ve lâhza fa­

riğ isem Allah şu canı tenimde bı­ rakmasın. Vallahi billahi azat ka­ bul etmez bir kölenizim. Ama tas- di’den havf eyledi ği m için hâkipaya yüz sürmek şerefinden nefsimi mah­ rum ediyorum.

Darüssaade Ağası (bütün sözleri anlamamışsa da) — Bilirim, bilirim, beni seversin. Ha, şu yanındaki kim? Tanıyamadım. Seninle beraber mi geldi?

Hüseyin Rüştü Efendi — Efendi­ miz, bendeleri...

Ahmet Münir Bey (yavaşça) — Sus birader, ban anlatayım. (Y ü k ­ sek sesle) Ağa Efendimiz, şimdi hu­ zurunuzda bulunan Hüseyin Rüştü Efendi kulunuz pek uzun zaman kaza kaymakamlıklarında bulunmuş

r T ▼ T T T T T .. Y'"Wr'T

T'

'T '

T T T T

'T T ' r ' r V ' T + ' r ' '

— Çok terbiyesiz bir yengeç... Beni öyle fena b'ir yerimden çimdik­ ledi ki...

(10)

ve Velinimeti biminnetimiz Efendi­ miz Hazretlerine sadıkane hizmet etmiştir. (Esnevıeler) İki defa tam mahalli memuriyetine vardığı gün azil emrini eline alarak pek ziyade mağdur ve ziyadesiyle şayanı mer­ hamet (esneyişlere daha uzunluk

ve velvele gelir.) bir hale düşmüş bulunmaktadır. Kendisiyle hukuku kadimem mevcut olduğundan haki- payınıza dertlerini arza delâlet hu­ susundaki istirhamına mukavemet... (Horultu).

Hüseyin Rüştü Efendi ( yavaşça) — Devam buyurmadınız, pek mü­ essir söylüyordunuz...

Ahmet Münir Bey — Nasıl devam edebim, baksana istirahat buyuru­ yorlar. (Horultu)

Hüseyin Rüştü Efendi — Lahav­ le, tam da uyuyacak zaman buldu! Ahmet Münir Bey — Sus be bi­ rader! Duyabilirler...

(Horultu hir müddet sonra k e­ silir. Eteğe hücum gürültüsü ve e- teği öpme şapırtıları.)

Darüssaade Ağası — Etmeyin, et­ meyin (bir lâhza sonra) Ooo, A h­ met Münir Bey, sen misin? Safa geldin, hoş geldin. Ayol sen beni artık unuttun, ne ararsın, ne sorar­ sın!

Ahmet Münir Bey — Ah velini­ metim, eğer âfiyet ve ikballerinin devamına duadan bir ân fariğ isem şu saatte Allah canımı alsın. Amma ki tasdi’den havfeylediğim için hâ- kipaya yüz sürmeye cesaret ede­ miyorum. Yoksa Efendimize mer- butiyetim aşk ve alâka derecesinde­ dir.

Darüssaade Ağası — Bilirim, bi­ lirim: beni seversin... Bu yanında­ ki de kim? Seninle beraber mi gel­ di? Senin arkadaşın mı?

Hüseyin Rüştü Efendi — Efen­ dim, köleniz...

Ahmet Münu- Bey (yavaşça) — Dur dedik a birader, ben anlata­ yım. (Y ü ksek sesle) Ağa Efendimiz, refakati çakeranemde hakipayınıza yüz süren Hüseyin Rüştü Efendi bendeniz uzun müddet kaza kayma­ kamlıklarında bulunmuş olup ( Es­ nem eler) bu defa da hiç br sun’u taksiri, cürmü günahı olmadan ( ga­ yet uzun bir esneme).

Hüseyin Rüştü Efendi — He dal­ dı, ha dalacak...'

Ahmet Münir Bey — Sus! (H o­ rultu.)

Hüseyin Rüştü Efendi — Vallahi çat diye çatlıyacağım!

Ahmet Münir Bey — Sus br a - dam! Biraz sabret!

(Horultu. Horultu kesilince e te ­ ğe hücum ve etek öpme gürültüleri) Darüssaade Ağası — Ooo Münir Befendi, sen misin? Memnun oldum. Ayol artık sen beni unuttun, (g ü ­ lerek ) âdeta boşadın. Ne gelirsin ne ararsın!

Ahmet Münir Bey — Ah velini­ metim, eğer bir saniye duada kusu­ rum varsa Allah iki gözümü kör et­ sin, yarma çıkmıyayım. Amma taciz ve tasti’den korktuğum için gelme­ ğe cür’et edemiyorum.

Darüssaade Ağası — Neye taciz edecekmişsin ayol? Ben misafirden hoşlanırım, bilmez misin? (Esnedik­ ten sonra) Bu yanındaki kim?

(11)

Ken-dişini tanıyamadım. Senin arkada­ şın mı? Seninle beraber mi geldi? Ahmet Münir Bey (yavaşça) — Gene lâfa kalkma, ben anlatayım.

Hüseyin Rüştü Efendi — Güle güle anlatın, bende konuşacak hal kalmadı.

Ahmet Münir Bey — Efendimiz, refakati çakeranemdeki bendeniz Kaymakam mazullerinden Hüseyin Rüştü Efendi kulunuzdur. Biçare mahalli memuriyetine muvasalat e - der etmez azledilerek mağdurluğun son derecesine (şiddetli bir horul­ tu).

Hüseyin Rüştü Efendi — Kör o - lası fellah gene zıbardı.

Ahmet Münir Bey (yavaş bir sesle) — Aman birader deli mi ol­ dun, kendine de bana da kastın mı var?

Hüseyin Rüştü Efendi — (H orul­ tu devam ederken ve sesini yavaş­ latm adan— Hem bu sefer gözleri mahmurlaşmadan, uzun uzun esne­ meden uykuya daldı!

(Horultu devam eder. Sonra bir­ den bire Darüssade Ağasının sesi duyulur )

Darüssade Ağası — Oooo, Ahmet Münir Bey, nazaman geldin ayol, hiç farketmedim. Safa geldin; hoş geldin!

Ahmet Münir Bey — Allah ömür­ ler versin velinimetim, Rabbim sizi Şevketmaab Efendimize her gün da­ ha şirin göstersin!

Darüssade Ağası — Aminn! Hüseyin Rüştü Efendi (hom ur­ danarak) — Yarabbi, sen sabır ver! Darüssade Ağası — Bu yaranda­ ki kem ayol! Şimdi gördüm. Sen mi getirdin! Bir derdi, muradı mı var?

Hüseyin Rüştü Efendi (birden coşarak, tiz bir sesle) — Seni sürüm sürüm sürünesi hınzır fellah seni! Evet bir derdi var elbette, bu dert yüzünden o derecede aklını kaybet­ miş ki senin gibi bir uyuz köleden medet ummaya kalkmış!

Ahmet Münir Bey (ağlıyan bir sesle ve ayak etek şapırtıları ara­ sında) — Aman velinimetim, m er­ hamet buyurun. Bu adam bir m ec­ nundur veya kulunuza kasteden bir alçaktır. Ben bunu tahmin et­ seydim hiç kendisini buraya kendi elimle getirir miydim? Ah felâke­ time kendi akılsızlığımla sebep ol­ dum!

Hüseyin Rüştü Efendi — Gördü­ nüz mü a efendim? Beyhude telâş buyurdunuz. Hiç olmazsa içimi dök­ tüm. Birazdan uyanınca gene size iltifat edip benim de kim olduğu­ mu soracaktır.

Ahmet Münir Bey (horultu d e­ vam ederken) — Aman sus, her ta­ rafım zangır zangu- hâlâ titremekte! Hüseyin Rüştü Efendi (birden, kararını vermiş adamların edasiyle) — Titremesin Beyfendi, titremesin. Bendenize de müsaade buyurun.

(12)

Ahmet Münir Bey — Kaçıyorsun değil mi. başımı nâre yaktıktan son­ ra değil mi?

Hüseyin Rüştü Efendi — Hayır, kaçmak değil, ancak eâzımı rical peşinde koşmaktan vaz geçiyorum. Babıâlide mühürdar gibi, kâhya gi­ bi, hattâ serhademe gibi biri de der­ dime deva olabilir. Mutasarrıflık istemiyorum, valilik hiç! Kayma­ kamlık istiyorum, hattâ nahiye mü­ dürlüğüne eyvallah'

Ahmet Münir Bey (hiddetle) — Sen orada da küpünü doldurursun, hırsız herif!

H. Rüştü Efendi — Evet, hırsız ama bize sizlerden yansı bile kal­ mıyor! (Kapıyı o kadar hızla ka­ payıp gider ki Ağa Hazretleri bir­ denbire uykudan uyanırlar).

Darüssaade Ağası — Ooo. Ahmet Münir Bey. sen misin yahu! A yol ne sorarsın, ne ararsın!

Ahmet Münir Bey — Velinime­ tim. sebebi devletim...

(Etek ayak öpme sesleri). SON

Yumurcak — İmdat! Hırsız var... Fakirin çocuğu

Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi

Referanslar

Benzer Belgeler

Felâtun Bey ile Râkım Efendi romanı bir vak’a romanı değildir. Bu roman tip romanıdır. Yazar romanın birinci bölümünde Felâtun Bey, kız- kardeşi Mihriban

Arif Beyin, kaymakam (yarbay) olduktan sonra Harb-i Umumîdeki son görev yeri Ġzmir‟dir. Ġzmir‟in Yunanlılarca iĢgali sırasındaki vahĢeti, burada gerek XVII. Kolordu

Eğitime erişim, öğrencinin eğitim faaliyetine erişmesi ve tamamlamasına ilişkin süreçleri; Eğitimde kalite, öğrencinin akademik başarısı, sosyal ve bilişsel

ZOOM 11.20-12.00 TEKNOLOJİ VE TASARIM BEDEN EĞİTİMİ GÖRSEL SANATLAR DİN KÜLTÜRÜ (2 DERS). SONGÜL ZENGİN

Davaya ba- kan mahkeme heyeti, “Ör- güt içindeki hiyerarşik yapı- ya dahil olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan tu- tuklu

İskender Gencer’i Sağlık Müdürü olarak görmekten mutlu olduğunu kaydeden Muğla Ortak Akıl Birliği Kurucu Başkanı Hafize Nizamoğlu Acar, “Uzlaş- ma

2500 yıllarına kadar inen tarihi ile doğal arkeoloji müzesi niteliğindeki İznik’de, tarihi eserlerin açığa ç ıkartılmasında ve restore edilmesinde dozer ve iş

MNG’ye tan ınan sürenin 4 Mayıs’ta dolacağını belirten Atçı, “5 Mayıs’tan itibaren dolguyu ya kaldıracaklar ya da devletin olanaklar ı ile dolguyu kaldırıp