• Sonuç bulunamadı

Karşılıklı diplomasiye geçiş sürecinde Osmanlı daimi elçiliklerinin Avrupa'da yeniden tesisi 1832-1841

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Karşılıklı diplomasiye geçiş sürecinde Osmanlı daimi elçiliklerinin Avrupa'da yeniden tesisi 1832-1841"

Copied!
209
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

TC.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

TARİH ANA BİLİM DALI YAKINÇAĞ TARİHİ BİLİM DALI

KARŞILIKLI DİPLOMASİYE GEÇİŞ SÜRECİNDE

OSMANLI DAİMÎ ELÇİLİKLERİNİN AVRUPA’DA YENİDEN

TESİSİ 1832–1841

YÜKSEK LİSANS TEZİ

DANIŞMAN

DOÇ.DR. MUHİTTİN TUŞ

HAZIRLAYAN AHMET DÖNMEZ

(2)

İÇİNDEKİLER

İÇİNDEKİLER... I

ÖNSÖZ ... III

KISALTMALAR ... V

GİRİŞ ...1

I-) DAİMÎ ELÇİLİKLERİN TESİSİNDE BİRİNCİ DÖNEM ...4

A. KARŞILIKLI DİPLOMASİNİN AVRUPA’DA GELİŞİMİ ...4

B. KLASİK DÖNEM OSMANLI DİPLOMASİSİ...7

1.Osmanlı Diplomasi Anlayışı ... 7

2.Osmanlı Diplomasi Uygulaması...11

C. KARŞILIKLI DİPLOMASİYE GEÇİŞ DENEMESİ ...15

1. Osmanlı Dış Politika Anlayışındaki Değişimler ...15

2. Avrupa’ya Daimî Elçiler Gönderilmesi (1793–1800)...22

D. DAİMÎ ELÇİLİKLERİN KAPATILMASI ...26

1. Temsilciliklerin Maslahatgüzar Seviyesine İndirilmesi (1800–1811)...26

2. Son Daimî Elçinin Avrupa’dan Çekilmesi ve Tek Taraflı Diplomasiye Dönüş (1811–1821)... 30

3. İlk Deneyimdeki Başarısızlıklar ve Nedenleri...33

II-) DAİMÎ ELÇİLİKLERİN TESİSİNDE GEÇİŞ DÖNEMİ...36

A. YENİDEN TESİSE YÖNELİK İLK ADIMLAR ...37

1. Daimî Elçiliklerin Tesisine Karar Verilmesi...37

2. Daimî Elçiliklere İhtiyaç Bilincinin Gelişmesi...42

B. AVRUPA’DA GEÇİCİ ELÇİLİKLER AÇILMASI...51

1. Paris ve Londra’ya Elçiler Tayini...51

2. Osmanlı Elçilerinin Göreve Başlaması...57

C. GEÇİCİ ELÇİLİKLERE BAKIŞ AÇISININ DEĞİŞMESİ...63

1. Osmanlı Elçiliklerinde Yeni Dönem...63

2. Londra Elçiliğindeki Değişime Tepkiler...65

3. Nuri Efendi’nin Göreve Başlaması...70

D. GEÇİCİ ELÇİLİKLERİN YAPISINDAKİ DEĞİŞİMLER...75

1. Reşid Bey’in Paris’ten İstanbul’a Dönüşü...75

2. Reşid Bey’in Öncü Elçi Olarak Yeniden Paris’e Gönderilmesi...79

3. Fethi Paşa’nın Viyana Elçisi Olarak Atanması...84

4. Nuri Efendi Üzerinde Rus-İngiliz Çekişmesi...85

(3)

III-) DAİMÎ ELÇİLİKLERİN TESİSİNDE İKİNCİ DÖNEM...91

A. DIŞ İŞLERİ ÖRGÜTÜNÜN KURULMASI VE OSMANLI ELÇİLİKLERİNİN GELİŞİMİ...91

1. Hâriciye Nezâreti’nin Kurulması ve Akif Efendi’nin Düşüşü...91

2. Viyana’da Temsil Seviyesinin Yükseltilmesi...94

3. Londra ve Paris Elçiliklerinde Görev Değişimi...98

B. GEÇİCİ ELÇİLİKLERİN DAİMÎ ELÇİLİĞE DÖNÜŞMESİ...104

1. Reşid Bey’in Hâriciye Nâzırlığına Getirilmesi ve Nuri Efendi’nin Elçilikten Ayrılması...105

2. Sarım Efendi’nin Londra Elçiliğine Atanması...110

3. Rıfat Bey’in Viyana Elçiliğine Tayini ve Prusya’da Elçilik Açılması...111

4. Reşid Paşa’yı Uzaklaştırma Girişimi ve Fethi Paşa’nın Paris Elçiliği...116

5. Rıfat Bey’in İtalya Gezisi ve Reşid Paşa’nın Londra Elçiliği...122

6. İttifak Arayışlarının Sonuçsuz Kalması ve Nizip Savaşı...126

C. TEK TARAFLI DİPLOMASİYE DÖNÜŞ GİRİŞİMİ...132

1. II. Mahmud’un Ölümü ve Elçiliklerin Kapatılması Kararı...132

2. Reşid Paşa ve Karşılıklı Diplomasiyi Sürdürme Çabaları...135

IV-) OSMANLI ELÇİLERİ VE ELÇİLİK SİSTEMİ...144

A. OSMANLI ELÇİLERİ VE ELÇİLİK GÖREVLİLERİ...144

1. Dışişlerinde Nitelikli İnsan Sorunu...144

2. Elçiler...148

3. Elçilik Görevlileri...154

4. Tercümanlar...156

B. OSMANLI ELÇİLİKLERİNDE YAZIŞMA...161

1. Elçilerin Merkezle İrtibat Sistemi...161

2. Yazışmada Güvenlik ve Şifreli Yazışma ...165

3. Merkezle İletişimde Yaşanan Problemler...169

C. OSMANLI ELÇİLİKLERİNDE FİNANSMAN...176

1. Elçi ve Elçilik Görevlilerinin Maaş Sistemi...176

2. Osmanlı Elçiliklerinde Ekonomik Sorunlar...179

SONUÇ

...187

KAYNAKLAR

...195

(4)

ÖNSÖZ

Orijinal bir tez konusu tespit etmek oldukça zordu. Son olarak Türk Tarih Kurumu Kütüphanesi’nde bulduğum bir yazma eser üzerinde yoğunlaşmıştım. Ancak içeriği ve içindeki bilgilerin güvenirliliği konusunda emin olamıyordum. Hem bu konuda danışmak hem de kendisiyle tanışmak için Prof. Dr. Ercüment Kuran’dan randevu alarak evine gittim. Kendisi ve saygıdeğer eşi bana çok ilgi gösterdiler, bir süre çeşitli konularda sohbet ettik.

Birkaç gün sonra bu yazmanın bir kopyasını almak için kütüphaneye gittiğimde, bir başkası tarafından tez yapmak üzere alındığını öğrendim. Konya’ya döndüğümde danışmanıma istediğim gibi bir tez konusu bulamadığımı söylemeye, uygun bulduğu bir konuyu vermesini istemeye hazırlanırken bir anda Ercüment Kuran’ın sözleri zihnimde canlanıverdi. Ercüment Kuran, daimî elçiliklerin birinci bölümünü doçentlik tezi olarak yaptığını, ikinci bölümünü de hazırlayarak toplu halde yayınlayacakken bunun bir türlü mümkün olmadığını söylemişti. O an “Bunu neden ben yapmıyorum?” dedim. Tabii benim konumumdaki biri için böyle bir işin hakkını vermek kolay değildi. Ne kadar zor olabileceğini tahmin ediyordum; fakat bu meselenin açıklığa kavuşturulmasının Osmanlı diplomasi tarihi için çok önemli olması bu konuyu çalışmam için bana bir görev sorumluluğu verdi.

Osmanlı Arşivi’nde elçilerle ilgili binlerce belge ile karşılaştım. Bütün elçilikleri tek bir çatı altında, anlamlı bir şekilde anlatmam ve daimî elçiliklerin tesisinin nasıl gerçekleştiğini ortaya koymam gerekiyordu. Belgelerin çokluğu, tesis sürecinin Osmanlı’ya özgü karmaşık gelişimi, birden çok elçilik bölgesiyle çalışmam, dönemin siyasî olaylarının değişkenliği ve özellikle tecrübesizliğim işimi gerçekten çok zorlaştırdı. Umutsuzluğa kapıldığım, bu yükün altında ezildiğimi hissettiğim anlar oldu.

Bugün geriye dönüp baktığımda katlandığım güçlüklere değdiğini düşünüyorum. Bu çalışma bana neleri yapmam gerektiğinden daha çok, neleri yapmamam gerektiğini öğretmiştir. İstediğim herşeyi gerçekleştiremedim ama umduğumdan daha fazla bir ilerleme kaydettiğimi düşünüyorum. En azından daimî elçiliklerin ne zaman ve nasıl tesis edildiği artık biliniyor.

Çalışmam dört bölüm hâlinde şekillendi: Birinci bölümde; karşılıklı diplomasinin Avrupa’da gelişimi, Osmanlı diplomasi anlayışı ve uygulamasının genel hatları, Osmanlı dış politika anlayışı ve bu anlayışın benimsenen denge politikasıyla birlikte yeniden biçimlendirilişi ele alındı. Ayrıca daimî elçiliklerin birinci dönemi hakkında genel olarak bilgiler verildi.

(5)

İkinci bölümde, 1821–1836 yılları arasında yaşanan geçiş dönemi açıklandı. 1821 yılında Avrupa’daki temsilciliklerin kapatılmasıyla birlikte, daimî elçiliklerin birinci döneminin sona ermesini ardından yeniden tesis sürecine nasıl karar verildiği, bu süreci geciktiren ve engelleyen nedenlerin neler olduğu, sürecin nasıl başladığı, niçin öncelikle geçici elçiler gönderilmesinin tercih edildiği gibi konular gözler önüne serilmeye çalışıldı.

Üçüncü bölümde Avrupa’daki geçici elçiliklerin daimî elçiliğe dönüşümünün nasıl gerçekleştiği, nerelere hangi elçilerin, nasıl atandığı, bunların İstanbul’dan ayrılışları, görev yerlerine gidişleri, itimatnâmelerini sunmaları ve görevlerine başlamaları, bundan sonraki günlerde neler yaptıkları anlatıldı.

Son bölümde ise Osmanlı elçileri ve maiyyetleri, elçilik sistemi ele alındı. Çalışmalarım sırasında konunun bütünüyle ve net olarak anlaşılması ve olayların yorumlanması için bu tip bilgilere ihtiyaç duydum. Elçiler ve maiyyetleri kimlerden, hangi özellikler dikkate alınarak seçiliyordu; elçiler görev yerlerine ne şekilde ve ne kadar sürede gidip geliyorlardı, merkezle ve aileleriyle nasıl irtibat kuruyorlardı; bunlar geçimlerinin nasıl sağlıyorlardı, maaşlarını ne kadar ve nasıl alıyorlardı gibi sorulara neredeyse hiçbir kaynakta cevap bulunamadı. Bu nedenle bunlara, belgelerde rastladığımız bilgiler bir araya getirerek yanıt vermeye çalışıldı. Elçilerin görev yerlerine giderken kullandıkları deniz ve kara yol güzergâhları harita üzerinde gösterildi. Elçilerin ne zaman nereye, hangi unvanlarla gittiklerini ve maiyyetlerini gösteren tablolar hazırlandı. Bu rağmen, bu bölümde Osmanlı elçilik sisteminin tam olarak ortaya koyduğumu söyleyemem. Zaten böyle bir amaç ve iddiam da yoktu.

Çalışmam boyunca bana yardımlarını esirgemeyen kişileri unutmamalıyım. Öncelikle istediğim bir konuyu seçmemde beni özgür bırakan ve araştırmamın her aşamasında beni destekleyen danışmanım Doç. Dr. Muhittin Tuş Bey’e, Prof. Dr. Ercüment Kuran’a, Prof. Dr. Alaaddin Yalçınkaya’ya, Yard. Doç. Dr. Mehmet Yılmaz’a ve arşiv çalışmalarımda benimle ilgilenme nezaketinde bulunan Sinan Kuneralp Beyefendi’ye teşekkür etmek istiyorum. Ayrıca tashih çalışmalarında emeği geçen Öğrt. Gör. Sefer Solmaz’a ve Arş. Gör. Yunus İnce’ye minnetlerimi sunuyorum.

Ahmet Dönmez Konya 2006

(6)

KISALTMALAR

B Receb bk. Bak

BOA Başbakanlık Osmanlı Arşivi C Cemaziyülâhır C. Cilt C.HR Cevdet Hâriciye Ca Cemaziyülevvel çev. Çeviren ed. Editör HH Hattı Hümâyûn İA İslâm Ansiklopedisi İ.HR İrade Hariciye İ.DH İrade Dâhiliye İ.MTZ(05) İrade Mısır İ.Ü. İstanbul Üniversitesi İ. Y İrade Yunanistan L Şevval M Muharrem

MEB Milli Eğitim Bakanlığı N Ramazan

nr. Numara R Rebiyülâhır Ra Rebiyülevvel S Safer

(7)

S. Sayı

s. Sayfa Numarası sad. Sadeleştiren Ş Şaban

TTK Türk Tarih Kurumu yay. haz. Yayına hazırlayan yay. yön. Yayın yönetmeni Y.EE Yıldız Esas Tasnifi Z Zilkade

(8)

GİRİŞ

Uluslararası ilişkiler ve bu ilişkilerin temel tanımı olan diplomasi, devletlerin tarihlerinde önemli bir yer işgal eder. Siyasî, askerî, sosyal birçok olayın tam olarak anlaşılması, diplomasi tarihinin doğru bir şekilde bilinmesiyle mümkündür. Buna rağmen Osmanlı diplomasi tarihi, şimdiye kadar bütün olarak tek bir eser içinde toplanmış değildir1. Henüz bu tarihin köşe taşları denilebilecek dönüm noktaları bile sağlıklı bir şekilde tespit edilememiştir. Bu durumsa eksik ya da yanlış bilgilenmeye yol açmakta, araştırmacıların ve bu konuda bilgilenmek isteyen kişilerin olaylar üzerinde doğru değerlendirme yapmalarını engellemektedir. Bunun en güzel örneği, Osmanlı daimî elçiliklerinin yeniden tesis sürecinde görülmektedir. Ercüment Kuran, III. Selim döneminde 1793’te kurulan ve 1821 tarihinde tamamen ortadan kalkan daimî elçiliklerle ilgili bir eser hazırlamıştı2. Ancak bu çalışmanın üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen, ne bu dönem, yeni bilgilerlerle güncellenebilmiştir ne de ikinci dönem (1832–1841) olarak kabul ettiğimiz daimî elçiliklerin yeniden tesisi süreci ortaya konulabilmiştir. Özellikle II. Mahmud döneminde, daimî elçiliklerin ne zaman ve nasıl tesis edildiği konusu şimdiye kadar bir bilinmeyen olarak kalmıştır. Bu meselelerle ilgili elbette hiçbir şey bilinmiyor değildir. Osmanlı modernleşmesi ve diplomasisi ile ilgili eserlerde yeri geldikçe, kimi bilgiler çok sınırlı bir şekilde yer almaktadır. Bu konu, âdeta III. Selim ve Tanzimat Dönemi arasında sıkışmış kalmış, unutulmuş gibidir.

Ancak uzun süredir ihmal edilmiş diplomasi tarihinin bu önemli döneminin aydınlatılmasının ne kadar gerekli olduğu açıktır. Bu bilinçle hareket ederek “Karşılıklı Diplomasiye Geçiş Sürecinde Osmanlı Daimî Elçiliklerinin Avrupa’da Yeniden Tesisi 1832– 1841” konusunu araştırmaya karar verdik. Bu çerçevede, 1793’ten 1821 yılına kadar çalışılmış olan daimî elçilikler bu dönemden sonra nasıl bir süreci yaşamıştır; daimî elçiliklerin yeniden tesisine ne zaman ve ne şekilde karar verilmiştir, bu süreç nasıl işlemiştir, belirli bir programı var mıdır, istisnai durumlar oluşmuştur; daimî elçiliklerin tesisi süreci nasıl tamamlanmıştır, ne ölçüde başarılı olunmuştur, bu başarıyı etkileyen dinamikler nelerdir gibi sorulara cevap aranacaktır. Ayrıca elçilerin nitelikleri, yazışma, maaş sitemleri, görevlerini yerine getirirken yaşadıkları problemler nelerdir? Bu unsurlar da incelenecektir.

1Osmanlı diplomasi tarihiyle ilgili olarak, diplomasisinin kuruluşu ve Osmanlı elçileri hakkındaki makalelerin

ötesinde bir çalışmanın yapılamamasıyla ilgili görüşler için bk. Roderic H. Davison, “Ottoman Embbasies İn Europe İn The Nineteenth Century”, XIII. Türk Tarih Kongresi, C.III, TTK yay, Ankara 1999. s. 1421.

2 Ercüment Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasî Faaliyetleri 1793–

(9)

Kaynak tarama sürecinde, daimî elçiliklerin yeniden tesis sürecinin şimdiye kadar bir problem olarak ele alınmadığı görüldü. Dolayısıyla bu konuyla ilgili herhangi bir esere rastlanmamıştır. Bununla birlikte, bu dönem Osmanlı elçileri hakkında çeşitli düzeylerde çalışmalar yapılmıştır: Cavid Baysun önce Tarih Vesikaları Dergisi’nde, sonra Tarih

Dergisi’nde Mustafa Reşid Paşa’nın bu döneme ait elçilik yazışmalarının 5/1’ini transkrip

etmiştir. Reşat Kaynar da, M. Reşit Paşa’nın yazışmalarının, büyük bir kısmı C.Baysun’un transkripleriyle aynı olmak üzere, bir kısmını yayınlamıştır. Ayrıca ele aldığımız dönem elçilerinin bazıları üzerinde lisans ve yüksek lisans düzeyinde çalışmalar yapılmıştır3. Ancak bunlarda daimî elçiliklerin yeniden tesis süreci ne bütün hâlinde ne de parça hâlinde ele alınmamıştır.

Osmanlı elçilikleriyle ilgili belgelerde; siyasî, ekonomik, sosyal çeşitli konularda bilgiler bulunmaktadır. Belgelerden elde edilen tüm bilgileri araştırmamıza yerleştirdiğimizde çalışmamızın sınırlarını ve amacını aşacağımız gerçeğinden hareket ederek, bu bilgiler bu araştırmanın sınırları çerçevesinde verilecektir. Bu nedenle özellikle elçilerin siyasî ve ekonomik faaliyetlerine olay örgüsü içerisinde sınırlı bir şekilde yer verilecektir. Yakın bir zamanda daha geniş bir çevrede Osmanlı elçilikleri ve elçileri hakkında araştırma yapmak üzere, şimdilik sadece daimî elçiliklerin yeniden tesis süreci ortaya konulması bu çalışmanın gerçek hedefi olacaktır.

Bu hedef gerçekleştirilebildiği oranda, Osmanlı diplomasi tarihi için çok önemli bir noktaya gelinmiş olacaktır. Böylece, sadece Osmanlı diplomasi tarihi değil, aynı zamanda Osmanlı siyasî tarihi, Osmanlı Batılılaşması, Osmanlı modernleşmesi gibi konularda da aydınlatıcı bilgiler ortaya çıkarılmış olacaktır.

İncelenecek bu konu, gerçekte, Osmanlı Devleti’nin Avrupa’yı uluslararası hukuk açısından tanıması, onunla doğrudan ve karşılıklı ilişkiye girmesi ve nihayet, kendini Avrupa medeniyeti içerisine kabul ettirmek istemesiyle ilişkilidir. Bu nedenle günümüz meselelerini

3 İ.Ü. Fen- Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde uzun süre önce M. Nuri Efendi, İ.Sarım Efendi, A. Fethi Paşa

üzerine üç lisans tezi hazırlanmıştır. Ancak bunlar, o günün imkânlarıyla hazırlanmış, daha çok traskriplerden oluşan, yüzeysel bilgi veren çalışmalardır. Hiçbirinde daimî elçiliklerin yeniden tesisi problem olarak ele alınmadığı gibi, Osmanlı elçilerinin geçici elçilik dönemleri de daimî elçilik olarak gösterilmiştir. Bütün bunlara rağmen bundan 60 yıl önce, Osmanlı elçileri üzerinde ilk araştırmaları yapan bu kişileri burada saygıyla anmak gerekir. Bu çalışmalar için bk. Razi Çeviker, İbrahim Sarım Efendi’nin Sefaretleri (yayınlanmamış lisans tezi), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul 1941; İdris Altan, Ahmet Fethi Paşa’nın Hayatı ve Sefaretleri, (yayınlanmamış lisans tezi), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul 1941; Ruknettin Akbulut, Beylikçi Nuri Efendi’nin Londra ve Paris Sefareti (yayınlanmamış lisans tezi), İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, İstanbul 1940; Ayrıca Kamil Paşa’nın Berlin elçiliği hakkında bir yüksek lisan tezi de yapılmıştır. Bu çalışma diğerlerine göre daha ayrıntılı olmasına rağmen, içeriğinde daimî elçiliklerin yeniden tesis süreci hakkında herhangi bir tespit bulunmamaktadır. Betül Demir, II. Mahmud Devrinde Berlin Sefârethanesinin Yeniden Açılması ve Elçi Olarak Atanan Kamil Paşa’nın Faaliyetleri (yayınlanmamış yüksek lisans tezi), İ.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 1997.

(10)

anlamak, kendisinin de içinde yer aldığı medeniyet değişiminin nasıl başladığını, atalarını böyle bir amaca sevk eden şartları ve nedenlerini öğrenmek isteyen kişiler, burada bu konurla ilgili önemli bilgilere ulaşacaklardır.

Bu safhada öncelikle, kısa da olsa, Osmanlı daimi elçiliklerin ilk defa nasıl teşekkül ettiğinin izah edilmesi gerekmektedir.

(11)

I-) DAİMÎ ELÇİLİKLERİN TESİSİNDE BİRİNCİ DÖNEM

A. KARŞILIKLI DİPLOMASİNİN AVRUPA’DA GELİŞİMİ

Modern diplomasinin, XIII. ve XIV. yüzyıldan itibaren İtalya’da ortaya çıktığı konusunda ortak bir görüş vardır. İtalyan şehir devletlerinin yapısal özellikleri ve aralarında kurdukları ilişki biçimleri bu başlangıçta etkili olmuştur.

Bu dönem İtalya’sında Venedik, Cenova, Milano, Floransa, Napoli, Sicilya ve Papalık gibi birçok şehir devleti bulunuyordu. Bu devletler Avrupa ile Doğu arasındaki ticarette aracılık görevini üstlenmişlerdi. Ticarî ilişkilerin yanı sıra, her birinde yoğun bir siyasî hayat yaşanıyordu. Bunlar bazen kendi içlerinde ittifaklar kurarak dışarıdan kendi topraklarına göz diken yabancılar ile savaşıyorlar, bazen de kendi aralarında mücadeleye giriyorlardı. Çeşitli alanlarda, birbirleriyle ciddi bir rekabet hüküm sürmekteydi. Sürekli mücadele ortamı ve güç dengesindeki değişimler, zaman içersinde şehir devletlerinde askerliğin yanı sıra siyasî pazarlık ve anlaşmaları gerekli kıldı. Bu durum ise sürekli bir elçilik sisteminin doğmasına neden oldu. Bunun sonucunda birbirlerine daimî nitelikte temsilciler göndermeye başladılar. Bu elçiler sayesinde, diğerlerinin durumlarını ve kendileri için neler planladıklarını öğrenebiliyorlardı. Böylece İtalyan şehir devletleri arasında bir çeşit daimî elçilik sistemi ortaya çıktı ve zaman içinde gelişerek bugünkü halini aldı4.

İtalya’da, geçici elçilikten daimî elçiliğe ne zaman geçildiği konusunda kesin bir bilgi yoktur. Ancak Papalık makamının kullandığı elçilik sistemi, İtalyan şehir devletlerindeki daimî elçiliğin ilk uygulaması olarak düşünülmektedir. Yine de bu hipotezi ispatlayan herhangi bir yazılı kanıt mevcut değildir. İtalyan şehir devletlerinin kendi aralarında oluşturdukları ve belgelerle ispatlanabilen ilk daimî elçilik, Milano Dükü Francesco Sforza tarafından 1455 yılında Cenova’da kuruldu5. Bundan bir yıl önce 1454’te, Venedik’in İstanbul’da açtığı daimî elçilik ise dünyada kurulan ve varlığı ispatlanabilen ilk daimî elçilik olmuştur6. Bundan sonra 1460 yılında Savoy Dükü, Erzdiakon von Vercelli’yi daimî elçisi olarak Roma’ya gönderdi. 1496 yılında ise Venedik Londra’daki yerleşik tüccarlarını bir nevi

4 Vlademir Potyemkin-S.Bakruşin-A.Efimov, Uluslararası İlişkiler Tarihi, (çev. Atilla Tokatlı), İstanbul 1977,

s.177.

5 Harold Nicolson, Diplomatie, Switzerland 1947, s.24–25.

6 Bu konuda bk. M. Alaaddin Yalçınkaya, “Bir Avrupa Diplomasi Merkezi Olarak İstanbul 1792–1798 Dönemi

İngiliz Kaynaklarına Göre”, Osmanlı I, (Ed. Güler Eren), Ankara 1999, s.662; Ahmet Mumcu, Divan-ı Hümâyûn, Ankara 1986, s.76.

(12)

diplomatik temsilci şeklinde kullanarak buradaki elçiliğin temellerini attı7. Diğer şehir devletleri de bunu izleyen birkaç yıl içerisinde Londra, Paris gibi Avrupa başkentlerinde daimî elçilikler açtılar. İtalyan şehir devletleri arasında başlayan daimî elçilik sistemi, böylece büyük Avrupa devletleri arasında da yaygınlaştı. 1519 yılında Sir Thomas Boleyn ve Dr. West İngiltere’nin daimî temsilcileri olarak Paris’e atandı. İngiltere’nin ardından Fransa da daimî elçilik sistemini geniş bir şekilde uygulamaya koydu8.

Diplomasiyi ustalıkla kullanan ve onun gelişiminde önemli katkılar sağlayan en önde gelen İtalyan şehir devleti hiç şüphesiz Venedik’tir. Venedik, diplomasi hizmetlerinin örgütlenişi açısından kendine özgü bir sistem oluşturabilmiştir. Diplomasinin usul ve yöntemlerini Bizans'tan almış ve bunu kendi içinde geliştirerek gerçek bir sanat haline getirmiştir. Venedik diplomasisinde; para ile satın alma, casusluk, ihanet, yalan söyleme, cinayet gibi araçlar etkin bir şekilde kullanılıyordu. Venedik'in ilişki içinde olduğu yerlerde elçiler ve konsoloslar yanında, çok sayıda casus ve parayla satın alınmış yerel yöneticilerden faydalanılıyordu. Kadınlar, doktorlar, din adamları ve tüccarlar da bu iş için araç olarak kullanılıyordu. Bunlar bulundukları yerde elde edebildikleri her türlü bilgiyi düzenli raporlar halinde devletlerine sunarlardı9. Venedik’teki bu aktif çalışmalar zaman içerisinde modern

diplomasinin hızlı gelişiminde etkili olmuştur.

İtalyan şehir devletlerinde başlatılan daimî elçilik sisteminin diğer Avrupa devletlerince örnek alınmasıyla bu uygulama diğer yerlerde de hızla yaygınlık kazanmıştır. Ancak geçici elçilik sisteminden daimî elçilik sistemine geçiş bir anda gerçekleşmemiştir. Diplomatik hiyerarşinin kurulması ve tam olarak uygulayabilmesi için üç yüz yıl geçmesi gerekmiştir. Bu süreç ise oldukça sancılı geçmiştir. İlk daimî elçiler, henüz belli bir sistem kavuşmamış olan diplomasi mesleğini sürdürebilmek için ağır şartlarla mücadele etmek zorunda kalmışlardır. En önemli problem, ekonomik konularda yaşanıyordu. Günümüz diplomatlarının aksine, XVI. ve XVII. yüzyıl elçilerinin gelirleri oldukça düşüktü. Elçiler görevlerini yerine getirirken, kendi imtiyazlarını korumak için mücadele etmenin yanında, devletlerinin gücünü ortaya koymak, hükümdarlarının hâkimiyetini göz önüne serebilmek amacıyla ağır borçlar altına girmek pahasına çalışıyorlardı10. Bu dönem elçilerinin bilgi kaynakları ve yolculuk imkânları da oldukça sınırlıydı. Mücadele etmek zorunda kaldıkları

7 Venedik bundan önce 1478 yılında Paris’te ve 1495 yılında Viyana’da daimî elçilik açmıştır. Yalçınkaya, “Bir

Avrupa Diplomasi Merkezi Olarak”, s.662.

8 Nicolson, Diplomatie, s. 25.

9 Venedik diplomasisi hakkında bk. Potyemkin, Uluslararası, s.180–189.

10 Örneğin Venedik elçilerinin aylıkları çok düşüktü ve hediye almaları yasaktı. Çoğu bu nedenle, elçilik

görevini kabul etmek istemiyordu. Kabul edip göreve gidenler ise borçlanarak dönüyordu. Buna rağmen sonunda devletleri bu borçları onlar adına ödüyordu. Bu konuda bk. Potyemkin, Uluslararası, s.186.

(13)

sorunlar yalnızca bunlardan ibaret de değildi. Çünkü dönemin hükümdarları işlerini kolay yoldan ve etkili bir şekilde halletmek istiyorlardı. Bu nedenle dış ülkelerde tam yetkili temsilcilikler kullanmaktansa bu görevi yarı yetkili acentelerle yürütmeye çalışıyorlardı. Bu acentelerde görev alanlar genellikle güvenilmez ve rüşvetçi kişilerdi. Çoğu zaman bir başkentte sadece bir kişi, birden çok ülkenin temsilciliğini yapıyordu. Fakat bunların ancak diplomasi işlerinde fazla bir önem ve itibarları bulunmuyordu11.

Bu tip problemler, uzun bir süre devam etti. Avrupa devletleri tarafından bu konuların masaya yatırılıp görüşülmesi ve diplomasi sistemine bir standart getirilmesi ancak Viyana Kongresi’nde (19 Mart 1815) mümkün oldu. Kongrede bulunan devlet adamları, bahsedilen yetersiz ve uygunsuz diplomasi işleyişini sona erdirme konusunda ciddi bir kararlılık gösterdiler12. Viyana Kongresi Sözleşmesi’nin nihai senedinin on yedinci eki ve üç yıl sonra imzalanan Aix-La Chapalle Protokolü (21 Kasım 1818) ile diplomatik hizmet ve ülkelerin temsilcilikleri konusunda ortak bir hiyerarşi ve standart ortaya çıkarıldı. Diplomatik temsilcilikler dört kademe halinde şu şekilde belirlendi:

1. Büyükelçiler (Ambassadeurs) ve Papa’nın büyükelçileri13 légats ve nonces’ ler

2. Fevkalade murahhas orta elçiler (Envoyé-extraordinaire et ministere

plénipotentiare) ve Papa’nın enternonces’leri

3. Mukim elçi14 ( Ministere résident)15 4. Maslahatgüzar (Change affairs)

Her kademedeki öncelik sırası kesin olarak belirlenmişti. Üzerinde ortak bir görüşe varılamayacak konularda ülkelerin belirleyeceği hususlara müdahale edilmedi; fakat elçilerin tayin süreleri burada kesin olarak tespit edilmişti. En üstte, en uzun süre görev yapmış ve diplomasi mesleğinin en kıdemlisi olarak anılan baş büyükelçi yer alıyordu. Diğer elçilerin rütbe silsilesi ise atanma zamanına göre kronolojik bir düzene sokulmuştu16. Bir ülke

11 Nicolson, Diplomatie, s.25–26.

12 Özellikle devletlerin elçilerine verdikleri çeşitli unvanlar nedeniyle teşrifatta sorunlar yaşanıyordu. Bütün

devletler diğerinin önüne geçme isteğinde olduğu için bu sorunlara neden oluyordu. Bu konuda bk. Said Bey, Sefir ve Şehbenderler, İstanbul 1307, s.33.

13 Papanın Avusturya, İspanya ve Portekiz gibi Katolik hükümdarların nezdinde bulundurdukları

büyükelçilerine legats a latere, her bir hükümet nezdine gönderebildikleri elçilerine nonces, özel bir görevle gönderdikleri fevkalade büyükelçilerine de legaso isimleri verilirdi. Avusturya’nın İstanbul’a gönderdikleri elçiler de internonce olarak adlandırılırdı. Hüseyin Agah, Sefir ve Şehbenderler Hukuk ve Vezaifi, İstanbul 1312, s.31–33.

14 Küçük elçi.

15 Aix-La Chapelle Protokolü (1818) ile fevkalâde murahhas ortaelçilikle maslahatgüzarlık arasında mukim

elçilik getirilmiştir. Mehmet İpşirli, “Elçi”, İA, C.XI, TDV yay, İstanbul 1995, s.14; Ayrıca bk. Agah, Sefir, s.32–33.

16 Viyana Kongresi’nin on birinci protokolü hükmünce hükümdarın gerçek temsilcileri büyükelçiler, légats ve

(14)

elçisinin, protokolde diğerinin önüne geçmek istemesi nedeniyle alışılagelmiş olan çekişmelerin böylece önüne geçilmiş oldu.

1815 yılından itibaren bu düzenlemelerle birlikte, diplomasi hizmeti, devlet görevleri arasında en önemli mevkilerden biri olarak görülmeye başlandı. Giderek bu mesleği yapanların saygı ve itibarı arttı. Bundan sonra hiyerarşisini ve yasasını elinde tutan ve bunu ortaya koyan; geleneklerini kendi toplum düşüncesiyle geliştiren bir diplomasi mesleği kuruldu. Böylece sağlam bir temele kavuşan modern diplomasi, günümüze kadar hızla gelişti17.

B. KLASİK DÖNEM OSMANLI DİPLOMASİSİ

1. Osmanlı Diplomasi Anlayışı

Osmanlı diplomasi yönteminin en karakteristik özelliği tek taraflı olması yani karşılıklılık ilkesine dayanmamasıydı. Ancak Osmanlılar bunu tek taraflı diplomasi uygulamak için, bilinçli bir şekilde yapmıyorlardı. Bu yöntem kendine özgüydü ve kurallarını yine kendisi belirlemişti. Tek taraflılık bu özgün yapılanmanın doğal bir sonucuydu. Karşılıklı diplomasi yönteminin Avrupa’da bile gelişmediği dönemler için, Osmanlı’da neden bu yönteme bağlı kalındığı ise tartışma konusu yapılamaz. Bu yöntemi küçümsemek de mümkün değildir. Unutulmamalıdır ki Osmanlı diplomasisi, II. Mehmed zamanında da tek taraflıydı; fakat çağın en iyi dış politikalarından birisi yine bu diplomasi yöntemiyle yürütülebilmişti. Osmanlı dış ilişkiler sisteminde probleme neden olan ve bir değişimi kaçınılmaz kılan, diğer alanlardaki gerilemeyle birlikte bu sistemin de eskide kalması ve zamanının gereklerine göre yeniden yapılandırılamamış olmasıydı. İdarî, askerî ve malî yapı hızla gerilerken ve kendi kendini yenileyemezken, diplomasi teşkilatının ilerlemesi ve özellikle Avrupa’da hızla gelişen karşılıklı sisteme ayak uydurması zaten beklenemezdi.

Dış politikanın temel ilkelerini belirleyici etkisi nedeniyle Osmanlı devlet felsefesini anlamak, konumuz açısından büyük önem taşır. Kaynağını Türk ve İslâm geleneklerinden alan bu felsefe sonucudur ki, Osmanlı Devleti dış politikada hiçbir Avrupa devletini kendisiyle eşit haklara sahip kabul etmemiş ve onlarla sürekli barış içinde bulunmaktan

17 Nicolson, Diplomatie, s.26–27; Bu konuda ayrıca bk. Said Bey, Sefirler, s.33–35; Agah, Sefir, s.29–35;

Diplomasi temsilcileri ile ilgili yazılı hukuk kuralları 16 Nisan 1961 tarihli Viyana Sözleşmesi’nde belirlenmiştir. Hamza Eroğlu, Devletler Umumî Hukuku, Ankara 1984, s. 285–289.

(15)

kaçınmıştır18. Dış politika hedeflerinin en önemlilerinden biri; İslâm Dini’ni yaymak yani

darülharbı darülislâm haline getirmekti. Böylesine genel bir anlayış ise diğer devletlerle

ilişkilerde belirleyici rol oynuyordu19. Bu anlayış, Osmanlı Devleti’ni uluslararası ilişkilerde yalnızlık politikasını benimsemeye itmişti. Kendi kendine yeterlilik prensibi çerçevesinde hareket eden devlet adamları, saldırılara karşı koyma ve barışı koruma adına diğer devletlerle anlaşma yapmak istemiyorlardı. Bunun temelinde bir İslâm devletinin, Hıristiyan bir devletle eşit esaslara dayalı anlaşma yapamayacağı düşüncesi yatmaktaydı. Bu bakış açısı, Osmanlı’nın Batı'nın uyguladığı diplomasi yöntemlerine yabancı kalmasına neden oluyordu20. Osmanlı Devleti, diğer Müslüman ve Hıristiyan devletlere daimî elçiler göndermiyor, sadece kendilerine verilen görevleri yerine getirip dönen, sefaret-i mahsusa ile fevkalâde sefirler göndermekle yetiniyordu. Uzun süre iyi işleyen bu tek taraflı diplomasi uygulaması, zaman içinde güç dengelerinin ve ihtiyaçların değişmesiyle yetersiz olmaya başladı.

Osmanlı’nın, Avrupa devletlerinden daimî elçi kabul etmesine rağmen kendisinin XVIII. yüzyılın sonuna kadar bu tip elçiler göndermemesinin nedenleri üzerinde farklı görüşler vardır: Yabancı yazarların bazısı Osmanlı'nın kendisine daimî elçiler gönderilmesini bir itibar vesilesi kabul ettiğini ve bu durumu kendisine bir saygı ifadesi olarak gördüğünü öne sürmektedir. Bazıları ise İslâm-Hıristiyan ayrılığını bu uygulamanın temel nedeni olarak göstermekte ve Türklerin Hıristiyanlar içinde yaşamayı istememelerini daimî elçilerin kullanılmamasının en önemli sebebi olarak görmektedir21.

E. Ziya Karal meselenin temelinde Osmanlı Devleti'nin siyaset prensiplerinin yattığını düşünmektedir. Bu prensip kısaca; kimseye ihtiyaç duymamak, kendi kendine yetmek şeklinde ifade edilebilir. Güçlü dönemlerde rahatlıkla uygulanılan bu anlayış, İslâm Dini’nin hükümleriyle de ilişkilidir22. F. Reşid Unat bu çerçevede; fetih devrinde güçlü olmanın verdiği kendine güven duygusundan kaynaklanan bir yalnızlık politikasından ve daha sonraki dönemlerde bu politikaya bağlı kalınmasından bahsetmektedir23. A. İbrahim Savaş, ihmal

18 Ali İbrahim Savaş, “Genel Hatlarıyla Osmanlı Diplomasisi”, Osmanlı I, (Ed. Güler Eren), Ankara 1999,

s.644.

19 Mumcu, Divan, s. 76. İslâm anlayışına göre, Müslümanların hâkimiyeti dışındaki tüm topraklar fethedilmesi

gereken yerler yani darülharbti.

20 Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi V, Ankara 1988, s.8–9.

21 Yukarıdaki görüşler için bk. Enver Ziya Karal, Selim III’ün Hat-tı Hümâyûnları 1789–1807, Ankara 1946,

s.163–169.

22 İslâm dini gereği, barış halinde bulunulan bir devlete savaş ilan etme ya da ileride saldırı için onun aleyhine

başka bir devletle anlaşma yapmak yasaktı. Bunun içindir ki Osmanlı Devleti III. Selim döneminde böyle bir şeye mecbur kalana kadar savunma ya da saldırı amaçlı bir ittifak anlaşması yapmamıştı. Savaş ve barışta uluslararası platformdaki durumunu kendi gücüyle sağlayabilmesi, Osmanlı'nın Avrupa'da daimî elçi bulundurma külfetinden kurutulmasında en önemli etken olmuştur. Karal, Hat, s.163–169.

(16)

edilen başka bir noktaya dikkat çekerek bir Avrupa devletine daimî elçi göndermenin, o devletin meşruiyetini kabul etmek anlamına gelmesinin tek taraflı diplomasi uygulamasının ana nedeni olarak göstermektedir24. Mehmet İpşirli ise bu tutumu daha çok Türk-İslâm gelenekleriyle ilişkilendirmekte, askerî ve istihbarat kaynakları bakımından güçlü olunan bir dönemde uygulanan sistemin akıllıca olduğunu savunmaktadır25.

Osmanlı’nın son dönemlerde daimî elçi gönderilememesinin iki önemli nedeni, işin maddî boyutu ve ihtiyaç halinde Avrupa’nın İstanbul’daki elçileriyle görüşülebileceği ve bu nedenle Avrupa’ya elçi gönderilmesinin anlamsız olduğu anlayışıdır. İslâm’ın üstünlüğü, devletin şanın korunması kaygısı ve Hıristiyanlarla Müslümanların bir araya gelip kaynaşamayacağı düşüncesi, belirleyici etkisi olan diğer bir unsurdur26. Böylece bir değil, birden çok nedeninin söz konusu olduğu ortaya çıkmaktadır.

Karşılıklı diplomasi Avrupa’da hızla gelişmesini sürdürürken, Osmanlı’da bu yönde hiçbir teşebbüs görülmez. XV. yüzyılda kaçırılan fırsatın ardından, sonraki dönemlerde Osmanlı Devleti’nin neden tek taraflı diplomasi uygulamasını niçin sürdürdüğünü sorgulamak ise pek gerçekçi olmaz. Çünkü böyle bir sorgulama girişimi sonunda varılabilecek tek yer, devletin çöküşünde esas rolü oynayan ve genel olarak Doğulu bir zihniyet olarak açıklanabilecek köklü ve genel bir problemin varlığının tekrarı olacaktır. Osmanlı’nın daimî elçiler göndermemesinin, daha doğrusu geniş bir tanımlamayla modern diplomasi sistemine ayak uyduramamasının gerçek nedeni, onu diğer devletlerden geri bırakan bir zihniyetidir. Osmanlı yöneticileri, Avrupa’da gelişen diplomasi sistemini takip edecek ve bunu kendi sistemlerine adapte edecek bir anlayışa ve görüşe erişebilselerdi, bu sadece dış politikadaki bir gelişmeyle sonuçlanmayacak, tüm devlet sistemini de etkileyecek bir açılım meydana getirecekti. Ancak Osmanlı’da, askerî gücün yanında diplomasinin de devletlerarası ilişkilerde bir araç olarak etkin şekilde kullanılabileceği çok geç anlaşılmıştır. Bu nedenledir ki, geleneksel olarak mesâlih-i hâriciyye olarak tanımlanan dış ilişkiler, yüzyıllar boyu Doğu’ya ve İslâmî geleneklere has bir şekilde yürütülmüştür. Avrupa’da modern diplomasi gelişirken, eski anlayışın en iyi temsilcisi olan Osmanlı, hem bu gelişimin itici gücü hem de geniş bir şekilde uygulama alanı olmuştur. Böylece diplomasinin modernleşme sürecine dolaylı da olsa hizmet etmiştir.

24 Savaş, “Genel Hatlarıyla”, s.645.

25 İpşirli, Avrupa’nın darülharb olarak tanımlanması ve Müslüman bir kişinin burada uzun süre kalmamasının

dinî açıdan uygun görülmemesinin daimî elçiliklerin açılmamasının bir neden olarak gösterilmesini, bu tarz bir açıklamanın İslâm devletler hukuku ile uyuşmaması nedeniyle kabul etmemektedir. İpşirli, “Elçi”, s.8–9.

(17)

Osmanlı’da tek taraflı diplomasi uygulaması üzerinde tartışılırken, meselenin sadece elçiliklerle sınırlandırılması, çokça tekrarlanan ve konunun bütünüyle kavranmasını zorlaştıran bir yaklaşımdır. Tek taraflı diplomasi uygulaması mütekabiliyet ve mübadele ilkelerini içeren çok daha geniş kapsamlı bir bütündür. Bu daha çok bir devletin kendini ve diğerlerini nasıl tanımladığı ile ilgilidir. Osmanlı padişahları, her monarşide olduğu gibi kararların alınmasında en yetkili kişiydi. Dış politikada atılacak adımlarda kesin söz sahibiydi. Dış siyaset konularının tartışıldığı ve bu konularda nihaî kararların alındığı en üst kurum ise yine padişahın kesin bir söz sahibi olduğu Divan-ı Hümâyun’du 27. Aslında bütün bunlar bir problem oluşturmuyordu. Problem, sadrazamın son dönemlerde bile, hâlâ dış politika işlerinin bizzat yürütücülüğünü yapması ve bu işlerin planlanacağı, sistemli bir şekilde yürütülebileceği bir örgütün bulunmayışıydı. Temel sorun, Babıâli olarak adlandırdığımız merkezî hükümet yapısının az gelişmişliği, uzmanlaşamaması, kendini yenileyememesi ve Findley’in de işaret ettiği gibi geleneksel devlet yapısından rasyonel-yasal düzene geçilememiş olmasıydı28. Dışişlerinde sürekli sorumlulukları artan ve XIX. yüzyılın başında bir dışişleri bakanı görünümünü almış olduğu düşünülen reisülküttâbların hâlâ sorumlu oldukları kalemlerle yürüttükleri tayin, tımar-zeamet işleri; yine üzerlerinde kapı kethüdalıkları ve vakıf nâzırlıkları gibi dışişleriyle ilgili-ilgisiz birçok görevin varlığı bu kargaşa açıkça ortaya koyar29.

Sistemdeki bu sorunların temelinde iki neden yatmaktadır. Bunların en önemlisi modern devletler sistemine ayak uydurulamaması, işbölümü ve uzmanlaşmaya dayalı, işlevsel bir idarî sistemin geliştirilememesidir. İkincisi ise ister dinî kaygılarla isterse siyasî nedenlerle olsun, dışişlerinin etkin bir şekilde yönetilmesinin ve diplomasinin bir araç olarak kullanılmasının, ülkenin geleceğinde oynayacağı hayatî öneminin kavranılamamış olmasıdır. XIX. yüzyılda Osmanlı hariciye teşkilatının gelişiminde, zorlayıcı ve kaçınılamaz dış etkiler gerçek belirleyici rol oynamıştır. Dış zorlamaların itici gücü olmasa, Osmanlı’da ne hariciye teşkilatının bu derece çabuk ve sistemli olarak şekillenmesi, ne de diğer bakanlıkların oluşması ve idarî sistemin modernleşmesi mümkün olmayacaktı. Aslında Osmanlı modernleşmesinin tümü için de bu genelleme yapılabilir.

Osmanlılar var veya yok olmak noktasına gelene kadar içine düştükleri derin uyuşukluktan ve anlamsız üstünlük duygusundan sıyrılamadılar. Ancak bunu anladıklarında,

27 Divan-ı Hümâyun’un dış işlerle ilgili işlevi için bk. Mumcu, Divan, s. 76–82. 28 Carter V. Findley, Osmanlı Devletinde Bürokratik Reform, İstanbul 1992, s.37–38.

29 Reisülküttâbların kalem dışındaki görevleri için bk, Recep Ahıskalı, Osmanlı Devlet Teşkilatında

(18)

yani yok oluştan kurtulmak için başka çareleri kalmadığında, varlıklarını sürdürebilmek için çok şey yaptılar. Kendi medeniyetlerinde bulunan diğer milletlere göre kayda değer bir değişme isteği ve kabiliyeti taşıdıklarını gösterebildiler.

2.Osmanlı Diplomasi Uygulaması Tek taraflı olarak nitelendirdiğimiz klasik Osmanlı diplomasi uygulamasının karakteristik özelliklerini, diğer ülkelere elçi gönderme ve onlardan elçi kabul etme yöntemlerinde tespit etmek mümkündür. Bu ikisi birlikte, Osmanlının diğer devletlerle ilişkiye girme biçimini göstermektedir.

Osmanlı Devleti, Orhan Bey zamanından beri Avrupa ve Doğu ülkelerine; cülusun bildirilmesi, diğer bir devlet hükümdarının vefatı veya tahta geçmesi, anlaşmaların tasdiki, ihtilaflı meselelerin çözülmesi, barış şartlarının görüşülmesi gibi çeşitli nedenlerle elçiler gönderiyordu. Bu dönem elçileri sadece verilen görevleri yerine getirirler ve hemen geri dönerlerdi. XV. yüzyıldan itibaren Osmanlı elçilerine; büyükelçi, ortaelçi gibi unvanlar ve

defterdarlık, nişancılık gibi çeşitli payeler verilmiştir. İkinci derecede hizmetler için ise çavuş

veya nameres30 adında görevliler kullanılmıştır31

Osmanlı klasik diplomasi uygulamasının kendine has özellikleri, elçilerin kabul ediliş şeklinde daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Osmanlı Devleti, 1454 yılında beri Avrupa daimî elçiliklerinin İstanbul’da açılmasına müsaade etmiştir. Venedik’ten sonra diğer Avrupa devletleri de hızla daimî elçilikler açmışlardır32.

Avrupa elçilerinin tabi tutuldukları davranış şekilleri, genel olarak dönemin Avrupa uygulamasına yakındı. İstanbul'a gönderilen Avrupalı elçiler geldikleri gün ya da bir gün sonra Babıâli’ye başkâtibini yollayarak gelişlerini resmen bildiriyorlardı. Öncelikle reisülküttâb ve daha sonra sadrazam tarafından kabul edilirlerdi. Bir gün sonra, gelen elçiye genellikle Divan-ı Hümâyun tercümanı vasıtasıyla sadrazam tarafından çeşitli hediyeler gönderilerek “hoş geldin” merasimi yapılırdı. Bu merasimler, elçinin büyükelçi veya ortaelçi oluşlarına göre farklılık göstermekteydi. Elçi ile resmî görüşmeyi önce sadrazam sonra

30 Mektup ulaştıran özel görevli kişi.

31 Osmanlı elçilerinin gönderilme nedenleri için bk; Unat, Osmanlı Sefirleri, s.17–19; Osmanlı’da geçici elçi

gönderilmesi hakkında genel bilgi için bk. İpşirli, “Elçi”, s.8–12; Ali İbrahim Savaş,“Osmanlı Diplomasisinin Yapısal ve Siyasal Dönemleri Hakkında Bir İnceleme”, Askeri Tarih Bülteni, Genel Kurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay, S.4, Ankara 1996, s.1–13; İlhan Yerlikaya, “Osmanlı Hariciye Nezaretinin Kuruluşu”, Türkler XIII, (ed. Kemal Çiçek) Ankara 2002, s.679.

32 Polonya 1475, Rusya 1497, Fransa 1525, Avusturya 1528, İngiltere 1583, Hollanda 1612, İsveç 1737, Napoli

1740, Danimarka 1756, Prusya 1761, İspanya 1787 yılında İstanbul’a daimî elçilikler açmışlardır. İpşirli, “Elçi”, s.8; Yalçınkaya, “Bir Avrupa Diplomasi”, s.663.

(19)

padişah yapardı. Elçi burada itimatnâmesini teslim ederdi. Elçiler, ülkelerine dönecekleri zaman padişahın huzuruna kabul edilirlerdi. Daimî olmayan geçici yabancı elçiler küçük elçi iseler bazen padişahın huzuruna kabul olunmazlardı. Padişahın cevapnamesi Divan-ı Hümâyun’da sadrazam tarafından elçiye verilirdi. Elçi gideceğinde veda ziyareti yapardı. Bu ziyarette vedanın yanı sıra hükümdarına götüreceği cevap olarak yazılmış nameyi de alırdı. Ülkesine dönecek elçinin padişahın iznini alması gerekiyordu. Padişah izin verdiğinde huzura bazen resmî ve bazen gayr-ı resmî olarak kabul edilirler ve devletine götürmek üzere nâme-i hümâyûnu alırlardı. Sadrazam bazı elçilere dostluğu kuvvetlendirmek için ziyafetler vererek eğlenceler düzenlerdi. Müslüman devletlerin elçilerine, sadrazam ve vezirlerce ziyafet verilmesi adettendi33.

Ancak İstanbul’daki Avrupa elçilerine uluslararası standartlar dışında getirilmiş bazı sınırlamalar vardı ki, bunlar tek taraflı diplomasiden de öte Osmanlı’ya özgü davranış şekilleriydi. İstanbul’a gelen elçiler İslamî eman anlayışı çerçevesinde misafir olarak kabul ediliyordu. Bunların güvenliği ve tüm masrafları Osmanlı tarafından karşılanıyordu. Avrupa’da benzeri olmayan bu uygulamaya tayinat deniyordu. Elçilere tayinat verilmeye başlanması 1538 yılında hediyeler getiren Floransa elçisinin, padişahın İstanbul'dan hemen ayrılmamasını istemesi ve kaldığı sürece yiyecek masrafının hazineden verilmesiyle başlamıştır. Bu tarihten sonra tayinat usulü yaygınlık kazanmış ve bu elçiler gelişlerinden dönüşlerine kadar misafir kabul edilerek Osmanlı topraklarına girişlerinden itibaren bir

mihmandar atanarak bütün masrafları karşılanır olmuştur.

Daimî elçilere Osmanlı toprağına ayak bastığından itibaren İstanbul'a gelinceye kadar yol masraflarının verilmesi, Osmanlı’da kanun olarak kabul ediliyordu. Komşu bir devletle yapılan savaştan sonraki barışın ardından, fevkalâde elçilerle her iki devletin birbirlerine hediyeler göndermesi adettendi. Ancak elçiden önce maslahatgüzarın gitmesi kanundu. Elçiler sınırda mübadele olurlar, mihmandarca karşılanırlardı. Elçiler ülkelerine dönünceye kadar masrafları bulundukları devlete aitti. Daimî elçilere dönüşlerinde de yol harçlıkları ve masrafları verilirdi. Komşu devlet elçileri gelişlerinin üç dört ay sonrasına kadar tahsisat alıyorlardı34. Tayinat uygulamasının gerçek nedeni ise, elçileri misafir statüsünde tutup bütün masraflarını karşılayarak onlar üzerinde kesin bir söz sahibi olmak istenilmesiydi. Böylece hareketleri sıkı bir şekilde kontrol edilebiliyor ve elçinin bağlı olduğu devletle bir savaş çıktığında elçi ve memurları, o ülkedeki Osmanlı tüccarlarının korunması gerekçesiyle

33 İbrahim Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti'nin Merkez ve Bahriye Teşkilâtı, Ankara 1988, s.279–312. 34 Osmanlı devleti, Avrupa devletlerin nezdine daimî elçi gönderdikten sonra daimî elçilerin gelip gitme

masraflarını kaldırdı ve 1794’den itibaren yalnız komşu devletlerin sefirlerine tayinat ödendi. Uzunçarşılı, Bahriye Teşkilâtı, s.276–311; Ayrıca bk. Unat, Osmanlı Sefirleri, s.35–37; İpşirli, “Elçi”, s.9.

(20)

gözaltına alınabiliyordu. Gözaltında tutuldukları yer, kendi elçilik binasında olduğu gibi Yedikule'de de olabiliyordu. Elçilerin gözaltında tutulmaları uygulamasına misafiret denilir ve burada da masrafları karşılanmaya devam edilirdi35.

Dönemin genel diplomasi uygulamasında olmayıp Osmanlı’ya özgü diğer bir uygulama da; padişah huzuruna çıkarıldıklarında elçilere zorla yer öptürülmesiydi36. Bazen bu zorakî uygulamanın şiddet derecesine vardığı da olurdu. Mesela, 1668’de İstanbul’a gelen Rus elçisi, padişahın huzurunda fazla eğilmeyi kabul etmemiş ve getirdiği mektubu padişaha kendisi vermek istemişti. Bunun üzerine görevliler elçinin ensesinden tutarak başını sert bir şekilde yere çarptılar. IV. Mehmed’in elçinin tavırlarına kızması ve kovulmasını emretmesi üzerine, Sadaret Kaymakamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa; elçi, tercüman ve başkâtibini tokatlayarak huzurdan kovmuştu37.

Bu tip uygulamalar, klasik Osmanlı diplomasinin kendine has genel karakterini oluşturuyordu. Bütün bu davranış şekilleri Osmanlı diplomasisine, Avrupa’ya daimî elçi gönderilmemesinden daha çok tek taraflılık niteliği kazandırıyordu.

Klasik Osmanlı diplomasisinden bahsederken dış ilişkilerin yönetiminde gittikçe daha fazla söz sahibi olan Reisülküttâblara da değinmek gerekmektedir. Reisülküttâblık, XV. yüzyılda nişancının görev yükünü artması sonucu ortaya çıkarılmış bir makamdır. Reis Efendi, devletin yazı işlerini yürüten kalemlerin başıydı. Bunlar; atamaların yapılması ve tımar tahsisi, dilekçe ve şikâyetlere cevap verilmesi, devletin malî olmayan konularında kanunların kaydedilmesi gibi kâtiplik hizmetlerini içeriyordu. XVIII. yüzyıla gelindiğinde reisülküttâbın emrine üç yeni daire daha bağlandı. Reisülküttâb geleneksel olarak yabancı hükümdarlarla yazışma, anlaşma ve yabancı güçlere verilen imtiyazların kayda geçirilmesi gibi işlevleri olan bir dairenin de başı olarak, gelişen imparatorluğun gittikçe artan diplomasi faaliyetleriyle daha çok ilgilenmeye başladı38. İstanbul’daki elçiler önemli siyasî konularda reisülküttâbla görüşüyorlardı. Daha az önemli ya da rutin işlerde ise hükümetle elçiler

35 Bir elçinin bu şekilde gözaltına alınması uygulaması en son 1786 senesinde kadar devam etmiştir. 1806

yılında Fransız elçisinin bu uygulamaya son verilmesi yönündeki girişimleri sonucu, uygulama kaldırılmıştır. Uzunçarşılı Bahriye Teşkilâtı, s.313.

36 Uzunçarşılı, Bahriye Teşkilâtı, s.298.

37 Mustafa Nuri Paşa, Netayic Ül-Vukuat I-II, (Sad. Neşet Çağatay), Ankara 1992, s.279.

38 Findley, Reform, s.46–49; Reisülküttâbların diplomatik işlerdeki öneminin artması, özellikle Karlofça

Anlaşması'nın imzalanmasında büyük bir başarı gösteren ve murahhas olarak bulunan Reisülküttab Rami Mehmed Efendi ile birlikte olmuştur. Bu tarihten sonra reisülküttâblar yine divan kalemi yöneticiliğini sürdürmekle birlikte elçilerle görüşme gibi diplomatik işlerle daha fazla ilgilenmeye başladılar. XVIII. yy.dan itibaren Divan-ı Hümâyun’un bütün kalemlerinin yöneticisi halini almıştı. Bu tarihten itibaren reisülküttâb her gün sadrazama arz edilecek telhis ve takrirleri hazırlamaya başlamıştır. Böylece devletin bütün gizli işlerine vâkıf hale gelmiştir. Reisülküttâblık makamı siyasî işlerle de ilgilenmeye başlayınca devlet görevleri arasında en önemli mevkilerden birisi haline gelmiştir. Uzunçarşılı, Bahriye Teşkilâtı, s.242–245.

(21)

arasındaki bağlantıyı tercümanlar sağlardı. Elçi bizzat sadrazamla görüşmek istediğinde, bu isteğini tercümanı aracılığıyla bildirir, elçiye uygun bir yerde randevu verilirdi 39.

Osmanlı’da diplomasinin yürütülmesinde önemli rolü olan diğer bir grup da Divan-ı Hümâyun tercümanlarıydı. Bunlar padişahın mektuplarını yabancı dile, yabancı dildekileri Osmanlıcaya çevirmek, İstanbul'daki elçilerle divan arasında aracılık etmek, İstanbul'da yabancı görevlilerle yapılan görüşmelerde hazır bulunmak, yabancı ülkelere gitmek ve burada sultanının yazılı ve sözlü mesajlarını iletmek gibi görevleri yerine getiriyorlardı40. Divan-ı Hümâyun tercümanlarının dış politika işlerinde çok önemli bir fonksiyonu vardı. Reisülküttâbların “cerbezeli, mantığı kuvvetli ve cedalet sahibi olmalarına" dikkat edilmesine rağmen Avrupa ve siyasetini bilmelerine önem verilmezdi. Bu nedenle Divan-ı Hümâyun tercümanı çoğu zaman Reis Efendi'nin siyasî düşüncesine yön verme imkanı bulurdu41.

Bu çerçevede, klasik dönem Osmanlı Devleti’nin istihbarat kaynaklarından bahsetmek de yerinde olacaktır. Avrupa’da, 1793 yılına kadar daimî elçilik bulundurulmadığı için, bu konuda geleneksel araçlara başvurulmuştur. Bu tarihten sonraki dönemde de daimî elçilik sisteminin sağlıklı bir şekilde işletilememesi nedeniyle eski yöntemlerin kullanılmasına devam edilmiştir. Bu iş için Eflak, Boğdan Voyvodaları42, Dubrovnik Cumhuriyeti, Erdel

Krallığı, Kırım Hanları ve diğer sınır bölgesi yöneticileri, casuslar, Osmanlı hizmetine girmiş mühtediler, Avrupa’ya ticaret maksadıyla gidip gelen kişiler43, XVIII. yüzyıl ile birlikte konsolosluklar, Divan-ı Hümâyun tercümanları44, İstanbul’daki Avrupa elçilikleri45 ve elçilik tercümanları46 kullanılıyordu47. Avrupa elçileri sadece havadis kâğıtları sunmuyorlardı. Bu

39 Uzunçarşılı, Bahriye Teşkilâtı, s.307

40 Gilles Veinstein,"Osmanlı Yönetimi ve Tercümanlar Sorunu", Osmanlı VI, (ed. Güler Eren), Yeni Türkiye

yay, Ankara 1999, s.256.

41 Karal, Hat, s.183–185.

42 BOA, HH, nr.40961.A, 13 L 1228 (9 Ekim 1813), Boğdan voyvodası bu yazısında, şimdiye kadar Avrupa

havadislerini gönderdiğini, Avrupa’dan gelecek haberlerin, içinde bulunan durumda ne kadar önemli olduğunu bildiğini, bu nedenle paradan kaçınmadan Avrupa şehirlerine özel adamlar gönderdiğini belirtiyor.

43 BOA, HH. nr.40938.J, 1228 (1813), “ diğer casuslarımız vasıtasıyla Nemçe tarafından celb olunan havadis”. 44 Sürekli elçiler olmadığı için Osmanlı Avrupa olaylarını genelde iki kaynaktan öğreniyordu. Bu iki kaynağın

ortak özelliği ise ikisinde de Rumların bulunmasıdır. Eflak ve Boğdan Voyvodaları ve Divan-ı Hümûyun tercümanları Rumlardan oluşmaktaydı. Karal, Osmanlı Tarihi V, s.9–10.

45 H.1204 yılında İstanbul’daki Avrupa elçilerinin, Avrupa’dan aldıkları haberlerle ilgili tercümanları vasıtasıyla

gönderdikleri on iki havadis kâğıdının padişaha sunulması buna güzel bir örnektir. Üzerindeki hat-ı hümâyûn “Kaimakam Paşa, yine celb-i havadis oluna faideden hali değildir.” şeklindedir. BOA, HH, nr. 8478, 1204 (1788–1789).

46 Bu tercümanlar XVIII. yüzyılın ikinci yarısından ve özellikle Küçük Kaynarca Anlaşması'ndan sonra,

Osmanlı Devleti'nin zaaf ve sıkıntılarından yararlanarak, Babıâli'ye geldiklerinde Avrupa politikası hakkındaki gelişmeleri kendi devletlerinin çıkarlarına uygun şekilde anlatmaya başladılar. Tercümanlardan hangisi üstün çıkarsa onun dediği şekilde hareket edilirdi. Tercümanlar casusluk görevi de yapıyorlardı. Osmanlı Devleti'ne ait, çeşitli yöntemlerle öğrendikleri bilgileri, devletlerine bildiriyorlardı. Ayrıca tercümanlar, zamanla elçiliklerce bir suiistimal vasıtası olarak da kullanılmaya

(22)

konuda ilginç bir örnek İstanbul’daki Avusturya elçisinin oğlunun Petersburg’a gitmesi üzerine yaşanmıştı. Bu kişi Babıâli’ye çağrıldı ve kendisine değerli bir kutu hediye verilerek, Rusya’ya gittiğinde Osmanlı’nın toprak bütünlüğü sağlanmadıkça barış yapmayacağını görüştüğü kişilere bildirmesi ve orada elde edebildiği haberleri babası vasıtasıyla İstanbul’a göndermesi istenmişti48.

C. KARŞILIKLI DİPLOMASİYE GEÇİŞ DENEMESİ 1. Osmanlı Dış Politika Anlayışındaki Değişimler

XVIII. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı Devleti'nin uluslararası ilişkilerde benimsediği prensip, siyasî ihtilaf ve savaşlarda kendi gücüne dayanmak ve kendi kendine yeterli olmak şeklindeydi. Bu prensip nedeniyle, Avrupa devletleriyle uzun süre herhangi bir ittifak anlaşması yapılmamıştı49. Zaman içinde uğranılan yenilgiler ardından güçsüzlüğün farkına varılması bu anlayışın değişmesini zorunlu kılmıştır.

Osmanlı Devleti, Zitvatoruk Anlaşması’na (1606) kadar başka devletlerle yaptığı anlaşma şartlarını karşı tarafa kendisi dikte ettirmişti. Bu durum, ilk defa bu anlaşmayla değişti ve anlaşmanın şartları sınırda müzakere edilerek oluşturuldu. Osmanlı padişahı, burada Avusturya hükümdarını imparator olarak tanıdı ve onu kendisine eşit tutmayı ve bu şekilde muamele etmeyi kabul etmiş oldu. Bu ilk tavizden sonra 1683'teki başarısızlık yani Viyana Bozgunu artık yeni bir dönemin başladığını haber veriyordu. Karlofça Anlaşması (1699) “bir devrin bittiğini ve bir diğerinin başladığını” gösteriyordu. Osmanlı ilk kez açık bir şekilde bir

başlanmıştı. 1730 yılında Fransa’nın 52, İngiltere’nin 50 tercümanı vardı. Başlangıçta yerli Hıristiyanlar tercüman olarak görevlendirilmezken, daha sonra Avrupa elçileri tarafından beratlı tercüman olarak kullanılmaya başlandılar. Bu tercümanlar iki hizmetçileri ile birlikte vergi vermiyorlardı. Beratlar, elçiliklerce yerli Hıristiyanlara para karşılığında satılıyordu. Uzunçarşılı, Bahriye Teşkilâtı, s.314–316; Bu konuda ayrıca bk. Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul 2002, s. 152; Hıristiyan tebaanın Avrupa elçilikleri tarafından kullanılması konusunda III. Selim zamanında çeşitli düzenleme girişimleri olmuştur. Osmanlı tebaasının konsolosluk ve konsolos vekilliği yapamayacağı, sadece tercümanlık yapabileceği konusunda elçiliklere yapılan duyurular için bk. BOA, HH, nr.54843, 1203 (1788–1789). Avrupa elçileri ve konsolosları yanında çalışan tercümanların durumları H.1201, 1207 ve 1214 senelerinde nizama sokulmuştu. H.1220 senesinde bu kurallara uymaları ve tercümanlarını bir nizama sokmaları, aksi halde bunların tercümanlıklarının tanınmayacağı konusunda elçiliklere yeni bir uyarı yapılmıştı. BOA, HH, nr.52652.I, 26 L 1220 (17 Ocak 1806); Tercümanların işlerinin belli bir nizama bağlanmış olmasına rağmen, Avrupa elçiliklerinde çalışan bu görevlilerin resmî işlere müdahale gibi uygunsuz davranışlarını şikâyet etmeleri için Londra Maslahatgüzarı Sıdkı Efendi ve Berlin Maslahatgüzarı Yanko Agriopulo’ya birer talimat gönderilmiş olması bu konudaki uyarıların pek de işe yaramadığını göstermektedir. BOA, HH, nr.52652.C, 13 S 1221 (2 Mayıs 1806).

47 Ercüment Kuran, Avrupa’da Osmanlı İkamet Elçiliklerinin Kuruluşu ve İlk Elçilerin Siyasî faaliyetleri 1793–

1821, Ankara 1988, s.9–10; Ayrıca bk. İpşirli, “Elçi”, s. 9.

48 BOA, HH, nr.49509, 1226 (1811–1812). 49 Karal, Hat, s.155.

(23)

savaşta yenilmiş olarak anlaşma imzalamıştı. Pasorofça Anlaşması ile (1718) yitirilen toprakların ardından Küçük Kaynarca Anlaşması (1774) sonrasında Müslümanların oturduğu bir toprak parçası olan Kırım da kaybedildi50. Avrupa diplomasi tarihinin en ünlü ve en önemli anlaşmalarından biri olan Küçük Kaynarca Anlaşması Osmanlılar için gerçekten “aşağılayıcı ve korkunçtu”51. Avrupa devletlerine karşı uğranılan yenilgilerden sonra kaybedilen güç ve otorite sonucu içte de problemler gittikçe artmıştı. Merkezden uzak bölgeler hızla yarı bağımsız duruma geliyor, Anadolu'da derebeyleri, Rumeli'de ayanlar giderek itaatsizlik göstermeye başlıyordu. Ekonomik durum ise kaçınılmaz olarak gün geçtikçe daha da kötüleşiyordu.

1787'de başlayan savaşta ise, Avusturya ve Rusya Osmanlı topraklarını paylaşmak için anlamışlardı52. İngiltere’nin yoğun çabaları ve Fransız İhtilali’nin53 uluslararası politika üzerindeki etkileri sonucu Ziştovi (1791) ve Yaş Anlaşmaları (1792) ile bu tehlikeden zor da olsa çıkılabilmişti54. Ancak Osmanlı’nın kendi devlet felsefesiyle şekillenen dış politika anlayışı artık yürütülemez hale gelmişti. Bu süreç içerisinde savaşların ardından artık sık sık İngiltere, Fransa ve Hollanda gibi devletlerin arabuluculukları devreye girmeye başlamıştı. Böylece yüzyıllardır fetih bölgesi olan Avrupa topraklarında yaşayan egemen devletler, şimdi bazen düşman bazen de arabulucu ve yardımcı olarak kendilerini gösteriyorlardı. Bir yıl en yakın ve dost görülen bir devlet, mesela Fransa, ertesi yıl en önemli düşman haline gelebiliyordu. Aynı anda en büyük düşman olarak görülen bir devlet, mesela Rusya, kurtarıcı rolüne soyunabiliyordu. Bu şartlar içinde artık klasik Osmanlı dış politika anlayışının sürdürülmeyeceği kesindi. Fakat yeni politikanın nasıl olacağını belirleme inisiyatifi de Osmanlı’nın elinden çıkmıştı. Oyunu kurallarını belirleyen artık Avrupa devletleriydi. Yüzyıllardır süregelen üstünlük duygusu yerini şaşkınlıkla karışık bir korkuya bırakıyordu.

III. Selim tahta geçtiğinde (1789) Rusya ve Avusturya ile savaş devam ediyordu. Yeni padişah ya barış yapacak ya da mücadeleye devam edecekti. Tahta geçtiği sırada, önünde ya savaşı bitirip uzun süredir tasarladığı reformlara girişmek ya da mücadeleye devam etmek şeklinde iki seçenek vardı. Ancak o ikincisini tercih etmiştir. Bunu o gün yazdığı beyaz üzerine hat-ı hümâyundan tespit etmek mümkündür. Burada “Moskov ve Nemçe keferelerine

50 Bernald Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, (çev. Metin Kıratlı), Ankara 2004, s.36–37. 51 Matthew Smith Anderson, Doğu Sorunu, (çev. İdil Eser), İstanbul 2001, s.11–12.

52 Rusya ve Avusturya’nın Osmanlı topraklarını aralarında paylaşma esasına dayanan Grek projesi için bk. Fahir

Armaoğlu, 19. Yüzyıl Siyasî Tarihi (1789–1914), Ankara 1999, s.17–18.

53 Fransız İhtilali

54 İngiltere dışişleri Bakanı William Pitt’in çalışmalarıyla, 27 Temmuz 1790 Reichenbach Anlaşması ile

Avusturya Osmanlı topraklarındaki fetihlerinden ve Rusya ile olan ittifakından vazgeçmek zorunda kaldı. Bundan sonra yalnız kalan Rusya, İngiltere’nin müdahaleleri sonucu 1792 yılında Yaş Anlaşması’nı imzalamaya mecbur bırakılmıştır. Potyemkin, Uluslararası s.402–403.

(24)

ilâ-yı kelimetullah için ve ahz-ı intikam olunmadıkça” mücadeleyi bırakmayacağını ilan ediyor ve bütün ulema, vüzera, devlet ricali, ocaklı ve zabitanı din ve devlet için çalışmaya çağırıyordu. Sadakatle çalışanlara dua ediyor ve hıyanet edenlere Allah’ın kahrını diliyordu. Savaşa devam için karada ve denizde her türlü askerî tertibatın ve “İslâmbol”da zahire gibi ihtiyaçların temini için bütün tedbirlerin alınmasını istiyordu. “Cenab-ı Hak herhalde cümleyi mazhar-ı tevfik eyleye, âmin” şeklindeki son cümlesi ise içinde bulunduğu psikolojiyi ortaya koyar nitelikteydi55.

Görüldüğü gibi padişahın o sırada aklında tek bir düşünce vardı, o da düşmanlarıyla mücadele etmekti. Ancak tek başına mücadele etmesi olanaksızdı, yardıma ihtiyacı vardı56. İlk aklına gelen 1788'den beri Rusya ile savaşmakta olan İsveç oldu. İsveç'le (11 Temmuz 1789) karşılıklı esaslara dayanmayan bir anlaşma yapıldı. Temel düşünce Rusya'ya karşı birlikte hareket etmek ve sonunda iki devletin Rusya'ya kaptırdığı toprakları geri almaktı. Ancak İsveç, Rusya ile Varla Anlaşması’nı (Şubat 1790) yaparak savaştan çekildi. İsveç'in çekilişi Avusturya'nın Almanya politikasına karşı çıkan Prusya ile bir ittifak anlaşmasını gündeme getirdi. İsveç ile yapılan anlaşma karşılıklı esaslara dayanmıyordu, Prusya ise karşılıklı esaslara dayanan bir anlaşma yapmak istiyordu. Osmanlı Devleti’nde böyle bir anlaşmanın örneği yoktu ve Hıristiyan bir devletle böyle bir ittifakın yapılmasına itiraz edenler oldu. Ancak sonuçta 1790’da beş maddelik bir anlaşma imzalandı. Prusya ilkbahar'da bütün kuvvetleriyle savaşa girmeyi vaat ederken Osmanlı Devleti toprak anlaşmazlıklarında Rusya ve Avusturya'ya karşı müttefikini savunmayı ve Akdeniz'de bir takım ticari ayrıcalıklar vermeyi vaat ediyordu. Ancak Prusya'nın, Kont Hertzberg'in, temelde Osmanlı Devleti'nin Rusya ve Avusturya'ya toprak vermesine dayanan planını uygulamaya çalışması bu ittifak anlaşmasından beklenen faydanın sağlanmasına engel oldu57. Bu yıllarda Lehistan ile de bir ittifak anlaşması için görüşmeler yürütülmüş, fakat bir sonuç alınamamıştır58.

İsveç ve Prusya ile yapılan ittifak anlaşmaları uygulamaya konulamadı. Ancak bunlarla birlikte Osmanlı dış politikasında önemli bir değişim yaşanmış oldu. Bu hem dış politikada esaslı bir farklılaşmayı hem de Batılılaşmaya yönelik önemli bir adımı temsil ediyordu. Özellikle Prusya ile yapılan tedaufi59 anlaşma Osmanlı siyaset ve diplomasisi

tarihinde bir dönüm noktasını teşkil etmektedir. Bu ittifakla Avrupa devletlerinin kendi aralarında uygulamakta oldukları ve Osmanlı'nın asla yanaşmadığı karşılıklı taahhütlere

55 BOA, HH, nr.42739.G, 1203 (1789). (bkz. Ek.I). 56 Karal, Hat, s.155–157.

57 Karal, Osmanlı Tarihi V, s.17–19.

58 BOA, HH, nr.7347, 28 Z 1205 (28 ağustos 1791). 59 Savunmaya dayalı ittifak anlaşması.

(25)

dayalı ittifaklar yapma prensibi kabul edilmiş oldu. Böylece Osmanlı Devleti’nin dış siyasetini Avrupa dengelerine göre ayarlanmasına ilk olarak III. Selim döneminde başlanmıştı.

Avusturya ve Rusya ile yapılan barış anlaşmalarından sonraki dönemde III. Selim yapmayı tasarladığı ıslahatlar için uygun bir ortam bulabildi. Islahat hareketleri sürerken yukarıda değinilen adımın bir gereği olarak artık Osmanlı dış politikası günü birlik bir politika anlayışıyla yürütülmekten çıkıyordu. Artık bizzat padişah, Avrupa'da yaşanan gelişmelerle yakından ilgilenmeye başlamıştı. Özellikle Fransa ile tedafüî bir ittifak anlaşması yapılmak isteniyordu. Ancak Fransa'nın Mısır'ı işgal etmesiyle (1798) Osmanlı dış politikasında hızlı değişim daha da belirgin hale geldi. Padişahın Avrupa'nın denge politikasına dayanmaktan başka bir çıkar yolu kalmamıştı60.

Mısır’ın işgaliyle birlikte Fransa'ya karşı savaş ilan eden Osmanlı Devleti bu savaşı yalnız başına kazanamayacağını biliyordu. İngiltere ve Rusya'yı kendisine bu konuda yardımcı olabilecek devletler olarak görüyordu. İlk anlaşma eskinin ezeli düşmanı ve şimdinin yeni müttefiki Rusya ile yapıldı. Osmanlı-Rus ittifakıyla (23 Kasım 1798) iki devlet birbirinin düşmanını düşman, dostunu dost kabul ediyordu. Anlaşma sekiz yıl için geçerliydi. Rus donanması savaş devam ettiği müddetçe Boğazlardan geçebilecekti. Bu ittifak, Osmanlı tarihi bakımdan bir dönüm noktasını ifade eder. Bu anlaşmaya kadar Osmanlı uluslararası ilişkilerde yalnızlık politikasını uygulamış ve başka bir devletle gerçek bir ittifakta bulunmamıştı. İsveç ve Prusya ile birer anlaşma yapılmış, fakat bunlar yürürlüğe girmemişti. Bu bakımdan Osmanlı-Rus ittifakı, Osmanlı'nın Avrupa siyaset prensiplerini benimsemesinde bir ilk olma özelliği taşır. Böylece savaşlarda ve siyasette sürekli başarısız olan Osmanlı Devleti, Hıristiyan devletlerle ittifaklar yapma dönemine girmiş oluyordu. Ancak bir ittifak anlaşmasının yapılmış olması iki devletin birbirlerine olan bakış açılarını değiştirmemişti. Sadece ortak menfaatlerin meydana getirdiği bir yakınlaşma söz konusuydu. İki devlet de bir takım faydalar elde etmişti. Mesela Rusya bu sayede Rus donanması ilk defa Boğazlardan geçirmişti. Netice olarak bu olay, bundan sonra sürdürülecek denge politikasının başlangıcı olmuştur. Rusya'dan sonra İngiltere (5 Ocak 1799) ve İki-Sicilya Krallığı (21 Ocak 1799) ile birer ittifak anlaşması yapılmıştır61.

Mısır’da Fransızlar yenilgiye uğratıldıktan sonra, Fransa; Rusya (8 Ekim 1801) ve İngiltere (23 Mayıs 1802) ile (Amiens) barış anlaşmaları imzaladı. Amiens'ten sonra Rusya ile Osmanlı ittifakının hükümleri de sona ermiş oldu. Ancak Fransa tehdidi sürüyordu. İngiltere

60 Karal, Hat, s.155–162.

(26)

ve Rusya, Fransa’ya karşı bir ittifak anlaşması (11 Nisan 1805) imzalandı. Bundan sonra da Osmanlı ile Rusya yeni bir ittifak (23 Eylül 1805) yaptı. Ancak Fransa'nın 1805’in sonunda Rusya'ya karşı Ulm ve Austerlitz'de kazandığı başarılardan sonra Osmanlı'nın yanlış tarafı seçmiş olduğu anlaşıldı. Osmanlı, Rusya ile yapılan ittifak anlaşmasını onaylamayı reddetti62. Fransa ise Mayıs 1806'da Sebastiyani'yi İstanbul'a büyükelçi olarak gönderdi ve onun aracılığıyla Boğazların Rus savaş gemilerine kapatılmasını sağlamaya çalıştı. Sonunda boğazlar Rusya gemilerine kapatıldı. 1807'de boğazların Rus gemilerine açılması için İstanbul'daki İngiliz elçisi Arbuthnot'un da çabalarıyla İngiliz filosu Çanakkale önlerine geldi. İngiltere Rusya ile savaşa son verilmesini ve Sebastiyani'nin İstanbul'dan kovulmasını istiyordu. Ancak İngilizler başarılı olamadı. Daha sonra Mısır'ı bir Fransız sömürgesi olmaktan kurtarmak için İskenderiye'yi kuşattılar ama amaçlarına ulaşamadılar. Ağustos 1807'de İngiltere Osmanlı ile anlaşma çabalarına girdi ancak artık güvenliğe giden yolun Fransa'dan geçtiğini düşünen Babıâli anlaşmaya yanaşmadı. Bu sırada Rusya’ya karşı Fransa ile bir ittifak anlaşması yapabilmek amacıyla Defteremini Mehmed Vahid Efendi Napolyon ve yanındaki devlet adamları ile görüşmesi için Varşova’ya gönderilmişti. Fakat bir sonuç alınamadı. Napolyon’un Rusya ve Osmanlı için çok daha başka planları vardı63.

Fransa ve Rusya arasındaki Tiltist Görüşmesi (7 Temmuz 1807) sonunda Avrupa'daki siyaset tümüyle değişti. Bu görüşme sonunda, Rusya ile Osmanlı arasında bir barış yapılması öngörüldü. Osmanlı'nın uzlaşmaya yanaşmaması halinde Rusya ve Fransa, Osmanlı'nın Avrupa'daki tüm topraklarını paylaşacaklardı. Rusya ise Osmanlı topraklarının tümümün bölüşülmesini istiyordu. Ancak, bir süre sonra Fransa'nın İngiltere ile barış yapması sonucu, bu anlaşma işlerlik kazanamadı64. Şubat 1808'de Rusya Fransa’ya, İstanbul ve Anadolu üzerinden Hindistan'a yürünmesini önerdi. Napolyon, İstanbul ve Boğazların kontrolünün Rusların eline geçmesini kesinlikle istemiyordu. Erfurt Görüşmeleri’nde (Ekim 1808) Fransa ve Rusya arasındaki uçurum tamamen açılmıştı. Fransa, Osmanlı-Rus savaşına ancak Avusturya ya da başka bir devletin Osmanlı'yı desteklemesi halinde girmeyi kabul ediyordu. Bir süre sonra Osmanlı'nın paylaşılması fikri artık tamamen terkedilmişti65. Hatta 11 Ocak 1808’de Napolyon, yeni Osmanlı padişahına gönderdiği yazısında “davamız müşterek

62 Rusya ile 1805 tarihinde yapılan ittifak anlaşması için bk. BOA, HH, nr.46677.B. 63 Kuran, İkamet Elçilikleri, s.54; BOA, HH, nr.54103, 27 C 1222 (1 Eylül 1807).

64 Bu arada İngiltere, Osmanlı ile ilişkilerini düzeltmek için harekete geçmişti. Napolyon, Tiltist ile Osmanlıyı

korumayı amaçladığını savunmaktaydı. İstanbul’daki İngiltere elçisi, reisülküttâba verdiği İngilizce bir yazıyla, şimdiye kadar İngiltere ile Osmanlı arasında hiçbir husumetin bulunmadığını, Osmanlı’nın gerçek düşmanın Fransa olduğunu, Tiltist Anlaşması ile Napolyon’un Osmanlı’yı bölüşmek için Rusya ile anlaştığını, bir an önce İngiltere ile bir barış yapılması için görüşmelerin başlamasını gerektiğini bildirdi. BOA, HH, nr.46612.B, 9 Eylül 1808.

Referanslar

Benzer Belgeler

[r]

Bilet, bagaj ve gümrük işlemlerinin ardından saat 09.35'de THY'nin tarifeli seferi ile Graz'dan İstanbul'a hareket. Yerel saat ile 13.50'de İstanbul

Baldassari, Fritz Jaenecke, Sten Samuelson ve Pierre Vago gibi beynelmilel mimarların gerek konferanslara gerekse sergilere katılması (komşularımız inşa ediyorlar) konulu bir

heut siehst du ihn auf einer behörde er zählt seine jahre rückwärts bis zur geburt.. heut siehst du ihn

Cemiyetin teşskkülündeki maksat: büyük şehirlerde mevcut olan mesken buhranını beynelmilel mikyasta halli çarelerini taharri etmek, bu yolda muhtelif memleketlerde

Anahtar Kelimeler: İkinci Dünya Savaşı, Londra Gezisi, Belin Gezisi, Türk Gazeteciler, Hüseyin Cahid Yalçın, Ahmet Emin

30 Benzer şekilde 1665 yılında Vasvar Antlaşması nedeniyle gerçekleştirilen elçi mübadelesinde Osmanlı Elçisi Kara Mehmed Paşa için İstolni Belgrad Beylerbeyi Hacı

Babıâli, daimî elçiliklerin birinci döneminden beri Viyana’yı diğer elçiliklere gönderilecek yazılar için bir merkez olarak kullanıyordu.. Bu konuda ayrıntılı bilgi