• Sonuç bulunamadı

Eserleri bestelenen divan şairleri (XVII. ve XVIII. yüzyıllar)

N/A
N/A
Protected

Academic year: 2021

Share "Eserleri bestelenen divan şairleri (XVII. ve XVIII. yüzyıllar)"

Copied!
253
0
0

Yükleniyor.... (view fulltext now)

Tam metin

(1)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ

İSLAM TARİHİ VE SANATLARI ANABİLİM DALI

TÜRK İSLAM EDEBİYATI BİLİM DALI

ESERLERİ BESTELENEN DİVAN ŞAİRLERİ

(XVII. VE XVIII. YÜZYILLAR)

YÜKSEK LİSANS TEZİ

Danışman

Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu

Hazırlayan

Mehmet Nuri Parmaksız

(2)

İ

ÇİNDEKİLER

Bilimsel Etik Sayfası ... ...5

Tez Kabul Formu ... ... .6

Önsöz... ……..7 Özet ... ...9 Summary ... ...10 Kısaltmalar ... …….11

GİRİŞ

1.ŞİİRVEMÛSİKÎ ... 12 2.OSMANLIDEVLETİNDEDİNVEMÛSİKÎİLİŞKİSİ ... 14 2.1.İslâm’ınMûsikîyeBakışı... 15

2.2.Mûsikîyle Uğraşmış Din Adamları ... 19

2.3.Tasavvuf Mûsikîsinin Doğuşu... 23

I. BÖLÜM

ESERLERİ BESTELENEN DİVAN ŞAİRLERİ (XVII. YÜZYIL)

1.1.ATÂÎ... 25

1.1.1. Hayatı ... 25

1.1.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 25

1.2.BAHTÎ... 26

1.2.1. Hayatı ... 26

1.2.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 26

1.3.BÎÇÂRE ... 28

1.3.1. Hayatı ... 28

1.3.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 28

1.4.CEVRÎ ... 29

1.4.1. Hayatı ... 29

1.4.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 29

1.5.FASÎH... 32

1.5.1. Hayatı ... 32

1.5.2. Güfteleri Ve Güftelerinin Bestekârları ... 32

1.6.FETHÎ... 35

1.6.1. Hayatı ... 35

1.6.2. Güfteleri Ve Güftelerinin Bestekârları ... 35

1.7.GAYBÎ ... 40

1.7.1. Hayatı ... 40

1.7.2. Güfteleri Ve Güftelerinin Bestekârları ... 40

1.8.HİMMET... 42

1.8.1. Hayatı ... 42

1.8.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 42

1.9.HÜDÂYÎ ... 51

1.9.1. Hayatı ... 51

1.9.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 51

1.10.LÂMEKÂNÎ... 65

1.10.1. Hayatı ... 65

(3)

1.11.MEZÂKÎ... 66

1.11.1. Hayatı ... 66

1.11.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları...66

1.12.MISRÎ ... 67

1.12.1. Hayatı ... 67

1.12.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 67

1.13.MUHYÎ... 89

1.13.1. Hayatı ... 89

1.13.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 89

1.14.NÂİLÎ ... 91

1.14.1. Hayatı ... 91

1.14.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 91

1.15.NAKŞÎ... 95

1.15.1. Hayatı ... 95

1.15.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 95

1.16.NAZMÎ ... 96

1.16.1. Hayatı ... 96

1.16.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 96

1.17.NEF’Î... 100

1.17.1. Hayatı ... 100

1.17.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 100

1.18.NÛRÎ ... 107

1.18.1. Hayatı ... 107

1.18.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 107

1.19.OSMAN... 116

1.19.1. Hayatı ... 116

1.19.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 116

1.20.RİYÂZÎ... 117

1.20.1. Hayatı ... 117

1.20.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 117

1.21.SABRÎ ... 118

1.21.1. Hayatı ... 118

1.21.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 118

1.22.SİNANÜMMÎ... 119

1.22.1. Hayatı ... 119

1.22.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 119

1.23.TIFLÎ ... 122

1.23.1. Hayatı ... 122

1.23.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 122

1.24.VECDÎ... 123

1.24.1. Hayatı ... 123

1.24.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 123

1.25.VEYSÎ ... 124

1.25.1. Hayatı ... 124

1.25.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 124

1.26.YAHYÂ... 126

1.26.1. Hayatı ... 126

(4)

II. BÖLÜM

ESERLERİ BESTELENEN DİVAN ŞAİRLERİ (XVIII. YÜZYIL)

2.1.ABDÎ ... 129

2.1.1. Hayatı ... 129

2.1.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 129

2.2.ÂRİF ... 134

2.2.1.Hayatı ... 134

2.2.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 134

2.3.ÂSIM ... 136

2.3.1.Hayatı ... 136

2.3.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 136

2.4.AZÎZ ... 138

2.4.1.Hayatı ... 138

2.4.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 138

2.5.DÂNİŞ ... 140

2.5.1. Hayatı ... 140

2.5.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 140

2.6.ENÎS ... 141

2.6.1. Hayatı ... 141

2.6.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 141

2.7.ES’AD ... 142

2.7.1. Hayatı ... 142

2.7.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 142

2.8.FÂ’İZ... 143

2.8.1. Hayatı ... 143

2.8.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 143

2.9.FITNAT... 144

2.9.1. Hayatı ... 144

2.9.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 144

2.10.GÂLİB... 146

2.10.1. Hayatı ... 146

2.10.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 147

2.11.HAKKÎ ... 154

2.11.1. Hayatı ... 154

2.11.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 155

2.12.HÂMÎ ... 171

2.12.1. Hayatı ... 171

2.12.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 171

2.13.ITRÎ ... 172

2.13.1. Hayatı ... 172

2.13.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 172

2.14.İZZÎ... 174

2.14.1. Hayatı ... 174

2.14.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 174

2.15.İZZET ... 176

2.15.1. Hayatı ... 176

(5)

2.16.MAHVÎ... 177

2.16.1. Hayatı ... 177

2.16.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 177

2.17.MÜNÎF ... 189

2.17.1. Hayatı ... 189

2.17.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 189

2.18.NÂBÎ ... 190

2.18.1. Hayatı ... 190

2.18.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 191

2.19.NAHÎFÎ... 197

2.19.1. Hayatı ... 197

2.19.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 197

2.20.NAKŞÎ... 201

2.20.1.Hayatı ... 201

2.20.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 201

2.21.NAZÎM... 207

2.21.1. Hayatı ... 207

2.21.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 208

2.22.NEDÎM... 218

2.22.1. Hayatı ... 218

2.22.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 219

2.23.RÂGIB... 231

2.23.1. Hayatı ... 231

2.23.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 231

2.24.RÂSİH ... 232

2.24.1. Hayatı ... 232

2.24.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 232

2.25.RIZÂ... 233

2.25.1. Hayatı ... 233

2.25.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 233

2.26.SÂBİT... 236

2.26.1. Hayatı ... 236

2.26.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 236

2.27.SEZÂYÎ... 238

2.27.1. Hayatı ... 238

2.27.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 238

2.28.VEHBÎ... 244

2.28.1. Hayatı ... 244

2.28.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları... 244

Sonuç... 246

Bibliyografya... 247

(6)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

BİLİMSEL ETİK SAYFASI

Adı Soyadı Mehmet Nuri Parmaksız Numarası 074246031002

Ana Bilim / Bilim Dalı İslam Tarihi ve Sanatları/ Türk İslam Edebiyatı Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora

Ö ğ re n c in in

Tezin Adı Eserleri Bestelenen Divan Şairleri (XVII. Ve XVIII. Yüzyıllar)

Bu tezin proje safhasından sonuçlanmasına kadarki bütün süreçlerde bilimsel etiğe ve akademik kurallara özenle riayet edildiğini, tez içindeki bütün bilgilerin etik davranış ve akademik kurallar çerçevesinde elde edilerek sunulduğunu, ayrıca tez yazım kurallarına uygun olarak hazırlanan bu çalışmada başkalarının eserlerinden yararlanılması durumunda bilimsel kurallara uygun olarak atıf yapıldığını bildiririm.

Öğrencinin imzası (İmza)

(7)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

YÜKSEK LİSANS TEZİ KABUL FORMU

Adı Soyadı Mehmet Nuri Parmaksız Numarası 074246031002

Ana Bilim / Bilim Dalı İslam Tarihi ve Sanatları/ Türk İslam Edebiyatı Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu

Ö ğ re n c in in

Tezin Adı Eserleri Bestelenen Divan Şairleri (XVII. Ve XVIII. Yüzyıllar)

Yukarıda adı geçen öğrenci tarafından hazırlanan ……… başlıklı bu çalışma ……../……../…….. tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda oybirliği/oyçokluğu ile başarılı bulunarak, jürimiz tarafından yüksek lisans tezi olarak kabul edilmiştir.

Ünvanı, Adı Soyadı Danışman ve Üyeler İmza

Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu

Prof. Dr. Ahmet Yılmaz

(8)

ÖNSÖZ

Klasik Türk sanatları her yönden birbirlerine bağlı olarak gelişmişlerdir. Mesela Mimar Sinan, mimari olarak şaheser camiler yapmış, daha sonra Sinan’ın yaptığı camilerinde seçkin hattatlar duvarlara en güzel hat örneklerini nakşetmişler, camii bittikten sonra da güzel sesli hafızlar ve mûsikîşinaslar Türk mûsikîsi makamlarıyla Süleyman Çelebi’nin yazdığı Mevlid’ini okumuşlar, Itrî’nin bestelediği tekbiri, Dede’nin ilahi ve tevşîhlerini seslendirmişlerdir. Görüldüğü gibi sanatlar birbirlerini adeta tamamlamışlardır.

Klasik Türk sanatlarının temelini hiç şüphesiz mûsikî ve şiir oluşturmuştur. Türkler İslâm dinini kabul etmeden önce de kabul ettikten sonra da şiir ve mûsikîyi bir arada kullanmışlar bu nedenle şiir – mûsikî uyumunda Türk milletine ait olan bir tarz ortaya çıkmıştır.

Şiir – mûsikî birlikteliği, yüzyıllar boyunca gelişmiş ve Osmanlı Devleti kültüründe zirveye ulaşmıştır. Osmanlı Devleti’nde bilhassa XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda Türk Şiiri ve Türk mûsikîsinde mükemmel örnekler verilmiştir. Bu devirdeki kusursuz mûsikî anlayışı ile mükemmel şiirler, bestekârların yaptıkları besteler altında birleşmiştir. Vezne göre mûsikî yapma, mûsikîye göre vezin bulma usulü ortaya çıkmıştır. Bu usulden dolayı neredeyse her divan incelenmiş ve kusursuz bir beste için divanlarda kusursuz güfteler bulunmaya çalışılmıştır.

Sözlü Türk Mûsikîsi bestelerinde bir çok divan şairinin şiiri kullanılmıştır. Bunu güfte mecmuaları ve nota külliyatlarından görmekteyiz. Şiirleri bestelenmemiş olarak gözüken divan şairlerininde, şiirleri bestelendiği halde nota sistemi olmadığından ötürü unutulduğunu tahmin etmekteyiz.

“Eserleri Bestelenen Divan Şairleri (XVII. ve XVIII. Yüzyıllar)” başlıklı bu çalışmamızın amacı nota külliyatları ve güfte mecmualarında isimleri geçen Divan Şairlerini tespit edip, bu şairlerin bestelenen şiirlerini ve şiirlerinin bestekârlarını ortaya çıkarmaktır.

Bu çalışmadaki verilen güftelerde şöyle bir usul takip edilmiştir; Divan şairlerinin tespit edilen dindışı mûsikîde bestelenmiş şiirlerinin tamamı değil, bu şiirleri besteleyen bestekârlarının kullandığı beyitler veya kıt’alar yazılmıştır. Dini mûsikî ise eserlerlerdeki güftelerin tamamı bestelendiği halde bu eserleri icra eden insanlar bu güftelerin hepsini icra etmemişlerdir. Bu yüzden kafa karışıklığı olmaması ve tezin amacını değiştirebileceği düşüncesi ile, kaç beyti veya kıt’ası icrâ edildiği bilinmeyen dini mûsikî güftelerinin ilk ve son beyit veya kıt’aları yazılmıştır. Yazılan güfteler ilk mısralarının baş harflerine göre sıralanmıştır.

(9)

Çalışmamız giriş ve iki ana bölüme ayrılmıştır. Giriş bölümünde, tezimizin konusu Osmanlı Devleti dönemi olduğu için kaçınılmaz olarak İslam ve mûsikî ilişkisi, aynı konunun devamı niteliğinde mûsikîdeki meşhur müslüman din adamları ve tasavvuf mûsikîsinin doğuşuna kısaca değinilmiştir.

Birinci bölümde XVII. Yüzyılda, ikinci bölümde de XVIII. Yüzyılda yaşamış eserleri bestelenen divan şairlerinin kısa biyografileri, bestelenen şiirleri ve bu şiirleri besteleyen bestekârları ile bu şiirlerin bestelerinin Türk Mûsikîsindeki makamları yazılmıştır.

Bu tez çalışmasının konusu çok ilgilenilmiş bir konu değildir. Bir çok Osmanlıca güfte mecmuasının yeni yazıya çevrilmesine rağmen bu mecmualardaki veya bu mecmualarda olmayan yeni bestelerin dini ve dindışı güftelerinin bir başlık altında toparlanması çalışması yapılmamıştır. Umarız ki bu çalışma bundan sonra yapılabilecek çalışmalara yol gösterir ve bundan sonra yapılan çalışmalarda bu tezdeki eksiklikleri giderebilir.

Bu çalışmamım meydana getilmesinde yardımlarından ve tecrübelerini esirgemeyen danışman hocam Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu’na, tez konusunun ortaya çıkmasında fikirlerinden istifâde ettiğim Prof. Dr. Ahmet Yılmaz’a teşekkürü bir borç bilirim.

Mehmet Nuri PARMAKSIZ Konya - 2010

(10)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Adı Soyadı Mehmet Nuri Parmaksız Numarası 074246031002

Ana Bilim / Bilim Dalı İslam Tarihi ve Sanatları/ Türk İslam Edebiyatı Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu

Ö ğ re n c in in

Tezin Adı Eserleri Bestelenen Divan Şairleri (XVII. Ve XVIII. Yüzyıllar)

ÖZET

Klasik Türk Şiiri ve Klasik Türk Musikisi yüzyıllar boyunca birbirleriyle ayrılmaz sanat dalları olmuşlardır. Bunun en iyi ispatı musiki ve şiirin en güzel örneklerinin hep aynı dönemlerde verilmesiyle olmuştur. Bu dönemler hiç şüphesiz XVII. ve XVIII. Yüzyıllar olmuştur. Bu yüzyıllarda yazılan şiirler diğer dönemlerde yazılan şiirlere göre daha güçlü olduğu için bestekarlar, bu dönemde yazılan birçok şiiri bestelemiş ve halen bestelemeye devam etmektedirler. Musiki bestekarları, yapacakları besteler için şair farkı gözetmemişler, mana ve biçim yönünden uygun olan şiirleri bestelemişlerdir.

XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda yaşayan şairlerin büyük bir kısmının şiirleri bestelenmiştir. Musikimizin nota sistemine geçmesi daha sonraki yıllarda olduğu için birçok musiki eserleri unutulmuş, günümüze çok azı gelebilmiştir. Bu yüzden bazı meşhur şairlerin musikideki şiirleri günümüze gelememiştir.

XVII. ve XVIII. Yüzyıllardaki divan şiirine bestekarların çok fazla rağbet ettiği görülmüştür. Bu yüzyıllarda bestelenen şiirlerin bir çoğunu da tasavvufi şiirler oluşturmuştur. Bazı tasavvufi divan şairlerinin neredeyse divanlarındaki tüm şiirleri bestelenmiştir.

Bu çalışmada, incelenen yüzyıllardaki şairler tespit edilmiş daha sonra da bu şairlerin eski ve yeni repertuvarlardaki bestelenmiş şiirleri ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır.

(11)

T.C.

SELÇUK ÜNİVERSİTESİ Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü

Adı Soyadı Mehmet Nuri Parmaksız Numarası 074246031002

Ana Bilim / Bilim Dalı İslam Tarihi ve Sanatları/ Türk İslam Edebiyatı Programı Tezli Yüksek Lisans Doktora Tez Danışmanı Yrd. Doç. Dr. Kemal Kahramanoğlu

Ö ğ re n c in in

Tezin İngilizce Adı The divan poets whose works have been composed(17th and 18th centuries)

SUMMARY

Classical Turkish poetry and classical Turkish music have been inseparable art branches for centuries. The best examples of music and poems created in the same periods have been the most prominent proof of this. These periods without doubt have been 17th and 18th centuries. Since the poems written in these periods were stronger than those in the other periods, composers composed many of the poems of these periods and still keep composing. Music composers did not discriminate the poets of the poems they would compose, and composed the poems coherent with the meaning and form.

The poems of many poets who lived in the17th and 18th centuries have been composed. As the notation started later, most of the musical works have been forgotten and only a few of them have survived so far. So the lyrics of some famous poets have not lasted upto now.

It has been observed that composers demand divan poetry of 17th and 18th century greatly. Mystical poems constitute most of the poems composed in these centuries. Almost all of the poems in the divans of some mystic divan composers have been composed.

In this study, the poets in the mentioned centuries have been determined and then the poems in the new and previous repertoires of these poets have been tried to reveal.

(12)

KISALTMALAR

a.g.e. : Adı geçen eser

a.g.m. : Adı geçen makale

a.g.t. : Adı geçen tez

AKMY : Atatürk Kültür Merkezi Yayınları

AKMBY : Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları AÜİFD : Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi BTK : Büyük Türk Klasikleri bkz. : Bakınız c. : Cilt Haz. : Hazırlayan Hz. : Hazreti KTB : Kültür ve Turizm Bakanlığı

MEB : Milli Eğitim Bakanlığı

No. : Numara

S. : Sayı

s. : Sayfa

TMA : Türk Mûsikîsi Antolojisi

TRT : Türkiye Radyo Televizyon Kurumu

(13)

GİRİŞ

1. ŞİİR VE MÛSİKÎ

İnsanlık tarihi varolduğu günden beri insanoğlu merâmını, hissiyâtını dile getirmek ve diğer insanlarla iletişim kurmak için çesitli yollar bulmuş ve insanlığın terakkîsinde insanlar bu yolları kendi hilkatlerinin özünde mevcut olan güzelliklerin, kâbiliyetlerin ve estetiğin güzel bir biçimde ortaya çıkmasını sağlamak için kullanmış, böylece “sanat” oluşmuştur. Sanat teriminin oluşmasıyla beraber insanların kâbiliyetleriyle kullandıkları bazı iletişim yolları sanat dallarına dönüşmüş, mesela; sözler edebiyata, sesler mûsikîye, çizimler minyatüre, resime, yazı hat sanatına tebdîl olmuştur. Sanat, insanların kendilerini hem bulundukları çağda hem de ileriki çağlarda bulunan insanlara karşı anlatan en etkili iletişim yolu olmuştur.

Sanat, günümüze kadar çeşitli dallara ayrılmış ve bu sanat dalları, dinlere, geleneklere, icrâ eden sanatçıların kâbiliyetlerine göre zenginleşmiştir. Bazı sanat dallarının zenginleşmesinde ise bu sanat dallarının kendi aralarında ki münâsebetin de katkısı büyük olmuştur, buna en güzel örnek şiir ve mûsikî münâsebetidir.

Eski toplumlardan günümüz toplumlarına kadar bütün toplumlarda çeşitli enstrümanlarla söz veya şiir söyleme geleneği vardır ve bu gelenek şiir ve müzik arasındaki bağı daha da güçlendirmiştir. Eski Yunanlılar şiirlerini “lir” adlı bir enstrümanla seslendirdikleri bilinmektedir. Duygusal manaya gelen lirik kelimesinin de bu Yunan enstrümanından türediği düşünülmektedir. Şiir ve mûsikî arasındaki bağın en kuvvetli, uyumlu şekilde kullanmış olan toplumlardan biri de Türklerdir. Türk devletlerinin ilk devirlerinden itibaren kam, baksı, şaman, ozan gibi isimler alan şair, müzisyen, sihir yapan insanlar olduğu bilinmektedir. Bu insanlar şiir ve manzumları “pipa” ve “kopuz” gibi enstrümanlarla irticâlen terennüm etmişlerdir. Türklerin İslâmiyeti kabul etmesiyle birlikte aruz vezniyle beraber Farsça ve Arapça dillerinden kelimeler, tamlamalar Türk edebiyatına katılmış hatta Farsça ve Arapça dillerinde eserler neşredilmişdir. Bu devirde Arapça ve Farsça dillerinde mûsikî eserleri de yazılmış bundan dolayı mûsikîmizin Arap ve Acemlerden etkilendiği iddia edilmiştir. Bu konuda Sadeddin Nüzhet şunu yazmıştır: “Türkler mûsikî sahasında Arab ve Acemlerden müteessir olmamışlar, bilakis onlar üzerinde azamî tesir icrâ etmişlerdir. Gerek nazariyatta gerek eser ibdâında Türklerin kâbına İslam câmiâsı içinde hiçbir milletin erişemediğini iftiharla söyleyebiliriz. İslam medeniyeti tesiri altında teşekkül eden şark mûsikîsinin en ölmez, en sanatkârâne mahsullerini biz Türkler ibdâ etmiş

(14)

bulunuyoruz. Bunu inkâr edenler ya hakîkâtı tahrif etmişler, yahut da yanılmışlardır.”1Arapça, Farsça ve aruzun Türk edebiyatına adaptasyonundan sonra usul - aruz ilişkisinin çok sistematik ve güfte ağırlıklı bir Türk mûsikîsine geçilmiş, tasavvufunda etkisiyle Türk mûsikîsi adeta çağ atlamış, güfte - mûsikî uyumu mükemmel olan büyük şaheserler bestelenmiştir.

Osmanlı devri kültüründe ise mûsikî bilmeyen şâir, şiirden anlamayan bir mûsikîşinasa pek rastlanmamıştır. Hem bestekâr hem de divan şairi olan zevât gerçekten fazladır. Divan şiiri ve Klasik Türk Mûsikîsi yapı gereği birbilerine çok benzemektedirler. İki sanatta da ritim vardır. Şiirde ki ritim, aruz veznindeki kısa uzun heceler, mûsikîdeki ritim ise kudüm darblarının birleşmesiyle duyulan îkâdır. Darb îkâ’nın bölünemeyen en küçük parçasıdır. Darbların birleşmesiyle usûller ve usûllerin birleşmesiyle de îkâ’ meydana gelir. Şiirin en küçük parçası heceler, hecelerin birleşmesi ile tef’ileler ve tef‘ilelerin birleşmesiyle de vezinler ortaya çıkmaktadır. Müzikal ritm ile şiirsel karşılaştıracak olursak darblar hecelere tef’ileler usûllere, vezinler de îkâ‘ya denk düşmektedir.2 Mûsikî eserlerinde notalardan küçük nağmeler, küçük nağmelerden nağme cümleleri, nağme cümlelerinden eserler oluşmakta, bu eserlerde cümle aralarında duraklar, nağme tekrarları, nakaratlar mevcuttur ki bu mûsikîdeki düzen şiirde de böyledir. Bu konu hakkında Mahmut Kemal İnal şöyle söylemektedir: “Şiirde vezin ne ise mûsikîde de usul odur. Vezinsiz ve âhenksiz okunan şiirlerden şairler ne kadar muazzeb olursa, usulsüz terennüm okunan mûsikî parçalarından da erbabı o kadar müteellim olur.”3

Osmanlı devri Klasik Türk Mûsikîsi bestekârlarının aruz veznine ve kudüm îkâlarına hakimiyetleri son derece iyi olduğu için bestekârlar besteleyecekleri eserler için vezni kusursuz beyitler seçmeye gayret etmişlerdir. Türk mûsikîsi belli başlı formlarının hangi kudüm îkâ’ında besteleneceği belli olduğu için o îkâya uygun vezinler belirlenmiştir, mesela Mevlevî âyinlerini bestelemede kullanılan “düyek” îkâsına uygun vezinlerden biri fâilâtün

fâilâtün fâilâtün fâilün’dür. Mûsikîde ritim ve söz uyumunu sağlamak için “prozodi” kavramı ortaya çıkmıştır.

Türk mûsikîsi âsârının kulaktan kulağa meşk edilmesinden dolayı âsârın hayli fazlasının kaybolmasına rağmen tespit edildiği kadar divan sahibi şairlerin birçoğunun az veya çok şiirleri bestelenmiştir. Kudretli olan şairlerin ise şiirlerinin neredeyse tamamına yakını

1 Sadettin Nüzhet Ergun, Türk Mûsikîsi Antolojisi, Rıza Coşkun Matbaası, İstanbul 1942, c.1, s.7.

2 Ayşe Başak İlhan, XIX. Yüzyıla Kadar Olan Mevlevî Âyinlerinde Usul-Vezin İlişkisi, (Basılmamış Yüksek

Lisans Tezi), (Dan:Yrd. Doç. Dr. Nuri Özcan), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2006 s. 4-5.

(15)

bestelenmiştir ki buna en güzel örnekler Niyâzi Mısrî, Yunus Emre gösterilebilir. Birçok şairin de bestelenmiş birkaç şiiri mûsikî vasıtasıyla hatırlanmış, bestelenmemiş şiirleri ise unutulmuştur.

Divan şiiri ve Türk mûsikîsinin en büyük şaheserleri XVII., XVIII. Yüzyıllar, XIX. Yüzyılın ilk yarısına kadar verilmiş ve bu dönem bütün sanatlarda zirveye çıkılmıştır. Batılılaşmanın Osmanlı sarayına girmesiyle beraber mûsikî ve şiirde de bozulma başlamış, mûsikî ve şiirde klasik icra ve üslub tavrını kaybetmiştir. Klasik formlardaki (klasik güfteli ve büyük usullü) eserlerin, yerlerini bir XVIII. Yüzyıl şiir türü olan şarkı formundaki hafif eserlere bırakmasına da yol açmıştır.4 Uzun asırlar arasında tarihi inkişâfını takip ettiğimiz Divan Edebiyatı, Tanzimat’ın arifesinde, artık bütün kuvvetini, orjinalliğini kaybetmişti. Klasik Türk şiir sanatının sıkı, muayyen kâideleri, dar çerçevesi içinde yeni bir şey yaratmak adeta imkansız bir hale geldiği için şairler, eski büyük üstadlara kıymetsiz nazireler yazmaktan yahut küçük bir yenilik göstermek merakıyla tasannua, bayalığa düşmekten kurtulamıyorlardı. Muayyen mefhumları, muayyen ifadelerle mahdut şekiller dairesinde tekrarlamak artık klasik Türk şiirinin bütün hayat kâbiliyetini mahvetmiş gibiydi.5 Klasik şiir ve mûsikînin aynı zamanda çöküş yaşamasıyla usul - aruz, güfte-beste arasındaki derin bağ kopma derecesine gelmiş fakat mûsikî ve şiirin mükemmel birlikteliğiyle Osmanlı kültüründe oluşturulmuş şaheserler, bu şiir - mûsikî bağının yok olmasına müsâade etmemiştir.

2. OSMANLI DEVLETİNDE DİN VE MÛSİKÎ İLİŞKİSİ

Osmanlı Devleti bir İslam devletidir ve aynı zamanda sanata çok kıymet veren yöneticilere sahip olmuştur. Padişahlar ve diğer devlet yöneticileri dinen cevaz verilen sanatlarla uğraşmışlar, sanatçıları da desteklemişlerdir. Toplumların dinleri, gelenek ve görenekleri sanatların gelişimini etkilemiştir. Osmanlı’da bazı sanatlar örneğin resim, heykel gibi İslam’da hoşgörülmediği için hiç gelişmemiş, bazıları da bizzat teşvik edilmiştir. Bu noktadan hareketle Osmanlı Devleti’nin İslam toplumu olması hasebiyle din, din adamları ve tasavvufun mûsikîyle münasebetleri hakkında bilgi verilecektir.

4 Cinuçen Tanrıkorur, Osmanlı Dönemi Türk Mûsikîsi, Dergah Yayınları, İstanbul 2003, s.43.

(16)

2.1. İslam’ın Mûsikîye Bakışı

İnsan sadece bedenden ibâret yaratılmamış aynı zamanda bedenine bir ruh da konulmuştur bu yüzden de insanın dünyada yaşamasına imkan sağlayan maddî ve manevî ihtiyaçları olmuştur. İnsanın bedeni, topraktan yaratılmasından dolayı ihtiyaçları süflî, ruhu da Allah kendi ruhundan üflediği için ihtiyaçları hep ulvî olmuştur. Beden yemek, içmek, şehvet gibi şeylerden gıdalanırken, ruh, yapılan ibâdetten, güzellikleri görmek ve duymaktan gıdâlanmaktadır. İnsanların yeşilliklere, denizlere, gökyüzüne veya güzel bir sese olan hayranlıkları ruhlarının her türlü güzelliğe olan açlıklarındandır. Ruhun açlığı insanları hep güzelliği, estetiği aramaya itmiş, insanlar bu arayışlarında Allah’ın kusursuz yarattığı kainatta var olan güzellikleri Allah tarafından verilen meziyetlerle taklit ederek bazı sanatları ortaya çıkarmışlardır. Sanatların çıkış amaçları mutlak güzelliği aramak, hatırlamak, anmak olmasına rağmen bazı insanlar sanatı bu amacından saptırarak kendi nefsani amaçları içinde kullanmıştır ki bu nedenle İslam dini uleması da haram helal dairesinde sanatların yerini belirlemeye çalışmışlardır. Her ne kadar sanat hakkında değişik fetvalar verilmiş olsa da müslüman toplumlar “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.”6 hadîsini kendilerine kılavuz edinerek sanat dallarında sanatçılar yetiştirmişlerdir.

İslam toplumlarında gelişen sanat dallarının en mühimlerinden biri mûsikîdir. Hz. Peygamberin Kur’an’ı ve ezanı güzel bir sesle dinlemek istemeleri müslümanlar arasında mûsikîye olan alakayı artırmıştır. Bu konuyla ilgili Hz. Peygamberin hadislerinden birkaç tanesi şöyledir;

” Kur’ânı seslerinizle güzelleştiriniz”7,

“ Cenâb-ı Hak; güzel sesiyle cehren ve teğanni ile Kur’an okuyan bir Peygambere kulak verdiği gibi hiçbirşeye kulak vermemiştir”8,

"Kur'an-ı Kerim'i ahenkle okumayan bizden değildir."9

Resulullah bir defa Ebû Mûsâ’l-Eş’ar’î’nin okuduğu Kur’anı dinledi ve ona: “Ey Ebû Mûsâ, sana Dâvud’a verilen mizmarlardan bir mizmar verilmiştir.” buyurdu.10 Buradaki mizmar ney, kaval biçiminde nefesli bir sazdır. ”Allah Teâlâ, gönderdiği her Peygamberi güzel sesli göndermiştir.”11

6 Kütüb-i Sitte, (Haz: İbrahim Canan), Akçağ Yayınları 1992, c.15., s.24.

7 Ebu Davud, Vitr Bölümü, (Haz: Necati Yeniel- Hüseyin Karapınar), Şamil Yayınevi 1991, No: 1468. 8 Sahih-i Buhârî, Kitâbü’l-Fadâilü’l-Kurân, (Haz: Mehmed Sofuoğlu), Ötüken Neşriyat İstanbul 2004, c.11.,

s.5116.

9 Kütüb-i Sitte, a.g.e., c.17., s.912. 10 Kütüb-i Sitte, a.g.e., c.17., s.912.

11 İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-din, Semâ’nın Mübah Olduğuna Dair Deliller Bölümü, (Haz: Ahmed

(17)

İslam dininde mûsikî hakkında kesin bir hüküm yoktur. Eserlerinde müzik konusuna yer veren (özellikle) fıkıh ve hadis alimleri bu hususta farklı görüşler belirtmişlerdir. Bu bağlamda kimi İslâm alimleri müziği bütünüyle haram sayma yoluna giderken, kimisi mekruh kabul etmiş, kimisi de bütünüyle mübah olduğunu savunmuştur. Bütün bunların yanında müziği çeşitli yönleriyle tahlil ederek olumlu/mübah olanını, olumsuz/haram olanından ayıklamaya çalışarak, gerek muhtevâ gerekse icrâsında dinin temel kurallarına aykırılık bulunmayan ve insanlarda olumlu sonuçlar doğuran müziğe cevaz verip, bu özellikleri taşımayan müziği haram sayanlar da olmuştur.12

Mûsikîyi haram hükmü verenlerin sebebleri; mûsikînin insanları dinî vecibelerden uzaklaştırması, nefsani zevklere, eğlencelere yöneltmesi olmuştur. Bu sebebleri bazı İslam ulemâsı yorumladıkları bazı ayet ve hadislerle birleştirerek mûsikînin haram olduğu kanaatine varmışlardır. Mûsikînin haramlığı konusunda verilen fetvaların çıkarıldığı bazı ayet ve hadisler şunlardır:

“İnsanlardan kimi var ki; bilgisizce (insanları) Allah'ın yolundan saptırmak ve onunla alay etmek için boş hadisi (eğlence sözünü) satın alır. İşte onlara küçük düşürücü bir azab vardır.”13 Bu ayette geçen boş, eğlendirici söz manasındaki “lehvü’l-hadis” kavramı hakkında İbn Mesud, Hasan-ı Basrî ve Nehaî “lehvü’l-hadis”in teğanni olduğunu söylemişlerdir. İmam Gazzâlî bu âyet hakkında, boş sözler, uydurma yalanlarla dinini satarak insanları yoldan çıkarmaya çalışanın haram ve mezmum olduğunda şüphe yoktur. Buna diyecek yok, fakat her teğanni, dini satmak ve insanları azdırıp sapıtmak demek değildir.Ayetten murad ise insanları sapıtmak dini verip, dünyalığı almaktır. İnsanları sapıtmak maksadı ile Kurân dahi okusa yine haramdır, yorumu yapmıştır.14

“Şimdi siz bu söze mi hayret ediyorsunuz? Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz? Ve siz baş kaldırıyorsunuz?”15 Bu âyetteki “sâmidûn” kelimesi teğannî eden mânâsına geldiği de

söylenmiştir. Nitekim İbn Abbas, YemenIilerin dilinde veya Himyer halkının dilinde bu kelimenin mûsikî manasına geldiğini söylemiş ve ayeti,' Kur'an'ı dinledikleri zaman, müşriklerin,kendilerini onun tesirine kaptırmamak için, şarkı söyleyip oynadıkları, şeklinde manalandırmıştır. İbn Mes'ud da mûsikî manasında tefsir etmiştir. Tabi'inden İkrime Himyer dilinde ve Mücahid Yemen dilinde aynı kelimenin mûsikî manasına geldiğini nazar-ı itibara alarak, ayeti anlamaya çalışmışlardır. Bunun dışında İbn Abbas'ın aynı kelimeyi lehv ve batıl

12 Doç. Dr. Hüdaverdi Adam, İslam’da Müzik Meselesine Toplumsal Bir Bakış, Köprü Dergisi, S.79 Yaz 2002 13 Lokmân Sûresi, 6.

14 İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-din, Mûsikî’nin Haram Olduğuna Dair Delilleri Ve Cevapları Bölümü, a.g.e.,

c.2,s.706.

(18)

manasında alarak ayeti, oyalanıp Kur'andan yüz çeviriyorlar, Katâdenin de "gaflet ediyorlar" şeklinde tefsir ettikleri naklediImiştir.16

Allah Teâlâ’nın, şeytana “Onlardan gücünün yettiğini sesinle yerinden oynat”17 hitâbındaki “şeytanın sesi” kelimesi mûsikî olarak anlaşılmıştır.

“Nebi şöyle buyurdu: Allah Teâlâ beni alemlere rahmet ve hidayet olmak üzere gönderdi, düdük, def gibi mûsikî aletleriyle cahiliyye zamanında tapılan putları kırmamı emreyledi”18

“Mûsikîyi dinlemek günahtır, mûsikî dinlemek için toplanmak fâsıklıktır, mûsikîden zevk almak küfürdür.” Neylü’l-evtâr, c.8, s.104. Irâkî bu hadisin mürsel olduğunu bildirir. İhyâ, c.1, s.269. Gerçekten de birçok sahih hadislere zıd olan bu hadisin sahih olması mümkün görünmemektedir. Mûsikî taraftarlarına kâfir diyenlerin bu ithâma bir mesned bulmak için böyle bir hadisi ortaya atmış olmaları ihtimali kuvvetli görünmektedir. Herşeyden evvel mûsikînin günah ve haram olduğu kabul edilse bile, bundan zevk duyan kimsenin kafir olması ehl-i sünnet mantığına aykırı bulunmaktadır.19 Emevîler döneminde mûsikî bir eğlence sektörü olarak ortaya çıkmış ve pek çok devlet adamından da destek ve yakınlık görmüş, mülkî erkânın almaya çalıştığı caydırıcı mahiyetteki tedbirler gündeme gelmiş fakat bu da yeterli olmamış; böylece işret alemleri artınca, mûsikîyi yasaklayan birçok hadis uydurulmuş; bu serkeşIiğin önüne hadis uydurmakla geçilebileceği düşünülmüştür. Aslında içki meclisine tabi olan mûsikînin haramlığı konusunda zaten hiçbir kimsenin itirazı yoktu. Bu arada ihtiyata binaen alimlerden bazıları her türlü mûsikîyi haram sayarak, halkı bu konuda uyarmayı dinî bir vecibe saymıştır.20

İslam ulemâsının bir kısmı da mûsikînin insanın fıtratında olan, insanı güzelliklere sevkeden bir sanat kabul ederek yine ayet ve hadislerle mûsikîni mübah olduğuna dair fetva vermişlerdir. Bu fetvalara delil sayılabilecek ayet ve hadislerden bazıları şunlardır:

“ Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. İşte onlar Allah'ın kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar sağduyu sahipleridir.”21 Burada geçen “söz”e mûsikî manası da verilmiştir.

“ İnanıp iyi işler yapanlar, onlar (çiçekli, ırmaklı) bir bahçe içinde neş'elendirilirler.”22 Bu âyette “neşelendirilme” kelimesinin mûsikîyi de ihtivâ ettiği söylenmiştir.

16 Dr. Mustafa Kılıç, İslâm Kültür Tarihinde Mûsikî Başlangıçtan Emevîlerin Sonuna Kadar, AÜİFD, c.31.

s.400.

17 İsrâ Sûresi, 64.

18 Dr. Süleyman Uludağ, İslâm Açısından Mûsikî ve Semâ’, Marifet Yayınları, İstanbul 1999, s.157.

19 Prof. Dr. Süleyman Uludağ, İslam Açısından Mûsikî ve Semâ’, Marifet Yayınları, İstanbul 1999, s.157, Dipnot 20 Yrd. Doç Dr. Bayram Akdoğan, Türk Din Musikfsinin Anadolu' da Doğuşu ve Tarihi Seyri Hakkında Bazı Mülâhazalar, AÜİFD c.44 (2003) s. 345-371

(19)

“De ki: "Allah'ın, kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti?" De ki: "O, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır." İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz.”23

“Nikah ve evlenme konusunda helâl ile haram arasındaki fark ilân edilip ses çıkarılmasıdır.”24

“Rasûlullah, bir savaşa çıkmıştı. Savaştan dönünce siyah bir câriye geldi ve “ Ey Allah’ın Rasûlü! Seni sağ salim bu savaştan Allah çevirirse senin önünde def çalıp şarkı söylemeyi adamıştım. Rasûlullah eğer adamış isen çal değilse olmaz. Câriye çalmaya başladı. Ebû Bekir girdi câriye çalıyordu. Ali girdi câriye çalmaya devam ediyordu. Osman girdi câriye yine çalmasını sürdürüyordu sonra Ömer girince Câriye defi altına alıp üstüne oturdu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Ey Ömer! Şeytan bile senden korkuyor. Benim yanımda câriye çalıyordu; Ebû Bekir yanıma geldi câriye çalmaya devam etti, sonra Ali geldi yine çalıyordu, Osman geldi yine çalmayı sürdürdü sen gelince câriye defi elinden attı.” 25 Bu hadîsle bazı âlimler kadın sesinin haram olmadığı hükmüne varmış fakat sesin sahibi kadın olduğu için bunun fitneye sebeb olabileceğini söylemişlerdir.

İslâmî toplumlarda mûsikînin haram mı yoksa helal mi olduğu yüzyıllar boyu tartışılmış ama mûsikî hakkında kesin hüküm veren bir ayet ve herkesin sahih olarak kabul ettiği açık bir hadis olmadığı için de bir sonuca ulaşılamamıştır. İslâm toplumlarında yaşayan insanlar da tâbî oldukları âlimlerin fetvâlarına uymuşlardır.

. Türklerin önceden varolan mûsikî sevgileri Osmanlı zamanında da devam etmiştir. Osmanlı Devletinde mûsikî hususunda çok büyük tartışmalar olmamıştır. Padişahların ve bazı fetvâ makamında olan insanların mûsikîye ilgi duymaları ve teşvik etmeleri mûsikî tartışmalarını en aza indiren sebeptir. Osmanlı ulemâsı itidâl ölçüsünde mûsikîye müsaade etmiştir.

Mûsikî, bazen insanın ruhunu ilâhî duygulara gark eden, bazen de içki sofrasında meze, insanların şehevi duygularını kabartan bir sanat olabilmiştir. Ne yazık ki kimi insanlar sadece sanatları değil, mübah sayılan şeyleri, dinî vecibeleri bile nefsânî amaçları için günah haline getirmişlerdir. “Şu namaz kılanların vay haline ki, onlar namazlarından gaflet ederler (kıldıkları namazın değerini bilmez, ona önem vermezler). Onlar gösteriş (için ibadet) yaparlar. En ufak bir yardımı esirgerler”.26

22 Rûm Sûresi, 15. 23 A’raf Sûresi, 32.

24 Kütüb-i Sitte, (Haz: İbrahim Canan), Akçağ Yayınları 1992, c.11., s.218. 25 Kütüb-i Sitte, c.16., s.103.

(20)

Allah Teâlâ dünyadaki her şeyi insanların hizmetine vermiştir ve insanlarda kendi irâdeleriyle kendilerine verilenleri iyiye veya kötüye kullanmışlardır.Beş duyu organından her birinin haz aldığı ve faydalandığı her şey esas ve kural olarak mübahtır, meşrûdur. Bunların günah olanları istisnâdır. "Eşyada asıl olan ibahedir" külli kaidesi bunu gösterir.

İlke olarak mûsikînin meşru bir haz, dolayısıyla mübah olduğunu gösteren aklî-mantıkî delil budur. Bu delil apaçık olduğu gibi aynı zamanda kesindir. Bu delil alem-insan yapısından çıkarılmış fıtrî ve tabiî bir delildir. Herhangi bir İlahî ve Semavi kitapta, insan doğasına uygun düşen, onun için de gerekli ve yararlı olan mûsikînin kökten ve tümden yasaklanması asla bahis konusu olamaz. "Aklın hilafına şer'in vürudu muhaldir." (Şer'i hükümler akla aykırı olacak şekilde gelmez.), "Aklen caiz olmayan bir şey şer'an da caiz değildir." küllî kâidelerini burada hatırlamakta fayda vardır.27 Sonuç olarak İmam Gazzâlî şöyle demiştir:” Semâ’ bazen haram, bazen mübah, bazen mekruh ve bazen de müstehab olur. Dünya şehvetleri galip olanlar ve gençlerin çoğu için haramadır. Çünkü semâ’ ancak onların gönüllerini istila eden şehvetlerini galeyâna getirir.

Semâ’ı mahluk sûretine tenzil etmeyerek, oyun ve eğlence yolu ile âdet haline getirerek, zamanlarının çoğunu semâ’ ile geçirenler içinde mekruhtur. Yalnız güzel sesden zevk almak için dinleyenlere de mübahtır. Allah sevgisi kendisine galebe çalıp iyi vasıflarını harekete geçirenler için de semâ’ müstehabtır.28

2.2. Mûsikîyle Uğraşmış Din Adamları

Osmanlı kültüründe mûsikîye neredeyse her meslek alanından insanlar ilgi göstermişlerdir. Padişahlar, şeyhü’l-islamlar, kazaskerler gibi devlet yöneticileri ve üst düzey memurlar; imamlar, müezzinler, hahamlar gibi din görevlileri; şerbetçilik, terzilik, kömürcülük, hamamcılık gibi meslek sahibi esnaflar Türk mûsikîsine büyük eserler kazandırmışlardır. Meslek gruplarından şüphesiz, klasik Türk mûsikîsine en büyük katkıyı din adamları vermiştir. Osmanlı Devletinde mûsikîyle her dinden din adamları uğraşmışlardır. Kiliselerde, sinegoglarda ayinler bile Osmanlı mûsikîsi nağmeleri eşliğinde icra edilmiştir.

Osmanlı mûsikîsinin gelişmesi cami ve tekke mûsikîsinin gelişmesinin ortak bir sonucudur. Bakıldığı zaman klasik mûsikî asarımızın büyük çoğunluğu din adamları ve tekke

27 Prof. Dr. Süleyman Uludağ, Din-Mûsikî İlişkisi Üzerine, Köprü Dergisi, S.79 Yaz 2002

28 İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-din, Semâın Zâhiri ve Bâtıni Adabı, ,(Haz: Ahmed Serdaroğlu), Bedir Yayınevi,

(21)

müntesiblerinin katkılarıyla oluştuğu görülmektedir, buna binâen bu bölümde klasik Türk mûsikîsiyle uğraşmış ve mûsikîye şaheserler kazandıran din adamlarından kısaca bahsedilecektir.

2.2.1. Hünkâr İmamı Yusuf Efendi

Yusuf Efendi genç yaşında Şam’dan İstanbul’a gelmiştir. Güzel sesi dolayısıyla tanınmış, Sultan Selim Camiine, bir süre sonra da hünkar imamlığına tayin edilmiştir. Şehzade hocası olduğu için kendisine Rumeli Kazaskerliği payesi verilmiştir. 1647 yılında vefat etmiştir. Arapça bir takım dini şiir de kaleme alan bu zat bilhassa kendi manzumelerini bestelemiştir.29

2.2.2. Şeyhü’l-islam Mehmet Bahâyî Efendi

1596’da İstanbul’da doğmuştur. 1649’da Şeyhü’l-islam olmuştur. Azledilmiş fakat bir yıl sonra aynı göreve getirilmiştir. 1653’te vefat etmiştir. Matbû’ bir divanı vardır. Mûsikîşinastır. Bir bestesi Ali Ufkî’nin Mecmuâ-i Sâz u Söz adlı kitabunda geçmektedir.30

2.2.3. Bursalı Hafız Ubeyd

17. asrın meşhur mevlidhanlarındandır. Genç yaşında mûsikî ve hat sanatına çalışmıştır. Tekkelerde zâkirlik yapmıştır. Zamanının Bursa kadısına imamlık , bir sür sonra dini ilimlerde ilerlemiş, Anadolu ve Mısır’da bir süre kadılık yapmıştır. 1656’da vefat etmiştir.

2.2.4. Bursalı Ebûbekir Efendi

Mûsikî sahasında büyük bir iktidar göstermiştir. Tekkelerde zâkirbaşılık yapmıştır, Zağferanlık Mescidinde de şeyhlik ve imamlık yapmıştır. 1665 yılında vefat etmiştir.31

2.2.5. Küçük İmam

17. asrın en kudretli bestekârlarından biridir. Asıl adı Mehmet’tir. İstanbul Yeni Camii’de naat-hânlık yapmıştır. 500’ e yakın bestesi vardır. Bugüne kadar gelen besteleri azdır. Eserleri cidden sanatkârânedir. Vefatı 1674 yılıdır.

29 TMA, c.1, s.32.

30 Dr. Avni Erdemir, Anadolu Sahası Mûsikîşinas Divan Şairleri, TÜSAV Yayınları, Ankara 1999, s.73. 31 TMA, c.1, s.35.

(22)

2.2.6. Üsküdarlı Mehmet Efendi

Şeyh Abdülhayy Efendi’nin torunudur. Büyük kadılıklarda bulunmuştur. İyi bir hânende idi. 30 kadar eser bırakmıştır.32

2.2.7. Hünkâr İmamı İbrahim Efendi

Bezci Hacı Mehmet Ağa’nın oğlu olan İbrahim Efendi Edirnelidir. Sesi ve kıraatı çok iyi olduğu için 4. Mehmet zamanında 18 yıl hünkar imamlığı yapmıştır. Önce Anadolu sonra da Rumeli kazaskerliği görevine getirilmiştir. 1690’ da vefat etmiştir. İbrahim Efendi mûsikîye dini ve ladini eserler vermiştir. Eserleri unutulmuştur.

2.2.8. Amasyalı Keresteci Abdullah Efendi

Mûsikîye olan vukufuyla tanınmıştı. 1685’de “İmam-ı evvel-i sultânî” oldu. Kendisine İstanbul pâyesi verildi. 1687’de azledilerek Manisa mollası oldu. 1691’de vefat etti.33

2.2.9. Hoca-zâde Mehmet Enverî

Sultan Ahmet Camii’nde baş müezzinlik yapmıştır. Mûsikî ve hat sanatında ismini duyurmuştur. Karakız lakabıyla tanınmıştır. Besteleri vardır fakat günümüze hiçbiri gelmemiştir.1694’ de vefat etmiştir.34

2.2.10. Fethullah Çelebi

Medrese tahsili yapmıştır. Bağdat valisi Hasan Paşa’nın imamlığına tayin edilmiştir. İlahileri vardır besteleri unutulmuştur.1699’ da vefat etmiştir.35

2.2.11. Şeyh Mehmet Nazmî

Şeyh Abdulahad Nuri’nin dervişidir. Yavaşça Mehmet Ağa tekkesine şeyh ve vâiz tayin edildi.1693’te Valide Sultan Camii vâizi oldu. Nazmî mahlasıyla şiirler yazmıştır. Bestekâr olduğu kayıtlı olduğu halde eseri bugüne gelmemiştir. 1700’de vefat etmiştir.36

32 Yılmaz Öztuna, Türk Mûsikîsi: Akademik Klasik Türk San’at Mûsikîsinin Ansiklopedik Sözlüğü, Orient

Yayınları, Ankara 2006, c.2, s.38.

33 TMA, c.1, s.45. 34 TMA, c.1, s.50. 35 TMA, c.1, s.51. 36 TMA, c.1, s.53

(23)

2.2.12. Akbaba İmamı Şeyh Mehmed Zaîfî Efendi

Akbaba imamı Mustafa Efendinin oğludur. Babası vefat edince Akbaba Camiine imam oldu. Sesinin güzelliği, Kurân okuyuşuyula şöhret aldı. Sülüs ve nesih öğrenerek devrin meşhur hattatları arasına girmiştir. “Zaîfî” mahlasıyla şiirler yazmıştır.37 Bestekârlığı da vardır, ilahi ve durak formundaki birkaç eseri hala icrâ edilmektedir.

2.2.13. Tosun-zâde Abdullah Efendi

3. Ahmet’in müezzin ve hanendelerindendir. Mûsikîye çok vâkıftır. 200’den fazla eser bestelemiştir. 9 bestesi günümüze gelmiştir. 1715’de vefat etmiştir.

2.2.14. Küçük Müezzin

İsmi Mehmet’tir. 2. Ahmet devrinde “Enderun-ı Humayun”da müezzinlik görevi yapmıştır. Saray fasıllarına iştirak etmiştir. 2. Mustafa devrinde musâhib-i şehriyârî olmuştur. Bu görevinden sonra Aanadolu muhasebecisi olmuştur. 3 eseri zamanımıza gelmiştir. 1716’da Edirne’de vefat etmiştir.

2.2.15. Karaoğlan Mustafa Efendi

Bursa’da doğmuştur. 1686 yılında Ulu Camii’nin müezzinbaşı olmuştur. Niyâzi Mısri’nin müridânındandır. Vefat tarihi 1716’dır. Kayıtlarda bugüne gelen bir ilahisi geçmektedir.

2.2.16. Hâfız Şuhûdî Mehmed Efendi

Mevlid ve Muhammediye okumakla meşhur olmuştur. Emir Buhârî Camii’nin hatibi, Hoca Hayrettin Camii’nin imamıdır. Bu zat hattat, mûsikîşinas, şair ve kemankeştir. Vefatı 1717’dir.

2.2.17. Bursalı Nizâmeddin Efendi

17. asrın tanınmış mevlidhanlarındandır. Meşhur mevlidci Sultan İmamı Hacı Mustafa’nın oğludur. Genç yaşında mûsikîye merak saldı. Çelebi Sultan Camii’nde ikinci imam ve hatip idi. 1737’de vefat etti.38

37 Yılmaz Öztuna, a.g.e., c.2, s.40., TMA, c.1, s.142. 38 TMA, c.1, s.157.

(24)

2.2.18. Şeyh Ahmet Vefkî Efendi

“Dıraman Zâkiri” ünvanıyla eserlerde geçmektedir. Çok sayıda ilahi bestelemiştir. Derviş Ali Şîr-ü ganî’ye intisab etmiştir. Çorlulu Ali Paşa Camii’nde Cuma vâizliği ve Dıraman Tekkesinin baş müezzinliğini yapmıştır. Vefatı 1748 yılıdır. Vefkî ve Derviş Ahmet mahlaslarıyla şiirler yazmıştır. Dini formda eserler bestelemiştir. Rast makamındaki tevşîhi çok meşhurdur.39

2.2.19. Şeyhü’l-islam Esad Efendi

1685 yılında İstanbul’da doğmuştur. , 1753 yılında yine İstanbul’da vefat etmiştir Zamanının ünlü hocalarından çok iyi bir eğitim almıştır. Arapça ve farsçası kusursuzdur. Bir çok alanda eser vermiştir. Mûsikî de dini ve ladini besteler bestelemişse de bugüne birçoğu gelememiştir. Şiirlerinden mürekkeb bir divanı vardır.

2.2.20. Şeyhü’l-islam Dâmad-zâde Feyzullah Efendi

1700 yılında Bursa’da doğmuş, 1761 yılında İstanbul Sütlüce’de vefat etmiştir. Devhatü’l-Meşâyıh’da mûsikîde mâhir olduğu yazılıdır40 fakat hiçbir mûsikî eseri günümüze gelmemiştir. Babası Şeyhü’l-islam Minkaarî-zâde Yahya Efendinin damadı idi ve ailenin “Dâmad-zâde” ünvanı buradan gelmektedir41

2.3. Tasavvuf Mûsikîsinin Doğuşu

Tasavvufun ilk dönemlerinde tasavvuf mûsikîsi kavramına pek rastlanmamış, sadece mûsikî hakkında büyük mutasavvıfların, fıkıh ulemâsı gibi mûsikînin caiz olup olmadığı hakkında hükümler vermiş oldukları görülmüştür. Tasavvufta “Dini Mûsikî” deyimi yerine ısrarla “Semâ’ ” tabiri kullamılmıştır. Mutasavvıfların semâ’ sözünün kullanma sebebleri ise, mûsikî (ğınâ) kelimesini kullanarak keyf ve nefs ehli ile karıştırılmak istememeleridir. Semâ’ kelimesi mûsikîye göre daha kapsamlıdır ki semâ’ kelimesiyle duyulan seslerin hepsinin Allah’ı hatırlatması ifade edilmektedir.42 Mutassavvıflar semâ’ ın haram veya helal olmasının dinleyen insanların manevi seviyelerine göre değiştiğini söylemişlerdir ki havâsın semâ’ ı helal olurken avâmın semâ’ı haramdır.

39 Yılmaz Öztuna, a.g.e.., c.1, s.39., TMA, c.1, s.159.

40 Müstakimzâde Süleyman Sadeddin, Devhatü’l-Meşâyıh, Çağrı Yayınları, İstanbul 1978 (Tıpkı Basım) , s.99. 41 Yılmaz Öztuna, a.g.e., c.1, s.299.

(25)

İlk dönemlerinde tasavvufun bağlantılı olduğu bir mûsikîden bahsetmek imkansızdır. Bu dönemlerde tasavvuf sohbetlerine çağrılan kavvâl denilen insanlardan bahsedilmiştir. Kavvâller sohbet meclislerinde ilahi söylemek için hususi toplantılara getirilen kimseler (ilâhici, müğanni, gôyende) den de faydalanmışlardır. Kavval sadece ilahi söylemezdi. O icab ederse şiir de okurdu. Mûsikî ve makam bilir. Böylece Kurân okuyanların meclislerine ilâveten bir de ilahi okuma meclisleri ve kurranın yanısıra birde kavvallar ortaya çıkmış idi.43 Muhtemel ki kavvallar yaptıkları mûsikî ile tasavvuf mûsikîsinin ilk temelini atmışlardır. Tasavvuf mûsikîsi kavramı ancak Türklerin İslamiyeti kabul edip, tasavvufu tanımaya başladıkları zamandan sonra anlam kazanmaya başlamıştır.

Türkler İslamı kabul etmelerinden önce de neredeyse hayatlarının tüm sahalarında mûsikî vardır. Savaşlarda, cenaze törenlerinde, dini ayinlerde Türkler mûsikîyi kullanmışlardır. Türklerin kesinlikle kendilerine ait bir mûsikîsi vardı. Türklerin İslamı kabul etmelerinden sonra da Türkler, İslam’da mûsikî aleyhine bir delil olmadığı için mûsikîyi yine dini maksatla kullanmaya devam etmişlerdir.

Abbasîlerin gerek idare ve gerekse başka milletlere karşı ılımlı tutumuyla İslam dairesine giren Türk toplulukları mûsikî konusunda endişesiz hareket etmiştir. Hoca Ahmet Yesevî'nin bahşı, baksı veya ozan adı verilen müritleri, sazlarıyla diyar diyar dolaşarak sözleri dinı irşat niteliği taşıyan bir takım manileri sazlarıyla çalmışlar ve insanları, yeni idrak etmiş oldukları İslam dinine, nağmelerle çağırmışlardır.44 Türk tasavvuf mûsikîsinin ilk örnekleri Ahmet Yesevi dergahında ortaya çıkmış, Divan-ı Hikmetten şiirler kopuzla beraber icra edilmiştir. Bu gelenek halen Türkistan’da devam etmektedir.

43 a.g.e., s.232.

(26)

I. BÖLÜM

ESERLERİ BESTELENEN DİVAN ŞAİRLERİ

(XVII. YÜZYIL)

1.1. ATÂÎ

1.1.1. Hayatı

Nev’i-zâde Atâî, 1535 yılında İstanbul’da doğmuştur. Şâir Nev’î’nin oğludur. Tahsile babasının yanında

başlamış daha sonra Kaf-zâde Feyzullah ve Âhi-zâde Abdülhalim Efendi’den ders görmüştür. İstanbul’da müderrislik ve çeşitli Rumeli vilâyetlerinde kadılık görevlerinde bulunmuştur.

Atâî son olarak Üsküp kadılığında bulunmuş, bu vazifesinden azledilince İstanbul’a dönmüş burada 1635’te vefat etmiştir.45

Atâî divan edebiyatında bilhassa mesnevi tarzında muvâfakiyet göstermiştir. Mürettep bir divanı vardır. Eserleri; Divân, Hamse, Hadâikü’l-Hakâyık Fî- Tekmilati’l-Şakâyık, El-

Kavlü’l-Hasan Fî- Cevabi’l-Kavli’l-imân, Münşeât’dır.46

1.1.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Gönlüm oldu aşkının âvâresi Gamzenin gitmez gönülden yâresi Kurtar artık ey gönül meh-pâresi Yok imiş lâlinden özge çâresi47

Bestekâr

Sadun Aksüt, Hüzzam Aksak şarkı48

45 BTK, c.5, s.127. 46 BTK, c.5, s.127.

47 Sadun Aksüt, Güfteler Hazinesi, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1992, c.1 s.572. 48 TRT Repertuvar No:5078

(27)

1.2. BAHTÎ

1.2.1. Hayatı

Sultan I. Ahmed 1589 yılında Manisa’da doğmuştur. Babası Sultan III. Mehmed, annesi Handan Sultandır. 14 yaşında babasının ölümü üzerine 1603’te padişah olmuş, saltanatı 14 sene sürmüştür. 1617’de vefat etmiştir.

Ava ve cirit oyununa meraklıydı. Sert bir mîzâca sahip olmasına rağmen zevk ve safaya düşkün olmadığı için halkın güvenini kazanmıştır. Mevlevî olmakla birlikte Celvetiyye’nin pîri Aziz Mahmud Hüdâî’ye bağlı idi.49

Ahmed ve Bahtî mahlaslarıyla şiirler yazmıştır. Şiirlerinden mürettep bir divanı vardır. Bu divan Millet Kütüphanesindedir. Ahmed Han vücuda getirdiği şiirlere nazaran kudretli bir şair sayılmaz. Eserlerinde fevkaladelik göremiyoruz. Bâkî’yi tanzir ederek bazı manzumeler de yazan şair, daha ziyade mutasavvıfâne ilahilerinde bir samimilik göstermiştir. Vehhâbî, Sıdkî, Veysî, Şeyhî, Tâlibî, Edayî, Hükmî gibi birçok şairlerin ona yaptıkları tahmislere bazı mecmualarda tesadüf ediliyor.50 Mûsikîyle ilgilendiği rivayet edilmiştir.51

1.2.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Dil-hânesi pür nûr olur Envâr-ı zikrullah ile İklîm-i dil ma’mûr olur Mi’mârı zikrullah ile

Ahmed seni ikrâr eder Hem zikrini tekrâr eder İhlâsını iş’âr eder Eş’âr-ı zikrullah ile52

49 Dr. Avni Erdemir, a.g.e., s.82.

50 Sadeddin Nüzhet Ergun, Türk Şairleri, s.289. 51 Yılmaz Öztuna, a.g.e., c.1, s.31.

(28)

Bestekâr

Neyzen Osman Bey, Hicaz İlahi53 Hüseyin Sâdettin Arel, Evc-ârâ Durak54

Güfte

İftirâkınla efendim bende tâkat kalmadı Pâre pâre oldu dil aşkda muhabbet kalmadı

Ol kadar ağlattı ben bîçâreyi hüm-i kazâ Pâre pâre oldu dil aşkda muhabbet kalmadı55

Bestekâr

Cevdet Çağla, Nişâburek Şarkı56

Güfte

Nola tâcım gibi başımda getirsem dâim Kademi resmidir ol Hazret-i Şâh-ı Rusulün

Gül-i gül-zâr-ı57 nübüvvet o kadem sâhibidir Ahmedâ durma yüzün sür kademine o gülün58

Bestekâr

Buhûrizâde Mustafa Itrî, Pençgâh Tevşîh59

Hâfız Kumral Hüdâyî Zâkiri Mehmed Dede, Pençgâh Tesbîh60

53 TMA, c.2.,s.575.

54 TRT Repertuvar No: 3400,

55 Etem Ruhi Üngör, Türk Mûsikîsi Güfteler Antolojisi, Eren Yayınları, İstanbul 1981, c.2, s.864. 56 TRT Repertuvar No: 6614

57 Şengül Sağman, Müstakimzâde’nin “Mecmûa-i İlâhiyyat” Adlı Güfte Mecmûası, (Basılmamış Yüksek Lisans

Tezi) , (Dan: Yrd. Doç. Dr. Nuri Uygun), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2001, s.107. Bu mecmuada kelime gül-râz olarak geçer.

58 TŞ, c.1., s.289.

59 TRT Repertuvar No: 14326, Notası için bkz. Ali Rıza Şengel, TMK İlahiler, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul

1979, c.1.,s.129.

(29)

1.3. BÎÇÂRE

1.3.1. Hayatı

Zâkirzâde Bîçâre Abdullah, 1080/1600 yılında doğmuştur.61 Üsküdar’daki Hüdâyî âsitânesi zâkirbaşısı Şaban Efendi’nin oğludur. Abdullah Efendi, tarih olarak Aziz Mahmud Hüdâî’ye yetişmekle beraber tahsil ve terbiyesini Dizdârzâde Ahmed Efendi’nin, seyr u sülûkunu ise Muk’ad Ahmed Efendi’nin yanında tamamladı.62 Zeyrek zâviyesinde şeyhlik yapmıştır. Kılıç Ali Paşa Camii ve Fatih Camii vâizliklerinde bulunmuştur. 1657 yılında vefat etmiştir. Karacaahmet Mezarlığı’nda Miskinler Tekkesi’ne defnolunmuştur.

Abdullah Efendi “Bîçâre” ve “Abdî” mahlaslarıyla yazdığı şiirlerinden mürettep bir divanı vardır. “Zâkirî” mahlasını da kullandığı görülmüştür.63

1.3.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Yâ İlâhî düştüğüm yerde koma kaldır beni Nice demdir ağlarım bir dem de güldür beni

Vaslının sevdâsına verdim cemî-i vârımı Müfli ü bîçâreyim nûrun ile doldur beni

Pâdişâhım şol zaman kim da’vet edersin beni Zâtın ile kl tecellî ba’dehû öldür beni

Bahr-ı hayrette gezer Bîçâre’yim yâ Rabbenâ Rûzgârın kıl muvâfık vuslata irgür beni64

Bestekâr

Tosunzâde Abdullah, Acem İlâhi65

61

Mehtap Aydın, Bîçâre Divanı, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), (Dan: Doç. Dr. Bilal Kemikli), Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Bursa 2007

62 BTK, c.6, s.53. 63 TŞ, c.1., s.851.

64 Mehtap Aydın, a.g.t., s.171.

(30)

1.4. CEVRÎ

1.4.1. Hayatı

Cevrî, İstanbul’da doğmuştur. Doğum tarihi 1595 olduğu tahmin edilmektedir. Asıl adı İbrâhim’dir. Ailesi hakkında hiçbir bilgi yoktur.

Cevrî iyi bir tahsil görmüştür. Hat sanatıyla uğraşmış, ta’lîk yazısında ustalaşmış, neredeyse hattatlıkla geçinmiştir. Safâyî onun hakkında ” Hatta günde bin beyt yazıp bin akçeye bey’ eylediği meşhurdur. Katı çok kitâbet yazmıştır.66”Cevrî İbrahim Çelebi, bugün kütüphânelerimizi süsleyen pek çok eseri istinsâh etmiştir. Ayrıca sohbetlerinde bulunduğu Sarı Abdullah Efendi’nin eserlerini beyaza çekmiş ve istinsâh etmiştir. Tarih,edebiyat ve kültür hazinesi sayılan Şeh-nâme, Künhü’l-ahbâr ve Târih-i Vassâf gibi kitapları istinsâh ederek karşılığında kazandığı ihsanlarla yaşamıştır. Cevrî’nin bu güzel yazıdaki ustalığı, ona iyi ömür sürmesini gerçekleştirememiştir. Göz nuru dökerek istinsâhına çalıştığı kitapların karşılığını alamadığı zamanlar olmuştur.67 Tarihi kayıtlarda Cevrî’nin zor bir yaşam sürdüğü, zor geçindiği yazmaktadır. Mevlevîliğe ve Melâmiyye’ye intisâbı olduğu söylenmiştir.68

Cevrî’nin kasîde ve gazellerinde Nef’î tesiri görülür. Fakat Nef’i’nin şiirleri kadar gösterişli ve âhenkli değildir. Cevrî’nin dili yaşadığı yüzyılın dilinden farklı değildir. Kendi sağlığında tertiplediği bir Divan’ı vardır. Eserleri Divân, Selim-nâme, Hilye-i Çihâr-yâr-ı

Güzîn, Hall-i Tahkîkât, Aynü’l- Füyûz, Melhâme, Nazm-ı Niyâz’ dır. 69

1.4.2. Güfteleri ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Ah etmez idük sabra dili râm edebilsek Sabr eyler idük firkate ârâm edebilsek Âyinemizin zerrece kalmazdı gubârı Bir kerre mey-i aşka dili câm edebilsen70

66 Mustafa Safâyî Efendi, Tezkire-i Safâyî, ((Haz: Doç. Dr. Pervin Çapan)), AKMBY, Ankara 2005, s.137. 67 Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni, (Haz: Doç. Dr. Hüseyin Ayan), Atatürk

Üniversitesi Yayınları No:583, Erzurum 1981

68 BTK, c.5, s.178. 69 BTK, c.5, s.178.

(31)

Bestekâr

Yağlıkçı Acem Sâlih Ağa, Nişâburek Yürük Semâî71

Güfte

Âşüfte-diliz dâm-ı nevâ meskenimizdir Âzâde-seriz bend-i belâ me’menimizdir

Cevrî biziz ol cevher-i yektâ-yı muhabbet Kim sîne-i erbâb-ı safa mahzenimizdir72

Bestekâr

Zekâî Dede, Hicaz-aşîran Yürük Semâî73

Güfte

Gâhî ki ider turrası dâmânını çide Bin dil sarılur her ham-ı kullâb-ı ümîde

Cevrî gibi vasfı lebine yelesem âgâz Olur sühanüm gûş-ı Mesîhâya resîde74

Bestekâr

Hammâmîzâde İsmâil Dede, Nişâburek Ağır Semâî75 Kara İsmâil Ağa, Uşşak Yürük Semâî 76

Güfte

Jâle-veş bir gonçe-i rânâya düşdi gönlümüz Sâye-âsâ bir sehî bâlâya düşdü gönlümüz

71 TRT Repertuvar No: 185, Etem Ruhi Üngör a.g.e., c.2. s.881.

72 Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni, (Haz: Doç. Dr. Hüseyin Ayan), Atatürk

Üniversitesi Yayınları No:583, Erzurum 1981, s.201.

73 TRT Repertuvar No: 802, Etem Ruhi Üngör a.g.e., c.2. s.896.

74Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni, a.g.e., s.266. 74 BTK, c.5., s.178.

75 TRT Repertuvar No:4502 76 TRT Repertuvar No:4503

(32)

Bir nefes âsûde-hâl olmak ne mümkindir bize Zülfine dil bağladuk sevdâya düşdi gönlümüz

Destümüzden n’ola sâgar düşmese Cevrî gibi La’line meyl eyledük sahbâya düşdi gönlümüz77

Bestekâr

Osep Ağa, Rehâvî Hafif Beste78

Güfte

Mevsim-i gül fasl-ı gülşen nev-bahâr eyyâmıdır Devr-i sâgar nûş-ı mey seyr-i kenar eyyâmıdır

Şâh-ı gül zeyn etmede dîvânını günden güne Gelse Cevrî gibi feryâda hezâr eyyâmıdır79

Bestekâr

Ahenî Çelebi, Nühüft Devr-i Kebir Beste80 Hâşim Bey, Karcığar Ağır Aksak Semâî81

Güfte

Ol müjeler ki fitneye oldı sipâh-ı çâr-saf Her biri bir hadeng ile bin dil ü cân ider telef Cevrî-i nükte- perverün vasf-ı dehân-ı yâr ile Oldı dür-i kelâmına gûş-i feriştegân sadef82

Bestekâr

Zekâî Dede, Gerdâniye Yürük Semâî83

77 Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni (Haz: Doç. Dr. Hüseyin Ayan), Atatürk

Üniversitesi Yayınları No:583, Erzurum 1981, s.217-218.

78 TRT Repertuvar No: 6800

79.Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni, a.g.e., s.192. 80 TRT Repertuvar No:7671, Etem Ruhi Üngör a.g.e., c.2., s.868.

81 TRT Repertuvar No:7672, Etem Ruhi Üngör a.g.e., c.1., s.535.

82 Cevrî, Hayâtı, Edebî Kişiliği, Eserleri Ve Divanının Tenkidli Metni, a.g.e., s.230. 83 TRT Repertuvar No:8490

(33)

1.5. FASÎH

1.5.1. Hayatı

Fasîh Ahmed Dede, İstanbul’da doğmuştur, doğum yılı bilinmemektedir. Ailesi Arnavutluk’taki Dukagin sülâlesinden gelmektedir bu nedenle kendisi ve ailesine “Dukagin-zâde” nâmı verilmiştir. Döneminin meşhur hattatlarından Derviş Ali’den sülüs ve nesih öğrenmiştir. Hat sanatında belli bir yer edinmiştir. Minyatür ve resim dalında da methiyeler almıştır .

Dîvân katipliği görevini ve Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa’nın hazine kâtipliğini yapmıştır.84 Hazine katipliği görevini bırakarak Galata Mevlevîhânesi şeyhi Gavsî Dede’ye intisâb eylemiştir. Mevlevîhânede binbir gün çilesini doldurarak “Dede” ünvânını almıştır. Vefat edinceye kadar Galata Mevlevîhânesi’nde yaşamıştır. Fasîh Ahmed Dede 1112 (1699) senesi civarında vefat ettiği yazılmıştır.85 Galata Mevlevîhânesi’ne defnedilmiştir.

. Fasîh Ahmed Dede şiir sahasında kudretli bir şâir olduğunu kanıtlamıştır. Diğer sanatlarla ilgilenmesi şiirlerine zarif bir karakter kazandırmıştır.

Önce mensubu olduğu edebiyat anlayışını sonra da hitâp ettiği kesimleri göz önüne alıp, her defâsında ilâve ve tashihler yaparak yazdığı Divanın’da dil denen sihirli malzemeyi ismiyle müsemmâ olacak şekilde kullanan Fasîh Dede, kelimeleri,sözlük ve ıstılah mânâları ile telaffuz ve âhenk unsurları bakımından ustaca kullanılmış ve san’at yapmak endişesiyle mânâyı feda etmemiştir.86

Şiirlerinden mürettep bir Türkçe Divanı ve bir Farsça Divançesi mevcuttur. Diğer eserleri; Münşe’ât, Münâzara-i Gül ü Mül, Münâzara-i Rûz u Şeb, Tenbakû-nâme, Kalem

Makâlesi, Hüsrev ü Şirin, Mahmûd u Ayâz, Behişt-âbâd.87

1.5.2. Güfteleri Ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Bezm-i meydür mutribâ bir nağme-i dil-cû kopar Şevk-bahş ol meclise yir yir sadâ-yı hû kopar

84 Esrar Dede, Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye, (Haz: Dr. İlhan Genç), AKMBY, Ankara 2000, s.425. 85 Mustafa Safâyî Efendi, Tezkire-i Safâyî, (Haz: Doç. Dr. Pervin Çapan), AKMBY,Ankara 2005,s.467. 86 Fasîh Divanı, (Haz: Dr. Mustafa Çıpan), MEB Yayınları, İstanbul 2003, s.38.

(34)

Zülfin ohşa rûyın öp bâğ-ı cemâlinden Fasîh Gâh sünbül-çîn-i şevk ol gâh şeftâlü kopar88

Bestekâr

Rif'at Efendi (Hâfız-Molla), Segâh Muhammes Beste89

Güfte

Felek gerdişlerden işlerin bitmişlerin gönder

Muhassal bu fenâdan cümleden geçmişlerin gönder

Kerem zât-ı kerîmü’ş-şânına mahsûsdur yâ Rab Fasîh kâr-ı düşvârun olup bitmişlerin gönder90

Bestekâr

Dede Ali Şîrüganî, Muhayyer İlâhi91

Güfte

Kaddün görüp âdem niçe dâmânuna düşmez Serv-i çemen iy sâye-sıfat yanuna düşmez

Tevcîh-i nigeh dil-ber-i nâdâna Fasîhâ Mi’rât-ı Sikenderse de irfânuna düşmez92

Bestekâr

Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Hüzzam Yürük Semâî93

88 Fasîh Divanı, (Haz: Dr. Mustafa Çıpan), MEB Yayınları, İstanbul 2003, s.330. 89 TRT Repertuvar No: 1595, Etem Ruhi Üngör, a.g.e., c.2 s.1013

90 Fasîh Divanı, a.g.e., s.343, TMA, c.1, s.229.

91 M. Emin Soydaş, XVII. Yüzyıla Ait Bir El Yazması Mecmuada Dinî Mûsikî Güfteleri, (Basılmamış Yüksek

Lisans Tezi), (Dan:Yrd. Doç. Dr. Nuri Özcan), Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2001 s.190.

92 Fasîh Divanı, a.g.e., s.360.

(35)

Güfte

Kimün meftûnu oldun iy perî-rûyum nihân söyle Nedir bâis sükûta söyle iy şûh-i cihân söyle

Kimün âyinesinde aks-i rûyun gördün iy meh-rû Kime dil virdün iy tûtî-zebân sükker-dehân söyle94

Bestekâr

Küçük Mehmet Ağa, Evc-ârâ Ağır Semâî95

Güfte

Nâz itse n’ola cihana ol gül Bir gonçe vü sad hezâr-bülbül

Dûr olma Fasîh dergehinden Bu bâbda eyle gel teemmül96

Bestekâr

Zekâî Dede, Şehnaz Bûselik Ağır Semâî97

Güfte

Nâme-i hüsnini itdükde güşâd ol meh-rû Mûy-ı pîşâni-i müşgîni görenler didi hû

Seyr idüp rûyını sandum o dü-çeşm-i siyehi Gülşen-i hüsne komışlar iki vahşî ebrû98

Bestekâr

Buhûrizâde Mustafa Itrî, Bûselik Aşiran Darbeyn99

94 Fasîh Divanı, (Haz: Dr. Mustafa Çıpan), MEB Yayınları, İstanbul 2003, s.467. 95 TRT Repertuvar No: 7234

96 Fasîh Divanı, a.g.e., s.413-414. 97 TRT Repertuvar No: 7906 98 Fasîh Divanı, a.g.e., s.462.

99 Derviş Avnî, Güfte ve Şiir Mecmuası, (Haz: Dr. Mustafa Çıpan), T.C. Konya Valiliği İl Kültür Müdürlüğü

(36)

1.6. FETHÎ

1.6.1. Hayatı

Adı Abdülkerim’dir. Bolbolcu-zâde (Bülbülcü-zâde) ismiyle anılmıştır.100 İstanbul’da doğmuştur, doğum tarihi bilinmemektedir. İslâmî ilimlere yönelmiş, Şeyhü’l-islam Koca Yahyâ Efendi’den ders almış daha sonra Halvetiyye’den Abdü’l-ehad Nûrî’ye intisâb etmiştir.101 Abdü’l-ehad Nûrî’nin hâlifeliğini yapmış aynı zamanlarda selâtin camiilerinde sonra da Ayasofya Camii’nde kürsü şeyhliği yapmıştır. 1106(1694) yılında vefat etmiştir.102

Tasavvuf mûsikîsinde şiirleri çok rağbet görmüştür. Sâlim ve Safâyî Tezkirelerinde divanı olduğuna dâir bir kayıt yoktur103 Bursalı Mehmet Tâhir mürettep divanı olduğunu yazmıştır.104

1.6.2. Güfteleri Ve Güftelerinin Bestekârları Güfte

Bahârı ömrümün çün köhnelendi Hüdâ barân-ı lutfun eyle rîzân Şitânın kuvveti geldi vü geçti Hüdâ barân-ı lutfun eyle rîzân

Kulun Fethî fakîrin giryesini Kabûl eyleye ilâhî tevbesini Müyesser kıl cemâlin görmesini Hüdâ barân-ı lutfun eyle rîzân105

Bestekâr

Buhûrizâde Mustafa Itrî, Hisar İlâhi106

100 Mustafa Safâyî Efendi, Tezkire-i Safâyî, (Haz: Doç. Dr. Pervin Çapan), AKMBY, Ankara 2005, s.461. 101 Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş- Şuarâ, (Haz: Dr. Adnan İnce), AKMBY, Ankara 2005 s.541.

102 Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş- Şuarâ, a.g.e., s.541.

103 Mustafa Safâyî Efendi, Tezkire-i Safâyî a.g.e., s. 461, Sâlim Efendi, Tezkiretü’ş- Şuarâ, a.g.e., s.541. 104 Bursalı Mehmet Tâhir, Osmanlı Müellifleri, Bizim Büro Basımevi(Tıpkı Basım), Ankara 2000, c.1, s.140. 105 Şengül Sağman, a.g.t., s.423.

Referanslar

Benzer Belgeler

26 Doğan, Zeydîyye’nin Doğuşu , ss. 29 Mehmet Ümit, Zeydîyye-Mu’tezile Etkileşimi Zeyd b. Ali’den Kâsım er-Ressî’nin Ölümüne Kadar , İSAM Yayınları, İstanbul

Hükümet, ödeme gerçekleşinceye kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre basit faiz

Although there are no studies in the literature investigating the relation between social comparison and hardiness, when hardiness is considered an important personality variable

1.遵照醫師指示規則服藥至少六個月。 2.依規定時間複查胸部 X

Büyük tabaklar içerisinde sunulan ana yemeklerden Joe özel bonfilesi üzerinde sahanda pişmiş yumurta, ya­ nında kızarmış patates, haşlanmış ıspanakla sunuluyor ve

- Pelvik İnflamatuvar Hastalık: Hastada genellikle çift taraflı olsa da özellikle sağda ağrı vardır ve akut apandisitle karışır (34).. Bu hastalarda gastrointestinal

Mensur ve manzum karışık bir dibace/önsöz şairin oğlu tarafından eklenmiştir (Divan, s. Bu önsözde babasının şiirlerini yayınlamak düşüncesinden dönemin

‹slâmiyet, kendi içine giren bütün kavimlere flâ- mil olmak üzere yeni bir nâs, yeni bir iman ve yeni bir bilgi silsilesi getirmifl oluyor, bu suretle yeni bir fikir