77 b U <(?/>
Y
a ş a r
aK
e m a l
’
î n
Ü
t o p y a
D
ü n y a s i
:
KARI NCANI N
Su
İ Ç T İ Ğ İ ”
^ yu£c ff-
A d n a n B î n y a z a rKaradenizliler, denizin durgunluğunu anlatmak için, “Deniz o kadar durgun, o kadar durgun ki karıncalar su içerdi” derlermiş. Yaşar Kemal’in, “ Bir Ada Hikâyesi” ana başlığım taşıyan dörtlüsünün İkincisi, adını bu sözden alıyor.1 Olayın geçtiği bilinmez adanın2 denizi de öylesine sakin, karıncanın su içtiği gibi. Doğası, insanı, insanlar arasındaki ilişkileri de öyle. Ancak düşlerde özlemi duyulabilecek bir ada. Kendisiyle yapılan bir
konuşmada yazınsal bir gerçek olarak ‘ada’ olgusuna değinilerek, “ Edebiyatta ada, genellikle bir ütopya yaratmak, bir ütopyayı anlatmak için yaratılır. Bu romanda -aynı zamanda- bir kişilik olan ada, başka bir işlev görüyor.”3 yargısına, Yaşar Kemal, bir ‘kişilik’ olarak nitelediği Karınca (Mirmingi) adasını ‘...geleceğini kurmaya çalışan insanları bir araya getiren bir laboratuvar’ sayar. “ Benim adam da bir ‘kişilik’tir. En büyük işlev de adaya düşüyor, canlı bir insan gibi...”4 diyor. Başka bir konuşmada varılan “ ...bir ütopya adasına adım attırıyorsunuz okura. Oysa öyle olmadığını adım adım
gösteriyorsunuz da.” yargısını ise, büyük yapıtların özelliklerine değinerek şöyle karşılıyor: “ Karanlıklar ne kadar yoğun olursa olsun, isterse kurşun geçirmez olsun, arkasında bir ışığın patlayacağını öğrendik. Umutsuz ve karanlık gözüken büyük yapıtların karanlığının ardında, ararsak, insanlığa
güveniyorsak eğer o ışığı görürüz. Gücüm yeterse, “ Bir Ada Hikâyesi” adlı romanımın son kitabında değil, her dört kitabında da, insanların
yüreklerindeki o ışığı göreceğiz, insanoğlu dişiyle tırnağıyla yaşama sarılmıştır.”5
Hemen her açıklamasında, romanlarında ‘insan’ı yazdığını vurgulayan Yaşar Kemal, varlıkların her birinin bir trajedisinin olduğunu belirtir, ince
Memed dörtlüsünden son romanı “ Bir Ada
Hikâyesi”ne, onun romanlarının değişmez öğesidir bu trajedi. “ Güneyin Savrun Gözesi” diye adını da koyduğu, ama bir türlü yazıya dökemediği bir romanında, ‘suyun trajedisi’nin olduğundan söz eder. Ona göre, ‘doğanın bir kişiliği’ vardır. Bu ‘kişilik’, onun, derinliğine gözlemlerinin beslediği betimlemeli anlatımıyla somutlaşır. Yaşar Kemal’de betimleme, anlatım örgüsünün temel öğesidir.
Kuşkusuz, “ Bir Ada Hikâyesi” nde, olayın bir adada geçmesi, kötülüklerin kol gezdiği bir dünyada yazarın iyi bir dünya özlemi içinde olması onu ütopyacı yazarlar arasında saymaya yetmez. Yaşar Kemal’in romanlarında insanoğlunun umut kaynaklarından beslenerek varlık kazandığını görmezlikten gelerek, basmakalıp bir söylemle bir ütopya kurgusu yaratmış olmasını romanlarında bir ‘aşama’ saymak da ona saygısızlık olur. Yaşar Kemal’in romanı debisi değişmeyen bir ırmaktır. Onun, Anadolu topraklarını insanıyla, çiçeği
bitkisiyle, kuşu böceğiyle, cerenleriyle, soylu atlarıyla anlattığı şiirsel dilinin, kurgusal yapı ve didaktik bir dil üzerine kurulu ütopik anlatılarla karıştırılması da yanlıştır. Topraktan beslenen bir anlatı geleneğiyle, düşlenen bir ülke üzerine kurgulanmış fantastik dil arasında bağlantı kurarak, Yaşar Kemal’i düşsel ülkelerde dolaştırmaya kalkmak da bu yönde yorum yapanları yanılgıya düşürür. Ne ki, yazı alanları düşsel bir ülke, ya da gerçeklerin orta yeri olsa da, yaşadıkları dönemleri ‘zaman ötesi’ne taşırmayı başarmış yazarlar, kendi yarattıkları söz ülkesinde soluk alıp vermenin bir yolunu bulurlar. Belli bir düzeye erişmiş yazarlar arasında ters yöne çekişler yoktur, ayrıntıda değişik yorumlara uğratılırlarsa da, bileşkelerdeki doğrultuya benzer bir gizil dayanışma vardır aralarında. Yaşar Kemal’in ütopya yapıtlarını çağrıştıran “ Bir Ada Hikâyesi” ana başlığı altındaki
romanlarını bu yönde yorumlamak bir çıkış yolu olabilir.
‘Utopia’ sözcüğünü düşünce dilinde ilk kullanan Thomas More’un bu kavrama yüklediği anlam açıklık kazanırsa, Yaşar Kemal’in, Fırat Suyu Kan
Akıyor Baksana ve Karıncanın Su İçtiği ile nasıl bir
dünya yaratmak istediği daha iyi anlaşılacaktır. İngiliz din adamı ve düşünürü Thomas More’un (1478-1535), eski Yunanca TJ’ (yok) ve ‘topos’ (yer, bölge) sözcüklerinden uydurarak türettiği Utopia, ‘yok ülke’ anlamına gelir. Utopia’yı, ‘yeri belli olmayan (ülke)’ anlamında kullananlar da olmuştur. Kalemini ‘yok ülkelerde’ dolaştırmasına karşın, More, kendini yasaların üstünde tutan kralın verdiği kararla, kafasını Londra cellatlarının keskin ağızlı baltasından kurtaramamıştır. Öldürüm
yükseltisinde, doğal bir şeymiş gibi, kafasını sert kütüğe koyarken, ‘Bunlar suçlu değil,’ demiş, düşüncenin, bilimin simgesi saydığı uzun ak sakalını kütüğün dışına taşırarak hiç değilse onu idam edilmekten kurtarmıştır. Böyle bir şey söylenti de olsa, anlatımda olmuşluk etkisi yaratan bu olayla, kafanın keskin baltalarla bedenden koparılmasının düşünceyi ve bilimi yok edemeyeceği gerçeği, Ingilizlere özgü ince bir alayla dile getirilmiştir. Öykü bağlamından kurtarılıp somut verilerle değerlendirildiğinde, düşünce tarihinin, ‘can’ın bedenden uçurulduğuna ve akim varlığını, duygunun insan yüreğinin derinlerinde işleyen yaratımını yok etmeye kimsenin gücünün yetmediğine tanıklık ettiği görülüyor.
Bu olay da gösteriyor ki, ütopyanın siyasal bir yönü var. More’un, Utopia'sında, monarşilerdeki zorbalığı, saray insanlarının aşağılık tutumunu, görevlerin parayla satın alınabilirliğini, fetih çılgınlığını, soylularla keşişlerin sefahat düşkünlüğünü ve haksızlıklarını, hırsızlığı, ağır vergileri, demokrasi dışı uygulamaları, halkın gittikçe yoksullaşmasını, adaletin keyfiliğini... eleştirerek, bütün bunları ortadan kaldıracak bir toplumsal yenileştirme önerdiği anlaşılır. More, Utopia adasına çekilmiş, eleştirdiklerinin tersi bir toplumsal düzen tasarlayarak, burada “ideal toplum
Yaşar Kemal (Fotoğraf: Enis Batur)
örgütlemesinin gerçekleştirildiği ve insanların mutlu ve kendi kendilerinin efendisi oldukları bilinmeyen bir toprak parçası düşlemiştir.” 6 Bunu
gerçekleştirme bir yana, düşlemesi bile aydınlanmam kafasının gövdesinden koparılmasına yetmiştir.
Ütopya, gelecek düşleri üzerine kurulur. Yaşar Kemal, ütopyasını geçmişte var olan, bugün yok olup gitmesini kimsenin umursamadığı bir dünya ve insan özlemi üzerine kurgulanmıştır. Yaşar Kemal, insanca bir düzen özlemi içinde yeni bir umut yaratıyor. Yakın tarihimizin uygulamalarım bireyin ve toplumun gerçeği açısından irdelediği bu iki romanında bu daha da belirginleşmiştir. Bu
belirginliği, yazarın olgunluk çağının ürünü saymak, Yaşar Kemal’in otuz yaşlarındayken yazdığı ilk romanı İnce Memed’c haksızlık olur. Tümü yayımlandığında görülmüştür ki, İnce Memed,
yalnızca genç bir yazarın geniş bir dünya görüşüyle yazdığı bir roman değil, anlatı sanatımızın da bir başyapıtıdır.
Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana ile Karıncanın Su İçtiği’nin ütopyası nerden geliyor?
Yenilgiyle sonuçlanan Birinci Dünya Savaşı geride kalmış. Kurtuluş Savaşı’na girilmiş, ülke Cumhuriyet arayışlarına koyulmuş. Ülke, ödenmesi gereken borçlar altında eziliyor. Halk yoksul. Savaştan sağ kurtulanlar, eşinden, çocuklarından, kardeşlerinden yoksun evlerine dönmüşler, insanımız bütün yoksunluklara karşın umudunu yitirmemiş, bir gelecek umuduna kapılmış. Mustafa Kemal Paşa, kurtuluşu eğitimde, ekonomide, siyasal yapılaşmada arayan devrimlere girişmiş. Kurtuluş Savaşı
sırasında, kimi Rumlar, düşmanca davranarak Türkiye’yi işgale kalkanların yanında yer almışlar. Bağımsızlığını kanıyla sağlamaya çalışan halk, iç ve dış düşmanların ihanetini görmüştür. Tarihte, birkaç kendini bilmezin bedelini halka ödettikleri acılar olur. Anadolu acıda acı yaşamıştır. Bunun sonucu olarak, İstanbul’daki Rumlarla Batı Trakya’daki Türklerin dışında, Türkiye’deki Rumlarla Yunanistan’daki Türklerin karşılıklı olarak
değiştirilmesi gündeme gelmiştir. “ Sözleşmeye göre, göçmenler her türlü taşınır mallarını birlikte götürebilecek, taşınmaz mallar da bir karma komisyonun gözetiminde altın değerine göre tasfiye edilecekti. Mübadeleden yararlanan kişiler
ayrıldıkları ülkenin izni olmadıkça geri dönemeyeceklerdi. Ortaya çıkan bazı sorunlar nedeniyle 1933’e değin süren ve her iki ülkenin de toplum, iktisat ve siyaset hayatına derin izler bırakan mübadele sonunda, 400.000 kadar Müslüman Türk Yunanistan’dan, 1 milyonu aşkın Rum da
Türkiye’den ayrıldı.” 7 Türkiye ve Yunanistan’ın ‘ahali mübadelesi’ konusunda 30 Ocak 1923’te yaptıkları sözleşme, 24 Temmuz 1923’te Lozan Üniversitesi’nin bir salonunda imzalanan Lozan Konferansı sonuçlarını belirleyen maddeler içinde de yer aldı.
Masa başında her türlü karar alınabilir. Bu kararların, yerinden yurdundan edilerek bilmedikleri
yerlere gönderilen insanlarda yarattığı etki, işi insanın gerçeklerine ‘ayna tutmak’ olan romancıyı ilgilendirir. Nitekim, Yaşar Kemal’in tuttuğu aynada, taşınmaz malların bir karma komisyonun
gözetiminde altın değerine göre ‘tasfiye
edil(e)mediği’, adadan ayrılan Rumların, şaraptan kilime, yiyecekten çeyiz sandıklarına, geride bıraktıklarından anlaşılacaktır. Romanlarında sorunsallığı bir yana itmemesine karşın, Yaşar Kemal, ‘mübadele’nin siyasal yönünü irdelemiyor, onun, insan onurunda yarattığı yıkımı yansıtıyor. İnsan’a bakarken de, savsözlere dayalı söylevsel anlatımlardan, acıma edebiyatı yapmaktan
kaçınıyor; çağının yazarı olma bilinciyle, roman neyi gerektiriyorsa onu yapıyor. Bir romancının en büyük çabasının, koşullar ve durumlar içindeki insanı anlatmak8 olduğunu ileri süren yazar, alanı daha da genişleterek ‘insan’ gerçeğini bütün varlıkları kapsayacak yolda yorumluyor. Öyle ki, dağ başında kayalar arasından boynunu uzatan bir bitkinin dalı da, çul çaput arasında bütün varlığını yitirmiş gibi görünen insanoğlu da romanında sayfalarca yer alabiliyor. Girit’ten adaya gönderilen yaşlı Musa Kazım Efendinin “ Bir insanı yurdundan koparmak, o insanın yüreğini koparmaktan daha çok acı veriyor,” 9 sözleri, insan gerçeği göz önünde bulundurularak değerlendiriliyor. Yaşar Kemal, hemen her romanında, insanı erdemli kılan değerlerin ardındadır. Savaş kahramanlar yaratır, ama insanı erdemli kılmaz. Kişi ne denli kahraman olsa da, savaşta yaptığı iş hemcinsini öldürmektir. Yaşar Kemal, savaş karmaşasından erdemli çıkmış insanı arayıp bulma yolunda işletir kalemini; belki ütopyasının düşünsel kaynağı da burada
aranmalıdır. Kinin, kişiler arasında bir ‘ölüm oyunu’na yol açması gibi, savaş da toplumlar arasında toplu kıyımın aracı olmaktadır. Yaşar Kemal, ‘insan öldürmeyi gelenek haline getiren’ düzene karşıdır. Savaşları soykırım saymasının10 nedeni de budur. Savaşı yaşayan, ‘Allahuekber dağının yamaçlarında dimdik, ayakta donmuş kalmış insan ormanını’, bakmaya kıyılamayacak,
öldürüldüklerini, kanlı memelerin kızgın kumlarda kanadıklarını, kanlı memeler için o yırtıcı kartalların pençe pençeye, tüyleri savrularak birbirlerinin gözlerini oyduklarını, askerlerin ölü asker
kokularından öldüğünü’;11 Fırat suyunun, Dicle’nin ‘günlerce, aylarca insan ölüleriyle dolduğunu, dünyanın bütün kartallarının çöle indiklerini, çölde insan etine doyduklarını’12 görmüştür. Öldürmeyi ayakta kalmanın gerekçesi sayan savaşma duygusu, kıyımlardan sonra insanda bir tiksinti, korku yaratır. Burada söz konusu edilen romanlarında, geriye dönüşlerle savaş sahnelerinin canlandırılması bu tiksinti duygusunun sonucudur.
Romancı; savaşı Sarıkamışlarda, çöl
yalnızlıklarında, ateşiyle, kanıyla yaşamış iki kişi, biri Rum (Vasili), biri Türk (Poyraz Musa), küçük bir adada buluşurlar. Anadolu’da bir Türk gibi savaşa katılmış Vasili ‘mübadele’ dinlememiş, herkesin adayı boşaltmasına karşın, gizlenerek adasında kalmanın bir yolunu bulmuştur. Poyraz Musa da savaşlarda istiklal Madalyası alabilecek düzeyde yararlıklar gösterdikten sonra, çölde onu öldürmek isteyen bedevilerin elinden kurtulmak için izini kaybettirmek üzere, kimsenin pek tanımadığı bu adaya sığınmıştır.
"Çok-okur"lara yaz listesi:
Güneş gözlüğü ile okunacak kitaplar hangileridir?
DOĞAN YARICI
Herhangi bir kitapçıya girip bulunabilecek, yeni çıkmış ve aynı andaokunabileceğini düşündüğüm kitaplardan yap tım tatil seçimlerimi.
Yapabilenlere iyi tatiller.
• Ayın Büyüttüğü Oğullar ve Onun Çölünde (Bejan Matur)
• Şehren'ls (Enis Batur)
• Yalnızlıktan Devren Kiralıktın devamı olan Bana Sen
Söyle (Necati Tosuner)
• Adalara Vapur (Metin Kaçan) • Belsazzar'ın Kızı (Barbara Nadel)
Yaşar Kemal’in ütopyacılığı burada başlıyor. Ada, ütopyacıların canlarını attıkları bir kurtuluş sığınağıdır. Karınca Adası’nda da Vasili, kimsenin onu orada bulamayacağına, Poyraz Musa izini kaybettireceğine inandığı için adaya sığınmışlardır. Adaya ilk ayak basacağı adamı öldürmeyi kuran Vasili’yle Poyraz Musa arasındaki dostluğa ancak ütopyalarda rastlanabilir. “Poyraz mutluydu, insan hiç bu kadar mutlu olabilir miydi ! Bu kadar acı çektikten sonra, bu kadar mutluluk...” 13 Biri oradan uzaklaşmayı istemeyen, biri oraya yerleşmek isteyen arasındaki düşmanlık, ancak ütopyalarda
rastlanabilecek bir dostluğa dönüşür. Dönemin çıkarcılarıyla işbirliği içinde adada arazilere el koyan bir iki kişinin dışında, oraya gelen herkes kısa sürede uyum sağlar, kendini mutluluk içinde duyumsar. Çoğaldıkça, aralarındaki imece ve ortaklaşmacılık yoğunlaşır. Gereksinimi olanların yardımına koşulur, yardım edecek durumdaki emeğini kimseden
esirgemez. Her şeyin en güzeli vardır adada. Keçilerin ‘kılları yıldır yıldır mavi’dir.14 Yemekler, bir insan ömründe yenilmedik kadar lezzetlidir, “ ...ben ömrümde hiç böyle lezzetli bir yemek
yemedim, içim dışım deniz kokuyor. Ben deniz içtim, deniz yedim, tepeden tırnağa deniz oldum,” diye
"Çok-okur"lara yaz listesi:
Güneş gözlüğü ile okunacak kitaplar hangileridir?
PELİN BATU
• Borges: Hayali Yaratıklar Kitabı
• Başta Balzac ve Maupassant olmak üzere Fransız kla sikleri.
• İngiliz kadın şair H. D.'nin şiirleri.
• H. Miller: Oğlak Dönencesi, Yengeç Dönencesi • I. Calvino: Görünmez Kentler
• O. Paz'ın kitapları.
• Marqubz: Yüzyıllık Yalnızlık ve diğer kitapları.
• Deneme, arkeoloji, tarih, resim tarihi ve biyografi ki tapları (C. W. Ceram, Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler Arke
olojinin Romanr, J. VVoodalI, Kitabın Aynasındaki Adam Jorge Luis Borges: Bir Hayat).
coşan Poyraz’a, Vasili, “ insan böyle olur işte yaz bahar lüferlerini yiyince,” 15 der. Yemekler ‘işlemeli, ince porselen tabaklara konur’, balık çorbası, nane, sarmısak kokusuyla tüter.16 Yemekler önce yaşlı hanımların, sonra erkeklerin tabağına konur. “Vasili, Hüsmen büyük sininin içinde kahvaltıyı getirdiler, sahanları, çatalları, bıçakları, kaşıkları örtüyle kapladıkları masanın üstüne koydular, işlemeli porselen çaydanlık tütüyor, mis gibi çayın kokusu ortalığa yayılıyordu. Vasili, çayları geniş
"Çok-okur"lara yaz listesi:
Güneş gözlüğü ile okunacak kitaplar hangileridir?
ALİ TEOMAN
"İnsan her gün Kafka okumaz," demişti FNAC Internati- onale'deki bir söyleşisinde Jorge Amado. Üstadın sözüne kulak vermekte sonsuz yarar görüyorum.
1. Polisiye ciddi bir iştir, Beyler, abuk sabuk polisiyeler okumayalım lütfen. Lütfen! Dashiell Hammet'in Kızıl Ha- , safını ve Raymond Chandler'in Büyük Uyku'sunu (her ikisi de Metis) heyecanla okudunuz; özel detektif Marlovve'la bir miktar ünsiyet kesbettiniz. İyi, güzel. Ama habire patla yıp duran silahlar kabak tadı verdi biraz. Şimdi eğer Patricia Highsmith tarzı, biraz daha incelikli bir polisiyenin karanlık koridorlarına dalmak istiyorsanız, Charles VVİlleford'ın Ay- rıntı'dan çıkmış Yanık Portakahnı önereceğim size. Yok şa yet Umberto Eco'nun Gülün Adı ve Foucault Sarkacı adlı romanları damağınızda hoş tatlar bıraktıysa, bir de şunu deneyin: Dumas Kulübü, Arturo Perez Reverte, iletişim Ya yınları. Gerçi Polanski'nin bu romandan uyarladığı The
Ninth Gate adlı film geçen yıl ülkemizde de gösterildi, ama
Marquez'in dediği doğru galiba: "iyi bir romana birşey ka tan hiçbir film görmedim; iyi bir romanı berbat eden çok film gördüm ama."
2. Charles Bukovvski'siz bir tatil geçer mi? Geçmez el bette, ey Kari! Radyo kapattıran bu "yeraltının en baba ya z a rın ın kitapları yıllardır Metis ve Parantez tarafından ya yım lanıyor. Şimdiye dek okum adıysanız, artık vakittir. ÖNEMLİ UYARI: Hızlı feministler ve ağır RTÜK üyelerinin, bu kitapları okurken yanlarında kuvvetli bir müsekkin bu lundurmaları şiddetle tavsiye olunur. Meydana gelebilecek sinir krizleri ve isteri nöbetlerinden müessesemiz mesuliyet kabul etmez. NOT: Bukovvski'den hoşlananlar, okumalarını Henry Miller külliyatına doğru genişletebilirler.
ağızları yaldızlı çay bardaklara koyuyordu. / Masa tereyağı, bal, türlü peynir, türlü zeytin, taze yeşil biber, domates, tandır ekmeğiyle donatılmıştı.” 17
Gelenler, adanın geleneksel kültürü üzerine kendi geleneksel alışkanlıklarını uydurarak bir saygı düzeni kurmuşlardır adada. Bu düzen, bugün gününü ayaküstü yemelerle biçimleyen çağdaş (!) insanın düşleyeceği bir geçmiş özlemine bağlanamaz; yitip giden bir yaşama biçimidir özlenen. Yaşar Kemal’in ütopyası, geçmişin yitip giden; bir daha da gerçekleşmesi olanaksız düzenine bir ağıt yakmadır. Şiir incelikleriyle bezediği anlatımı, insanın yüreğine işleyerek böyle bir dünyayı duyumsatıyor. Vasili, geçmişte ekonomik bir düzeye varmış adayı şöyle tanıtıyor: “ ...biz buradan Amerika’ya dumanlanmış balık gönderirdik. Sele zeytini, pembe nar, balık yumurtası gönderirdik. ...kalyadan, Ingiltereden, Fransadan kumaş, Isveçten teknelerle motor gelirdi. Şu dükkânlar dolar taşardı. En pahalı gömlekler, pahalı ayakkabılar burada satılırdı. Alışveriş yapmak için buraya Istanbuldan, Izmirden,
Halepten Bağdattan, Şamdan gelirlerdi. Burundaki evlerin sahiplerinin gemileri, Atinada, Istanbulda, Amerikada şirketleri vardı.” 18 Savaş sırasında adada yaralı askerleri sağaltan, savaş bittiğinden bu yana, ona sunulan ‘sakız kokan yatağa’ girmemiş olan Doktor Salman Sami, “ Ben bu adada iyilik gördüm, insanın insana sevgisini gördüm, dostluğunu, bir insanın başka bir insana sevecenlikle nasıl
sarıldığını, sıcaklığından sıcaklık, canından nasıl can verdiğini gördüm. ...insanın en köklü duygusu ne sevgi, ne öfke, ne korkudur, insanın kendi kendine acımasıdır. Bu duyguyu da, insanlığı da burada yaşadım. Ölünceye kadar da buradan bir yere gitmeyeceğim. Cennetimde, insan gibi insanlarla da karşılaştım. Ben bir günün, bir saniyenin bir ömür olduğunu öğrendim. Bir ömrün sonsuz olduğunu da öğrendim.” 19 Romanda, Yaşar Kemal’in ütopyası şu sorunun içeriğinde saklıdır: “ Bundan sonra, bu ada dolarsa, burası gurbetçiler adası olacak. Kimbilir, böyle bir topluluk ne biçim bir topluluk olur.”20 Bu sorunun yanıtı, adada kurulan düzenden
kaynaşmış insanlar bu düzeni koruyabilecekler mi? Çünkü, adayı parsellemeye kalkışan Kavlakoğulları ile, Hacı Remziler’le, o mutluluğu yok edecek kişilerin esintisi esmeye başlamıştır. Bunun gerçek yanıtının dörtlü’nün öbür iki kitabı, Tanyeri
Horozları ile Çıplak Deniz Çıplak Ada’da
verileceğini sanıyorum. Bakalım, tükenen doğa mı olacak, insan mı?..
Adaya yerleşen herkesin bir işi vardır. Hem de kimsenin o iş sahibiyle yanşamayacağı bir işi! Balıkçı ise, balıkların nerede bol olduğunu denizin yüzüne bakınca anlayan, at yetiştiricisiyse atları saraylarda, konaklarda aranan... insanın duygu tarihinin derinliklerinde oluşmuş bir kültürün yansımalarıdır bu gözlemler. Atları, at soylarını, renklerini, huylarını anlatan Musa Kazım Efendi şöyle konuşur: “ Örneğin doru at üstündeki insana hemen uyar, onunla bütünleşir, o üzüntülüyse üzüntülü olur, sevinçliyse sevinir. Yaralıysa, eyerden düşmüşse başını bekler, kişneyerek yöreden yardım ister. Kır atlar, demirkırlar başlarına buyruktur. Kişiliklerine düşkündürler. İnatçıdırlar, kolay kolay, güçleri yettiğince önlerine kimseyi geçirmezler. Abeş atlar, zaten abeş donlu at binde bir çıkar, bin yılkılık bir sürede ancak bir iki tane... Huyları değişkendir. Al atlar, atların şahıdır. Büyük İskender’in atı da aldı. Yağız derler ya doğru değil, aldı.”21 Dengbej (destan anlatıcı) Uso’nun söylencesi dilden dile dolaşır. “ Dengbejin sesinde bütün çöl, çölü kuşatmış dağlar, yaylalar, ağzına kadar bin bir çiçekle dolmuş koyaklar, deniz kıyısındaki verimli ovalar.
Ovalardaki bataklıklar, bataklıklardaki bin bir kuş türü, bin bir renk, savaşlar, dünya güzeli kuşlar, padişahlar, vezirler, cerenler, geyikler, bin bir donda atlar”22 dile gelir. Çocuğundan yaşlısına, erdemden yoksun kimse yoktur adada. Erdemden yoksun olanlarsa adayla çıkarları gereği ilgilenirler. Adada herkes mutludur, insanoğlu, doğayı yaşanmaz duruma getirerek, tutkularını gemleme erdemini göster(e)meyerek, kendini kendi içinden yarattığı düşmanların saldırısına uğratıyor. Önümüzdeki yüzyıllar, tükenmez denilen insanın tükenişinin çanlarını çalarsa, acaba çanların kimin için çaldığını
anlayacak mı? “ Bir Ada Hikâyesi” bir bakıma bu sorunun yanıtını bulmak için yazılmıştır.
Yaşar Kemal, sanatçı duyarlığının önbilici (kâhin) sezgisiyle, umudu, kendini boş bir adaya atan insanlar arasında doğan imece duygusuna bağlıyor. “ Bir Ada Hikâyesi”nin özü bir yönden de budur. Roman, ilk iki kitabıyla, geçmişte yaratılan ütopik bir dünya düzenini, özellikle Karıncanın Su
İçtiği'nde bir özlem olarak sunuyor. Halkın yaşama
bilincinde oluşan bu özlem, belki de insanın
kurtuluşunu muştulayan ışığın patlamakta oluşunun belirtileridir. Yaşar Kemal, engin doğa bilgisiyle, insanın bilincine ve yüreğine ulaşan bir damarın yaratıcısı oluyor, çağına karşı sorumluluğunu bu dev romanıyla da ortaya koyuyor.
No t l a r
1 “Bir Ada Hikâyesi”: Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, İstanbul 1998, Karıncanın Su İçtiği, Adam Yayınları, İstanbul 2002. Bu iki romanın devamı olan Tanyeri Horozları’n\n yine aynı yayınevince sonbaharda yayımlanacağı belirtiliyor. Onun ardından gelecek Çıplak Ada Çıplak Deniz’le dörtlü tamamlanmış olacak.
2 Lozan Antlaşması’na göre İstanbul Rumları mübadelenin dışında tutulduğuna göre, yeri belirtilmeyen ada Ege’nin kuzeyinde olmalı...
3 Alpay Kabacalı, Cumhuriyet Kitap, sayı 641, 30 Mayıs 2002, s. 4.
4 Agy, s. 4.
5 Feridun Andaç, “Yaşar Kemal’in Sözlerinde Yaşamak” , Adam
Sanat, Sayı: 197, Haziran 2002, s. 12.
6 Büyük Larousse, s. 12050.
7 Axis ıooo, “Lozan Konferansı” maddesi, Milliyet/Hachette, Doğan Kitapçılık 1999, s. 130-131.
8 Alpay Kabacalı, Agy, s. 3. 9 Karıncanın Su İçtiği, s. 182. 10 Alpay Kabacalı, Agy, s. 3.
11 Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana, s. 249. 12 Age, s. 245. 13 Karıncanın Su İçtiği, s. 28. 14 Age, s. 212. 15 Age, s. 29. 16 Age, s. 450. 17 Age, s. 462. 18 Age, s. 40. 19 Age, s. 478. 20 Age, s. 480. 21 Age, s. 186-187. 22 Age, s. 335. _1_ ı8ı