H Z
‘Bu şehir ardından gelecektir’
. . _______________________________________________________ıj !— 2 —
Aslında bu yazı dizisinde, on yıl hiç görmediğim İstanbul’da, tam on yıl sonra geldiğimde gördüğüm değişiklikleri anlatacağım. 11 Ara lık 1979’da, çok sevdiğim insan Cavit Orhan Tütengil’in öldürül mesinden sonra İstanbul’u — kendi kentimi— terk ettim. 44 ya şındaydım. Sonra, ancak 12 Ara lık 1989’da dönebildim oraya, İs tanbul’a. 54 yaşına gelmiştim ar tık. Beni, aralıksız on yıl, kendi kentimden uzak tutan nedenler vardı.
“Bu şehir arkandan gelecektir.” İkide bir Kavafis’in Şehir şiirin deki, bu derin tümceye takılma mız boşuna değil. Bu büyük şair yaşamıştı o duyguyu. Bir anlık bir duygu olarak da değil. Yıllara ya yılan bir duygu olarak. “Bu kent ardını bırakmayacak senin” diye de çevirebiliriz belki bu dize par çasını. İşte başta Stockholm ol mak üzere Avrupa’nın her yerin de yaşadığım on yıl boyunca da İstanbul ardımı bırakmadı benim.
Bu derin şiiri Herkül Milas, 1967’dc Muş Piyade Alayı’nda, as kerliğimiz sırasında tanıtmıştı ba na. önce Yunancasına bakarak Türkçe okumuştu, daha sonra da yazılı çevirisini vermişti.
İşte, ayrı kaldığım on yıl boyun ca bu kent —İstanbul— ardımı bı rakmadı benim. Ondan kurtul mak istesem de boşunaydı bu ça ba. Hayallerime, düşlerime girdi. Islak sokaklarında dolaştım. Rüz gârlarını hissettim. Galata’nın gö rünüşünü gözümün önünde can landırdım. Küçük kiliselerine sina goglarına girdim. Camilerinin mi marisini özledim. Harap, karan lık bir İstanbul düşü; ardından, aydınlık bir İstanbul düşü. Bir Be yoğlu düşü, öyle ki, benim için zaman zaman, artık sonsuz ola rak yittiğini sandığım bu kenti, es ki güzelliğiyle hayallerimde yeni den yaratmak da istedim. Öku- duklanmın yarattığı olumsuz duy gularla, “Hayır yeni İstanbul’u düşünmüyorum, ben hayallerden bir İstanbul yaratacağım” diye dü şündüm, yazdım.
Oysa gerçek, hayallere benzemi yor. Yeniden bir İstanbul buldum dönüşümde, bütün güçlüklerine karşın onu da sevdim. Dahası ye niden âşık oldum. Gerçeklerle ha yalleri büsbütün birbirlerinden ayırmak istemediğim halde.
Bir kente tutkun olan insanın, yıllar sonra o kente dönerken duyduğu karmaşık duyguları, bü tün boyutlarıyla yansıtmak
sanı-ŞE H İR
‘
'Bir başka ülkeye, bir başka
denize giderim", dedin,
“Bundan daha iyi bir başka
şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz
bir yargısıyla karşı karşıya;
—bir ceset gibi-*- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar
kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem,
nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
”Yeni bir ülke bulamazsın,
,
başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir ardından gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda
dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre
geleceksin sonunda. Başka bir şey umma
Bineceğin gemi yok,
çıkacağın yol yok.
Ömrünü nasıl tükettiysen
burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
Konstantin Kavafis
(Cevat Çapan çevirisi)
?? t %
Ifeşiİr* ■
:
\ıl 1939. Aylardan mayıs. Ön planda Kuruçeşme ve kömür depoları, arkada henüz dolmamış Kandilli sırtları
rım çok zor bir şey. Böyle bir şey yalnızca edebiyat yoluyla yapıla bilir. O zaman da bütün olayı, tek bir metne vüklemeksizin. Değişik parçalarda, değişik yerlerde.
Dönüşte insana egemen olan kaygılardan birini -en esaslısını- gene Kavafis’in anlattığını söyle yeceğim. Çünkü biraz önce belirt tiğim gibi Kavafis yaşamıştır bu nu; öte yandan da bu büyük şair bizdendir. Ünlü İthaka şiirinde şöyle diyordu:
“ Onu yoksul buluyorsan, al danmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden son ra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbette biliyorsundur ne
anlama geldiğini İthakaların.’’ Hayır, çok yoksul ve harap bul madım İstanbul’u. Kavafis’in dü şüncesini kendime destek yaparak hazırlıklı gelmiştim. Hiç de derin bir düşkırıklığına uğramadım. Hatta düşkırıklığına uğramadım, diyebilirim. Bir yanda kasabalaş- mış bakımsız bir İstanbul var; ama öte yanda yaşayan dina mizmleri olan, düzelmeye, diril meye çalışan bir İstanbul. Büyük sorunlara gömülmüş bir kent, ama ölmüş değil. Yer yer mahve dilmiş, ama hem sonsuz güzellik ler barındırıyor hem de yeniden düzeltilebilir. Böylece de yeni İs tanbul’u da severek hiç de nostal
jiye gömülü bir insan olmadığlm, da anladım. Nostaljiye gömülü insanları da eleştirmediğim halde.
Viyana’dan kalkan uçak, caristan üzerine geldiğinde düz ve rahat bir uçuşa geçti. Doğruca Romanya üzerinden Karadeniz’e doğru yol alıyordu. 12 Aralık 1989 günü, o yörede hava çok berraktı. Geride koyu kahveren gi bir yükselti halinde Karpat Dağları gözüküyordu. Hiç ziyaret etmediğim Romanya toprağıyla Karpat Dağları’nın bana bu ka dar yakın, sıcak görüneceğini ön ceden düşünemezdim. Ardından uçak Karadeniz üzerine çıktı. Ar tık o denize düşsem de olurdu.
Uçak, deniz üzerinde kıvrılarak Kilyos yöresine doğru yol aldı. Alçalmıştı da artık. İşte o zaman gördüm, genişleyen, büyüyen, Boğaz sırtlarına yayılan, Batı’ya doğru yeni yeni, hiç görmediğim, ortalarında yeni yapılmış camiler barındıran beton yığını kocaman mahalleleriyle İstanbul’u. Bunlar yeni oluşmuş mahalleler değil, ye ni yeni kentlerdi. Ardından asıl İs tanbul’un çizgilerini gördüm. Uçak Marmara üzerinden Yeşil köy’e doğru kıvrıldı. Burada baş ka bir toprak vardı. Rengi kırmı zıya çalıyordu.
“ Senin kentin orası. İşle biiyii- müş, değişmiş, çok biiyiik olmuş.
belki de tanıyamayacaksın onu.” Ama o kolay tanımlanamaz di namizmini hemen yansıtan, can lı, insanla dolu bir yer: En az iki bin yıllık kültürel uzantıları olan, inanılmaz bir değişmeler şehri.
“ Bilgeleşmene sığın, iyi karşı la onu."
Oysa İstanbul iyi karşıladı beni. *
Yeşilköy Havaâlam’nda yeni yapılmış olan dış hatlar termina li sevimliydi. Onu gidip gelenler den duymuştum, ama ilk defa gö rüyordum. Aralık ayında akşam erken oluyor. Turgut Kazan’ın otomobiliyle Beyoğlu’ndaki Baro binasına gidiyoruz. İlk durakla
mamızı orada yapacağız. Kazan, Şişhane’deki altgeçitler, yeni açı lan yollar arasında şaşırıyor. Ka sımpaşa’ya doğru inerek yeniden çıkıyoruz. Hatta Şişhane yokuşu nu almak için ta Unkapanı’na ka dar yeniden uzanıyoruz. Trafik bütün bütüne değişmiş. Baro’nun bulunduğu Piremeci Sokak’a Te- pebaşı’ndan girdik. VI. daireyi, Meşrutiyet Caddesi’nin başlangı cını, önünden geçtiğimiz, düşleri mi dolduran Pera Palas’ı şöyle bir görmüş oldum. “ Ah, İstanbul! İstanbul! Sana dokunabilecek mi yim?’Bir saat sonra Baro’dan çık tığımızda, inanılmaz bir yerde, Beyoğlu'ndayım. Her şey bana
■
MrS>ı\ ' J İ L
bir düş gibi görünüyor. Bir ma sal kahramanı gibi yıllarca uyu dum da sonra da uyandım sanki. İlk ilgimi çeken Beyoğlu’nun ka labalığı oluyor. Saat akşamüzeri 6 ile 7 arası. Caddenin bana dar görüneceğini biliyordum. Bunu bu duyguyu yaşayan kaç kişiden duymuştum. Daha geniş olan Batı kentlerinin caddelerinden sonra İstiklâl Caddesi, ilk bakışta dar görünüyor insana. Ama sonrala rı buna alışılıyor. Kaldırımlar ya pılmış, kaldırımlar üzerinde yürü nebiliyor. Bu kaldırımların yapı lıp sökülmesi, yeniden yapılması üzerine bir şeyler okumuştum ga zetelerde. Önce kaldırımlarda yü rünebilmesi bana çok iyi geliyor. Ardından kaldırımların caddeden çok yüksek olduklarını fark edi yorum. Doğal olarak çok tuhaf bir şey bu. Ama daha sonra bu nun vatandaşların otomobillerini kaldırımlar üzerine çekmelerini engellemek için yapıldığını düşü nüyorum. Daha sonra gördüğüm, Cumhuriyet Caddesi’nin ortasını dolduran parmaklıklar gibi.
Her şeyi devletten ve belediye den bekleyen bir gelenekten gel diğimizi biliyorum. Eskiden de düşünürdüm, ama birçok Avru pa kentleriyle küçük kentlerini ge zip gördükten sonra çok daha iyi anladım bizde vatandaşın kentiyle ilgili hiçbir sorumluluk taşımadı ğını. Kentlerin bozulmasındaki payın Türkiye’deki ekonomik - toplumsal yapıyla ilgili olduğu ka dar, gene o yapının bir parçası, dahası çok kötü bir parçası olan insan öğesinin de aynı ölçüde kat kıda bulunduğunu. Bunu sadece kente yeni göçenler, caddeleri her yerinden geçenler, taşıtların önü ne atlayanlar, kentin caddelerin de kırda dolaşır gibi dolaşanlar için söylemiyorum; kentini, ma hallesini, sokağını koruma bilin ci bizde, her dönemde, parmakla sayılacak kadar az sayıda vatan daşta vardı. Şimdi bu sorumsuz vatandaş bu caddeden çok yüksek kaldırımları, güzelim caddeler or tasındaki kışlayı andıran demir parmaklıkları, kentin ortasında ki çirkin, ama zorunlu üstgeçitleri yaratmış. Ama daha sonra açık layacağım, buna sanayicileri ve zengin vatandaşları da katıyorum; 1950’den sonra hiçbir hayal güç leri ve geniş perspektifli bir bur- juvalaşma kültürleri olmadığı için toplu taşımacılığı hep engellediler.
Y arın : D evleşen
İstanbul g e rçe ğ i
I
Görmeyeli ne
- i l I Ol
1
İki yıl önceTopkapı. Bayram alışverişi. Hava, gürültü kirliliği. İnsan ve araç trafiği. Aralara bir yere İstanbul sıkışmış.
K
entler insanların ruhunu biçimlendirir. Yıkılan kentler de yırtılan ruhlar da köksüzleşen insanlar,
itilimlerle dolu şaşkın beyinler yaratıyordu. Bu açıdan bakılınca İstanbul, daha bütünüyle imar
edilmeden, yenilenmeden saldırıya uğramış, zaptedilmiş, işgal edilmiş bir kentten başka bir şey değil.
— 3 —
Beyoğlu’ndan, ayrıca özel ola rak söz edeceğim. Şimdi sadece, on yıl sonra, ilk olarak kaldırım larından yürüdüğüm, o ilk akşa mın Beyoğlusu’nu anlatıyorum. On yıl önce Beyoğlu’nu terk etti ğimde, bu kaldırımlar yürümeye elverişli değildi, kaldırımlarda he men sadece erkekler yürüyordu, Şehzadebaşı gibi terk edilmiş bir semt olmak üzereydi Beyoğlu, ol muştu bile.
Tünel’de, tik Belediye Sokak’- taki Çinili H an’daki evimizden Arnavutköy’e taşınmıştık. Hafta içindeki bazı günler Beyoğlu’ndan yürüyerek geçtiğim oluyordu. 1978’de Çiçek Pasajı da çökmüş tü. Cumartesi, pazar günleri Ar- navutköy’deki evden çıkıp oto mobille ya da bir dolmuşla, - kimbilir bilinçaltında nasıl bir eski Beyoğlu imgesi izleyerek- Tak- sim’e, orada ortadan kalkmış olan Eptalipos Kahvesi’nin bulun duğu köşeye kadar geliyor, ölmüş caddeye bakıyordum: Gündüzün çarpık ışığı altında sadece erkek topluluklarının gezdiği, bozulan, sinema salonlarında sadece seks filmlerinin oynadığı, içine girile mez bir karabasan haline dönüş müştü bu cadde. On, on beş da kika bu yitik yaşamın acısını du yarak, yeniden geldiğim yoldan Arnavutköy’e dönmek üzere Tak sim Alanı’nda dolaşıyor, eve dö nüyor, uykuya dalıyor, son sığı naklarımızdan biri olan Bebek Oteli’nin barındaki -geniş bir te ras da vardı orada, Boğaz’ın üze rine açılan- aperatif saatinin gel mesini bekliyordum.
1979’da İstanbul’u terk etmem den önce, arkadaşlarla son sığın dığımız yerlerden biriydi Bebek Oteli. Geniş terasında, akşamüze ri hızla değişen renkleriyle Boğaz, rüzgârlı ya da soğuk havalarda oturulan iç bölümü, ayrıca özel likle de Park Otel’den söküp ge tirdiği barı ile gerçekten çok ilgi çekici bir yerdi. Akşam yemeği vakti gelince ya eve dönülüyor, Aziz Çalışlar'ın Arnavutköy’de- ki yalısında, gene küçük bir bar barındıran salonuna gidiliyor, ya da Rumelihisar’da Han Restau- rant’a, ya da Bebek, Arnavutköy meyhanelerinden birine d u ru lu yordu. Gençlik yıllarından beri zi yaret ettiğim Bebek’te, bahçe için deki Nazmi kapanmıştı artık. 1970’li yılların ilk dönemlerinde çokça gittiğimiz Tarabya’daki lo kantalar da görgüsüz paralıların hücumuna uğramış, el değiştir
miş, çirkin dekorlara bürünmüş, alabildiğine ticarileşmişti. Artık oraya pek uğramıyorduk.
Bu defa, 1990 yılı ocak ayında, Bebek Oteli’nin barına kapıdan bir baktım: Lokal eskisi gibi du ruyordu, ama müşteri yapısı de ğişmişti. Değişen müşteri yapısı, lokali de değiştiriyor sanki.
12 Aralık 1989 gecesi Beyoğlu’- nun, her şeye karşın dolaşılır bir yer olduğunu görmekten duydu ğum mutluluğu anlatamam. Ba
zı sinema salonları açılmıştı, kal dırımlarda yürüyen sadece erkek ler değildi, kadınlar, genç kızlar da vardı. Birçok yer de ışıklandı- rılmıştı. Bu yüzden de kaldırım ların aşırı yüksekliği üzerinde pek durmamaya karar verdim.
Ardından yepyeni bir olgu: Bü tün taksiler sarı (sanırım New York’taki gibi) ve hepsi saatleri ni açıyor. Ayrıca şoförlerin çok büyük bölümü gerçekten tok gözlü.
Taksim Anıtı’mn çevresinde, Vakko, cadde üzerindeki yapısın- dakine benzer bir ışıklandırma yaptırmış. Taksim Alanı ise daha bir ferah geldi bana. Sonradan daha çok seveceğim bu alanı. Etap Marmara Oteli’nin altında ki Opera Pastahanesi’ni de - kahvelerindeki başarısızlığa karşın- mesken tutmakta tereddüt etmeyeceğiz arkadaşlarla.
Müthiş kalabalık bir dizi oto büs durağı'Taksim Postahanesi
önünde. Bir hamburgerci açılmış. Bütün dünyada, hatta Moskova’ da olduğu gibi. Café Boulevard yok artık. Divan Oteli’nin yanın daki kavşaktan Dolapdere’ye ini yoruz. Taksim’e ulaşmak için çok faydalı, fakat çevreleri düzenlen memiş yeni yollar. Dolapdere’den Kurtuluş’a (Tatavla) çıkan dik yo kuş. Her zaman çok sevdiğim, ge ne de kendisini az çok koruyan evleriyle Kurtuluş Caddesi.
Bir saat kadar sonra, Cevat
Ça-pan’m otomobiliyle Taksim üze rinden Tünel’e, Yakup’un lokan tasına giderken açılan yeni Tarla- başı Caddesi karşısında şoke oluyorum.
*
Boğaz’ın sırtlarına kurulmuş yeni mahalleleriyle, Batı’da Çek mece göllerine, Kuzey’dc- Kil- yos’a, Anadolu yakasında İzmit’e doğru yayılan yeni, dev bir İstan bul. İstanbul’a bu insan akırtu ile kente birkaç kent daha eklenme
si -ve bu akışın nerede duracağı nın da bilinm em esi- benim 1950’lerde hayal edeceğim bütün tasarımların da sınırlarını aşan bir ölçüde bugün. Bu yeni İstanbul’u uçakla Yeşilköy’e inerken sonra gene uçakla Karadeniz’e doğru uzaklaşırken, Fatih Köprüsü’nün çevre yollarında otomobille dola şırken, Burgaz Adası’na gemiyle giderken gördüm. Bostancı - Kar tal - Pendik değil, küçük bir New Yörk’tu görülen. Ama ne türlü
bir New York olduğunu tanımla mak kolay değil.
Bu devleşen İstanbul gerçeğini görünce, artık Bakırköy’ün bir
sayfiye ilçesi halindeki eski hali
ni, ağaçlı, kırsal Yeşilköy’ü, Eren köy’ün, Suadiye’nin, Bostancı’- mn sayfiye halinde oİduklan dö nemleri anımsamak ve anlatmak sanki küçük çocuklara anlatılsa bir masal kadar naif kalacak.
İstanbul’dan ayrı kaldığım za manlarda, Haydarpaşa Garı’ndan kalkan ve Kartal’a doğru giden, maroken koltuklu, tenha eski banliyö trenini, onun durduğu is tasyonları, bütün o küçük yerleş me yerlerini de sık sık hatırlardım. “ İşte o tren” derdim kendi ken dime ya da çok yakınım olan bi risine, “O maroken koltuklu ban liyö treniyle yolculuk yapmış ol saydınız, İstanbul’u sonsuzca se ver ya da benim niçin bu kadar derinden sevdiğimi anlardınız.” Bugün bunu düşünmek bile bir düşten de öte.
Çocukken anneannemle gittiği miz Florya plajlarını, ilkgençlik ve gençlik yıllarında denize girdi ğimiz Moda Plajı’nı, Suadiye Pla- jı’nı, Fenerbahçe’yi, üniversite yıllarında dadandığımız Ataköy Plajı’nı düşünmek gibi.
1979’da, ben İstanbul’u bırak madan önce iki büyük genel fela ket yaşanıyordu: Katillik biçimin de ortaya çıkan şiddetle kentin ölümü. Bu ikisini birbirinden ayı- ramıyordum. Kendi kendime de bu iki yıkımın bir arada olması nı, çöken, bozulan, yıkılan kent lerde şiddetin de kendiliğinden doğacağını -bu düşünce doğru mudur, yanlış mıdır diye fazla dü şünmeksizin- doğal karşılıyor dum. Kentler insanların ruhunu biçimlendirir. Yıkılan kentler de yırtılan ruhlar da köksüzleşen in sanlar, itilimlerle dolu şaşkın be yinler yaratıyordu.
Bu devcil büyümeye neden olan artan nüfusu da hemen hesaba katmak gerekiyor.
Bu açıdan bakılınca İstanbul, daha bütünüyle imar edilmeden, yenilenmeden, bir kent olarak kendi bütünsel yaşamını sürekli kılamadan saldırıya uğramış, zap tedilmiş, işgal edilmiş bir kentten başka bir şey değil. Bu görünü şüyle Mexico City’ye, San Paula’- ya, bir ölçüde yeni Madrid’e, Ka hire ve İskenderiye’ye benzetile bilir. Farkları üzerinde durularak.
Yarın: Gülersoy ve
Dalan’ın yaptıkları
w
•
E
r
i
I
j
1
E N
İ S T A N B U L
t)
E
M
H
Ö
Z
t
"IŞehir, geçen 10 y ıl içerisinde ne kazandı
,
neyi kaybetti?
İstanbul’un sorunu, kendinden büyük
B
enim içinde yaşamadığım on yıl boyunca İstanbul’un su, enerji, trafik gibi temel sorunları büyümüş. Bunlar içinde
sadece elektrik kesintilerinin 1979 yılına göre daha az olduğunu gözlemledim. Su sorunu ise çok büyümüş. Trafik de.
Bunlara, çok yaşamsal bir sorun: “ Hava kirliliği” de eklenmiş. Bunun yanında denizin daha da kirlenmiş olmasını
unutmamak gerekiyor. Halkın sağlık sorunları, kentin sorunlarından ayrı değil.
Benim İstanbul’u görmediğim on yıl içinde, Türkiye’de kent bi linci de, kültürel mirasa sahip çık ma bilinci de arttı. Daha önceden başlamıştı, ama sadece bazı çev relerde kalıyordu. Şimdi yaygın laşıyor bu bilinç. Bu da en iyi ge lişmelerden biri.
Gene bu on yıl içinde İstanbul kentinde eski Belediye Başkanı Bedrettin Dalan’ın yaptıkları üze rine de, Çelik Gülersoy’un yaptık ları üzerine de çok fikir yürütme ler, eleştiriler okudum. Eleştiriyi çok seven, ona sınır tanımayan bir ulus olduğumuzu kabul etme miz gerek sanıyorum. H atta şeh re biçim veren bu iki insan birer rakipmiş gibi karşı karşıya da ge tirilmek istendi. Eleştiriyi çok se ven bir ulus olmamızdan ötürü, yapılmış olan en iyi şeylerin da ha kötülenmiş olmasına alışalım demiyorum, ama kendimizi tanı yarak kulaklarımızı tıkayalım.
Çelik Gülersoy mikro düzeyde birçok çalışmalar yapmış. Yaptık larının hepsi güzel, zevkli, bir kül türü, bir kişiliği yansıtıyor.
Bedrettin Dalan’sa makro dü zeyde, çok büyük düzeyde çalış malar yapmış. Onun yaptıklarına dinsel bir mantıkla bakılabilir an cak. Bedrettin Dalan’ın çok bü yük düzeyde giriştiği işlerle yap tıkları (gerçekleştirdikleri) çok bü yük sevaplarla çok büyük günah ları bir arada barındırıyor. Bu ki şinin gerçekleştirmeye başladığı çok büyük, çok önemli, çok gü zel şeyler var. Aynı zamanda da yapılmasına izin verdiği çok bü yük kıyımlar, kötülükler.
Ama İstanbul’u değiştirmiş bu iki insanın yaptıkları karşı karşı ya konulamaz.
Çelik Gülersoy’un yeniden or taya çıkardığı, restore ettiği, ince bir üslup ve özenle işlevsel hale getirdiği: Anadolu yakasında Çu- buklu’daki Hidiv Kasrı, Beşik taş’ta Yıldız Bahçesi içindeki Mal ta Köşkü ile öteki yapılar, Kari ye Kilisesi çevresindeki Kariye Oteli ile öteki çevre yapılar, Sul tanahmet’te restore ettirdiği 18. yüzyıl eseri “Cedid Mehmet Efen di Medresesi” (İstanbul Sanatla rı Çarşısı) içinde İstanbul Kütüp hanesi, otel, lokanta, pastane de barındıran, sırtını Topkapı Sara yı surlarına vermiş olan Soğukçeş- me Sokağı... Hepsi büyük bir öze nin, zevkin eseri, İstanbul için çok
büyük kazançlar.
Ocak ayında Soğukçeşme So- kağı’na, Topkapı Sarayı’nın giriş kapısı tarafından -Sultanahmet Çeşmesi yanından- gittim. Bura da, solda o eşsiz yapı Ayasofya’- nın arkasında, köşede, daha ön ce görmediğim eski bir sarnıç ya da toprağın altına doğru, silindir biçiminde inen bir yapı vardı. Bi- enalden arta kalmış olan Sarkis’- in yapıtı sallanıyordu boşluk üze rinde. Hem o bahçede hem de he nüz Soğukçeşme Sokağı’nın ba şında birdenbire o çok eski İstan bul’u derinden duydum. Zaten Sultanahmet -yeryüzünde eşi ol mayan o görkemli alan- üzerinde,
sanki eskiden tanımıyormuşum gibi, yeni, taptaze bir baskı yarat mıştı. Ama orada hissettiğim, çok eskiye dayanan karmaşık bir İs tanbul’du: Eskiden Çarşamba, Sultan Selim, Fatih ya da Edirne- kapı sur dışında futbol oynadığı mız yerlerden, bütün o Karagünı- rük - Edirnekapı yöresinde kalmış olan Bizans, sonra Rum - Orto doks yapılardan, eski bir sarnıç olan o koskocaman Karagüm- rük S tadyum u’ndan, Saraç- h anebaşı’ndaki kem erlerden, Zeyrek’ten, bütün oranlarda esen ve yangın yerlerinin tozunu kaldı ran rüzgârlardan gelen bir ha va, insanın ta kalbinin içine ka
dar sokulan bir duygu, işte o za man, hiçbir yerde duyulamaya- cak, sadece İstanbul’da -eski İstanbul’da- yaşamış, oraya bağ lanmış bir insanın duyabileceği bir duyguyu duyduğumu anladım. O sarsıntı içinde düşündüğüm tek şey, İstanbul’u yeniden nasıl bı rakıp gidebileceğim oldu.
Ardından Soğukçeşme Sokağı’- nı gezdim. Buradaki yapıların renklerinin batıcı olduğu üzerine eleştiriler okumuştum. Hiç de ge rek yoktu sanırım bu eleştirilere. Asıllarının böyle olmadığı kanıt lanmış değil. Sonra geçen yıllar da çok daha doğal renklere bü rünmeyecek mi o yapılar?
insanlık da sanat tarihi de yüz yıllarca Eski Yunan heykellerini beyaz, mermer sadeliğinde sandı da, sonra eski döneminde bütün o heykellerin renk renk boyalı ol dukları ortaya çıkmadı mı? Os manlInın çeşitli yüzyılları bir ya na, kimbilir Bizans döneminde ne renkler vardı İstanbul’da.
Soğukçeşme Sokağı’ndan aşa ğıya, Alemdar’a doğru inilince (ki karşıda köşede Talat Paşa’nın ikametgâhı vardır) çok büyük bir sarnıç bulmuş Çelik Gülersoy. Orayı da restore ederek Bizans tarzı bir taverna-restaurant hali ne getirmiş. Benim için değil, ama bir turist için içinde yemek yeni
lecek ne bulunmaz bir dekor. Bi raz ötede ortaya çıkan yeni bir sarnıç daha var; daha küçük bir sarnıç. Başka küçük bir sarnıça da bir kalorifer kazanı yerleştiril miş. Çelik Gülersoy’un özellikle rinden biri de, düzenlediği me kânları, en küçük ayrıntılarına kadar düşünmesi.
Bedrettin Dalan ise büyük öl çekte, çok büyük işlere başlamış. Kimisini bitirmiş, kimisini bitire- memiş. önce günahlarım söyleye yim, kuşkusuz birer facia, cina yet bunlar: Boğaz sırtlarında ve rilen inşaat izinleri. Sonra da se vaplarını, çok büyük sevaplar bunlar: Haliç’in çevresinin açıl
ması, Yerebatan Sarayı’nın altı nın temizlenmesi, iç galerilerinin ortaya çıkarılması, Boğaz’da bir çok iskelenin restore edilmesi, de niz otobüslerinin getirilmesi, (bunların en büyüklerini getirmek de çok iyi olmuş), Kuruçeşme’de ki kömür depolarının kaldırılarak park yapılması, genel olarak kı yıların halka açılması
Arnavutköy’deki kazıklı yolun kötü olduğunu söyleyemeyece ğim. Kıyıyı bozmadığı gibi, sade ce trafiği açmakla da kalmamış, insanlar Boğaz’ı hissederek yürü yebiliyor kıyıda. Gene bunun gi bi Üsküdar’da açılan alanın, de nizin doldurulmasından sonra
oluşturulan sahil yolunun da kö tü olduğunu öne süremeyeceğim. Büyükdere’ye giden kazıklı yo lun Arnavutköy’deki kadar ince düşünülmüş olduğunu öne süre meyeceğim, ama ona da çokça eleştirilerim yok. Bağdat Cadde- si’ni, Fenerbahçe’yi, Yat Limanı’- nıysa göremedim.
Şişhane’den Taksim’e kadar açılan, Tepebaşı’nın birçok yapı sının yıkılmasına neden olan yol üzerindeyse bir şey diyemeyece ğim. Tepebaşı’nın restore edilme sini elbette tercih ederim. Ama bir dostumun söylediği gibi, iki bin yıllık bir kentte, o yapılar tarih sel sayılabilir miydi? Ama şimdi ki halde bu yolun çevresinin kor kunç ölçüde düzensiz ve çirkin ol duğu kesin. İstanbul halkı Da- lan’a bir dönem daha çalışma ola nağı tanımalıydı. Ama bu yörede kalan eski yapıları -özellikle Ay- nalıçeşme’yi- yıkmamak, yıkıp da yüksek yapılar dikmemek koşu luyla. Kentin yapılarını salt turiz me satmamak koşuluyla.
Sadece Haliç’in çevresini açma sı ve Yerebatan Sarayı’m temiz lemesi dahi Dalan’ı desteklemeye yeterdi. Yerebatan Sarayı’ndaki büyük sütunların altındaki taşlar da ortaya çıkan Meduza kabart maları ne kadar şaşırtıcıydı benim için. Yerebatan Sarayı’nda izleyi cilerin ayakta dinleyecekleri ilginç konserler verilebilir.
Kentin çalışma ve iş merkezi, Levent’in de ötelerine, Maslak yolunun çevresine kayıyor. Bu arada Boğaz’ın sadece suya bakan yamaçlarına değil, gerilerine de ne çirkin yapılar yapılmış. İstanbul’u esas katleden bunlar. Bu yeni gör güsüzlük.
Benim içinde yaşamadığım on yıl boyunca İstanbul’un su, ener ji, trafik gibi temel sorunları bü yümüş. Bunlar içinde sadece elek trik kesintilerinin 79 yılına göre daha az olduğunu gözlemledim. Su sorunu ise çok büyümüş. Tra fik de. Bunlara, çok yaşamsal bir sorun: “ Hava kirliliği’ de eklen miş. Atina gibi. Her iki kent de gerçekten sanayileşmemiş kentler oldukları halde.
Bunun yanında denizlerin da ha da kirlenmiş olmasını unutma mak gerekiyor. Halkın sağlık so runlarını kentin sorunlarından ay rı bir yere koymamak gerekir.
‘B ir B eyoğlu D ü şü ’ gerçek olabilir:
Tünel-Taksim arasına tramvay hattı
—5 —
... ...
... —-
"
~
İstiklal
Caddesi* nin
bütünüyle
trafiğe
kapatılması
doğru
değildir. Bu
deneme iki
gün için
1960’ın
öncesinde ya
da hemen
sonrasında
yapılmış,
Beyoğlu
zevksiz bir
panayır
yerine
dönmüştü.
Trafiğe
kapalı bir
Beyoğlu güzel
olmayacaktır.
En iyisi zevkli
bir tramvayın
geçmesidir
Beyoğlu’ndan.
Beyoglu’nda tramvaylı günler. Galatasaray’da, Kurtuluş-Eminönü ve Maçka-Hürriyet Meydanı arasında çalışan tramvaylar yan yana. (Fotoğraf: Ara Güler) Beyoğlu’na gelince: Benim terk
ettiğim 1979 yılının Beyoğlusu’ na göre gezilecek bir yer olmuş Beyoğlu. Ama elbette henüz çok şey eksik. Şimdi gördüğüm Be yoğlu eski Beyoğlu değildir, ama en azından gezilebilir bir yerdir. Sanırım şu nedenlerle: Bazı sine ma salonları yenilenmiş, açılmış tır, bunlara kadınlar da erkekler de genç kızlarla üniversite öğren cileri de gidebiliyorlar. Kaldırım lar yüksek, ama üzerinde yürüne biliyor. Sokak lambaları hiç de kötü değil. Bazı sinemaların giri şine kitap satış yerleri açılmıştır. Eşsiz bir kazançtır bu. Bir uygar lık göstergesidir. Onların güzelleş mesi, estetik biçimlere de bürün mesi gerekir. Atlas Sineması’mn altında açılmış olan çarşı gelişe bilir. ‘Kulis’ Kulübü, yeniden açıl mıştır orda. Müşterilerini bekli yor. Atlas Sineması’nın karşısın daki pasajın içinde bir kat yuka rıda, dekorundan servisine kadar Avrupa, Amerika ölçülerinde ne fis bir bar lokanta: Beyoğlu Pup açılmış. Ses Tiyatrosu pasajını ve külliyesini Ferhan Şensoy restore etmiş, ediyor. Yeni Melek Sine- ması’na giden sokak da bazı yan sokaklar da trafiğe kapatılmış ve güzelce kaldırım döşenmiş. Asıl en önemlisi şimdi Tünel’le Tak sim arasında -birkaç yerde- ya bancı gazeteler de satılıyor.
Bütün bunlar kazançtır. Ama elbette Beyoğlu’nda yapılması ge rekli pek çok şey var.
En önce Beyoğlu’nda sokak içinde hâlâ çok nefis yapılar, apartmanlar bulunduğunu söyle meliyim. Ağa Camisi’nin alt bö lümüne düşen sokaklarda da Tü nel yanında da Parmakkapı ile Cihangir arasındaki bölgede de var bunlar: Görkemli, çok güzel yapılar.
ö te yandan ‘Markiz’, ‘Lebon’ (Löbon) ve ‘Baylan’ pastaneleri en kısa zamanda açılmalı ve Be yoğlu Belediyesi burada boşalan dükkânların bazılarında pastane, kahve ve amerikan bar açılması için dikkatli bir politika izlemeli dir. Beyoğlu canlandıkça yaban cı dilde kitap satan kitabevleri de açılabilecektir sanırım.
önemli olan hem Beyoğlu Be- lediyesi’nin hem de Beyoğlu ile il gili kuruluşlarla, zevk sahibi ser maye sahiplerinin Beyoğlu’nu bir kültür ve eğlence merkezi yapmak (yeniden yaratmak) için dikkatli
bir politika izlemeleridir. Bu ko nuda uzmanların yanında, hayal gücü ve zevki gelişmiş kimseler den de yararlanmalılar.
Taksim’le Tünel arasında tram vay hattı döşenmesine ve tramvay işletilmesine de taraftarım. Bu ge lişimde benim “ Bir Beyoğlu Dü şü” adlı öykümü okuyan İsveç Başkonsolosu Nils Urban Allard da bana yazdığı mektupta bu öz
lemi belirtti. Beyoğlu sadece bizi değil, orayla ilgilenen bütün ya bancıları da büyülüyor. Bu konu da İsveç’in sadece kâr amacı ar dında koşan ASEA gibi büyük şirketleri değil, çok daha az kâr amacı güden kuruluşları da İstan bul’a yardım edebilirler. İstiklal Caddesi’nin bütünüyle trafiğe ka patılması doğru değildir. Bu de neme, iki gün için 1960 öncesin
de ya da hemen sonrasında yapıl mıştı da Beyoğlu zevksiz bir pa nayır yerine dönmüştü. Pasaja tü nemiş esnaf hemen bira fıçılarını sokağa taşımışlardı, masa olarak kullanılsın da üzerinde içki içilsin diye. Bugün bu yapılamasa bile tümden trafiğe kapalı bir Beyoğ lu güzel olmayacaktır. En iyisi zevkli bir tramvayın geçmesidir Beyoğlu’ndan.
Beyoğlu’nun yeniden canlan ması için suni tenefüse de gerek yok. Sadece dikkatli bir politika ya gereksinme var. Oraya yerle şenlere, lokallerin alacaklan bi çimlere, kalitelere, dikkate. Sırf Beyoğlu’nda konser vermek üze re davet edilecek müzik topluluk ları ¿erekli.
On yıl sonra gelince, hemen he men üç ay kadar kaldım İstan
bul’da; yeniden oraya dönmek, hep dönmek üzere. Bu zaman parçası içinde işe gitmek gibi bir sorunum yoktu. Dostlarla buluş mak ya da ufak tefek işlerimi yap mak için trafiğin yoğun olmadığı saatleri seçebildim. Şoförlerin bil dikleri, yeni açılmış yollardan da geçerek bu trafik sorunundan -bir ölçüde- kurtardım kendimi. Ama orada haftanın beş günü çalışma
ya gitseydim, ne düşünecektim, bilemiyorum.
Galata Kulesi’nin yukarısından İstanbul’a bakarken yemden hay ran oldum bu ölümsüz kente. Bo- m onti’deki dünyada çok az sayı da olan Gürcü Katolik Kilisesi’ni (Nötre Dame de Lourdes) gezdim. Elbette Santa Maria Draperis’i, Aya Sofia’yı, Fener Rum Patrik hanesinin yukarı bölümündeki
12. yüzyıldan kalma kiliseyi de, Yerebatan Sarayı’nı da... Daha birçok yeri. Beyoğlu’nda erkek ve kız arkadaşlarımla gezebildim, lo kallerine gidebildim. Beyoğlu si nemalarına girip film seyredebil dim . T a lim h a n e ’de ‘No- yan/N oyan’ kulübünde eski İs tanbul Rum ve Yahudi şarkıları dinleyebildim. Arnavutköy’den, Bebek kıyısından sonsuzca güzel olan, günün her saati de görünü şü değişen Boğaz’ı seyredebildim. Defalarca dünyanın hiçbir yerin de böylesi bir görünüşe rastlama dığımı tekrarlaya tekrarlaya. Ge- ceyarısı ya da geceyarısmdan bi raz sonra Beyoğlu’ndan, İstiklal Caddesi’nden geçebildim.
Yeniden âşık oldum İstanbul’a. Kültür mahallesi olmaya başlamış olan Ortaköy’e gittim. Beşiktaş, O rtaköy sırtlarında dolaştım. Oradaki gençleri unutamayaca ğım. Nötre Dame de Lourdes kendilerine fikirler, hep yeni fikir ler verilmesini bekliyor onlar.
Berlin’de dünyaca ünlü bir şe hircilik uzmanının dediği gibi “ Gene de dünyanın en güzel ken tidir İstanbul, bir gün gelir, çir kin beton yığınları yıkılır.”
Ben on yıl Beyoğlu’nun dı- şîliâ çıktım, kendim durağanlığa varıp tümlüğe ermedim, ama Be yoğlu’nu, sanırım tümlüğü içinde gördüm. “ Daha nesnel bir gözle bakabildim ona.” O yüzden ye niden kaldırımlarına basınca pa sajlarından geçerken, dünyada duyduğum rahatlıklardan en bü yüğünü duydum.
Salâh Birsel’in yazdıkları, sade ce onlar, Beyoğlu’nun kurtarıl ması için yeterli nedendir. Daha yaşanmış, köklü, çekici, koca bir tarihi sokmuyorum işin içine.
Casanova’nın da kaldığı söyle nen Tünel’deki Postacılar Soka- ğı’na da gittim. Orada Rasin’in evinde, Melih Cevdet Anday’ın da bulunduğu bir sofrada hazır bulundum. Pencerede bir İstan bul gecesi vardı. Gördüm onu.
İstanbul’a yakıştırdığım beş di- zelik bir Aksal şiirinin ilk üç di zesiyle bitireyim bu yazıyı:
“ Uykularda sürüklenen bu şehir
Bıraksan bir elbise gibi yasım Gece pencerenden girmek üzredir”
öm rüm boyunca İstanbul gece si girsin penceremden.
B İ T T İ
Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği Taha Toros Arşivi