milyon işçi niçin sendikasız?

Belgede Sayın Serendip Altındağ, (sayfa 37-41)

Bir bilgisayar programcısından dehşet dolu açıklama

15.8 milyon işçi niçin sendikasız?

Aydınlık 15.1.2019

TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de 2018 yılı Ağustos ayında 19.8 milyon işçi, memur ve sözleşmeli personel vardı. Memur ve sözleşmeli personel sayısı yaklaşık 3 milyondur. Geriye kalan yaklaşık 16.8 milyon kişi, kanunlarımıza göre işçidir. Bu 16.8 milyonluk kitlenin günümüzde ancak 1 milyonu toplu iş

sözleşmesinden yararlanan sendikalı işçidir. Peki, geride kalan 15.8 milyonluk işçi kitlesi niçin sendikasız?

Ana engel mevzuat mı?

Bu soruya kolaycı (ve yanlış) yanıt, yürürlükteki mevzuatta yer alan yasak ve kısıtlamaların sendikalaşmanın önündeki en önemli engel olduğudur.

Ancak çalışma mevzuatında önemli bir engel yok. Hatta 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanununun 25. maddesine göre, sendikal nedenle işten çıkarılan veya işyerinde ayrımcılığa maruz kalan işçilere, bir yıllık ücretinden az olmayacak bir tazminat ödenmesi gerekiyor. Ayrıca Türk Ceza Kanununun 118. maddesine göre, cebir veya tehdit kullanarak sendikal özgürlükleri engelleyenlere altı aydan iki yıla kadar hapis cezasının verilmesi öngörülmektedir.

İş kanunu da işçilerin işten çıkarılmasında geçerli bir neden oluyor.

Bu konudaki sorun, mahkeme masraflarının (dava açma harcı, bilirkişi ücreti, avukat ücreti, vb.) yüksekliği ve davaların çok uzun sürmesi.

işten çıkarmalar mı korkutuyor?

Birçok işyerinde sendikalaşan işçiler işten çıkarılıyor. İşsizliğin arttığı, kredi kartı ve tüketici kredisi

borçlarının önemli olduğu koşullarda birçok işçi, sendikalaşıp işten atılmak yerine, kötü çalışma ve yaşama koşullarını kabulleniyor.

Sendikal nedenle işten atılıp işyeri önünde aylarca direnen işçiler, insanların mücadele azmini güçlendiriyor.

Ancak direnişteki işçileri gören bazı işçiler ise aynı duruma düşmemek için daha ihtiyatlı davranıyor.

İşçiler hayatlarından memnun mu?

İşçilerin bir bölümü, gerek ailede birkaç kişinin gelir getirici bir işinin olması, gerek tarımsal faaliyetten yan gelir elde edilmesi nedeniyle, sendikalardan uzak duruyor.

Türkiye’de hızlı bir işçileşme süreci yaşanıyor. Artık tütün üretemeyen köylü, maden ocağında işçiliğe başlıyor. Hayvancılıkla artık geçinemeyen köylü, bir fabrikada işe giriyor. Mazot, gübre, tarım ilacı

fiyatlarındaki artış nedeniyle tarlasını ekmeyen köylü, kente göçüp iş arıyor. A101, Şok, BİM gibi perakende mağaza zincirleriyle rekabet edemeyen esnaf dükkânını kapatıp, işçileşiyor.

Bu insanların topluca hak arama gelenekleri çok zayıf. Bunlar işçi olsalar da, kafalarının işçileşmesi ve sendikal örgütlülüğü ve mücadeleyi, sorunlarına çözüm yolu olarak görmeleri zaman alıyor.

Bazı işçiler de hayatlarından, risk almaktan başka çarelerinin kalmadığı noktaya kadar, şikâyetçi değil.

Sendikacıların sorumluluğu

Günümüzün işçisi 50 yıl öncesinden çok farklı. Örgün eğitim düzeyleri yükseldi. Ellerindeki akıllı telefonları da büyük bir beceriyle kullanıyorlar ve sosyal medya aracılığıyla bilgiye, söylentilere, dedikodulara kolayca erişebiliyorlar. Sendikal dünyada olan bitenler bir biçimde sosyal medyaya yansıyor. Artık güneşin altında hiçbir şey gizli kalmıyor. Yapılanlar da, yapılması gerekirken yapılmayanlar da ortalığa dökülüyor.

Sayıları çok az da olsa bazı sendikacıların yaptıkları bazı yanlışlar sendikacıların tümüne mal ediliyor ve sendikaların ve sendikacılığın tümünün itibarına ve güvenilirliğine büyük darbe indiriyor.

Bir sendikacının ayda 40-45 bin lira net ücret alması, pavyonlardaki harcamalarını sendikaya ödettirmesi gözlerden gizlenemiyor. Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz. Eğer bir sendikacının, çocuklarının ve eşinin üzerinde, bilirkişi heyetinin yaptığı tespite göre, 300’den fazla tapu bulunuyorsa, sıradan uyanık bir işçi bu sendikacının başında bunduğu bir sendikaya nasıl güvenir, bu sendikaya ödediği aidatın işçi yararına kullanılacağına nasıl inanır?

Sendika başkanının aldığı 1 milyonluk arabayı, Ukrayna’ya gezmeye giden sendikacıları, üyesini silahla tehdit ederken kendi tabancasıyla vurulan sendikacıyı hatırlayın.

Bazı sendikalardaki anti-demokratik uygulamalar da işçileri sendikalardan soğutuyor.

Bunlar gibi daha neler var neler. Bunlardan haberdar olan işçi, sendikaya gider mi?

* * *

İKTİDAR VE VATAN KAVRAMI

VATAN VE ONLAR

Em. Tümamiral Soner Polat

Aydınlık 16.11.2018

Onlar için vatan kavramının hiçbir kutsiyeti yoktur. Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre” eserini bunlar

“Vatan Yahut Seccade” olarak okur. Seccade Washington’da Beyaz Ev’in önünde seriliyorsa, orası vatandır.

Hudut, sınır gibi sözcükler ise kelime haznelerinin dışında kalır.

İhanetten beslenmek

Vatan için “gazilik, şehadet” kavramları bunların algılama düzeyinin çok üzerindedir. Bu nedenle, milletin bağımsızlığı için can verenlere, yaralanıp gazi olanlara kötü gözle bakarlar. Devlet ve millet ölüm-kalım savaşı verirken, düşmanla işbirliği yapanlar onlar için en kutsal varlıklardır. Hepsinin acısı ve özlemi aynıdır: “Keşke, Yunan, İngiliz, Fransız, İtalyan, Amerikalı vb. Türkiye’yi işgal etseydi!” Bu grup Türk milletinin vatanını savunma azim ve iradesinin önündeki en büyük engeldir.

Bir ölüm-kalım savaşında düşmanın yanında saf tutarlar. Falih Rıfkı Atay’ı dinleyelim: “... Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız! Ah! Bir kurşun, son Yunan kurşunu Mustafa Kemal’in göğsüne saplanamaz mıydı?” Atay isyanında haksız mıydı: “Doğu böyledir, dostlarım. Doğu’da kin, kolayca hıyanete kadar götürür...” Hayati bir savaşın en kritik döneminde askerlikten muaf tutulmayı talep ederler. Emperyalizmin nam ve hesabına milli ordunun karşısına çıkarlar. Çünkü doğalarındaki işbirlikçiliğin kökleri derindedir. Kim kazanırsa ona yanaşacak ve ihanetten besleneceklerdir. Emperyalizm için bu tipler bulunmaz kaftandır.

Çünkü bir ülkeyi içten çürütmenin en kolay yolu bunları tepe tepe kullanmaktır. Bunlar her türlü yıkıcılık ve

bölücülüğe meyillidir. Gün gelir Yunan’la bir olup Türk’ü arkasından vurur; gün gelir PKK ile sarmaş dolaş olurlar.

Türk nefreti!

Bunların istisnasız tamamı “Türk” sözcüğünden nefret eder. Hayatları boyunca Türk’e karşı mücadele etmeyi yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Bulundukları mahallere, mecbur kalmadıkça asla Türk bayrağı asmazlar!

Türklüğü ile gurur duyan hiç kimseyi aralarına sokmazlar. Eğer ihanetten beslenecek bir ortam bulamazlarsa, sessizce ortadan kaybolurlar. Sinsi bir şekilde pusuda bekleyerek, ilk fırsatta nefret kusmaya devam ederler.

Bu tipler güce taparlar. Güçlü şeytan olsa bile ona kayıtsız koşulsuz biat ederler. Çünkü gerçekte paradan başka içlerinde kök salmış hiçbir değer yoktur. Seccadenin serildiği yer vatan olduğundan, onlar bu toprakların hiçbir değerinden nasibini almamıştır.

Karanlıktan, cehaletten, kin ve hasetten beslenirler. Din, iman, Allah, peygamber sözcükleri dillerinden düşmez ama kutsal saydıkları en değerli şey Amerikan dolarıdır. Paraya giden yolu bulma konusunda mucizevi yetenekleri vardır. Çalışmadan, ter dökmeden, hak etmeden paraya uzanan bulvarlarda kurnazlıklarını profesyonelce sergilerler. Elleri her yere uzanır. Kandırılmış çaresiz insanların cepleri de, beytülmal (kamu malı) da onlar için aynıdır. Fakir fukaranın ödediği vergilerle alınan trilyonluk arabalara din ve imam gereği kurulur, kasım kasım kasılırlar. Yaptıkları her özel dini faaliyette vatandaştan para talep ederler. Kul hakkının kırıntısında bile gözleri vardır.

Belgede Sayın Serendip Altındağ, (sayfa 37-41)