Küreselleşmenin Gelişmekte Olan Ülkeler Üzerine Etkileri

Belgede Küreselleşmenin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin ulusal stratejisi (sayfa 79-81)

Diamond’ın (2002:12) ünlü yapıtı Guns,Germs and Steel’de uygarlığın gelişmesinin tarihsel biçimlerinin temelinde yatan kapsamlı faktörler anlatılır. Diamond, ‘uygarlıklar niçin dünyanın başka yerlerinde değil de belli bölgelerde gelişmiştir ve niçin Avrupa uygarlığı diğer uygarlıklarla temaslarının çoğunda üstün konumdadır ?’ sorularını yanıtlamaya çalışırken çevre faktörlerinin etkisinden bahseder.

Elbette ki, çevre faktörlerinin etkisi kaçınılmazdır. Gelişmenin anahtar unsurlarının bir halkın elindeki kaynaklar ve o halkın bu kaynaklardan yararlanma kapasitesi olduğu temelde söylenebilir Dolayısıyla büyük bir su kaynağından uzakta bulunan bir çöl bölgesinde yaşayan grupların taşımacılık ve ticaret alanlarında gelişmesi beklenmeyebilir. Onların ekonomik ve sosyal gelişimleri uzun zaman dilimleri boyunca çok az ilerlemelerle gerçekleşebilir. Öte yandan zengin bir çevrede ise, bir okyanusun ya da büyük bir nehrin kıyısında yaşayan bir topluluk, çok hızlı kalkınabilecektir. Eğer çevreleri yeterince zenginse, geçinebilmek için yeterince üretimi kolaylıkla yapabileceklerdir ve bu onlara büyük bir zaman dilimi kazandıracak, böylece halk tüm enerjisini keşif ve deneye ayırabilecektir. Bu etkinlik sayesinde muhtemelen yeni gelişmeler kaydedecekler ve kalkınmaları hızlanacaktır.

Lewellen (1995:31) ‘in de açıkladığı gibi, dünyada altı çekirdek bölge vardır. Bu bölgeler , Çin, Mezopotamya, Mısır’daki Nil nehrinin çevresi, Meksika dağlıkları ve Peru’ya bağlı Andes’tir. Çekirdek bölge diğer uygarlıklardan etkilenmeden uygarlığın kendiliğinden doğduğu bölge olarak tanımlanır. Eğer bu çekirdek bölgeler uygarlıkların doğduğu bölgeler olarak biliniyorsa, gelişmişlik düzeyleri neden çekirdekte olmalarına rağmen farklıdır ? Çevresel etkenler haricinde bunun bir tek sebebi vardır : Yeni ve masum adıyla küreselleşme.

Küreselleşme, özellikle son yirmi yıldır artan bir ivme ile hayatımızda yer alan, dünya ekonomik ve siyasi ilişkilerini şekillendiren bir kavram olarak gündeme yerleşti. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu yeni dünya düzeninin kurulmasının ancak

ettirilmeye çalışıldı. Gelişmiş ülkelerin oluşturduğu merkez ülkeler, küreselleşme olgusuna karşı çıkmanın çağdışı kalmak demek olduğunu, sisteme uyum sağlamayanların teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni çağın dışında kalabileceklerini medyanın tüm unsurlarını kullanarak dünyaya ilan ettiler.

Rostow’un (1999:5-10) öne sürdüğü gibi, basitçe bilgi ve teknolojinin bir araya gelmesinin doğal olarak gelişmeyi ve yüksek yaşam standardını sağlayacağı düşünülebilir. Öte yandan modern teknoloji ve üretim tekniklerinin büyük ölçüde yaygınlaşmasına rağmen dünyanın çoğu hala yoksulluk ve açlık çekmektedir. Aslında bakılırsa bunların çoğunun insan için yaşamı da kötüleştirdiği söylenebilir.

Açıkçası gelişme pürüzlü bir gidişat izlemektedir. Gelişmiş ülkelerle az gelişmiş ülkeler arasındaki etkileşim, büyük yoksulluk, yaygın açlık, çevresel felaket, artan ölümler ve diğer toplumsal sorunlara yol açan, üretkenlik ve yaşam standartlarındaki bir düşüşe yol açmaktadır. Örneğin Amerika’nın Orta Amerika politikasını eleştirenler, 1970’ler ve 1980’lerde Amerikan şirketlerinin yatırımlarının kabaca %500 arttığının, ama Amerikan teknolojisinin ve sermayesinin artan orandaki varlığının, bölge ülkeleri için hızla artan ticaret açıkları ve dış borçlar doğurduğunun altını çizmişlerdir. Aynı şekilde bebek ölüm oranı El Salvador ve Panama’da artmıştır. Orta Amerika’daki kişi başına düşen toplam yiyecek tüketimi azalmış ve yerli elitlerle Amerikan devletinin onayladığı terör ve baskı gündelik hayatın bir parçası haline gelmiştir (Bary,1983:12).

Zengin ülkelerle, yoksul ülkeler arasındaki uçurumun, zengin ülkelerin yoksullardan daha çabuk zenginleşmesinden kaynaklandığı görülmektedir. Ancak bazı zamanlar dünyanın ekonomik gelişimi yavaşlamış ve yoksul ülkeler daha da yoksullaşmıştır. Bu tür bir geriye gidiş, 1970’lerden 1990’ların ortasına kadar yaşanmıştır. Bu süreç boyunca zengin ülkelerle yoksul ülkeler arasındaki uçurum çoğu yoksul ülkedeki yaşam standartlarının düşmesinden ötürü büyümüştür. Worldwatch Institute (Dünya İzleme Enstitüsü)’ den Alan Durning, 1980’lerde dünyanın az gelişmiş ülkelerinin kırktan fazlasının, on yılı başlangıcından daha yoksul bir halde kapattığını belirtmiştir. Hatta Durning (1989:14) , ‘gelişmekte olan ülke tanımı karikatürleşti ; çoğu ülke artık gelişmekten ziyade parçalanıyor’ diyerek durumun vahametini gözler önüne sermiştir.

Küreselleşme, eşitsizlik, dünyanın çoğu bölgesi için, yoksulluk, korku, ümitsizlik, güvensizlik üretmiş ve geniş kesimleri marjinalleştirmiştir (Başkaya,1999:22). Marjinalleşen, modern dünya sistemine,yani küreselleşmeye aktif bir öğe olarak katkısı olmayan ülkeler az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerdir. Hatta küreselleşme, Batı dışı mazlum toplumlarda köleliği inşa etmiştir. Küreselleşme, köleliğin yeni bir formudur. Bu bağlamda, kürselleşmenin şekillendirdiği bir dünyada ,az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler küreselleşme imparatorluğunun eyaletleridir.

Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler için küreselleşme, dünyada adil ve insani bir düzen değil, tam tersine adaletsizliklerin, eşitsizliklerin, krizlerin belirsizliklerin,risklerin ve kaosların adı olmuştur. Burjuvazi karşısında proletaryanın ezilmesi ve ekonomik dayatmalarına boyun eğmesi, kutup teşkil eden ülkeler bloğunun diğer ülkeler üzerindeki ekonomik hakimiyeti yaşamın her kesimine yansımış , serbestçe dolaşan sermaye, küçük bir azınlık için mutluluk olurken, büyük bir çoğunluk için hüzün olmuştur.

9. Küreselleşme Sürecinde Çok Uluslu Şirketlerin Gelişmekte Olan Ülkeler

Belgede Küreselleşmenin gelişmekte olan ülkeler üzerindeki etkileri ve Türkiye'nin ulusal stratejisi (sayfa 79-81)