İbnülemin ve Ali Emîrî Tartışmasına Dair

Belgede ISSN E-ISSN (sayfa 88-91)

Gülzâr-ı Nezâir’de yer alan şiirler Ali Emîrî tarafından hazırlanan Âmid-i Sevdâ adlı gazetenin 10 Mart 1325 (23 Mart 1909) tarihli 3. sayısında bazı değişikliklerle yayımlanmıştır. Ancak bunun İbnülemin tarafından hoş karşılandığı söylenemez.

Zira İbnülemin’in Son Asır Türk Şairleri adlı eserinin Selâm maddesinde söylediğine göre Ali Emîrî anılan şiirleri yayımlamış ancak İbnülemin’den aldığını söylememiştir:

“Diyarıbekrî müteveffa Ali Emirî (Efendi), zâde-i tab’ı olan Ne herzeler yazıyor ah bir alay mecnun

‘Fazilet’ ehline her bir kelâmı dâğ-ı derun

beytini tecessüm ettiren mecmualarından birine –vaki olan recası üzerine verdiğim- bir kısım nezairi dercettiği sırada nazireleri benim söylettiğimden ve kendine benim verdiğimden bahsetmemiştir”(İnal, 2002:

2139).

Söz konusu şiirlerin bu şekilde yayımlanması süregelen İbnülemin-Ali Emîrî husumetinin de bir uzantısıdır. Ali Emîrî’nin söz konusu şiirleri neden İbnülemin’den habersiz yayımladığı bilinmemektedir. Derginin ikinci sayısında Tâhir Selâm’a ait

“olmuşsun” redifli gazelin ilk beytini veren Ali Emîrî bir sonraki sayıda “… matlâ’lı gazel-i beliğleri ser-levhâ-i nezâ’iri teşkîl edecektir” diye duyuru yapmıştır. Söz konusu duyuruya yeterli rağbet gösterilmediği için Gülzâr-ı Nezâir’deki şiirlerin gazeteye alınmış olabileceği düşünülebilir.

Mahir İz, Babanzâde Nâim Bey, Mehmet Âkif ve Adanalı Hayret Efendi ile birlikte Ali Emîrî’yi İbnülemin’in amansız hasımları arasında saymaktadır (2013: 223).

İbrahim Öztürkçü, İbnülemin’in mesafeli durduğu kişiler arasında Midhat Cemal, M.

Zeki Pakalın, Osman Nuri Ergin gibi isimleri de saymıştır (2018: 29). Öyle ki Son Asır Türk Şairleri adlı eserinde özellikle Emîrî maddesinde Ali Emîrî’nin kusurları, zaafları hakkında pek çok ibareye yer verilmiştir. Buna örnek olarak Emîrî maddesinden alınan şu kısımlar söylenebilir:

“Sadr-ı esbak Fuad Paşa –hâl u kâli garib, fakat erbab-ı dânişten mâdud olan- akrabasından bir zât hakkında ‘âkil desem, değil, mecnun desem değil, âlim desem değil, câhil desem değil, elhasıl bizim … beği ben târiften acizim’ dediği gibi ben de –eyyâm-ı sabavetimden beri tanıdığım- Emirî Efendi merhumu hakkıyle târif ve tavsiften âcizim. Maamafih anlayabildiğimiz kadar birkaç söz söylemeği muvafık gördüm.

81

İslâm ve Osmanlı tarihine, edebiyata ve ilm-i ahval-i kütübe vâkıf olan bazan âkilâne sözler söyleyen ve yazan bu zât-ı muhterem, bazan da öyle acîb lâflar savurur, öyle garib hâller gösterir ki samiîn ve nazırîn duçâr-ı hayret olurdu” (İnal, 1999: 455).

Nefsine son derece düşkün olarak tanımladığı Ali Emîrî’nin kendini överken habbeyi kubbe, katreyi derya yaptığını, başkaları söz konusu olduğunda ise deryayı katre, kubbeyi habbe gibi gösterdiğini söyler:

“Kemalât-ı şahsiyyesini isbata savaştığı zamanlar habbeyi kubbe, katreyi derya mahiyetinde gösterir, başkalarının ilminden bahse tenezzül ettiği demlerde ise deryayı katre, kubbeyi habbe suretinde ortaya koyardı.

Fevkalâde magrur, hodbin ve hod-pesend olduğundan nefsini medihde mübalâga-i müfritânede bulunurdu” (İnal, 1999: 455).

Bunun yanında Ali Emîrî’nin çeşitli yazılarından, kendini övdüğü kesitler alan İbnülemin, yer yer dipnotlar vererek adeta Ali Emîrî’nin sözleriyle alay etmiştir:

Ali Emîrî’nin “Benim şark kitaplarındaki ihtisasıma değil sen, dünyada hiçbir kimse bana mâkis olmayacağını…” sözlerine İbnülemin “Şu sözü âlim olan söyler mi?”

şeklinde cevap vermiştir. Yine Ali Emîrî’nin “Pederim beni çok severdi. Lâkin asla yüz vermezdi” sözüne, İbnülemin “demek ki peder efendi, vaktiyle takdir-i hâl ve keşf-i istikbal etmiş! Mevlâ rahmet eyleye…” demiştir. Aynı şekilde Ali Emîrî’nin babasına dair söylediği “Vefatında ‘Emirî, Emirî’ diyerek üç gün can çekiştirmiş”

şeklindeki sözlerini İbnülemin “Baba hakkında ne kadar nazik ve nezih bir tabir!”

diyerek üstü kapalı şekilde eleştirmiştir. Yazının devamında “…gidip yazımla olan levhalardan bir levha getirip göğsü üstüne koyunca teslim-i ruh etmiş” diyen Ali Emîrî’yi “Galiba yazının letafet ve nefasetine dayanamamış!” diyerek alaya almıştır (İnal, 1999: 456).3 Bunlara ek olarak kendisi hakkında yazı yazanlara çeşitli mecmualarda çok ağır cevaplar veren Ali Emîrî’nin bu tutumu İbnülemin tarafından

“…kabîlinden –huzur-ı ammede değil, tenha köşelerde bile tefevvüh edilemeyecek derecede müstehcen- saçmalar saçmıştı.” sözleriyle yerilmiştir. Ayrıca İbnülemin, Ali Emîrî’nin sözlerinin saçma, manasız, boş sözler anlamına gelen türrehat olduğunu söylemiş ve “kelâmından olur malûm kişinin mikdarı” mısraını okumaktan başka çare görmemiştir (İnal, 1999: 459).4

İbnülemin, Dîvân-ı Yahyâ’yı kaleme aldıktan sonra aralarındaki eski dostluğa rağmen Ali Emîrî’nin kendisine karşı yazmadığı, yazdırmadığı ve söylemediği,

3 İbnülemin, Mithat Cemal Kuntay’ın kendisine karşı yazdığı bir yazıya verdiği cevapta, Son Asır Türk Şairleri adlı eserinde Ali Emîrî için yazdıklarını -özellikle oturak ve amel fıkralarını kastederek- “ilim nâmına değil, sırf latife olarak söylediğini” dile getirmiştir (Gürlek, 2017: 303-304).

4 İbnülemin Son Sadrazamlar adlı eserinde Ahmed İzzet Paşa hakkında bilgi verirken adını andığı Ali Emîrî’den alaylı bir dille bahsetmeye devam etmiştir (İnal, 1982: 2016-2017). Bunun yanında İbrahim Öztürkçü tarafından yayıma hazırlanan İbnülemin’in Rüyaları adlı eserde Ali Emîrî’nin Deli Emîrî diye anıldığı görülmektedir (2018: 100).

82

söyletmediği söz kalmadığını dile getirmiştir.5 Yine Ali Emîrî’nin Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nı çıkarma amacının küskün olduğu kişiler hakkında –haklı haksız- saldırılarda bulunmak olduğunu ifade etmiştir. Tam da bu sebepten en edibâne ve nazikâne hitabı “eşek, köpek, alçak, çirk-âb” gibi kelimelerden ibaret olan bir adamla tartışmaya girişmek kâbil olmazdı dediği Ali Emîrî’ye bir cevap yazmamıştır (İnal, 1999: 460). İbnülemin, cevap vermeyişinin bir başka sebebini Son Asır Türk Şairleri’nin Kendime Dair başlıklı bölümünde açıklamıştır. Buna göre çeşitli kanallardan kendisine saldıran Ali Emîrî’ye cevaben bir yazı yazdığını, ancak yazı basılmak üzere iken Sadrazam Said Halim Paşa’nın “bu adama cevap yazmayınız” şeklindeki ihtarı üzerine yazıyı neşretmediğini ifade etmiştir. İbnülemin açıklamasının devamında, Ali Emîrî’nin bu kadarla da kalmayıp maarif bütçesinden verilen paranın da yanlış kullanıldığına dair kendisini suçladığını söylemiştir. Ancak İbnülemin her ne bastırılmışsa kendi parasıyla bastırdığını ifade etmiştir. Aradan zaman geçtikten sonra da Ali Emîrî’nin ‘münasebetsizliklerinden’ dolayı özür dilemek adına yaptıklarını, İbnülemin “şahsıma ve naçiz eserlerime dair her yerde – mübalega âmiz- medayihde bulundu, ne diyeyim” şeklinde aktarmıştır (İnal, 2013:

2651). Bunun yanında İbnülemin, husumeti olduğu kişilerden bahsederken, ölmüşlerse merhum değil, müteveffâ diye bahsederdi.6 Ali Emîrî ve Adanalı Hayret müteveffâ diye bahsedilen kişilerdendi (Okay, 2017: 232).

İbnülemin ve Ali Emîrî arasındaki husumetin nedeni hakkında çeşitli yorumlar vardır. Mahir İz bu tartışmanın “hasbelmeslek birbirini çekememekten”

kaynaklandığını ifade etmektedir (2013: 223). İbnülemin ile yakın dostlukları bilinen Hüseyin Vassaf ise Kemâl’ül-Kemâl adlı eserinde İbnülemin ve Ali Emîrî husumetinin nedeni hakkında sözler söylemiştir. Ona göre İbnülemin’in çeşitli vesilelerle iyiliğini görmüş, kemâlini kabul etmiş olan Ali Emîrî, zamanla kibrinden ve kabalığından İbnülemin’e soğuk tavır sergilemeye başlamıştır. O sıralarda Mısır’da görev yapan ve izinli olarak İstanbul’a gelen Şerif Osman Paşazâde Vezir Rauf Paşa, İbnülemin’in Yakacık’taki sayfiyesine gitmek için izin istemiş, İbnülemin de izin vermiştir. Bunu duyan Ali Emîrî Bâbıâli’ye gelerek İbnülemin ile görüşmek istemiş, ancak görüşemeyince kış günü gelip bulamadığına dair sitemkâr bir beyit yazıp masaya bırakmıştır. İbnülemin de latîfâne bir cevap yazmıştır. Ali Emîrî bunun üzerine, İbnülemin Yakacık’a Rauf Paşa’yı götürdüyse bizi de götürsün demiş, ancak İbnülemin, “Rauf Paşa’yı ben götürmedim, kendi gitti. Sizin müteallikat da kendi kendilerine giderlerse memnun olurum. Zira meşgalem, onları götürmeğe müsait değildir” demiştir. Hüseyin Vassaf’ın basit bahanelerle gücenmek, istediği zaman selam vermeyip, istediği zaman rû-gerdân olan biri olarak anlattığı Ali Emîrî, Fâik

5 İbnülemin tarafından hazırlanan Hersekli Arif Hikmet Divanı ve Mukaddimesi’nden sonra da Ali Emîrî çevresi tarafından İbnülemin’e çeşitli tenkitler yöneltmiştir (Akün, 2000: 259)

6 İki kelime de ölen, ölmüş (kimse), ölü anlamına gelmektedir. Ancak aralarında kelimelerin kökü itibariyle anlam farkı vardır. Merhum, Allah’ın rahmetine kavuşmuş, Allah’ın rahmetiyle müjdelenmiş (Ayverdi, 2011: 801); müteveffâ, rûhu kabzedilmiş, vefat etmiş olan anlamlarına gelmektedir (Ayverdi, 2011: 902).

83

Reşad’ın İbnülemin’den bir kitap istediğine, ancak İbnülemin’in vermediğine dair bir hikâye yaymıştır. İbnülemin cevaben, Fâik Reşad’a hangi kitabı istediyse esirgemediğini, hatta Fâik Reşad’ın kendisine bir teşekkürname bile verdiğini söyler.

Ali Emîrî, İbnülemin’in yalan söylediğini, öyle bir belge varsa kendini insanlıktan ihraç edeceğini iddia eder. Bunun üzerine İbnülemin ‘seninle muhâtaba edilmez’

diyerek konuyu kapatır. Aradan zaman geçer ve İbnülemin, Yahyâ Efendi Dîvânı hakkındaki çalışmasını yayımlar. Ali Emîrî arkadaşları ile sokaklarda tesadüf ettikleri kişilere İbnülemin’in eserinin eksik ve kusurlu olduğuna dair beyanatta bulunur (Vassaf, 2012: 116-120). Hüseyin Vassaf’ın uzun uzun anlattığı tartışmanın sebebinin kişisel bir mesele olduğu görülmektedir. Tartışmanın detaylarını ise ilerleyen sayfalarda ayrıntısı ile anlatmaya devam etmiştir.

Devrin iki büyük siması arasındaki söz konusu tartışmanın etkileri Ali Emîrî’nin 1924 senesindeki ölümünden sonra da devam etmiştir. Son Asır Türk Şairleri’ndeki maddenin Ali Emîrî’nin ölümünden sonra yazıldığı bilinmektedir. Bu maddede İbnülemin’in Ali Emîrî’ye söylediği sözler, tartışmanın İbnülemin nezdinde hâlâ sıcak olduğunu göstermektedir. Bunun yanında Süleyman Nazif tarafından İbnülemin’e gönderilen bir mektuptan, aralarındaki bunca husumete rağmen Ali Emîrî’nin yatağında can çekişirken, bilhassa İbnülemin’i görmek istediği öğrenilmektedir. Zira ikisinin de aynı irfan mesleğinin yolcuları ve aynı âşığın maşukları olduğunu söyleyen Süleyman Nazif, mektubunu “O, sizi severek ölmüştü.

Siz de onu severek yaşayınız” diye bitirmektedir (Özdemir, 2019).

İbnülemin ve Ali Emîrî arasında husumetin ayrıntıları bulunacak yeni belgelerle farklı boyutlar kazanabilir. Ancak çalışmanın kapsamında dikkat çeken nokta şudur ki; İbnülemin ve Ali Emîrî arasındaki husumet bir kutuplaşmaya sebep olmuş, İbnülemin’i destekleyenler, onun konak sohbetlerine devam edip, eserlerinde onu savunmuşlardır. Aynı şekilde Ali Emîrî’yi destekleyenler de çıkardığı çeşitli dergilerde Ali Emîrî’nin çevresine toplanmışlardır. Ayrıca Muhtar Tevfikoğlu’nun Ali Emîrî Efendi adlı eserinden edinilen bilgiye göre Divanyolu’ndaki Diyarbakır Kıraathanesi Ali Emîrî’nin sohbet arkadaşlarına âdeta ders verdiği bir okul gibidir (1989: 18). Bu durum, söz konusu iki güçlü figürün çevrelerinde birer edebî muhit oluşturduklarını göstermektedir.

Belgede ISSN E-ISSN (sayfa 88-91)