• Sonuç bulunamadı

Neoliberalizm Çağında Medya

1.2. Medyanın Ekonomi Politiği

1.2.2. Neoliberalizm Çağında Medya

kamulaştırılması tutarlı bir yaklaşım olarak görülmektedir (Sezgin, 2014: 163). Türkiye’de 1980 sonrasında ivme kazanan özelleştirmelerin, dönemin iktisadi örgütlenme biçimi olarak kabul edilen serbest piyasa ekonomisi ile doğrusal bir bağı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Neoliberalizmin Türkiye ekonomisinde yarattığı dönüşümün en somut göstergelerinden biri KİT’lerin özelleştirilmesi ve özel teşebbüslerin önündeki yasal engellerin kaldırılması sonucunda her alanda ortaya çıkan özel sektördür.

İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü gibi konularda idealize edilen kuralların uzağında olan Türkiye, benzer sıkıntılarını yayıncılık alanına da taşımıştır. Her ne kadar 1990’lı yıllarda medya patronlarının gücünü ortaya koyan gelişmeler yaşanmışsa da bu durum, ilgili dönemin siyasi karmaşasından kaynaklanmaktadır. Siyasi otorite boşluğunda medya patronları bir dönem etkili olsalar da bu durum basın özgürlüğünün ideal düzeylere erişmesine olanak sağlamamıştır. Bunun en önemli nedeni büyük çaplı medya kuruluşlarına yatırım yapan holdinglerin amaçlarının medyayı bir güç olarak kullanması olarak değerlendirilebilir.

Liberalizmin en büyük vaadi olan özgürlük vaadi, medyayı özgürleştirmek bir yana onu araçsallaştırmıştır.

Devlet kontrolünde olan bir medya sisteminde basın özgürlüğünün olmayacağı savı liberal ekonomik görüşün en temel savlarından biridir. Buna göre medyanın ticarileşmesi politik bağımsızlığı korumanın en ideal yolu olarak görülüyordu. Ne var ki zamanla medya mülkiyeti bir nevi iktidar seçkinlerinin oluşturduğu bir yapı halini almış ve böylece medya politik isteklerin bir aracı haline gelmiştir (Voltmer, 2008: 37). Medyanın ticarileşmesi devletten bağımsız hale gelmediği gibi yeni bağımlılıkları da beraberinde getirmiştir. Serbest pazarın felsefesi burada da devreye girecek ve halkın istekleri doğrultusunda içerikler belirlenebilecekti. Medyanın serbest pazar içerisinde özgürleşeceği vaadi basın özgürlüğünü de içeren bir anlam taşıyordu.

Yenilenmiş bir basın özgürlüğü vaadi devlet müdahalelerinin de biçimini değiştirmiştir. Özellikle Türkiye gibi devlet/hükümet kavramlarının iç içe olduğu ülkelerde, devletin bir ideolojik aygıt olan medyanın kontrolünü tamamen pazara devredeceği düşünülemez. Televizyonun teknolojik bir aygıt olarak ortaya çıkışı ve yaygınlaşması ile Türkiye’de de Türkiye Radyo ve Televizyonu (TRT) kurulmuş ve tamamen devlet yayıncılığı altında faaliyet göstermeye başlamıştır. TRT Türkiye’de devlet/hükümet kavramlarının birbirinden neden ayrı görülemediğinin somut bir kanıtı gibidir. TRT’nin kurumsal olarak yayın içerikleri, yönetim yapısı, personel istihdamı tarihsel olarak incelendiğinde hiçbir zaman bağımsız olmadığı anlaşılabilir. Bağımsızlık bazı dönemlerde göreceli olarak sağlanmışsa da devlet politikasından ayrı düşünülemez.

Liberal ekonomi politikalarının benimsenmesi ile birlikte Türkiye’de medyanın özel teşebbüslerin girişimlerine serbestîye getirilmiştir. 1980’li yılarda benimsenen politikaların sonuçları medyaya 1990’lı yıllardan itibaren yansımaya başlamış ve özellikle televizyon yayıncılığında özel teşebbüsler birbiri ardına ortaya çıkmaya başlamıştır. 24 Ocak kararlarının alınması ve uygulanmasında Turgut Özal’ın rolü büyüktür. Kararların alındığı dönemde Başbakanlık Müsteşarı olan Özal, fiili olarak uygulanması döneminde Başbakan olarak görev

yapmaktadır. Başbakanlığının ilk dönemlerinde basınla sorunlar yaşayan Özal, Aydın Doğan’ın öncülüğünde sembolik bir barış yapmış bu barışın sonucunda sektör yeniden yapılanma sürecine girmiştir. Bu sembolik barış; basından sınai, siyasi, ideolojik bir komplekse dönüşen ve medya olarak bilinen dev komplekse dönüşün ilk adımını oluşturmuştur (Kejanlıoğlu, 2006:151). 1990’lı yıllara kadar basınla sürekli olarak sorunlu bir ilişki yaşayan Özal, 1990’lı yıllardan itibaren daha uyumlu bir ilişki içerisinde olmuştur.

1990’lı yıllarda kurulmaya başlayan özel teşebbüslerin kontrolündeki medya, ortaya çıkmaya başladığı dönemlerden itibaren günümüz siyasetinin de temel çerçevesini oluşturan politikaların benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu dönem aynı zamanda medya siyaset ilişkilerinde çapraz mülkiyet ilişkilerinin sonuçlarının görünür hale geldiği dönem olarak nitelendirilebilir.

2000’li yıllarda ise medya politikalarını Avrupa Birliği’ne üyelik süreci içerisinde bir takım yenilikler getirilmiştir. Bu kriterler genel olarak yayın içerikleri, yayın süresi, etik ilkeler ve kısmen de Avrupa Birliğinin temele politikalarından olan çoğulculuk prensibi ile ilgilidir. Bu kapsamda yayınların içerikleri, reklam süreli, reklamda etik ilkeler gibi bir dizi kural Türkiye’de de uygulanmaya başlamıştır. Bunun yanı sıra yayın politikalarını etkileyen bir diğer unsur ise Türkçe dışında farklı dillerde yayın yapılmasının önündeki yasal engellerin kaldırılmasıdır. Bu kapsamda devlet televizyonu olan TRT’de yeni bir kanal açarak Kürtçe yayına başlamıştır. Bunun yanı sıra Türkçe dışında farklı dillerde özel televizyon kanalları ve radyoların kurulmasının önündeki yasal engeller de kaldırılmıştır (Çabuk, 2013: 39-43).

Avrupa Birliği’nin yayın politikaları genel olarak televizyon yayıncılığını kapsamaktadır. Bu bağlamda AB uyum süreci 2000’li yıllarda medya politikalarını etkileyen bir unsur olarak değerlendirilebilir fakat medyanın sahiplik yapısından kaynaklanan sorunlara bir çözüm olmadığını da belirtmek gerekir. Bu nedenle yazılı medya alanında Avrupa Birliği üyelik süresinin bir etkisi olmamıştır. 1990’lı yıllardaki ortam içerik olarak özelliklerini hala muhafaza etmektedir. Bu dönüşümler de yine medyanın sahiplik yapısından kaynaklanan sorunlara çözüm getirmemiştir. Neoliberal politikalar eksenin ortaya çıkan medya sahiplik yapısı 2000’li yıllarda da varlığını sürdürmektedir. Ancak, 2000’li yıllarda sahiplik yapısındaki dönüşümlerin ve ortaya çıkan yeni medya patronlarının siyasetle ilişkileri 90’lı yıllardan farklılıklar göstermektedir. 1990’lı yıllarda medya patronlarının siyasetle ilişkilerinde medya patronlarının etkisi daha fazlayken 2000’li yıllarda durum tersine dönmüştür. Liberal politikaların ortaya çıkması ve uygulanması sağ politikalar ekseninde olduğu gibi neoliberal politikalarda da yeni sağ politikaların etkisi görülmektedir. Bu noktada ayrıca belirtmek gereken bir diğer husus ise Türkiye’nin dünyanın geri kalanı ile aynı seyri

izlemediği ve kendine özgü bir takım politik süreçlerden geçtiğidir. Medyada özelleştirme süreci ise kamu kurumlarının özelleştirilmesi şeklinde değil, medya sektöründe özel teşebbüslerin önündeki yasal engellerin kaldırılması ile kurulan medya kuruluşları ile gerçekleşmiştir. Bu süreç 1980’li yıllardan itibaren Türkiye siyasetinde belirgin bir biçimde kendini gösteren yeni sağ politikalar ile birlikte değerlendirilmelidir.