• Sonuç bulunamadı

Mülteci Statüsü ve Sığınma Kurumu: Farkları ve Bağlantıları

Belgede akdeniz üniversitesi (sayfa 88-94)

2.2. Devlet ve Birey Merkezli Yaklaşımlar Çerçevesinde Temel Uluslararası Hukuk

2.2.3. Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi: Devletin Sığınma

2.2.3.3. Mülteci Statüsü ve Sığınma Kurumu: Farkları ve Bağlantıları

1951 yılında Cenevre Sözleşmesi’nin imzalanmasının ardından uluslararası hukukta sığınmacı ve mültecilerin korunmasına ilişkin genel standartlar getirilmiştir. Sığınma kurumu

289 https://www.unhcr.org/protection/travaux/4ca34be29/refugee-convention-1951-travaux-preparatoires- analysed-commentary-dr-paul.html, s. 215. (Erişim tarihi: 18.08.2020).

290 https://www.unhcr.org/protection/travaux/4ca34be29/refugee-convention-1951-travaux-preparatoires- analysed-commentary-dr-paul.html, s. 270. (Erişim tarihi: 18.08.2020).

ile mülteci statüsünün karşılaştırmasını yapmadan önce, Cenevre Sözleşmesinde ortaya konulan mülteci statüsünün tanımı ve koşullarının genel çerçevesini incelemek faydalı olacaktır.

Cenevre Sözleşmesi’ne göre aşağıda belirtilen kişilere mülteci statüsü tanınacaktır:

1 Ocak 1951’den önce yaşanan olaylar sonucunda, ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan, ya da sözü edilen korku nedeniyle yararlanmak istemeyen; veya tabiiyeti olmayan ve bu tür olaylar sonucu önceden yaşadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya sözü edilen korku nedeniyle dönmek istemeyen kişiler”

Sözleşmede mülteci tanımı yapılırken tarih şartına yer verilmiştir. 31 Ocak 1967’de imzalanan New York Protokolü291 sözleşmedeki tarihi ve coğrafi şartları kaldırmıştır. Böyle bir düzenlemeye gitmenin sebebi, protokolün giriş kısmında, yeni iltica durumlarının ortaya çıkması ve bu nedenle söz konusu sığınmacıların sözleşme kapsamına girmesinin sağlanması olarak belirtilmiştir. Böylelikle mülteci şartlarını taşıyan herkesin tarihsel veya coğrafi bir sınırlama olmaksızın sözleşmeden yararlanma imkânı doğmuştur. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki, devletler Cenevre Sözleşmesine katılmakla birlikte, protokole katılmak zorunda değildir. Ayrıca her ne kadar protokol coğrafi sınırlamayı kaldırmış gibi görünse de devletlerin coğrafi kısıtlamalar getirmesinin mümkün olduğu görülmektedir. Protokole göre Cenevre Sözleşmesi’ni coğrafi kısıtlamayla uygulayan bir devletin 1967 Protokolü’ne taraf olması, uygulama alanını Cenevre Sözleşmesinin 1B(2) hükmü uyarınca genişletmediği sürece, coğrafi kısıtlamasını devam ettirmesine engel değildir. Dolayısıyla 1967 Protokolü halen coğrafi sınırlama uygulamalarına müsaade etmektedir.

Bireylerin mülteci statüsünü elde edebilmeleri için ya ülkeleri dışında bulunmaları ya da vatansız olmaları gerekmektedir. Devletin kendi vatandaşı kendi ülkesinde mülteci olamayacağından, kısaca yabancı ve vatansızların mülteci statüsü elde edebileceği söylenebilir. Devletler Hukuku Enstitüsü’nün tanımına göre yabancı, bir devletin ülkesinde bulunan ve o devletin vatandaşlığını iddiaya hakkı olmayan kişidir. Dolayısıyla yabancı bir başka devlet vatandaşı olabileceği gibi, vatansız, mülteci yahut göçmen de olabilir.292 Vatansızlar, herhangi bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olmayan kişilerdir. Kişi vatansız

291 Çalışmanın devamında 1967 Protokolü olarak anılacaktır. Bkz. Protocol Relating to the Status of Refugees, https://www.ohchr.org/EN/ProfessionalInterest/Pages/ProtocolStatusOfRefugees.aspx (Erişim tarihi:

26.08.2020).

292 Çelikel ve Gelgel, 2020: 16.

olabileceği gibi birden fazla devletin vatandaşlığına da sahip olabilir. Böyle bir durumda kişinin vatandaşı olduğu devletlerin hiçbirinin korumasından faydalanamaması veya hükümde belirtilen sebeplerden dolayı yararlanmak istememesi gerekmektedir.293 Bu bağlamda mülteci statüsünün tanınmasında gözetilen ilk şart kişinin vatandaşlık durumudur.

Sözleşmenin ilk maddesinin ikinci fıkrasına göre bir kişi haklı nedene dayanan korku olmaksızın vatandaşı olduğu ülkenin korumasından yararlanamıyorsa, mülteci statüsünü kazanma koşulunu sağlayamamış olmaktadır. Sözleşme zulüm sebeplerini açıkça belirtmiş olmakla birlikte, zulüm kavramının tanımını yapmamaktadır. Böyle bir tanımının yapılmamasının sebebi, zaman içerisinde ortaya çıkabilecek zulüm şekilleri bakımından kavramın esnek şekilde yorumlanabilmesi olarak gösterilmiştir.294 BMMYK’ye göre zulüm, uluslararası standartlar altında kişi bütünlüğüne ve onuruna kabul edilemez derecede zarar veren eylemlerdir. BMMYK, aşağıda örnek olarak sayılan hakların ihlal edilmesinin, vatandaşı olunan ülkede barınmanın katlanılamaz hale getirdiğini kabul etmektedir:295

i. Yaşam, özgürlük ve güvenlik hakkı

ii. İşkenceye ve zalimane, onur kırıcı veya insanlık dışı muamele ya da cezaya maruz bırakılmama hakkı

iii. Kölelik ve zorla çalıştırma yasağı iv. Yasa önünde kişi olarak tanınma hakkı v. Düşünce, din ve vicdan özgürlüğü vi. Keyfi tutuklama ve gözaltı yasağı

vii. Özel hayata, aileye ve eve keyfi müdahale yasağı

Sayılan maddeler sınırlı sayıda olmayıp, genişletilebilir. BMMYK’nin örnek gösterdiği tüm bu hak ve özgürlükler sınırlandırılamayan haklardır ve ihlalinin doğrudan zulüm olarak kabul edilmesi gerekmektedir.

Cenevre Sözleşmesi’ne göre kişinin yaşadığı zulmün sebebi bireyin ırkı, dini, tabiiyeti, bir toplumsal gruba mensubiyeti yahut siyasi düşünceleri ile ilişkili olmalıdır. Bu sebepler uluslararası hukukta meşru olmayan sebepler olarak nitelendirilmektedir. Bu sebeplere dayanan zulüm eylemlerinin meşrulaştırılamayacağı kabul edilmektedir. Bu anlayış devletlerde eşitlik, dini farklılıklara saygı ve siyasi hesap verilebilirliğin sağlanabilmesi için gereklidir. Bu bağlamda mülteci statüsüne ilişkin koşulların salt lafzi şekilde yorumlanması,

293 Cenevre Sözleşmesi madde 1A(2): “Birden fazla tabiiyeti olan bir kişi hakkındaki "vatandaşı olduğu ülke"

ifadesi, tabiiyetini haiz olduğu ülkelerden her birini kasteder ve bir kişi, haklı bir sebebe dayalı bir korku olmaksızın, vatandaşı olduğu ülkelerden birinin korumasından yararlanmıyorsa, vatandaşı olduğu ülkenin korumasından mahrum sayılmayacaktır.”

294 Özkan, 2017: 88.

295 Bkz. https://www.refworld.org/pdfid/3cce9a244.pdf, s. 23-24. (Erişim tarihi: 18.08.2020).

değişen dünyada elverişli olmayacak, güncel sosyal olaylara adapte edilmesi zorlaşacaktır.

Sorunların çözümsüz kalmaması için antlaşmanın amaçsal yorumunun da yapılması gerekmektedir. Doğal olarak bir antlaşmanın yorumlanmasında ilk kaynak, antlaşma metninin olağan anlamıdır. Ancak uluslararası hukuk sadece uluslararası hukuk belgelerinden oluşmaz, uluslararası hukuk normatif bir sistemdir. Metinler ne kadar açık olursa olsun, kendi içeriği ve hizmet ettiği amaç doğrultusunda irdelenmeli ve ona göre yorumlanmalıdır.296 Dolayısıyla mülteci statüsüne ilişkin koşulların da, sığınma hakkının muhafazası bakımından bu bakış açısıyla ele alınması doğru olacaktır.

Irk ve tabiiyet bireylerin doğuştan kazandığı özelliklerdir ve sabit karakterlidir. Bu ve buna benzer gerekçelere dayanarak devletin kişilere zarar vermesi, ayrımcılığın ağırlaşmış halidir. Benzer şekilde dini inanç veya sosyal gruba mensubiyet sebebiyle kişilere zulüm uygulamak da ayrımcılık teşkil eden bir uygulamadır.297 Bir devlet din konusunda tarafsız olmak zorunda değildir, ancak diğer tüm inançlara saygı göstermeli ve bireylerin inançlarını özgürce yaşamalarına imkân tanımalıdır.298 İHEB’nin 18. maddesine göre de, “Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır.” Ayrımcı uygulamalar hiçbir şekilde meşrulaştırılamaz. Dolayısıyla Sözleşmenin koruduğu temel değerlerden biri eşitliktir ve ayrımcılığın yasaklanması eşitlik ilkesinin uygulanabilmesi için temel bir koşuldur. BM’nin Ayrımcılığın Başlıca Türleri ve Nedenleri Memorandumu’na299 göre ayrımcılık, kişinin liyakati veya somut davranışlarıyla ilişkisi olmayan, doğal veya sosyal kategoriler arasındaki ayrımlara dayanılarak yapılan davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Bu sebeple hükümde açıkça sayılmamakla birlikte etnik köken, malullük, cinsiyet ve cinsel yönelim gibi hususlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir.300

Cenevre Sözleşmesi’nde toplumsal bir gruba mensubiyet sebebiyle ortaya çıkan zulüm veya zulüm tehlikesinin bulunması, mülteci statüsünün koşullarından birisidir. Burada toplumsal grup kavramında dikkat edilmesi gereken unsurlar; bireylerin etnik, kültürel, dilsel kökeni, ailevi geçmişi, ekonomik faaliyetleri, değerleri, bakış açısı ve hedefleri bakımından ortak bağlantılarda buluşmuş olmalarıdır.301 Böyle bir toplumsal gruba üyelik zulmün kaynağını oluşturabilir. Devletler, toplumsal grubun devlete olan sadakatlerinden emin olmayabilir yahut grubun politik görünüşü, grup üyelerinin ekonomik faaliyetleri veya sadece

296 Sinclair, 1984: 121.

297 Steinbock, 1998: 790.

298 Price, 2009:109.

299 The Main Types and Causes Of Discrimination (Memorandum Submitted by the Secretary-General), https://digitallibrary.un.org/record/1638125 (Erişim tarihi: 18.08.2020).

300 Price, 2009: 109.

301 Goodwin-Gill ve McAdam, 2007: 75.

grubun var oluşu devlet tarafından kendi politikalarına engel olarak görülebilir.302 Devletlerin sadece belirli bir sosyal gruba mensubiyetleri sebebiyle bireylere haksız uygulamalarda bulunması kabul edilemez. Kişilerin özgürlüklerinin kısıtlanması ancak bireysel eylemlerinin sonucu olabilir. Ceza sorumluluğun kolektif hale getirilmesi, insan hakları ile bağdaşmayan bir uygulamadır.303 Belirli bir sosyal gruba mensubiyeti sebebiyle kişinin vatandaşı olduğu ülkede hayatı veya özgürlüğü tehlike altına giriyor ise, bu kişilerin uluslararası hukuk çerçevesinde korunması gerekmektedir.

Cenevre Sözleşmesi’nde sayılan zulüm sebeplerinden sonuncusu ise siyasi görüştür.

Bir kimsenin siyasi görüşü veya politik duruşu tek başına devlet müdahalesine temel oluşturmaz. Hatta toplumda siyasi görüşlerin serbestçe dile getirilmesi, yetkililerin kötü idare veya yargısal hatalar sonucu sorumlu tutulabilmelerinin önünü açar. Devlet, kendi vatandaşlarının barışçıl protestolarını engellememelidir.304 İHEB’nin 19. maddesine göre,

Herkesin düşünce ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını kapsar.” Sözleşme kapsamında siyasi görüş kavramı, devletin işleyişi ve politikasına ilişkin görüşleri kapsayacak şekilde anlaşılmalıdır. Kişinin hükümete karşı bir tehdit oluşturan veya bu şekilde algılanan siyasi görüşleri sebebiyle devletçe takip edilmesi de bu kapsama girer. Burada siyasi görüşlerin açıkça dile getirilmiş olması veya esasında bu kişiye hatalı olarak atfedilmiş olmasının bir önemi yoktur.305 Kişilerin aktif direnç göstermesi, askeri görevlerden kaçınması veya ülkeden izinsiz ayrılması, eğer kişinin gerçek, zımni yahut iddia edilen siyasi görüşünün bir ifadesi ise, kişi mülteci statüsüne hak kazanacaktır.306 Ancak kişinin suç işlemesi durumu bundan hariç tutulmaktadır. BMMYK’ye göre eğer söz konusu kovuşturma, siyasi saiklerden ortaya çıkan cezalandırılabilir bir eylemle ilgili ise ve öngörülen ceza ilgili ülkenin genel yasalarına uygunsa, sadece böyle bir kovuşturmadan duyulan korku kişiyi mülteci statüsüne elverişli kılmaz.307 Bu durumun iki istisnası bulunmaktadır. Birincisi, kovuşturmanın kişinin siyasi görüşleri veya irade açıklamalarını cezalandırmak için bahane oluşturması durumudur. 308 İkincisi ise, kişinin keyfi veya ölçüsüz cezalandırmaya maruz bırakılmasıdır.309 Bu kovuşturmalar genellikle

302 UNHCR, 1992: par. 78.

303 Steinbock, 1998: 193.

304 Price, 2009: 109.

305 Goodwin-Gill ve McAdam, 2007: 87.

306 Grahl-Madsen, 1966: 223.

307 UNHCR, 1992: par. 84.

308 UNHCR, 1992: par. 85.

309 UNHCR, 1992: par. 86.

meşru olmayan sebeplere dayanır. Bu hallerde de kişinin mülteci statüsü elde etmesi mümkündür.

Cenevre Sözleşmesi’nde mülteci statüsüne ilişkin değerlendirme kriteri olan bu hususlarda İkinci Dünya Savaşı’nın etkisi olduğu açıktır. Savaşın acı tecrübelerinin ardından, insanların doğumla kazandığı özellikleri, kişisel durumları yahut görüş ve yaşam tarzları sebebiyle ayrımcılığa uğramaması amacıyla çeşitli koruma mekanizmaları getirilmesi öngörülmüştür. Mülteci hukuku düzenlemeleri bu mekanizmaların en etkin olabileceği alandır.310 Zira devletin temel görevi, kendi vatandaşlarını korumak, güvenlik ve refahını sağlamaktır. Eğer vatandaşı oldukları devlet tarafından bireylere ayrımcı uygulamalar temelinde zulmediliyorsa, insanlar kaçınılmaz olarak başka devletlerde koruma arayacaktır.

Mülteci hukuku bir anlamda, devletlerin haksız uygulamalarda bulunduğu insanların temel haklarının korunmasına hizmet eder.

Yukarıda genel çerçevesi çizilmeye çalışılan mülteci statüsü, sığınma kurumu ile yakın ilişkili olmakla birlikte, farklı hukuki kavramları ifade eder. Sığınma, önceki bölümlerde de incelendiği üzere, son derece uzun bir geçmişe sahiptir. Mültecilik ise 20.

yüzyılda karşımıza çıkmaktadır. Sığınma bir uluslararası koruma kurumunu ifade etmekte iken, mülteci statüsü ise bu korumadan yararlanan birey kategorilerini belirtir.311 Ancak ikisi de yabancılara ilişkin bir çeşit insancıl koruma mekanizmasıdır.312

Sığınmacılar, insan hakları ihlallerine karşı uluslararası toplumdan kolektif olarak bir müdahale bekleyen yabancı veya vatansız kimselerdir.313 Vatandaşı oldukları yahut ikamet ettikleri devlet bu kimseleri koruyamamakta, yaşamlarının, fiziksel veya ruhsal bütünlüklerinin ya da özgürlüklerinin ihlal edilmesine sebep olmaktadır. Bu bireylerin korunmasına ilişkin Cenevre Sözleşmesi akdedilmiş iken, sığınma üzerinde uluslararası anlamda bir uzlaşıya varılamamıştır. Bunun en önemli sebeplerinden birisi, sığınmanın

“kalma” unsurunu içermesidir. Sığınma hakkı yabancının ülkeye kabul edilmesini, sınırdışı edilmemesini ve bu yabancıya oturma hakkı verilmesini kapsar.314 Her ne kadar Cenevre Sözleşmesi sığınma hakkına ilişkin bir düzenleme getirmese de sözü edilen unsurlar Sözleşme’de yer almaktadır. Mülteci statüsünün tanınmasıyla kişi ülkeye giriş yapar ve bu statü tanınmamış olsa bile belirli şartların varlığı halinde geri gönderilemez. Oturma hakkı da Sözleşmeye yabancı olan bir husus değildir. Cenevre Sözleşmesi’nin 34. maddesine göre:

310 Steinbock, 1998: 789.

311 Gil-Bazo, 2015: 7.

312 Pirvu, 2018: 72.

313 Gil-Bazo: 2015: 8.

314 Grahl- Madsen, 1972: 79.

Taraf Devletler, mültecileri özümlemeyi ve vatandaşlığa almayı her türlü imkân ölçüsünde kolaylaştıracaklardır. Vatandaşlığa alma işlemlerini çabuklaştırmaya ve bu işlemlerin masraf ve resimlerini her türlü olanak ölçüsünde azaltmaya özel çaba göstereceklerdir.”

Maddede mültecilerin yeni kabul edildikleri ortama uyum sağlamaları ve vatandaşlığa kabul edilebilmeleri için devletlere bazı yükümlülükler yüklenmiştir. Maddenin amacı, mültecinin daha önceki devletle kopmuş bulunan bağlarını kabul edildiği devlet ile kurmasını ve bireyin normal hayatına devam edebilmesini sağlamaktır.

Hem ulusal hukukta hem uluslararası hukukta mültecilik ve sığınma birbiri ile kaynaşmış halde görünmektedir. İç hukukta sığınma, genellikle bireylere mülteci statüsünün tanınmasının ardından otomatik olarak verilmiş olmaktadır. Cenevre Sözleşmesi’nde kabul edilen mülteci tanımı, iç hukuk düzenlemelerindeki sığınma hakkına ilişkin hükümlerin temeli olarak kabul edilmektedir.315 Bu kaynaşma uluslararası hukukta da mevcuttur. BM’nin bazı kararlarında, devletlerin mültecileri geri gönderme yollarına başvurarak sığınma kurumunu zayıflatmamaları gerektiği özellikle vurgulanmaktadır.316 AB hukukunda da benzer bir durum söz konusudur. Schengen Antlaşmasının ilk maddesi sığınma başvurucusunu, Cenevre Sözleşmesi doğrultusunda mülteci statüsü talep eden kimse olarak tanımlamaktadır.317 Bu tanım, mülteci statüsü elde etmeye çalışan ve geri gönderme yasağının korumasından faydalanmak isteyen bireylerin aslında zorunlu olarak bir sığınma hakkı talep ettiğine işaret etmektedir. Neticede bu kimseler “sığınma” aramaktadır. Benzer başka bir örnek, Asya-Afrika Hukuk Müşavirliği Teşkilatı tarafından kabul edilen ilkelerde yer alır.

İlgili metnin 3. maddesinin başlığı “Mültecilere Sığınma Verilmesi” başlığını taşımaktadır.318 Görüldüğü üzere mültecilik, sığınma hakkı almayı sağlayan bir kurum olarak kabul edilmektedir. Bu düzenlemeler, sığınma ile mülteciliğin kaynaşmaya başladığına ve mültecilerle sığınmacıların eşit muamele görmesi gerektiği inancına dair evrensel bir opinio juris’i işaret etmektedir.319

Belgede akdeniz üniversitesi (sayfa 88-94)