• Sonuç bulunamadı

Kadının Toplumdaki Rol ve Statüsü

Belgede Esin GÜRKANLAR (sayfa 55-58)

2.2. Kadının Toplumsal Rol ve Statüsü

2.2.2. Kadının Toplumdaki Rol ve Statüsü

Hem toplumda hem de ev içinde ‘hangi işi kim yapar’ ayrımına karşılık gelen, kadınların ve erkeklerin paylaştıkları işleri tanımlayan ‘cinsiyete dayalı işbölümü’nün derecesi, her toplumda özel kültürel ve tarihsel oluşuma göre farklılıklar göstermekle birlikte (Dedeoğlu, 2000, s. 150-151) ülkelerin gelişmişlik düzeyine bakılmaksızın ortaktır ve değişmeye direnen ataerkil cinsiyet rollerinden kaynaklanır (Aytaç, 2000, s. 913).

Her toplumda cinsler arasında, kadını çocuk bakımı ve ev işlerinden sorumlu tutan bir görev bölüşümünün varlığı (Dedeoğlu, 2000, s. 151) ve kadınlar için sadece evle ilgili (domestik) rolün ve erkekler için de gelir getiren birey rolünün uygun olduğu (Loveman, 1990, s. 18) görüşü geniş kabul görmektedir. Kadınlara yüklenen en önemli toplumsal rol,

anneliktir ve anneliğin yanı sıra, evin idaresinden de sorumludurlar (GATA, 2007, s. 2). Ev işleri, yapıldığı sürece farkına varılmayan, ancak yapılmadığında görülebilen, maddi bir karşılığı olmayan ve “çalışma” tanımına girmeyen işlerdir.

Kişiler çocukluktan itibaren cinsiyetlerine göre belirlenmiş rol modellerini öğrenirler ve bu rol modelleriyle tutarlı davranmaları için yetişkinlerce teşvik edilirler (Güldü ve Kart, 2009, s. 105). Dinsel, eğitimsel ve yasal kurumlar kadınları öncelikli olarak ailenin ve çocuk bakımının sorumluluklarını üstlenme yönünde sosyalleştirmektedirler. Toplum tarafından tanımlanan ve beklenen rol olarak kavramsallaştırılan bu cinsiyet rolleri bireylere sosyalizasyon süreci içinde öğretilmekte ve bireyler tarafından da özümsenmektedir (Gönüllü ve İçli, 2001, s. 89). Cinsiyet rolleri gereği kadına atfedilen çocuk bakımı, ev işleri ve yaşlıların bakımı gibi işlerin dağılımı ve yoğunluğu kadın istihdamı üzerinde önemli derecede etkilidir (Dedeoğlu, 2000, s. 151-152). Yeniden üretim faaliyetleri olarak adlandırılan bu işlerin kadının ücretli çalışması üzerine etkilerini anlamaya çalışırken, bu görevlerin ailenin başka üyelerine, örneğin kız çocuklarına, annelere veya kız kardeşlere transfer edilip edilmediği dikkate alınmalıdır.

Ailenin gelir türü ve sahip olduğu kaynakların da kadın istihdamı üzerine önemli etkileri bulunmaktadır (Dedeoğlu, 2000, s. 152). Nakit gelir kentte yaşayan aileler için en önemli yaşamsal araç halini aldığından, ücretin tek gelir olduğu ailelerde, daha fazla aile üyesinin ücretli iş aradığı görülmektedir. Böylece, kadınların iş aramalarının ve işçileşmelerinin arkasındaki nedenler sorgulandığında, ‘ekonomik ihtiyaç’ en önemli nedenlerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Kadın işçiler üzerine yapılan birçok çalışma göstermektedir ki, kadınlar, çalışma yaşamına katılmalarındaki en önemli nedeni ailenin içinde bulunduğu ekonomik zorluklar olarak ifade etmektedirler. Kadınların ev dışında çalışmasının toplumsal olarak kabul görmediği toplumlarda, ailenin ekonomik ihtiyaç içinde olması ve ekonomik sıkıntılar, kadının çalışmasının sosyal olarak kabul edilmesini kolaylaştırmaktadır.

Kadınlar çalışmaya başladıklarında ise yaptıkları işler kadının toplumsal rolü ve ev hayatı ile iş hayatı arasında denge kurmak zorunda olması nedeniyle, annelik, eşlik rolünün bir uzantısı gibi değerlendirilen, daha çok kadınlara uygun olarak görülen hemşirelik, hastabakıcılık, öğretmenlik, sekreterlik gibi (GATA, 2007, s. 3) işlerden oluşmaktadır.

Böylece cinsiyet rollerindeki işlerin dağılımının ve yoğunluğunun kadın istihdamını etkilediği gibi cinsiyet rolleri emek piyasalarındaki işbölümünü de yakından etkilemektedir (Dedeoğlu, 2000, s. 165).

Çalışma yaşamı, bir yandan kadının ekonomik özgürlüğünü ve toplumsal değerini artırırken, diğer yandan geleneksel değer ve tutumların sürmesi nedeniyle, kadın için çeşitli sorunları da beraberinde getirmiştir (Aytaç, 2000, s. 912). Kadınların ev dışında çalışmaya başlamasıyla birlikte, iş yükleri erkeklerin ev işlerine sınırlı katılımı ya da hiç katılmaması nedeniyle ikiye katlanır (Dedeoğlu, 2000, s. 166), çünkü asıl sorumluluklarının ailelerine karşı olduğu düşünülür (GATA, 2007, s. 2). Yani kadınların işgücüne katılımı, ev işlerinden kurtulmaları sonucunu vermemektedir (Acar, 1992, s. 17). Piyasada çalışma, kadınlar için evde çalışmanın alternatifi değil doğal görevlerine ek ikinci bir iş olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu durum çeşitli sosyo-ekonomik faktörlerin etkisinin doğal sonucudur ve kadınların istihdamı açısından son derece önemli etki ve sonuçlara sahiptir. Bireysel ve toplumsal önyargılar yanında, kurumlardaki örgüt yapıları da bilerek veya bilmeyerek, çalışma zamanında esneklik olmaması, kadınlara daha az yükselme imkanı tanınması gibi kısıtlamalarla kadınların mesleki gelişimlerini engellemiştir (Dedeoğlu, 2000, s. 166).

‘Kadınlık rolleri’ ile ilgili tutumlar kadın için ciddi sınırlar oluşturmaktadır (Kaboğlu, 2008, s. 3). Kadından, önce anne ve eş olarak toplumsal rolleri üstlenmesi beklenmekte, mesleki başarı ve kariyer ikinci planda kalmaktadır (Aytaç, 2000, s. 906). Yapılan araştırmalar da, bu sonucu ortaya koymaktadır. DİSK’in 2005 yılında yaptığı ve Eğitim-Sen Raporunda yer alan bir araştırmaya göre Türkiye’de ücretli çalışan kadınların evlilik veya çocuk doğurma gibi nedenlerle iş yaşamını erken terk ettiği tespit edilmiştir (Eğitim-Sen, 2005, s. 14-18). Erkekler kadınları çocuklarını büyütenler olarak algılar ve onlara göre kadınların çocuklarını büyütmek için kariyerlerinden vazgeçmeleri anlaşılabilir ve yerinde bir şeydir (Schwartz, 2001, s. 116). Kadınlar da ev dışında tam zamanlı işlerde çalışsalar bile, aile ve çocuk bakımının hala kendilerinin sorumluluğu olduğu düşüncesini sürdürmektedirler (Hablemitoğlu, 1999, s. 10). Piyasada çalışan kadınların bile böylesine bir tutumsal ve davranışsal özellik göstermeleri, ‘ev işlerinin kadınlara özgü bir görev olması’ kültürel normunun kabul derecesini göstermesi bakımından ilginçtir (Acar, 1992, s. 18). Nitekim Gönüllü ve İçli’nin 1998 yılında 675 çalışan kadın üzerinde yaptığı araştırmada kadınların

%61.4’ ünün ancak ‘ekonomik zorunluluk varsa’ çalışılması gerektiği görüşünde oldukları belirlenmiştir. Sadece %15.3’ ü ‘her ne olursa olsun kadın çalışmalıdır’ derken, %14.2’ si

‘çocuklar okula gidene dek çalışmamaları gerektiğini’, %1.7’ si de ‘duruma bağlı’ olduğu görüşünü benimsemiştir. ‘Çocuklu kadınlar çalışmamalı’ diyenlerin oranı ise %6.3’ dür (Gönüllü ve İçli, 2001, s. 95). İşverenlerde hakim olan görüşe göre de kadınlar erkeklere oranla kendilerini daha az işe vererek ve geçici düşünerek çalışırlar, evlilik nedeniyle ya da çocuk büyütmek için kariyer süreçlerini yavaşlatmaları veya durdurmalarından dolayı terfi

ettirilmemeleri ve özellikle yönetim basamaklarına getirilmemeleri söz konusudur (Aytaç, 2000, s. 906-909). Tüm bu gerekçeler kadın ve erkek arasındaki rol farklılığından kaynaklanmaktadır. Genel kanı olarak kadınlar için evlilik, aile ve çocuğun yerinin kariyerden önce geldiği ve bu nedenle kadınların evlenene ve çocuk sahibi olana kadar, esnek kariyer planları yapıp, gerektiğinde kolayca bırakabilecekleri işleri tercih ettikleri kabul edilmektedir.

İş, ev ve diğer yaşam taleplerinin çatışması, genellikle aileler üzerinde büyük bir stres kaynağı olarak algılanır (Loveman, 1990, s. 19). Bu durum, iş ve aile yaşamı arasında açık bir etkileşimin varlığına da işaret etmektedir. Kadınlar ailevi sorumluluklarının öncelik taşıdığına inandıklarından ve ücretli çalışmayı ikincil sorumluluk olarak algıladıklarından, aile içindeki tüm bu çatışma ve streslerin kendilerinin çalışmalarından kaynaklandığını düşünürler (Hablemitoğlu, 1999, s. 11). Bu durumda, aile aynı anda iki tam zamanlı çalışmaya uyum sağlayamadığında, kadınlar bu sorunu yalnızca kendilerine aitmiş gibi kabul etmekte, sonuçta bazıları ya tamamen ücretli işi bırakmakta ya da kısmi süreli çalışmayı tercih etmektedirler.

Belgede Esin GÜRKANLAR (sayfa 55-58)