• Sonuç bulunamadı

vegan bireylerin, vegan restoranlar dâhilinde bir araya gelmesine ve bu alanlara çeşitli konuş- macılar davet edilerek veganlığın avantajları ve dezavantajları hakkında konuşulmasında rol almaktadır. Ayrıca vegan bireylerin, ulaşabilecekleri vegan ürünler tanıtılmaktadır. Veganların yeni veganlar ile tanıştırılıp çeşitli aktiviteler ile sosyalleşmelerine katkı sağlamaktadır (https://www.instagram.com/antalyaveganinisiyatifi/ (erişim tarihi: 25.05.2020.)).

Geleneksel medyada yer bulamayan vegan hareketi sosyal medyada daha aktif rol al- maktadır. Genellikle bireysel hesaplar veya derneklerin kendi sayfalarından paylaşım yaparak haberleşen, farkındalık yaratmaya çalışan vegan aktivistler, sosyal medyayı işlevsel olarak kul- lanıp daha fazla insana ulaşmakta ve organize etmektedir.

1.9. Etik ve Biyoetik Yönüyle Veganlık

Özellikler canlıların yaşam hakkını gözeten vegan yaşam tarzının ahlaki anlayışını oluşturan etmenlerden biri de biyoetiktir.

Biyoetik, sadece insan sağlığı ile alakalı değil, ekosistemde var olan tüm varlıkların ya- şamını ile ilişkili bir kavramdır (Gazi ve Çobanoğlu,2016: 133.). Tüm türlerin barış içerisinde yaşaması, türü tehlike altında olan canlıların koruma altına alınması ile doğa içerisinde güven- liğin ve huzurun hâkim olması adına yapılan çalışmaları içermektedir (Son ve Yasemin,2016:

52.). Böylece nesiller boyu sürecek sağlıklı bir çevre sayesinde, toplumun sürdürülebilirliğini de korumak temel hedefi oluşturmaktadır. Biyoetik kavramı üzerine ilk kitap V.R. Potter tara- fından kaleme alınan ‘’ Geleceğe Bağlayan Köprü’’dür (Whitehouse,2001: 37.). Biyoetiği top- rak, doğal yaşam, nüfus, evrensel etik ile ilişkilendirerek ele aldığımızda neden ihtiyaç duyul- duğunu kavramamızda yardımcı olacağını ifade etmektedir. (Aşar,2017: 76.).

Biyoetiğin ilgi alanı 20.yy dan sonra giderek çoğalmıştır. Siyaset, eğitim, hukuk, bilim gibi pek çok dalda ahlaki meseleler ile ilişkilendirilerek üzerine çalışmalar yapılmıştır (Kushe ve Singer,2009: 70.). Çevre etiği, eksosistemin sadece insanlar için olmadığını dolayısıyla kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaması gerektiğini savunmaktadır. Aynı şekilde biyoetikte tüm canlılar kendi içinde değerli kabul edildiği için canlıların yapısı ve canlıları ilgilendiren normları irdeler, değerlendirmeler yapar ve oluşan sorunlara çözümler getirir. (Çobanoğlu ve Aydoğdu,2009: 112-118.).

Veganların, insan dışında herhangi bir canlıya, insanın çıkarları adına acı çektirilmesine etik sebeplerden dolayı karşı duran bir yaşam tarzı olarak, bu misyonu üstlenirken hayvan hak- larının korunması ve doğanın bilinçsizce yok edilmesine karşı duyulan endişeye sahip olmaları, biyoetik anlayışı ile yollarının kesişmesine neden olmaktadır(Coulon ve Nouët,2018: 45.). Hay- vanları mülk olarak kabul etmenin getirdiği anlayış ile deneylerde kobay olarak kullanmak, evde beslemek, hayvanat bahçelerine kapatmak, besin haline getirmek için öldürmek etik so- rumluluğun gerekleriyle bağdaşmamaktadır. (Keleş,2013:173-174).

Türcü bir yaklaşımın ürünü olarak insanın diğer varlıklardan daha üstün kabul edilmesi ve doğada bulunan diğer canlıların ona hizmet ve onun ihtiyaçlarını karşılamak adına var ol- duğu düşüncesinin getirmiş olduğu soruna karşın, insanın diğer canlılardan üstün tutulamaya- cağı ve dünyaya gelen her canlının yaşama hakkı bulunduğunu kabul eden görüş antroposentrik hiyerarşiyi reddetmektedir (Çobanoğlu,2009: 134.). Canlımerkezli etiği odak noktasına alan veganların yaşamak için bitki yemenin hayvanları yemekten daha kabul edilebilir olduğunu savunmaktadır. Hayvanlara nazaran insanların irade ve akıla sahip oldukları ve dolayısıyla se- çim yapabilme yetileri ile hayvanlardan farklı olduklarını dile getirerek etçil hayvanları yaşa- mın devamlılığı için et yemenin gerekliliği adına örneklendiren bireylere cevap sunmaktadırlar.

Hayvanların acı çekmediği düşüncesi ile beslenmek, spor ya da eğlence adına hayvanların kat- ledilmesine karşın hayvanların acıya veya hazza karşı duyarlı oldukları düşünülmektedir. Hay- vanların, insanlar gibi düşünce yetisine sahip olmaması onları kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanmamız için yeterli bir sebep teşkil etmemektedir. Zira zihinsel engelli bireylerin ya da bebeklerin de sırf düşünce yetileri erişkin bir bireyle aynı olmadığı için onları deneylerde kul- lanmak karşı çıkılacak bir davranış kalıbını oluşturmaktadır. İçsel değere sahip olduklarını ka- bul etmek ve onların yaşama hakkını gözetmek etik açıdan doğru kabul edilmektedir. Hem ya- şama haklarını gözetmek hem de onları besin olarak tüketmek mantık açısından çelişki oluştur- duğu için veganlar hiçbir hayvanın etini veya ürünlerini tüketmeme kararını savunmaktadır.

Onları kendi başına değerli kabul etmeyen düşüncenin siyahi ile beyazı, kadın ile erkeği de eşit görmediğini savunarak, hayvanlara yapılan usulsüzlüğü kabul edip bu usulsüzlüğe karşı çıkarak gündelik hayatta uğranılan haksızlıklarında azalarak bitebileceğini öngörmektedir. Bu konu bağlamında Abolisyonist Veganlıktan söz etmek gerekir. Abolisyonist veganlık, 1996 yılında Gary L. Francione tarafından geliştirilen bir yaklaşımdır (Altınal,2015: 3-7.). Abolisyonist ke- limesi tarih boyunca kölelik karşıtı hareketlerin ismini taşımıştır. Abolisyonist yaklaşıma göre bütün canlıların ortak hakkı mülk olarak görülmemektir. Abolisyonist Veganlar, hayvanlara uygulanan türcülüğü ve diğer ayrımcılık biçimlerini (kadın-erkek, zengin-fakir gibi) de redde- der. Abolisyonist yaklaşım, tek konulu kampanyalarla ilgilenmemekte, toplumu veganlıkla il- gili bilinçlendirerek bu yaklaşımın etki alanının arttırılabilineceğini öngörmektedir. Abolisyo- nist Veganlar, şiddeti sorunun bir parçası olarak görmektedir. İnsan olmayan her varlığa yönelik şiddeti reddedilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bunun dışında Abolisyonist Veganlar, ve- ganlığı doğrudan ekolojik sorunlar ile ilişkilendirmemektedir. Ekolojik sorunların kaynağının politik olduğunu ve bunun ayrıca ele alınması gerektiğini savunmaktadırlar. Onlara göre vegan olmanın tek gerekçesi etiktir.

Singer ve Regan’ın ahlaksal topluluğu sadece memeli hayvanlarla sınırlı tutmaktadır.

Schweitzer’in Yaşama Saygı Etiği ve Taylor’ın Doğaya Saygı Etiği, etiği ise ilgi alanlarını bü- tün canlı varlıkları kapsayacak şekilde genişletmektedir. Schweizer’e göre her canlı, insan gibi yaşama iradesi ile doludur. Böylelikle daha yüksek ya da aşağı, daha değerli ya da daha az değerli yaşamlar arasında hiçbir ayrım yapılamaz. Schweitzer’in Yaşama Saygı kavramı için kullandığı sözcükler, Almaca, Ehrfurcht vor dem Leben’dır. Ehrfurcht, korku ve şaşkınlığı ile gösterilen saygıyı ifade etmektedir. (Schweitzer’dan akt. Çobanoğlu,2009: 136.).

Vegan bireyler, yeme-içme pratikleri haricinde kullandıkları ilaçlarda da hayvanların denek olarak kullanılmadığına dikkat etmektedir. Ayrıca diğer kozmetik, kişisel eşyalarda da bitkisel bazlı olmayan ürünleri tüketmeyi reddetmektedir. Hayvanların insanların refahını sağlamak

adına kötü muameleye uğramalarına karşıdırlar ve hiçbir gerekçeyi kabul etmemektedirler.

(https://abolisyonistveganhareket.org/post/77066179331/hayvan-deneyi-

yap%C4%B1lmam%C4%B1%C5%9F-%C3%BCr%C3%BCnler-veganm%C4%B1 (erişim tarihi: 15.06.2020.).

Bitkisel bazlı gibi görünen pek çok ürün hayvanların eziyet görmesini engellememektedir. Ör- neğin pek çok vegan palme yağı tüketimine karşıdır. Endonezya ve Malezya’da 30 yılı aşkın üretilmeye çalışılan palme yağı, orangutan türünün yaşam alanını ve hayatlarını tehdit etmek- tedir (Altaş,2017: 408.).

Karnist yaklaşıma sahip toplumun geniş kısmını oluşturan bireylerin, hayvanların gördüğü kötü muamele ve eziyeti görmezden gelerek düzenlerini sürdürmesine karşı durmaktadır. Karnist düşüncenin bireylere kapitalist marketler yoluyla ‘’sunum’’lar halinde kabul ettirildiği öngö- rülmektedir. Öyle ki, hayvanların bedenini parçalar halinde sunarak ve normalleştirerek satın alırken önceki işlemleri sorgulamamızı engellemektedir (Foer,2015: 238.). Ancak vegan ideo- lojiler bu tür normalleştirmelere karşı durur ve mekanların yeniden şekillenmesine destek verir (Parker,2016: 29.). Veganlık, olumlu biyopolitik bir biçim olarak çerçeveleyerek hayvanların sömürülmesine ve şiddet görmesine karşı durmakla kalmayıp aynı zamanda bu durumu meşru kılan epistomolojik ve kültürel noktalara da karşı duruş sergilediği görülmektedir (Giraud,2013:

54.).