• Sonuç bulunamadı

1.4. Hegemonya ve Tarihsel Blok

2.1.1. Ak Parti İktidarını Hegemonya ve Tarihsel Blok Ekseninde Değerlendirilmesi

2.1.1.3. Eğitim

orduya yerleşmesinin de önünü açacak bir yöne doğru evirildi. 2010 referandumu da cemaatin yargıda benzer bir şekilde yükselişine olanak sağlayan koşulları hazırlamış oldu. Bürokratik vesayetin AK Parti ve Gülen cemaatine geçtiği düşünülse de boşalan kadroları cemaatin doldurduğu özellikle 17-25 Aralık süreciyle anlaşılmıştır (Çakır, 2014: 32). 2007-2011 yılları arasındaki AK Parti iktidarında Gülen cemaatinin önemli bir etkisi olduğu ve agresif bir politika yürütüldüğü görülmektedir.

AK Parti iktidarının ilk yıllarında çokça yakınılan bürokratik vesayet 18 yılın ardından eskisi kadar dile getirilmemektedir. Bunun en temel nedeni bürokrasideki vesayetin kırılmış olmasıdır. Türkiye’nin demokratikleşme yolunda mesafe kat etmesi için bürokrasinin kurumsallaşması, gücünü herhangi bir erkten değil hukuktan alması gerekmektedir. AK Parti’nin bürokratik vesayete karşı tutumu ve söylemlerine bakıldığında haklı bir eleştiri olarak görülebilir çünkü doğru olan bürokrasiyi bir kesimi temsil eden oligarşik yapısından çıkarıp kurumsallaştırmaktır. Fakat kendi bürokratik oligarşisini oluşturmak bürokratik vesayeti kırmak anlamına gelmemekte ve sorunun çözümüne en ufak bir katkı sağlamamaktadır.

AK Parti hegemonyasını inşa edebilme adına hegemonyanın (ekonomi, bürokrasi, eğitim, din vs.) her basamağında etkili olacak uygulamaları hayata geçirmiştir. Din kuşkusuz ki bunlar arasında en etkili unsurlardan biridir. AK Parti dini kurumlar içinde bürokratik örgütlenmeyi daha kolay sağlayabilmiştir denilebilir. İktidarının ilk yıllarından itibaren bürokratik manada dini kurumlarla bir problem yaşanmamıştır. “Seküler ya da bürokratik oligarşi karşısında madun/mazlum halkı temsil etme iddiasında olan popülizm, kendi iktidarını konsolide ettiğinde, yeni oligarşiyi kendisi oluşturduğunda bizatihi sosyal grupları kutuplaştırmaktadır.” (Ateş, 2017: 119). AK Parti’nin bürokratik yapıda örgütlenememesinin başında yetişmiş kadroların olmayışı dini bürokrasi için geçerli değildir. İslamcı bir geleneğin içinden çıkmış bir parti olarak bu alanda yeterli kadroları olmasa bile bu kadrolara nüfuz edebilme kabiliyetine sahiptir. Bu nedenle dini bürokraside göze çarpan bir problem yaşanmamıştır. Hatta çoğu zaman AK Parti’ni lehine bir tavır gösterildiği söylenebilir. Dini eğitim veren kurumların niceliksel olarak artışı da bu bağlamda değerlendirilmelidir.

yansımaktadır. Alkan (2009: 377-431), resmi ideolojilerle eğitim arasındaki bağı Osmanlı Devleti’nde Tanzimat’tan itibaren incelediği makalesinde tarihsel örneklerle göstermektedir.

Tanzimat ile başlayan modernleşme çabaları bu süreçte eğitimde yapılan düzenlemeler iktidarın biçimine ve gücüne göre eğitim sistemine yansımış ve dolaylı olarak da dönemin düşünce sistemlerini de etkilemiştir. Aynı şekilde siyasal sistemdeki her değişimin dönemin eğitim sistemine yansıdığı Cumhuriyet Türkiye’sinde de görülmektedir. Resmi ideoloji ile eğitim sistemi arasındaki bağ eğitimin böylesine değişim geçirmesine neden olan en temel faktör olarak değerlendirilebilir.

AK Parti iktidarı döneminde de eğitim alanında yapılan uygulamalar bunu gösterir niteliktedir. İktidarının ilk yıllarında diğer alanlarda olduğu gibi AK Parti eğitim alanında da ihtiyatlı olmuştur. Örneğin türban, meslek liselerinin katsayı problemleri AK Parti için çözülmesi gereken temel sorunlardan biri olmasına rağmen bu konuda ilk yıllarda dile getirilmek dışında herhangi bir somut icraat olmamıştır. 2002 seçim beyannamesinde yer alan

“AK PARTİ, demokratik rejimin işleyişine, sistem dışı her türlü müdahaleye karşıdır.

PARTİMİZ, siyasi alanın daralmasına, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasına, bürokrasinin siyasetin yerine ikame edilmesine, kamuda göreve alınmada eşitsizliklere, eğitim hakkının sınırlanmasına neden olan düzenlemeler ve uygulamaları değiştirecektir.21 ” ifadelerden anlaşılacağı üzere mevcut uygulamaların doğru olmadığı vurgulanmaktadır.

AK Parti’nin eğitim alanında yaptığı düzenlemeler neoliberal iktisadi örgütlenme biçiminin ilkeleri ile tamamen örtüşmektedir. İlk yıllarda eğitimin özelleşmesi üzerine durulsa da bu durum toplumun büyük bir kesimin oluşturan orta sınıfın gelir düzeyinin yeterli olmamasından dolayı tam anlamıyla gerçekleştirilememiştir. AK Parti, eğitimde yapılacak düzenlemeleri reform olarak nitelendirmiş böylece yapılacak düzenlemeleri iyileştirme olarak sunabilmeyi amaçlamıştır. Eğitimde yapılan reformun en belirgin yanlarından biri paradigma dönüşümü olmuştur. Türkiye’de uzun yıllardır uygulanmakta olan pozitivist yaklaşımın yerini postmodern felsefenin ilkelerine bırakmıştır. Bunun altında yatan temel düşünce eğitim sisteminin küresel neoliberal sisteme uyumlu hale getirilmesidir (İnal, 2013: 700). MEB’in 2004 müfredatında yer alan ifadeler bu durumu ortaya koymaktadır.

“Tüm dünyada bireysel, toplumsal ve ekonomik alanda yaşanmakta olan değişimi ve gelişimi;

ülkemizde de demografik yapıda, ailenin niteliğinde, yaşam biçimlerinde, üretim ve tüketim kalıplarında, bilimsellik anlayışında, toplumsal cinsiyet alanında, bilgi teknolojisinde, iş ilişkiler ve iş gücünün niteliğinde, yerelleşme ve küreselleşme süreçlerinde görmek mümkündür. Tüm bu değişim ve gelişmeleri eğitim sistemimize ve programlarımıza yansıtmak bir zorunluluk haline gelmiştir.

21 “https://www.akparti.org.tr/media/318780/3-kasim-2002-genel-secimleri-secim-beyannamesi-sayfalar.pdf”

(erişim tarihi: 25. 01. 2021.)

Hazırlanmış olan program, dünyada yaşanan tüm bu gelişim ve gelişmelerle birlikte Avrupa Birliği normlarını ve eğitim anlayışını, mevcut programların değerlendirilmelerine ilişkin sonuçları ve ihtiyaç analizlerini ortaya koymaktadır.”

Eğitimde paradigma dönüşümü ile birlikte sistemin köklü bir değişim geçireceği bu ifadelerden de anlaşılmaktadır. MEB’de ilk olarak yapılan müfredat değişimi gerekçeleri birlikte açıklanmış ve AB vurgusu ile de makul hale getirilmiştir. Bu durum eğitimde bir şeylerin değiştirilebilmesi adına açılan ilk kapı olarak değerlendirilebilir. AK Parti, ilkesel olarak eğitimde meslek liselerinin katsayı problemleri ve üniversitelerde türban serbestîyesi konularında değişiklikler yapmayı arzuluyordu. Özellikle kendi seçmenleri özelinde de toplumun partiden bu yönde beklentileri olduğu biliniyordu.

AK Parti tarafından ilk dönemlerde çok sık olarak dillendirilmese de meslek liselerinin katsayı problemi ve türban yasağı çözülmeyi bekleyen temel sorunlardan biri olarak görülmektedir. Her iki meselede 28 Şubat kararlarının bir sonucudur ve bu yönüyle sorunun çözülmesi aynı zamanda 28 Şubat ile bir hesaplaşma anlamını da taşımaktadır. Meslek liselerinin katsayı problemleri ile ilgili çeşitli düzenlemeler yapılsa da katsayı problemi 2009 yılına kadar devam etmiştir. Bu durumun devam etmesinde dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, YÖK’ün, Danıştay’ın etkisi olmuştur. 2009 yılında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün, YÖK Başkanlığına Yusuf Ziya Özcan’ı ataması ile YÖK uygulamayı kaldırmak için girişimlere başlamıştır. İlk olarak katsayılar arasındaki fark iyice azaltılmış 2012 yılında 4+4+4 eğitim sistemi ile birlikte katsayı farkı tamamen ortadan kaldırılmıştır. Bu düzenleme aynı zamanda imam hatip liselerinin 28 Şubat sürecinde kapatılan orta kısımlarının açılmasının önündeki engeli de ortadan kaldırmıştır. Bu engellerin kaldırılması ile birlikte imam hatiplerin sayısında ciddi bir niceliksel artış gözlemlenmektedir (Aşlamacı, 2017: 191- 192). Tabi bu niceliksel artış sadece katsayı probleminin ortadan kaldırılması ile sınırlı değildir. Recep Tayyip Erdoğan gibi AK Partide önde gelen siyasetçilerin imam hatip lisesi çıkışlı olması bunun yanı sıra son yıllarda imam hatip lisesi çıkışlı kişilerin siyasetin yanı sıra bürokraside de önemli yerlere gelmesi bu niceliksel artışın göstergeleri arasındadır (Junaedi, 2016: 136.).

“2017 tarihi itibariyle toplam; 1408 adet İmam hatip lisesi ve bu okullarda okuyan 634.406 öğrenci bulunmaktadır. İmam hatip ortaokulu sayısı ise 2017 yılında 2.777 gibi bir sayıya ulaşmıştır. Devlet tarafından, İHL öğrencilerine kişi başına ortalama 3.165 TL harcanırken, bu rakam düz lise öğrencilerinde kişi başı 1.283 TL’dir. Ayrıca, İHL’lerın teknik imkânları, bina yeterlilikleri ve öğretmen sayıları diğer devlet okullarına oranla çok daha iyi duruma getirilmiştir. Aradaki oluşan bu farklılıklar, laik-seküler kesim tarafından adaletsizlik olarak nitelendirilmektedir (Toker ve Özcan, 2017: 46).”

Ak Parti iktidarı döneminde imam hatip liselerine yönelik uygulamaların sadece katsayı sorunu sonucunda ortaya çıkan adaletsizliğin giderilmesi amacı taşımadığı gelinen

nokta itibari ile ortadadır. Partinin eğitim politikalarında dikkat çeken diğer bir husus da din eğitimi ile ilgilidir. AK Parti birçok konuda AB standartlarını (yasa, norm, değer) referans aldığını ve din eğitiminin AB ülkelerinde zorunlu eğitim kapsamında olduğuna vurgu yapmaktadır. Fakat burada din dersini zorunlu tutan AB ülkelerinin mezhepsel tercihin yansıtılmayacağı başka bir ifadeyle mezhepler üstü bir din eğitimi anlayışın ön planda tutulması gerektiği yönündeki öneriyi yok saymaktadır (İnal, 2013: 704). Ayrıca AB, din eğitimi konusunu üye ülkelerin tasarrufuna bırakmıştır. Bu nedenle AB üyesi ülkelerde din eğitimi konusunda farklı yaklaşımlar uygulanmaktadır. Fransa hariç AB üyesi ülkelerin tamamında din eğitimi zorunlu, seçmeli ya da isteğe bağlı olarak okutulmaktadır. Bununla birlikte bazı Avrupa ülkelerinde (Almanya, İngiltere, Romanya, İsveç, İrlanda ve Yunanistan) din dersi (Okçu, 2009: 222) zorunlu bazılarında da mezhepseldir.

Türkiye’de din eğitimi ise hem zorunlu hem de mezhepseldir. Mezhepsel odaklı din eğitimi Ak Parti’nin din eğitimi konusundaki hassasiyetin çerçevesini göstermektedir. Din eğitiminin yaygınlaşması ve mezhepsel odaklı olması çokça tartışılan konulardan biri olmasına rağmen AB üyesi ülkelerle çok büyük farklılıklar arz etmemektedir. En temel fark Türkiye’de dini eğitimin bir hak olarak nitelendirilmesi ve tamamen devlet kontrolünde olmasıdır. AB üye ülkelerin birçoğunda dini eğitim kiliselerin desteği ile verilmekte hatta bazılarında ibadet de derslere dâhil edilmektedir.

AK Parti döneminde din eğitiminin tartışmalara yol açmasının temel nedenlerinden biri de iktidar ile toplumun ideolojik temellerinin ortak bir zemine oturtulması kaygısı olduğu düşünülmektedir. Bu durum Gramsci’nin “ortak duyu” ve “hegemonya”

kavramsallaştırmaları ile birlikte düşünüldüğünde anlaşılır olmaktadır.

Eğitim hususunda AK Parti’nin üzerinde durduğu ve iktidara geldiği yıldan itibaren çözüme kavuşturulması gereken bir mesele olarak görülen türban sorunudur. 2002 seçim beyannamesinde yer alan “kamuda göreve alınmada eşitsizliklere, eğitim hakkının sınırlanmasına neden olan düzenlemeler ve uygulamalar” tanımında da AK Parti’nin türban konusundaki tutumu anlaşılabilir. Türban konusunda Türkiye’deki uygulamaların tarihi her ne kadar çok eski dönemlere kadar uzanıyor olsa da yasağın sert bir biçimde uygulanması 28 Şubat kararlarının bir sonucudur. Bu konuda yapılacak düzenleme meslek liselerinin katsayı sorunlarının çözümünde olduğu gibi yine 28 Şubat ile hesaplaşma anlamına da gelmektedir.

İktidar ilk yıllarda bu konuda somut bir adım atmamış olması sorunu görmezden geldiği anlamı taşımamaktadır. İktidarın ilk döneminde tabandan bu yönde baskı görse de türban konusunu pek gündeme getirilmemiştir. Kamuda türban yasağının kaldırılmasının önündeki engellerin öncelikler kaldırılması gerektiği düşüncesi bu gecikmenin temel nedenlerindendir.

Bunun için yapılacak her yasal düzenleme bürokrasideki engellere takılacak ve tartışma konusu olmaktan öteye geçmeyecekti. Bu nedenle öncelikle türban sorununun çözümünün önündeki engellerin ortadan kalkması beklenmiştir. Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi ile birlikte bürokraside atama yetkisi elde edilmiş YÖK Başkanlığı’na yapılan atama türban sorununun çözümüne atılan ilk adım olmuştur (Savut, 2018: 963). Bu sorunun çözümünde ilk olarak çeşitli üniversite hocaları tarafından “türbana özgürlük bildirisi” imzaya açılmıştır22. Böylece iktidara geldiği ilk yıllardan itibaren masanın üzerinde tutulan türban sorunun çözümüne yönelik ilk adım atılmış ve bu adımı gerekli yasal düzenlemeler izlemiştir.

Türbanın bir sorun haline gelmesi siyasal çekişme konusuna dönüşmüş ve maalesef bu çekişme en temel insan haklarından biri olan eğitim hakkının engellenmesine neden olmuştur.

Yasağın devam ettiği süreçte hak kaybı olduğunu inkâr etmek durumu açıkça görmezden gelmek anlamına gelir. Türban yasağının neden çıkarıldığı veya neden böyle bir yasak olması gerektiğini meşru kılacak şartların varlığını öne sürmekle bunun sonucunda ortaya çıkan hak kaybı aynı şeyler değildir. Bu nedenle uygulamanın her ne nedenle olursa olsun ciddi hak kayıplarına yol açtığı ortadadır(Ünlü, 2018: 78).

Tüm bunların yanı sıra türban meselesi AK Parti politikalarında sadece eğitimin ile ilgili bir mesele olmadığı açıktır. Yapılan düzenlemelerle bir hak ihlalinin önüne geçilmiş olsa da AK Parti’nin türban konusunu ideolojik bir alana taşıması bu özgürlüğe uzun vadede zarar verebilir. Türbana özgürlük anayasal güvence altına alınmış olsa da netice itibari ile Anayasa değişikliği ile tekrar kaldırılabilir. Bu konuyu bir temel insan hakkı perspektifinden değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Özgürlüklerin güvencesi bir partinin tekelinde olması o özgürlüğün her ne kadar anayasal dayanakları olsa da sağlam bir temeli olmadığını da göstermektedir. Türban konusunda bir hak ihlali ortadan kaldırılmış lâkin sağlam bir zemine oturtulması noktasında aynı çaba gösterilmemiş ve gösterilememektedir.

Bugün Türkiye’de türban sorunu çözülmüş gibi görünse de Anayasal güvenceden ziyade bir partinin güvencesi altında olduğu algısı hâkimdir. Türban sorunun çözümü sürecinde farklı siyasal fraksiyonların tavrı da bu anlamda AK Parti’nin bu yöndeki oluşturduğu algıyı güçlendirmektedir.

AK Parti iktidarında eğitim alanında yaşanan önemli dönüşümlerden biri de yükseköğretimde ciddi bir artış olmasıdır. 2002 yılında 7623 olan üniversite sayısı 2020 itibariyle 203’e ulaşmıştır24. Özellikle gençlerin yükseköğretime erişiminde önemli bir

22“Öğretim üyeleri türban için imza topluyor”, CNN Türk, 01. 02. 2008,

23 “10 yılda 92 üniversite açıldı.” Dünya gazetesi, 17. 10. 2012

24 https://istatistik.yok.gov.tr/

problem çözülmüş olsa da niceliksel artışın niteliğe yansımamış olması yükseköğretim sisteminin en önemli problemlerinden biridir. “Bir ülkenin akademik performansı kayda değer şekilde yükselmiyorken ve üniversite mezunlarına yüksek ücretli ve iş güvencesine sahip yeni istihdam olanakları yaratılmıyorken, üniversite mezunlarının iş piyasasındaki göreceli ağırlığının sürekli olarak yükseliyor olması” akademik enflasyon kavramı ile açıklanmaktadır (Yalçıntaş ve Akkaya, 2019: 74). Son yıllarda işsizlik oranları incelendiğinde diplomalı işsizliğin istatistiklerde diğer işsizlik parametrelerine göre yüksek oluşunun nedenlerinden birinin de bu olduğu düşünülmektedir. Türkiye’de üniversite eğitimi almış bireylere olan talebin üniversite sayılarındaki artışa paralel bir artış göstermemiş olması diplomalı işsizliğin nedenleri arasındadır (Yalçıntaş ve Akkaya: 2019: 795). Sonuç olarak üniversite sayılarındaki artış yükseköğretim talebini karşılama noktasında olumlu sonuçlar verirken farklı problemlerin ortaya çıkmasına neden olduğu görülmektedir. Eğitimde niceliksel artışın niteliğe yansıması adına “akademik teşvik ödeneği” uygulaması 2015 yılında yasalaşmış ve 2016 yılından itibaren uygulanmaktadır. Görece yeni bir uygulama olmasından dolayı konu üzerine birçok çalışma yapılmasına rağmen niteliği artırma noktasında bekleneni verip vermediği tartışmalı bir konudur (Karabacak vd., 2020: 234).

AK Parti iktidarları döneminde birçok alanda yapılan reformlar arasında en kolay adımların ekonomi alanında atıldığı bürokrasi ve eğitimde daha yavaş hareket edildiği görülmektedir. AK Parti’nin ekonomi politikaları incelendiğinde sermaye sınıfının talepleri ve hedefleri ile örtüşmesi bunda en önemli faktör olduğu gözlenmektedir. Sermaye sınıfı dönem dönem yüksek sesli eleştiriler yapmış olsa da 28 Şubat sürecinde RP’ye karşı takınılan tutumundan çok daha esnek olduğu anlaşılmaktadır. Toplumsal alanı etkileyen reformların yapılmasında ise aynı durum söz konusu değildir. Sivil toplumun dönüşümünü içeren konularda daha ihtiyatlı ve adım adım hareket edilmiştir. Bu durum Gramsci’nin manevra ve mevzi savaşı kavramı ile ilişkilidir. AK Parti manevra yapabilmek için öncelikle mevzilerin hâkimiyetini ele geçirmiştir. Hegemonya mücadelesinde mevzileri ele geçirilmeden girişilecek savaşların kaybedilme olasılığı yüksektir. Barret’in “Manevra savaşı devlet iktidarını ele geçirmedir, fakat bu hegemonyanın zaten sağlanmış olduğu bir ortam olmazsa gerçekleşemez.” ifadesi tam olarak bu durumu açıklamaktadır. Manevra savaşını kazanabilmek için mevzi savaşının kazanılmış olması gerekmektedir. AK Parti’nin sivil toplumu ilgilendiren reformları yapabilmesinin önündeki engeller birer mevzi olarak düşünüldüğünde 2007 öncesi süreçte manevra kabiliyetinin neden kısıtlı olduğu anlaşılmaktadır. Toplumsal hayatı ilgilendiren ve AK Parti adına hep bir çekince olarak görülen reformlar İslamcılık yaftası ile engellenebileceği kaygısı ile bu alanlarda mevzi savaşı

bitene kadar ertelenmiştir. Günümüzde geldiğimiz nokta itibari ile muhalefete nazaran mevzi savaşında AK Parti’nin büyük oranda bu alanı kuşattığı söylenebilir.

AK Parti’yi iktidara getiren dinamikler 90’lı yılların karmaşık atmosferinde oluşmuş ve birbiri ardına yaşanan birçok gelişmenin sonucu olarak tezahür etmiştir. 90’lı yılların giderek silikleşen mirasına rağmen AK Parti’nin iktidarını sürdürmesi hegemonya ve tarihsel blok kavramları ile yakından ilgilidir. AK Parti bir kitle partisi olarak toplumun geniş bir kesiminde kabul görmekte ve bu kabul politik toplumla sivil toplumun organik bağlanması olarak ifade edilen tarihsel bloğun oluşmasını da kolaylaştırmaktadır.