• Sonuç bulunamadı

Arap baharının ortaya çıkışı

2.2. İslamofobi’nin Gelişimi

2.2.4. Arap Baharı ve Mülteciler Krizi

2.2.4.1. Arap baharının ortaya çıkışı

Yaşanılan bu halk ayaklanmaları için devrim, devrim dalgası veya demokrasi dalgası gibi tanımlamalar kullanılmıştır. Olayların ilk başladığı yer olan Tunus’taki ayaklanmalar için ise Yasemin Devrimi denilmiştir. Fakat bu ayaklanmalar zaman içinde Tunus dışına çıktığı noktada “Arap Baharı” tanımlaması Arap coğrafyasında yaşanılan dönüşümleri daha geniş olarak karşılayan ve yaygın kabul gören bir kavram olarak kullanılmaya başlanmıştır (Altun, 2019, s. 48).

Kibaroğlu çalışmasında Arap Baharı’nı şu şekilde tanımlamıştır: Kuzey Afrika ve Ortadoğu’yu içine alan geniş bir coğrafyada, iktidarları boyunca dünyanın birçok demokratik ülkesinde neredeyse iki kuşak devlet adamlarının siyaset sahnesine gelip gittiği kadar uzun süre görevde kalan ve dokunulmasa belki bir kuşak daha eskitecek olan diktatörleri birkaç ay süren kanlı bir mücadele sonunda deviren halk hareketine kısaca “Arap Baharı denilmekte (Kibaroğlu, 2011, s. 26).

Arap Baharı’nı başlatan elbette birçok içsel ve dışsal faktör sebep olmuştur. Söz konusu coğrafyada ülkelerin genel karakteristik özelliği; yönetimlerin demokrasiden uzak otoriter ve totaliter rejimler olmasıdır. Bu rejimlerin gün geçtikçe diktatörlüğe doğru yol alması, haliyle halkta bir endişe, korku ve huzursuzluk duygusu yaratmıştır (Şahin Mehmet & Uysal Şahin, 2014, s. 174). Yönetimin babadan oğula geçip yönetimin tek bir aileye dayalı olması, kayırmacılık, siyasi katılımın az olması, halkın yönetimde söz sahibi olamaması, halkın sürekli baskı altında olması ve üstelik de taleplerine karşılık bulamamaları sorunun siyasi nedenlerini oluşturmaktadır. Siyasi sorunların yanında gelir dağılımındaki eşitsizlikler, ekonomik zorluklar, fakirlik, yüksek işsizlik oranları toplumsal gerilimlere sebep olmuştur (Göçer & Çınar, 2015, s. 54). Halkın baskı altında yönetilmesi, kolay olmayan yaşam koşulları, bürokrasinin belli bir elitin elinde olması sebebiyle halkın ekonomik taleplerinin karşılanmaması halkın yönetime olan güvenini sarsmıştır. Mülkiyetin güvence altında olmaması ve özel sektörün gelişmesine taş koyan, devlet patronajı altında dışa kapalı bir ekonomi

58

sisteminin olması halkı yeni bir ekonomik sistem arayışına sürüklemiştir (Şahin Mehmet & Uysal Şahin, 2014). Arap ülkelerindeki yöneticilerin bütün yanlışları, yolsuzluklarının ortaya çıktığı Wikileaks olaylarıyla birlikte ise halkın gözü iyice açılmıştır (Tekek, 2012).

17 Aralık 2010 günü tezgahının ruhsatsız olduğu gerekçesiyle tezgahına el koymak isteyen zabıtalara direnen 26 yaşındaki Muhammed Bouazizi’nin Tunus’un Sidi Bouzid şehrinde bulunan valilik binası önünde kendini yakmasıyla mevcut rejimlere karşı Arap halklarının uyanışı olarak nitelendirilen “Arap Baharı” hareketlerinin kıvılcımı yakılmıştır. Bu hadiseden sonra Muhammed Bouazizi’yi destekleyen ve özgürlük taleplerine cevap isteyen ülkedeki gençler, otoriter iktidar yapısını hedef alan halk hareketlerini başlatmışlar ve siyasi bir dönüşüm sürecine girilmiştir. Tunus’ta başlayan protestolar kısa zamanda Mısır, Lübnan, Suriye başta olmak üzere Kuzey Afrika ve Ortadoğu coğrafyasına yayılmaya devam etmiştir. Bu ayaklanmalar sonucunda Tunus’ta Zeynel Abidin Bin Ali, Mısır’da Mübarek, Yemen’de Ali Abdullah Salih ve Libya’da Kaddafi rejimleri yıkılmıştır. Tunus, Mısır, Lübnan, Yemen ve Libya’da yaşanan Arap Baharı Suriye’de ise farklı sonuçlara sebebiyet vermiştir. Şüphesiz ki bugün Avrupa ülkelerinde yaşanan mülteci krizlerinin başrolü olarak görülen Suriyelilerin göç dalgası hikayesi Arap Baharı hareketinin Suriye’ye sıçramasına dayanmaktadır. Suriye’de protestolar ayında Der’a şehrinde başlamış sonrasında ülkenin tüm bölgelerine yayılmıştır. Arap Baharı hareketinin son durağı olan Suriye ise diğer ülkelerden farklı olarak bir iç savaşa sürüklenmiş, bu halk hareketi diğer ülkelerde iktidarların düşmesine ve değişmesine sebep olurken Suriye’de Esat rejimi tüm diktatörlüğüyle ülke yönetimine devam etmiştir (Altun, 2019, s. 49-50).

Rejime karşı olan muhalifler tarafından ilk kitlesel tepkiler 15 Mart 2011 tarihinde Şam’da yaptıkları protestolarla gösterilmiş ve buna “öfke günü” adı verilmiştir. 17 Mart’ta ise küçük gruplar halinde diğer şehirlerde de insanlar sokağa dökülmüşlerdir.

20 Mart’ta ise olaylar çatışmaya dönüşmüş, Ömeri camiine baskın yapmak isteyen silahlı kuvvetler ile halk arasında çıkan olayda 9 kişi hayatını kaybetmiştir (Karkın &

Yazıcı , 2015, s. 205). Esad rejiminin silahsız protestoculara karşı kullandığı şiddet ve baskının ötesinde onlara karşı ateş açması, orantısız güç kullanması Suriye’yi bir iç savaşa sürüklemiştir. Ülkede protestoların başlamasından iki hafta sonra Suriye hükümeti Beşar Esad’a istifasını sunmuş ve Esad istifayı kabul etmiştir (cnnturk.com,

59

2011). Esad ise olayların büyümesi üzerine halkın istediği birtakım reformların gerçekleştirileceğini ve ülkede hakim olan olağanüstü halin kaldırılacağını açıklamıştır. Fakat Esad vermiş olduğu tüm bu sözlere rağmen yapılan protestolara karşı güç kullanımına devam etmiş, Mart-Nisan aylarında yapılan gösterilerde ise 800 kişinin ölümüne sebep olacak bir operasyon düzenlenmiştir (Turhan, 2012, s. 103).

Esad’ın bu tutumu muhalifler tarafından samimi bulunmamış ve karşılıklı olarak tavırlar daha da sertleşmiştir, ülkedeki kayıp gittikçe artış göstermiştir. 2012 yılında ise Esad rejiminin sivillere karşı kimyasal silah kullandığı söylentileri yayılmış, bu durum tüm dünyanın tepkisini çekmiştir. Doğu Guta’da Esad rejimi halka sarin gazıyla müdahale etmiştir. Esad’ın bu hamlesi Suriye iç savaşını farklı bir boyuta taşımış, bir uluslararası kriz haline gelmiştir (Akyüz B. , 2018).

Suriye halkının talepleri de diğer ülkelerden farklı olmamıştır. Bireysel hakların tanınması, gelir dağılımında adaletin sağlanması, 1963 yılından beri iktidarda olan Baas rejimi gücünün sınırlandırılması ve yine o tarihten beri uygulanan olağanüstü halin kaldırılması, Suriye halkının talep ettiği reformlardır. Suriye’yi Arap Baharı sürecine götüren bu reform istekleri dışında bir de ülkenin heterojen yapısı söz konusudur. Birçok farklı mezhebi içinde barındıran yapısı Suriye’yi birlikte hareket etmeye zorlamış ve bu ayrılık ülkeyi kolayca kaosa sürüklemiştir. Suriye halkının

%90’ı Arap, %9’u Kürt, %1’lik kısmı ise Ermeni, Çerkez ve Türkmen gibi diğer etnik gruplardan oluşmaktadır. Nüfusun yaklaşık %74’ü Sünni Müslümanlık, %13’ü Nusayrilik, %10’u Hristiyanlık ve %3’ü Dürzilik inancını benimsemektedir (Şen, 2013, s. 60). Bu farklılık ise toplumun bir bütün olup rejime karşı hareket etmesini engellemiş ve toplum siyasi mücadelesini daha çok kimliği üzerinden devam ettirmiştir. Tam bu noktada Avrupa’nın uygulamış olduğu ayrıştırıcı politikadan da bahsetmek yerinde olacaktır. İslam alemini bir arada tutan bu din olgusu, Batı tarafından bilinçli olarak mezhepsel ayrıştırıcı politikalarla kullanılmış ve İslam devletlerinin bir arada hareket etmeleri engellenmiştir. Bunun örneği de bugün Arap Baharı ayaklanmalarının görüldüğü Suriye, Mısır, Irak gibi coğrafyalardır. Batı’nın bu tutumu ise Müslümanların Batıya karşı kırılmalarına, küsmelerine ve bireysel olarak da onları bir düşmanlığa sevk etmiştir (Genel, 2014, s. 111-112).

60