• Sonuç bulunamadı

Almanya’da Göç Olgusu ve Alman Çokkültürlülüğü

3. ALMAN TOPLUMU VE ÖTEKİLERE YAKLAŞIMI

3.4. Almanya’da Göç Olgusu ve Alman Çokkültürlülüğü

Çalışmanın bu kısmına kadar anlatılan Alman tarihinde hep var olan yabancıyı dışlayan ırkçı bir tavrın varlığı, sahip oldukları beyaz ırkın üstünlüklerine olan

81

inançları, zihinlerinde yarattıkları Türk/Müslüman korkusu, soy bağına dayandırdıkları vatandaşlık anlayışları, bugün Almanya’da var olan Müslüman düşmanlığının çok da şaşırtıcı olmadığını göstermektedir. Yüzyılı aşkın süredir adeta ilmek ilmek yaratılan Türk/Müslüman karşıtlığı diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi Almanya’da da hiç bitmemiştir.

Bilindiği üzere ikinci dünya savaşının yıkıcı etkisi altında kalan Almanya 1950’lerde diğer ülkelerden misafir işçi alımına başlamış, Türkiye’den göç ise 1961 yılında gerçekleşmiştir. Almanya’nın kendi isteğiyle başlattığı bu süreç devamında hiç beklenmedik sonuçlara yol açmış ve bir kez daha Müslümanlar istenmeyen yabancı konumuna düşmüştür. Burada anlaşılması gereken husus, Müslüman işçi göçmenlerin bu konuma düşmesinin sebebi Almanya’nın kesinlikle onları göçmen olarak kabul etmemesinden kaynaklandığıdır. Yıllardır Türklerin Almanya’ya entegrasyonu meselesinin tartışılması ve Alman toplumunun bir kısmının hala Türkleri kabul etmemesinin temel sebebi yine onları kalıcı, misafir olarak görüp göçmen sınıfında görmek istememeleridir.

Tarihsel süreçte de Almanya’ya göç 19.yüzyıldan itibaren çeşitli ülkelerden gerçekleşmiştir. Rusya’dan Yahudi mülteciler, Polonya’dan kömür-çelik işçileri, Avusturya ve İtalya’da yevmiyeciler ve tekstil işçileri Almanya’ya göç edenlerin örnekleridir. Almanya yine birinci dünya savaşından önce ve 1960’lı ve 70’li yıllar boyunca ülkesine diğer ülkelerden işçi alımı gerçekleştirmiştir. Bakıldığı zaman Almanya aslında bir göç ülkesi olmasına rağmen, politikacılar ve Alman kamuoyu tarafından hiçbir zaman bu işçiler göçmen olarak değerlendirilmemiş hep geçici olarak görülmüşler ve misafir işçi olarak edilmişlerdir (Canbolat, 2009, s. 243). Fakat geçici olarak görülen işçilerin kalıcı hale gelmesi olayları farklı bir boyuta taşımış, ırkçılık Almanya’da tekrardan yüz göstermiştir.

Göç konusunu iki uç arasındaki süreç olarak değerlendiren Georg Simmel’e göre iki ucun biri yerleşik olan “toprak sahipleri” diğer ucu ise geçici olan “bugün gelen ve yarın gidenler” dir. Fakat Simmel potansiyel göçmenler için bu süreci “bugün geliyor ve yarın kalıyor” şeklinde tanımlamıştır (Gedik E. , 2010, s. 42). Almanya’nın da içinde bulunduğu durum tam da bununla alakalı olmuştur. İşçilerin ülkelerinde kalıcı olması ve bir zaman sonra kamuda, eğitim alanlarında, sosyal yaşamda görünür hale gelmeleri, göçmenlere olan tavırlarını değiştirmiştir. Almanya’da bir kez daha

82

Müslümanlar göçle birlikte ayrımcılığın hedefi olmuş, tarihten gelen İslam karşıtlığı tekrardan gündeme gelmiştir.

1973-74 yıllarına gelindiğinde Almanya’da çalışan işçi sayısı 2,6 milyona ulaşmış, bunların da 605.000 kişisini en büyük grup olarak Türkler oluşturmaktaydı (Gencer, 2014, s. 12). Bu artışın da en büyük sebebi aile birleşimi ile işçilerin eşlerini ve çocuklarını da Almanya’ya getirmeleri olmuştur. Bu artıştan rahatsızlık duymaya başlayan Almanya, 1980 yılında yeni göç hareketlerini durdurmak amaçlı Türklere vize alma zorunluluğu getirse de pek etkili olmamış, bu sefer de Türkler o dönemki 80 darbesi sebebiyle Almanya’ya iltica başvurusu yoluyla gelmişlerdir. Yine 1983 yılında yabancıların ülkelerine dönmesi için Almanya “Geri Dönüşü Teşvik Yasası” çıkarmış fakat bu da istenen etkiyi yaratmamıştır (Gencer, 2014, s. 14). Artış gösteren bu işçi göçleri ise zamanla milliyetçiliğin artmasına sebebiyet vermiş dolayısıyla da göçmenlere karşı ötekileştirme, dışlama ve ırkçı tavırla ve politikalar oluşmuştur (Devran & Tanır, 2019, s. 167).

Yabancı düşmanlığı ve ırkçılık hareketlerinin en çok konuşulduğu ülke olan Almanya’daki İslam önce kamuoyunda dikkate alınmayan göçmen işçi İslamiyken, 1973 yılından itibaren görünen İslam’a -Almanya’daki İslam’a- dönüşmeye başlamıştır. Çünkü bu yıllarda yoğunluğu artan Müslüman göçmenlerin sosyal, kültürel, dini ihtiyaçları da belirgin hale gelmiş ve bu ihtiyaçların karşılanması taleplerinde bulunmaya başlamışlardır. Müslüman çocukların kilise yerine gidebileceği Türk okulların varlığı, mescitlerin inşası, cenazelerini yaşadıkları ülkede defnetmek, kurbanlarını serbestçe kesmek ve İslami usullere uygun et yemek gibi istekleriyle Müslüman göçmenler yaşadıkları ülkede kendi kültürleriyle yaşamın her alanında yer alarak varlıklarını sürdürmek istediklerini ortaya koymuşlardır. Bu tarihten sonra Müslüman göçmenlerin göze batmasının en büyük nedeni de bu isteklerine uygun dinsel gereksinimlerini gerçekleştirmek için uygun bir İslami altyapıyı kurmuş olmalarıdır (Ertaş, 2017, s. 40-41).

1970’lerde yaşamın her alanında görünürlüğü artan Müslüman göçmenlerin durumu, kamusal alanda ön plana çıkmaları, yaşadıkları toplum içerisinde sosyal ve kültürel olarak dikey bir hareketlilik içerisinde olma eğilimleri bir problem olarak görülmüş ve İslam, Batılı değerler ekseni dışında bir dünya görüşü olarak algılanmıştır. Dahası ülkede yaşanan ekonomik krizin ve işsizliklerin sebebi olarak göçmenler hedef

83

alınmıştır (Bekiroğlu, 2016, s. 104). 1979 yılında yaşanan İran İslam devrimi sonrası ise göçün boyutu değişmiş, Müslümanlar bir tehdit unsuru haline getirilmiştir.

1980 yılına gelindiğinde yasadışı göçün arttığı bir dönem olmuştur. Özellikle 1989’da sonra en yüksek seviyeye ulaşmıştır (Aydın, 2017, s. 541). 1989 yılı Berlin Duvarı’nın yıkılması ile 1999 yılına kadar Doğu bloğu ülkelerinden 2,7 milyon Alman kökenli Rus vatandaşı Almanya’ya göç etmiş, iltica başvuruları artmış ve Eski Yugoslavya’daki iç savaştan kaçan göçmenler Almanya’ya göçmüştür. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra artan yabancı düşmanlığına rağmen Almanya’daki Türk sayısı azalmamış ve göç devam etmiştir (Gencer, 2014, s. 15). Ayrıca iki Almanya’nın birleşiminde sonra ülkede Alman kan bağına dayalı kimlik anlayışı tekrar kabul görmüştür (Gedik E. , 2010, s. 46). Ulusal bir konu olarak nitelendirilen göç, göç alan toplumun kimliğini değiştireceğinden ve zayıflatacağından 1990’lardan sonra artık “toplumsal güvenlik” kapsamında bir tehdit olarak değerlendirmeye alınmıştır (Aydın, 2017, s. 541). Bu durum ise Almanya’da kimlik kaybetme telaşı yaratarak yeni ırkçılığı geliştirmiştir (Gedik E. , 2010, s. 46). 1980’ler ve özellikle 90’lar tüm bunların dışında aşırı sağ partilerin de Müslüman karşıtlığında etkili olmaya başladığı yıllar olmuştur. Bu tarihlerde artış gösteren göçlerin ortaya çıkardığı sosyal etkilerden faydalanmaya çalışan aşırı sağ partiler, İslamofobi’yi siyasal alanda kullanılan bir araç haline getirmeye başlamışlardır (Uzunçayır, 2014, s. 134). Göç karşıtı aşırı sağ politikaları ise toplumda hızlıca gelişen bir yabancı düşmanlığına sebep olmuştur.

Radikal terör örgütlerince 9/11/2001 yılında Amerika’da yapılan, 2000’ler boyunca Avrupa kıtasında gerçekleştirilen ve günümüzde de zaman zaman devam eden terör saldırılarıyla, diğer ülkelerde olduğu gibi Almanya’da da İslam terör ile anılmaktadır.

11 Eylül öncesinden beri var olan İslam karşıtlığı terör olaylarıyla birlikte Almanya’da gündemden hiç düşmeyen bir hal almıştır. 70’lerden beri dışlanmaya maruz kalan Müslüman Türkler, toplumda yaşadıkları uyum sorunları dışında bir de kültürel ve dini olarak bir ırkçılığa maruz bırakılmıştır.

İlk dönemin koşulları için uygun kavram olan “misafir işçi” olan göçmenler, daha sonra “yabancı işçi gücü” kavramıyla anılmışlardır. Bu iki kavram yerine daha sonra aile birleşimi süreci ve yabancılar yasasıyla sadece “yabancı” kavramı kullanılmaya

84

başlanmıştır (Perşembe, 2009, s. 253-254). Kavramlardan da anlaşılacağı üzere göçmeler ülkede adlandırılırken bile ötekileştirilmeye çalışılmıştır.

Bir göç ülkesi olduğunu reddeden ve göç açılımına şiddetle karşı çıkan Almanya’nın kültürel çeşitlilik endişesi ve sosyo-ekonomik rekabetten kaynaklanan yabancıya ve kültürel yabancılaşmaya karşı korkuları mevcuttur. Almanya’da oluşan bu göç sorunu ile tarihsel deneyimleriyle açıklanabilir. İlk olarak Almanya’nın ikiye bölünüp tekrar birleşmesine etki eden ortak tarihsel miras, toplumun yeniden biçimlenerek göçmenlerin ve azınlıkların entegrasyonunu engellemektedir. Bir diğer sebep ise yabancı olan her şeyi dışlayan, etnik, kültürel ve dinsel her şeyi yok sayan Alman milliyetçiliğidir. Bu karanlık milliyetçilik Nazi Almanya’sından günümüze az da olsa ulaşmıştır. Tüm bu deneyimler ise Almanların yabancılarla olan etkileşim biçimini belirlemektedir (Gedik E. , 2010, s. 43-46).

Bir göç ülkesi olduğunu reddeden Almanya bu bağlamda çok kültürlü bir devlet yapısına sahip olduğunu da reddetmektedir. Çalışmanın birinci bölümünden hatırlanacağı üzerine çokkültürlülük daha çok göç alan ülkelerde görülen bir olgudur.

Etnik, kültürel, dini gibi çeşitliliklerin yaşamın her alanında var olabilmesi ve bu kimliklerini yaşadıkları ülkede toplumunda tanınması olarak adlandırılan çok kültürlülük, yabancı olan her şeyi dışlayan Almanya’da kabul görmeyen bir olgudur.

Halkçı-kültür anlayışıyla bir göç ülkesi olduğunu reddeden Almanya daha önce de belirtildiği gibi vatandaşlarının Alman kökenlilerden oluşması gerektiğini savunmakta ve etnik çeşitliliğe karşı çıkmaktadır ve bu noktada göçmenleri hem potansiyel vatandaş olarak görmemekte hem de toplum kültürünü zenginleştiren bir olasılık olarak görmemektedir. Her ulusun kendi geleneğine sahip olduğunu ve göçlerin ulusal kültürün en büyük tehdidi olarak görüldüğü Almanya’da çokkültürlülüğe karşı çıkılmaktadır (Gedik E. , 2010, s. 47).

Stephan Castles ve Mark J. Miller uluslararası göçler konusunda Batılı devletleri üç kategoride değerlendirmişlerdir. Bunlardan ilki; katı kurallar ve isteksiz davranışlar sergileyen Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin uyguladığı katı misafir işçi modelleri, ikincisi; eski kolonilerden Fransa, İngiltere ve Hollanda gibi sömürgeci ülkelere gelen göçmenlere uygulanan düşük oranda haklar tanınmış vatandaşlık ve son olarak yasal açıdan göçmenlere geleceğin vatandaşları olarak bakılan Amerika, Kanada, Avustralya ülkeleri. Görüldüğü üzere Avrupa genel olarak ilk iki kategoride, Almanya

85

ise göçmenlere karşı en toleranssız tavır sergileyen grupta değerlendirilmişti.

Almanya’nın göç olgusuna ve çokkültürlüğe karşıtlığını Habermas, ülkenin çok zor şartlar altında kurduğu ulus-devlet düzenin ani bir göçmen kitlesiyle bozulmasını kabullenmemesine bağlamaktadır. Yine Habermas’a göre ucuz işçi gücü ithal eden ülkelerin başında gelen Almanya’nın bu göçe istekli olmasına karşın söz konusu göçmenlerin tam vatandaşlığın tüm imkanlarından faydalanması olduğunda buna toplumun karşı geleceği inancındadır. Buna kanıt olarak da Türkiyeli göçmenlerin Alman vatandaşlığını alabilme imkanının tanındığı yasa çıktığında Alman yaşlı bir kadının Alman Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı mektup gösterilebilir. Mektupta yaşlı kadın artık kendisi ile göçmenler arasında yasal olarak bir fark kalmadığını ve kendisine ayırt edici bazı hakların tanınmasını talep etmiştir (Kanık, 2017, s. 148-150).

Sadece Almanya’da değil, genel olarak Avrupa’da çokkültürlüğe getirilen eleştirilerden biri de Avrupa Birliği’nin ortak kültürel-dini kimliğinin zarar görmesi ihtimali olmuştur. Çünkü çokkültürlülük, özünde beyaz ırk ve Hristiyanlığa dayalı Avrupalı kimliğinin aşınıp yok olmasına sebebiyet verebilecektir (Ceyhan, 2018, s.

118). Augsburg piskoposu Alman Walter Mixa; Avrupa gelecekte de Hristiyan mı kalacak, yoksa kültürel zenginleşme adına değerler yozlaşmasını seyretmeye devam mı edeceğiz sözleriyle çok kültürlülüğün bir tehlike olduğuna dikkat çekmiştir. Yani sadece ırkçı kesim değil din adamları da İslam’ı Avrupa kültürüne tehdit, çatışmacı bir olgu olarak görmüşler ve çok kültürlülüğe karşı çıkmışlardır (Ertaş, 2017, s. 45).

Siyaset felsefesi ve çok kültürlülükle ilgili çalışmalarıyla bilinen Kanadalı politik filozof Will Kymlicka’ya göre homojen olarak bilinen toplumlar bile kendi bünyesinde sınıf, toplumsal cinsiyet, cinsel tercih, din, ahlaki inanış ve politik ideoloji temelinde farklı birlikler ve gruplar barındırmaktadır ve bu bağlamda homojen toplumlar da çokkültürlü yapıya bürüneceklerdir. Yine Kymlicka, yaşadığımız dünyada neredeyse tüm bölgelerin çok kültürlü olduğundan ve bugün globalleşen dünyada tek kültürlü, homojen bir insan topluluğundan bahsetmenin mümkün olmadığını belirtmiştir (Emiroğlu, 2016, s. 95-96). Alman tarihçi Karl Schlögel;

Dünya’yı 21.yüzyılda daha çok göçebeler gezegeni olarak isimlendirebiliriz sözleriyle göçün doğal ve sürekli bir olgu olduğu anlaşılabilmektedir (Gedik E. , 2010, s. 41).

Göçlerle birlikte oluşan yabancı kültürler çokkültürlülüğün temelini oluşturmakta, çokkültürcülükte bu yabancı ve farklı kültürlerin aynı ortamda varlıklarını sürdürebilmeleriyle ortaya çıkmaktadır. Farklı kültürlerin aynı potada

86

yaşayabilmesinin ön koşulu da sağlam bir demokratik yapıya sahip olmaktır.

Çokkültürlülük, ulus-devletlerin bünyesindeki farklı kültürlerin siyasal topluluğa dahil edilerek yönetilmesi prensibidir. Bu bağlamda bazı akademisyenlere göre çok kültürlülük, demokrasinin temelidir (Emiroğlu, 2016, s. 98).

Çokkültürlülük ve göç olgularının küreselleşen dünyada oldukça doğal olduğunu ve demokrasilerin de temeli olduğunu savunan tüm bu görüşlere rağmen Almanya ne çok kültürlülüğe sıcak bakmış ne de göçmenleri toplumun bir vatandaşı olarak görmüşlerdir. Devletin çok kültürlülüğe ve göçe olan bu tavrı ise toplumda göçmenlere yabancı düşmanlığını tetiklemiştir. Almanya’daki en büyük azınlık toplumun Müslümanlar olması ise yabancı düşmanlığının İslamofobi ekseninde gelişmesine sebep olmuştur. Sonraki bölümde detaylıca anlatılacak olacak aşırı sağ partilerin yükselişindeki en büyük etken ise bu partilerin politik söylemlerini göçmen karşıtlığı çerçevesinde geliştirmeleri, çok kültürlüğün reddi açıklamaları olacaktır.