• Sonuç bulunamadı

4. ALMANYA’DA AŞIRI SAĞIN ETKİSİ VE YÜKSELEN İSLAMOFOBİ

4.3. Almanya’nın Aşırı Sağ Haritası

4.3.4. Alman Medyasında İslamofobi

120

argümanlarını da batı normlarına dayandırmaktadır. Çünkü Sarrazin Müslüman kültürünün değer ve ideallerinin Batı Medeniyetinden geride olduğunu savunmaktadır (Solibakke, 2012, s. 225).

Müslümanların Alman toplumuna uyum sağlayamadıklarını ve Almanya’ya yük olduklarını savunan yabancı düşmanlığı, ırkçılık ve İslamofobi içerikli bu kitap piyasaya çıktığından beri büyük tartışmalara sebep olmuştur (Aktaş, 2017, s. 138).

Hollandalı politikacı Geert Wilders’ın İslamofobik eylemlerine atıfta bulunularak

“Almanya’nın Wilders’ı” olarak lanse edilen Sarrazin (Hıdır, 2018, s. 21) birçok sağ popülist web-sitesi tarafından bir halk kahramanı (Volksheld) olarak algılanmıştır.

Hatta yeni kurulan siyasi parti Die Freiheit, Sarrazin’i Berlin’deki seçim kampanyasına dahil etmeye çalışmış ve “gidin ve Thilo’nun ifadelerine oy verin”

diyerek üzerinde çarpı işareti olan bir cami logosu kullanmıştır (Kaya A. , 2017, s. 6).

Almanya’da ortalama zeka seviyesinin düştüğünün iddia etmek gibi ırkçı söylemleri olan Sarrazin’i bazı siyasetçiler ve medya organları reddedip saçma bulsa da Alman halkının bir kısmı bu ırkçı söylemlere destek vermektedir. Örneğin yapıla bir kamuoyu araştırmasında her beş Almandan biri Sarrazin liderliğindeki bir partiye oy verebileceğini söylemiştir (Cicioğlu Filiz & Tandoğan, 2018, s. 154). Yapılan başka bir ankete göre ise %18’lik bir kesim Sarrazin’i ülkenin gelecekteki başbakanı olarak görmek istediklerini belirtmişlerdir (Songülen İnanç & Çetin, 2011, s. 14). Son derece ırkçı ve İslamofobik söylemleriyle 2010 yılına damga vuran Sarrazin, 2018 yılında

“Düşmanca Devralma – İslam Gelişmeyi Nasıl Engelliyor ve Toplumu Nasıl Tehdit Ediyor?” isimli ikinci kitabını satışa çıkarmış ve söylemlerine devam etmiştir. Sarrazin 2020 yılında ise üyesi olduğu Sosyal Demokrat Parti’den (SPD) ihraç edilmiştir (dw.com, 2020).

121

ve artık “küresel köy” haline gelmiş kısacası kitle iletişim araçlarının her birisinin icadıyla kullanımının da yaygınlaşması sonucunda dünya artık eskiden görülmesi mümkün olmayan bir değişime sahne olmaktadır (Yel, 2019, s. 1). Küreselleşmeyle artan medyanın gücü göz ardı edilemeyecek boyutlara ulaşmakta, doğruluğu kanıtlanmadığı halde medya tarafından kamuoyuna servis edilen haberlerin etkisi hiçbir koşulda silinememektedir. Önemli bir bilgi sağlayıcısı olan medya; kitleleri istediği ölçüde etkileyebilmekte, toplumsal algıları şekillendirmekte ve bilginin büyük bir güç olduğu günümüzde medyanın gücü tartışmaya kapalı bir şekilde artmaktadır (Akılotu, 2015, s. 40). Fiziki savaşların kelime savaşına dönüştüğü modern çağda medya istediği konuda istediği türden manipülasyon yaparak insanları ikna edebilmektedir. Propagandanın tavan yaptığı günümüzde medya kimin elindeyse kendinden olmayan, tehdit potansiyeline inandığı ötekine karşı inanılmaz derece orantısız bir mücadeleye girişmiş ve saldırılarının şiddetini arttırmıştır (Yel, 2019, s.

1-2).

Dört bir tarafımızı kuşatan, sıradan bir şekilde yanımızda duran, doğru kullanıldığında büyük yararları olan ancak yanlış kullanıldığında toplumda ciddi yaralar açabilen medya manipülasyonun kolayca yapılabileceği bir mecradır. Böylesine güçlü bir aracı silah olarak kullanan Batı medyası İslamofobi bağlamında bu silahı kullanmaktan hiç çekinmemiş, doğrudan ve dolaylı olarak İslam ve Müslümanlar hakkında medya aracılığıyla insanlara nasıl düşünmeleri gerektiğiyle alakalı mesajları bir yazı, bir haber, bir film, bir karikatür veya bir program ile vermiştir (Koçer & Yazıcı, 2019, s.

77). Karlson’a göre Teknolojik gelişmeler, modern iletişim araçları Avrupa ile İslam dünyasını birbirine adamakıllı yaklaştırmasına rağmen, İslam dünyası ve Avrupa tarihinin hiçbir döneminde, birbirlerine bu denli karşı olmamışlardı (Sucu, 2016, s.

86). Çünkü Batı medyası kitleleri büyük ölçüde etkileyen medyayı kullanırken İslam ve Müslümanların sadece belli bir kısmını hedef göstererek daha önce de çalışmada bahsedildiği gibi homojen bir Müslüman toplum algısı yaratmayı tercih etmiş, Müslümanlar hakkında hiçbir bilgisi olmayan Batı toplumu da hiç sorgulamadan bu medya etkisinin içine girmiştir. Medya, İslam’ı gerçek bir tehdit olarak düşünülmesini, tasarlamasını ve hayal edilmesini istemiş ve onun gerçek bir tehdit olarak algılanmasını sağlamıştır. Bu tehlike ise toplumda medya aracılığıyla profesyonel bir şekilde yayılmış, gerçek olmayan düşünceler gerçekler araştırılmadan dolaşıma sokularak bu bilgiler yaygınlaştırılmıştır (Yılmaz S. , 2019, s. 27). 2006 yılında Avrupa

122

Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) tarafından yayınlanan rapor da medya etkisini gözler önüne sermektedir. Rapora göre, medyanın Batı insanındaki İslam ve Müslüman algısında ayrıca İslamofobi’nin oluşumunda son derece etkilidir. (Kirman, 2010, s. 31).

Tehdit algısını özellikle 11 Eylül sonrasında Batı medyası, İslam’ın bir şiddet dini olduğu algısını oluşturmuş, elinde bomba, silah ve kılıçla resmedilen Müslümanların masum insanları öldürebileceği imajı çizilmiştir (Devran & Tanır, 2019, s. 170).

Avrupa’da devam eden terör saldırılarıyla paralel olarak medya söylemleri de bu doğrultuda gelişmiş, ilgili haberlerde Müslümanlar tehlike ve tehdit olarak resmedilmiş, İslam ise ilkel, köktendinci, otoriter, saldırgan, geri kalmış gibi olumsuz terimlerle anlatılmıştır. Bu konuda Almanya’da Erfurt Üniversitesinde yapılmış olan bir çalışmada ARD ve ZDF isimli iki Alman kanalının 2005 yılı ortasından 2006 yılı sonunda kadar İslamla ilgili yapmış olduğu haberler incelenmiştir. Sonuca göre İslam en çok terörizm ve aşırı dincilik konuları çerçevesinde haberlere konu olmuştur (Akdemir, 2009, s. 17). 11 Eylül sonrasında İslam’ı terörle, Müslümanları da teröristlerle eşitleyen çalışmaların kendini en fazla gösterdiği mecra olan medya İslamofobi’nin yükselmesindeki başat rollerden biri olmuştur. Sadece haberlerde değil Avrupa’da da gösterimi yapılan Holywood filmlerinde Müslüman kimliği vurgulanan Araplar neredeyse sürekli olarak tecavüzcü, katil, petrol zengini, aptal veya kadın istismarcısı gibi profillerle oynatılmıştır (Samur, 2016, s. 308-309). Saldırı sonrası korku sahneleri resmedilmiş; çevresinde Kur’an çalışan Taliban öğrencileri, Arapça metinler ve İslami simgelerin bulunduğu Bin Ladin resimlerinin ekranlarda 11 Eylül sonrası yaşanan facia resimleriyle birlikte verilmesi dünya kamuoyunda büyük etki yaratmıştır. Bu görüntüleri defalarla izleyen İslam hakkında bir bilgisi olmayan kitleye ise bütün Müslümanların Taliban üyesi olmadığına ikna etmek imkansız olmuştur (Yılmaz S. , 2019, s. 28). 7 Ocak 2015 yılında Charlie Hebdo saldırısı ise bizlere kitlesel iletişim araçlarının gelişmesi bağlamında sosyal medyanın gücünü göstermiştir. Saldırı sonrası ilk 24 saatte 3 milyon 400 binin üzerinde tweet atılması;

pankartlarda, medyada internette bu olayın ifade özgürlüğü ve bağımsız basına destek anlamına gelen bir sembole dönüştürülmesi ve bunun İslamofobi paylaşımları meşrulaştırmak için kullanılması, twitter paylaşımlarının gündem oluşturmadaki yaygınlığını ve hızını anlamak açısından önemlidir (Koçer & Yazıcı, 2019, s. 85).

123

Büyük ölçüde siyasete de yön veren medya popüler partilerin seslerini duyurmada da etkili olmuştur. Siyasiler daha çok medyanın halkı yönlendirdiği yol üzerinden politikalarına şekil vermişlerdir (Yılmaz S. , 2019, s. 24). Özellikle medyada göçmenleri siyasi malzeme olarak kullanan muhafazakar, popülist ve aşırı sağcı siyasi partiler içerisinde yaygın olarak dillendirilen İslam karşıtlığı ve Müslüman düşmanlığı gittikçe artmaktadır (Aktaş, 2014, s. 33). AfD gibi aşırı sağ partilerin İslam karşıtı medyatik söylemeleri kendi seçim kampanyalarında kullanarak oy toplamak partilerin sıkça başvurduğu bir yöntem olmuştur (Samur, 2016, s. 310). Medya ve yayınlara paralel olarak siyasetçilerin de İslam’ın köktendinci olduğuna dair vurgu yapmaları kamuoyunu olumsuz yönde etkilemektedir (Aktaş, 2017, s. 131). Sonuç olarak medya ve aşırı sağ bağlamında Avrupa’nın bugün iki temel sorunu mevcuttur. Bunlardan ilki;

Müslüman göçmenlere yönelik medyada üretilen hoşgörüsüzlük, ayrımcılık ve ötekileştirmedir. Diğeri ise ırkçılık ve göçmen karşıtlığını Müslüman karşıtlığına ekleyerek aşırı sağ ve popülist siyasetin güçlenmesi ve bunun merkez siyasetin konumlanmasını ve siyasetini etkilemesidir (Aktaş, 2017, s. 142).

Alman medya organları İslamofobi bağlamında incelendiğinde oldukça önyargılı ve yanıltıcı olduğu görülmektedir. Der Spiegel dergisi yayımladığı farlı sayılarda

“Allah’ın Dinsiz Ordusu”, “Allah’ın Kanlı Toprakları” başlıkları atmış, Focus dergisi Paris saldırılarıyla alakalı olarak “Bunun İslam’la alakası yok. Ama!” başlığını silah görseliyle birlikte vermiş, Stern dergisi “Halifelik” başlığıyla bir elinde bayrak bir elinde silah tutan terörist görseli yayınlamış yine Stern dergisi diğer bir sayısında

“İslam Devleti Dünya’nın Düşmanları” başlığını ellerinde silah tutan terörist görseliyle birlikte yayınlamış tüm bu Alman dergileri bu tarz görsel ve başlıklarla İslam’ı terörle özdeşleştirmeye çalışmıştır. Yine aynı dergiler kadınlar üzerinden de İslamofobik söylemlerini devam ettirmişlerdir. Müslüman kadınlar korkunç, ne yapacağı belirsiz, her türlü haktan yoksun kişiler olarak halka anlatılmıştır. Der Spiegel “Allah’ın Haklarından Mahrum Kızları”, Focus “İslam’ın Karanlık Yüzü”, Stern ise “Almanya’daki Müslümanlar Bilinmeyen Komşular” başlıklarını kullanmışlardır. Bunlar dışında “Çok Kültürlü Yalan “, “Çarşafın Altındaki Dünya Gücü, Sır İslam” gibi başlıklarla kadınlar üzerinden İslamofobik yayınlarına devam etmişlerdir. Medya’nın sıklıkla kullandığı bir diğer konu olan göçlerle artan Müslüman nüfusu da dergilerde işlenmiştir. “Mekke Almanya, Sessizce İslamlaşma”, “Ürkütücü Misafirler” ve “Batıda Allah, İslam ve Almanlar” başlıklarıyla Almanya’da Müslüman

124

nüfusunun artması sonucu İslamofobik yayınlar yapılmıştır (Almalı, 2018, s. 139- 142). Almanya’da İslamofobi’nin %80 sorumlusu olarak görülen medya, özellikle de Der Spiegel dergisi Almanya’da seviyeli bir yayın gibi kendini gösterse de İslam ülkelerinden gelmiş olanları ayrım yapmadan teröristlerle aynı kefeye koymuştur (Tuzcu, 2017, s. 118).

Der Spiegel dergisi bir sayısında Alman hukuk sistemini sulandıran olgular şeklinde yansıtmış olduğu İslamofobik şikayetler konularını şu şekilde belirtmiştir (Gafuroğulları, 2019, s. 80-81):

• Kurban kesme,

• Müslüman kız öğrencilerin yüzme derslerine ve okul gezilerine katılım göstermemeleri,

• İşyerinde namaz kılma olanağı,

• Minarelerde ezan okunmasına yönelik kısmi hak,

• Pasaportlarda kullanılan başörtülü fotoğraflar,

• Anayasa Mahkemesi’nin okullarda öğretmenlerin başörtüsü takabilmeleri konusundaki kararı eyaletlerin sorumluluğuna bırakıp kendisi nihai karar vermekten çekinmesi,

• İslami kurumların Kur’an kursu ve yatılı okullar işletmeleri ile bunların okul yönetimleri tarafınca izin verilmesi.

Alman medyasında gözlemlenen tespitler gösteriyor ki toplumdaki yabancı kavramı

“Türk” kavramıyla eşdeğer tutulmaktadır. Bu tespitler sırasıyla şunlardır (Baloğlu, 2016, s. 28-29):

• Alman medyasında yabancı sorunu Türk sorununa dönüştürülmüştür.

• Türkler; sansasyon yaratan olaylar (kavga, çatışma vs.) algılanmakta ve işlenip sunulmaktadır.

• Müslüman kimlikli yabancılar, yani Türkler, toplam nüfus oranlarının çok üzerinde gösterilerek, Alman toplumu ve kültürünü yabancılaştıran, tehdit eden paralel toplum oluşturacak güçte verilmektedir.

• Türkler; potansiyel suçlu, barbar, kavgacı, uyum sağlama sorunu olan, İslamcı, anti-demokrat, ırkçı, tehlikeli olarak görülmekte ve ötekileştirilmektedir.

Alman medyası Türklerle ilgili geçmişte varılan bu yanlış yargıların bertaraf etme yerine onları güçlendiren ve meşrulaştıran şekilde vurgu yapmaktadır.

125

Alman medyası da dahil olmak üzere genel olarak Batı medyası İslam ve Müslümanlarla ilgili tüm olumsuz kalıpları özellikle de terörist kavramını kullanırken yaşanılan başka terör eylemlerinde bu kavramları kullanmaktan çekinmiştir. Örneğin, BBC 2007 Londra saldırıları için “terör” kavramını kullanırken, 2019 yılında Yeni Zelanda’da yapılan cami saldırısı için bu kavramı kullanmaktan çekinmiştir. Daily Mirror ise katilin bebeklik fotoğrafını kullanarak “melek çocuk” söylemini tercih etmiştir. Batı medyasının Avrupa ülkelerinde veya ABD’de terör eylemi gerçekleştiren Hristiyanları terörist olarak nitelendirmesinin nedeni de bir Batılı’nın veya bir Hristiyan’ın terörist olamayacağına olan inancıdır (Devran & Tanır, 2019, s.

170-171). Avrupa medyasının çifte standartlı bu yaklaşımını Amerikalı profesör John Esposito ve Fransız yazar Oliver Roy 2005 Danimarka karikatür krizi bağlamında eleştirmişlerdir. Esposito “İslam ve Batı: Bir kültür savaşına doğru mu?” adlı yazısında şu ifadelere yer vermiştir: Bugün tanık olduklarımızın aslında Batılı demokratik değerlerle hiçbir ilişkisi yoktur ve bütün olup bitenler, yabancı düşmanı ve İslam düşmanı bir Batı dünyası karşı karşıya kaldığımızı gösteren Avrupa medyasının marifetleridir. Karikatürler, Müslümanları sınamayı ve provoke etmeyi amaçlıyor. Bu karikatürler, Üsame bin Ladin’i veya Zerka’yı filan değil, ifade özgürlüğü bahanesine gizlenerek Müslümanların en kutsal sembollerini ve değerlerini alaya alıyor. Kışkırtıcı manşetler, medya için kazan-kazan işlevi görüyor ve gazete tirajlarını patlatıyor:

Çünkü Danimarka’daki karikatürlerin art arda başka ülkelerde de yayımlanması, hem kar amacını, hem de İslam’ın peygamberine hakaret amacı güdüyor.” Esposito ise

“Kutsal savaş” başlıklı yazısında bu ikiyüzlülüğü, ifade özgürlüğü, elbette ki, doğru bir şey. Ama Avrupa, Müslümanların ifade özgürlüğünün önüne pek çok yasal ve sosyal sınırlar getiriyor. Oysa Yahudi karşıtı karikatürler, her yerde yasal kovuşturmalara tabi tutuluyor. Her geçen gün çok sayıda Avrupa ülkesi, homoseksüel düşmanlığını ya da azınlıklara aşağılayıcı hakaretleri koruyan yasal düzenlemeler yapıyor. Cüceleri ya da özürlüleri alaya alan karikatürler saygın Avrupa gazetelerinde yayımlanır mı? Hayır! O Halde, Müslümanları alaya alan ve zaman zaman ırkçı boyutlar kazanan karikatürlerin yayımlanması, bütün Avrupa halkları tarafından neden destekleniyor öyleyse? cümleleriyle sorgulamıştır. Alman basının ifade özgürlüğü konusuna yaklaşımı da farlı değildir. Bunu bir örnekle anlatmak gerekirse; 2017 Haziran ayında Berlin’in Moabit semtinde Evanjeliklere ait Johanniskirche adlı kilisenin bir odasında, federal liyakat nişanı sahibi avukat Seyran Ateş tarafından Ibn-Rushd-Goethe adı verilen bir cami(!) açıldı ve burada, kadınlar

126

erkeklerle aynı safta, kadınlar örtünme ihtiyacı duymadan namaz kılıp aynı zamanda cemaate imamlık yapabiliyorlardı. Bu durum Alman basınında kadının özgürleştirilmesi ve eşit haklara sahip kılınması olarak işlenmiştir. Oysa bu tamamen dinin tahrifine yönelik bir davranıştır. Avrupa kendisini kural ve kaidelere uygun bir ülke olarak görüyorken; herhangi bir Hristiyan ülkede herhangi biri ben kilise açtım, bu kilisede ayinlerin nasıl yapılacağına ben belirlerim derse buna müsaade edilir mi?

Asla edilmeyecektir. Ancak İslam söz konusu olduğunda belirlenen kurallar ve teamüller terk ediliyor, hakaret, aşağılama ve saldırı hak ve özgürlükler konusu olarak ele alınmaktadır (Ertaş, 2017, s. 77-79).