• Sonuç bulunamadı

Alman Literatüründe Yaratılan Türk Korkusu

3. ALMAN TOPLUMU VE ÖTEKİLERE YAKLAŞIMI

3.2. Alman Literatüründe Yaratılan Türk Korkusu

76

Polonya’da dev bir Nazi toplama kampı olan “Buchenwald” yaşanan soykırımın en dehşet verici örneği olmuştur. Trenlere yığılmış cesetler, yakılmış insan kalıntıları ve gaz odaları… Hitler diktatörlüğünün üzerinden yıllar geçse de o dönem yaşananlar, ırkçılığın uygar bir devleti bile yoldan çıkarabileceğinin hatırlatmaktadır. Bu dönemde 6 milyon Yahudi, 11 milyon sivil ve savaş esiri öldürülmüştür. Nazi rejimi bu ölümlerle Almanya tarihinde kanlı bir gölge bırakmıştır (Netflix, 2019). Hitler döneminde yapılan Yahudi soykırımı zaten milliyetçi/ırkçı kafanın söylemlerinin somut bir göstergesi olmuştur. Ertaş kitabında milliyetçi/ırkçı kafayı şu şekilde açıklamıştır: Bazı insanlar olduklarından başka bir yapıya dönüştürül(e)meyecektir.

Yani bunlar tamir, ıslah sınırlarının ötesindedir. Kimse onları kusurlarından arındıramaz; bu konuda yapılacak tek şey, doğuştan gelen ve ezeli kötülük ve garabetleriyle birlikte kendilerini yok etmektedir (Ertaş, 2017, s. 51). Tarih, Hitlerin de bu milliyetçi/ırkçı kafa ile aşağı ırk olarak gördüğü tüm toplulukları yok ettiğine şahitlik etmiştir. Hitler rejiminin bitmesiyle bu biyolojik ırkçılık eski gücünü kaybetmiş olsa da Almanya’da ırkçılık kültürü hiç bitmemiş, varlığını şekil ve hedef değiştirerek sürdürmüştür.

Almanya Hitler tarihinde biyolojik ırkçılık olarak görülen Yahudi karşıtlığı, bugünün sorunu olan İslam karşıtlığı ile benzerlikler göstermektedir. O dönemin ötekisi olarak tanımlanan ve ari ırkın bütünlüğünü bozduğu düşünülen Yahudiler yerine bugün Avrupa kültürüne ayak uyduramayan, şiddet yanlısı ve potansiyel terörist profiliyle çizilen Müslümanlar konulmuştur. Biyolojik ırkçılığın yerini yeni ırkçılık olarak tanımlanan kültürel ırkçılık almıştır. Alman toplumunda Hitler döneminin izleri halen görülmekte, ari ırk düşüncesi ortadan kalksa da Alman üstünlüğü düşüncesi savunulmakta ve etnik çoğulculuğa karşı çıkılmaktadır (Akça, 2016, s. 28). Alman kimliğinde yatan ırk söylemleri şekil değiştirerek yabancı düşmanlığı şeklinde etnik köken ve dini hedef alarak bugün Türk ve Müslüman düşmanlığına dönüşmüştür (Akıncı & Yavuzyılmaz, 2018, s. 82).

77

Hristiyan ilerleyişini durdurmasıyla Osmanlı İmparatorluğu Avrupa’da tehdit olarak görülmüştür. Osmanlılar Avrupa’da birçok devletle savaşa girmiş ve bu sebeple de Avrupa için Müslüman deyince akla hep Türkler ve Osmanlı gelmiştir. İslam’ın doğuşuyla bu yeni dini Hristiyanlığa bir tehdit olarak gören Avrupa, yüzyıllar geçtikten sonra kurulan Osmanlı döneminde de kendisine yine bir tehdit yaratmış, Osmanlının Avrupa kıtasındaki zaferleriyle telaşa kapılmış ve Türklerin tüm Avrupa’yı fethedeceğinden korkmuştur. Buna çözüm olarak da İslam’a iftira atan tasvirler, yazılar ve söylemler geliştirilmiştir (Devran & Tanır, 2019, s. 165-166).

Özellikle 15. ve 16. yüzyılda Avrupa’yı etkisi altına alan bu korku, Kanuni döneminde Osmanlı’nın Viyana’ya kadar Avrupa’nın göbeğine ilerleyişiyle Müslümanlardan bahsedildiğinde bir Türk korkusu oluşmuş ve iki padişah -Fatih ve Kanuni- Avrupalı zihinlerde bir travmaya sebep olmuştur (Hıdır, 2017, s. 27).

Türklerin Avrupa fetihleri, Avrupa’nın korkusu ve travmaları birçok Batı dilinde Türklere karşı bir algı üretmiş ve ırkçı deyimler ortaya çıkarmıştır. İtalyanca dilinde

“Türk gibi pis kokmak” deyimi bulunmaktadır. Sırpça’da “Bir ite bir de Türk’e güvenilmez” ve “Bir Türk gibi bencil” gibi ırkçı deyimler kullanılmaktadır.

“Öfkesinden Türk oldu” deyimi ise Yunanca’da aşırı öfkelenen birini tanımlamak için kullanılan bir deyimdir. Rumence’de cahil birini tanımlamak için “Seni Türk!”

betimlemesi kullanılmaktadır. Yine cahil, inatçı, kaba ve acımasız birini tanımlamak isteyen Fransızlar “Türk kafası” ve “Gerçek bir Türk” ırkçı deyimlerini kullanmışlardır. Flemenkçe’de “Türk’e benzemek” kirli ya da iğrenç anlamında kullanılmaktadır. “Türk” kelimesi Flemekçe’de barbar ya da kana susamış anlamında, İspanyolca’da ise birini aşağılamak için kullanılmıştır. Malta’da ise “Türk”

istenmeyen, korkulan ve doğası gereği korkunç birini ifade etmektedir. Yine “Türk”

kavramı Sırpça’da günlük dilde çok sık kullanılmasa da kadınlara haksız ve eşit olmayan bir şekilde davranan geleneksel ve maço erkek tipini betimlemek için kullanılmıştır (Aktaş, 2014, s. 41). İtalyanca’da “Mamma liTurchi!” (Anneciğim Türkler geliyor) ifadesi çocukları korkutmak için ve korkunç olanı ifade eden bir deyimdir. Tüm bu ırkçı deyimler yüzyıllar boyu kullanılmış ve hafızlara kazınmıştır.

Bir diğer yandan ise dönemin başlıca filozof, din adamı ve yazarları da Türk korkusunu işlemiş ve bu korku diri tutulmuştur. Voltaire, D.Erasmus, John Calvin bunlardan bazılarıdır. Martin Luther ise özellikle Almanya’da gelişen İslam korkusunda önemli bir isim olmuştur (Hıdır, 2017, s. 27).

78

Alman toplumunda da “Türk korkusu” bilinen bir gerçekti ve Osmanlı istilası her zaman beklenen bir tehlikeydi. Döneminin Alman siyasileri bu istilayı önceden haber almak için “Türk Çanı” (Türken glocken) ve Türk vergisi oluşturmuşlardır.

Almanya’da çıkan ilk gazete (Newe Zeitung) 1502 yılında Türklere ait haberleri vermek üzere basılmıştır (Alıcı, 2019, s. 421). Almanya’da bugün görülen İslamofobi’nin temeli, 16.yüzyıldan itibaren Martin Luther tarafından yoğun bir şekilde işlenen olumsuz “Türk “söylemlerine dayanmaktadır (Büyüktopçu &

Gündoğdu, 2019, s. 95). Luther’in yaşamı Kanuni dönemi Viyana kuşatması zamanlarına denk gelmesi, Türklerin o dönem Müslümanların öncüsü olması, Luther’in İslam ve Müslümanlara yönelik söylemlerin Türkler üzerinden yapmasına sebep olmuştur. Luther’in çalışmalarında “Türk”, “Türkler” kullanımları ırk olarak sadece Türkleri değil, bir bütün olarak tüm Müslümanları ifade etmektedir. Benzer şekilde “İslam” yerine “Muhammed’in dini”, “Muhammed’in yalanları”, “Türklerin inancı” kelimelerini kullanmıştır (Canveren, 2014, s. 155). Müslümanlar hakkındaki görüşlerini Osmanlı Türklerinin şekillendirdiği Alman Protestan Luther, İslam ile özdeşleştirdiği Türklerin Tanrı tarafından kendilerine bir ceza olarak gönderildiğini ve Türklerle savaşmanın Tanrı ile mücadele anlamına geldiğini söylemiş ayrıca Türkleri

“korkunç bir dış düşman” olarak tanımlamıştır. Alman nüfusunun yaşadığı yerlerde Türk imajı daha çok zalim, düşmanlarını öldüren, barbar ve halka zulüm yapanlar olarak çizilmiştir (Sucu, 2016, s. 58).

Luther 1530 yılında yazdığı “Türklerin Yaşamı ve Gelenekleri Hakkında Bir Kitap”

adlı çalışmasında Avrupa’nın Türkleşmesini engellemek amacıyla mutlaka Türklerin din ve kültürleri hakkında bilgi sahibi olunması gerektiğini belirtmiş, Hristiyanların mutlaka Türkler hakkında bilgi sahibi olmalarını bildirmiştir (Canveren, 2014, s. 156).

Fakat İslam’ın doğrudan değil aracılar yoluyla öğrenen Luther’in İslam konusundaki bilgileri sınırlı kalmış, bu bilgilerse döneminin öncülerini Türkler hakkında önyargıyla donatmıştır. Ayrıca Luther Alman toplumunda gerçekleştirmek istediği yeniliklere engel olarak Türk savaşlarını görmüştür (Büyüktopçu & Gündoğdu, 2019, s. 95).

Luther, Müslümanları kadın müptelası, şehvet düşkünü, zalim olarak tanımlamış, İslam’da kadınların bir mal gibi alınıp satıldığını ve erkeklerin on ya da yirmi eş alma hakkının olduğunu söylemiş ve tüm bu iddialarını da Kur’an-ı Kerim ve Hz.

Muhammed’e dayandırmıştır. Kitaplarında İslamofobik söylemler kullanarak, olumsuz makaleler, tezler yazmış dahası Osmanlı’nın ve İslam’ın Avrupa için bir

79

tehdit olduğunu anlatan bildiriyi 31 Ekim 1917’de Wittenberg Kilisesi’nin kapısına asmıştır (Devran & Tanır, 2019, s. 166). Martin Luther’in Alman toplumunda yarattığı bu Türk tasviri filozofları da etkilemiş ve Alman edebiyatında da yerini almıştır.

Klasik Alman felsefesini ve Alman edebiyatını derinden etkileyen Aydınlanma felsefesi öncülerinden Wilhelm Leibniz Orta Çağ’ın olumsuz Türk imgelerinden etkilenmiş ve bunu çalışmalarına da yansıtmıştır. “Fatum Mahometanum”

(Muhammet Yazgıcılığı) Leibniz’in akıldışı durumları açıklamak için kullandığı bir kelimedir ve bunu Türklerle örneklendirerek yapmıştır. Örneğin, “Türkler, veba salgınının kasıp kavurduğu yerlerden sakınmazlar” önyargısının oldukça sık dile getirmiştir. Leibniz’e göre Türkler, salgından uzak durmayacak gibi akıldışı davranışlar sergileyen Asyalı ve Müslüman topluluklardan biridir. Yine Alman filozoflarından Herder, Kant ve Hegel Türkleri sürekli olarak barbarlığın kanıtı olarak ileri sürmüşlerdir. Türklerin, Avrupa kültürünün bir parçası olan ve daha soylu, daha uygar toplum yaratan bir topluluk olarak nitelendirilen Yunanlıları boyunduruk altında tutmuş olmaları bu filozoflarca bağışlanamaz olarak değerlendirilmiştir. Eserlerinde de İslam ve Türklerle ilgili olarak onların çirkinliğinden, baskıcılığından, yıkıcılığından, kaba saba olduklarından bahsedilmiştir (Aktaş, 2014, s. 44-45).