• Sonuç bulunamadı

Ak Parti İktidarı ve Sermaye İlişkileri

1.4. Hegemonya ve Tarihsel Blok

2.1.2. Ak Parti İktidarı ve Sermaye İlişkileri

bitene kadar ertelenmiştir. Günümüzde geldiğimiz nokta itibari ile muhalefete nazaran mevzi savaşında AK Parti’nin büyük oranda bu alanı kuşattığı söylenebilir.

AK Parti’yi iktidara getiren dinamikler 90’lı yılların karmaşık atmosferinde oluşmuş ve birbiri ardına yaşanan birçok gelişmenin sonucu olarak tezahür etmiştir. 90’lı yılların giderek silikleşen mirasına rağmen AK Parti’nin iktidarını sürdürmesi hegemonya ve tarihsel blok kavramları ile yakından ilgilidir. AK Parti bir kitle partisi olarak toplumun geniş bir kesiminde kabul görmekte ve bu kabul politik toplumla sivil toplumun organik bağlanması olarak ifade edilen tarihsel bloğun oluşmasını da kolaylaştırmaktadır.

ülkelerinde devlet müdahaleleri piyasayı geliştirme rolünü üstlenirken (görece Batı toplumlarında da böyledir) Türkiye’de devlet müdahalelerinin birincil amacı bu olmamıştır.

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda eskiye dönüşü arzulayan tüm girişimlerin önünü kesebilmek adına devlet tüm alanları kuşatmıştır. Bir yandan milli iktisat savunulurken yerli burjuva yaratılmaya çalışılmış ve kuşatıcı anlayış burada da kendini göstermiştir. “İktisat politikaları ile ülkenin ihtiyacı olan sermaye birikimini sağlamaya çalışırken, bu birikimin kimin elinde olması gerektiğine de baştan karar verilmiştir (Mahçupyan, 2015: 177).”

Böylece sermayenin büyümesi hedeflenmiş fakat özerk bir hâl alarak devletin kontrol sahasını etkileyecek biçim almasının önüne geçilmiştir.

Türkiye’de sermaye sınıfı ve devlet arasındaki ilişkinin niteliği Osmanlı’nın Batılılaşma süreci ile oluşmaya başlamış, Cumhuriyet ile bir takım farklılıklar getirilse de bu ilişkinin niteliğinde bir değişim yaşanmamıştır. Fakat bu noktada altı çizilmesi gereken husus, Cumhuriyet’in kurulduğu yıllarda kurucu kadroların hedefi devleti kuşatmaktan ziyade ülkeyi mümkün olan en kısa vadede gelişmiş ülkeler seviyesine ulaştırma ideali çerçevesinde şekillenmiştir. Devletin maiyeti değişmiş ve her değişimde olduğu gibi eskiye dönme arzusu taşıyanlara karşı bir mücadele de yürütülmesi zorunluluğu devleti kuşatıcılığında bir faktör olarak değerlendirilmelidir. Bora’ya göre; Türk modernleşmesi özü itibari ile muhafazakârdır.

Her ne kadar muhafazakârlıkla taban tabana zıt olarak varsayılmış olsa da bunun nedeni muhafazakârlığın dinsel olana indirgenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. “Siyasal rejimin kurumlaşıp kendini bir statüko olarak var etme sürecinde geliştirdiği otoriter devletçi karakter de bu tanıma uymaktadır.” Türk Cumhuriyetçiliği “vazifelere borçlu” bir vatandaş tipini varsaymış ve bu çerçevede yetiştirme anlayışı gütmüştür. “Bu yönüyle Osmanlı’nın patrimoniyal ve ceberrut devlet geleneğini muhafaza ederek modernleştirmiş”, iktisadi alanı kuşatarak burjuva üzerinde denetim kurmuş ve inşa edilen devlet mitosu ile devleti siyasetin kalbi olarak konumlandırmıştır (2017:72). Cumhuriyet Türkiye’si kendisine her ne kadar modern sıfatı ile tanımlamış olsa da muhafazakâr anlayışı politika gereği terk edememiştir.

Muhafazakârlığın devletin içeriğinden çıkarılamayışı onun güçlü bir biçimde geri dönüşünü kolaylaştıran etkenlerden biri olarak görülebilir. AK Parti, ideolojisini

“muhafazakâr demokrasi” olarak tanımlarken bu coğrafyanın aşina olduğu terimleri yeniden yorumlamıştır demek yanlış olmayacaktır. AK Parti iktidarının felsefesi olarak tanımlanan muhafazakâr demokrasinin ne olduğu, neyi muhafaza edeceği sorusunun cevabını Akdoğan, Tony Blair, Bill Clinton, Gerhard Schröder önem atfettikleri “üçüncü yol” anlayışına benzeterek açıklar. Buna göre üçüncü yol:

“…Üçüncü yol devletçi bir sosyal demokrasiyle neoliberalizmin serbest piyasa anlayışına bir alternatif geliştirmeye çalışmaktadır. …Devletin kürek çekmek yerine dümene geçmesi gerektiği düşüncesiyle

merkeziyetçi bürokratik devletin sınırlandırılması da bir diğer benzerliktir. Küreselleşmenin bir olgu olarak görülerek salt tepkisellik yerine doğru konumu alma çabası da ortak bir arayıştır.

AK Parti’nin muhafazakâr demokrasi anlayışının katı ve değişmez bir politika olmadığının da altı çizilmesi gerekmektedir. Kurulduğu ilk yıllarda çokça dile getirilmesine rağmen günümüzde daha az kullanılan bir kavram olması muhafazakâr demokrasinin terk edilmesi anlamına gelmese de bir paradigma dönüşümü olduğunu da gösterir. AK Parti’nin sürekli olarak değişim ve dönüşüm ruhuna sahip olduğu vurgusu siyasi tarihi boyunca görülürken devletin niteliği ve kapsayıcılığı söz konusu olduğunda geleneğe sıkı sıkıya bağlı olduğu görülmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nde sermaye sınıfının ortaya çıkış dinamikleri ile AK Parti döneminde sivrilen sermaye sınıfının sivrilme dinamiği benzerlikler arz etmektedir.

Bu durum aynı zamanda devletin sermaye ile olan partiler üstü ilişkisinin geleneksel dışavurumudur.

28 Şubat sürecinde sermaye sınıfının RP’ye karşı tutumu ve büyük ölçüde bu sermaye sınıfının elinde bulunan medya gücünün ne kadar etkili kullanıldığı (etik ilkelerden bağımsız) ortadadır. 28 Şubat sürecinde olumsuz etkilenen bir diğer kesim de merkezinde MÜSİAD’ın olduğu Anadolu sermayesini temsil eden KOBİ’lerdir. AK Parti hükümetinin ekonomi politikaları incelendiğinde devlet desteğiyle gelişen büyük sermaye işletmelerini gözeten eski merkezci anlayıştan ciddi bir sapma olduğu görülmektedir (Buğra ve Savaşkan, 2015: 115).

Bu sapma özü itibari ile esasında bir geleneğin devamı olarak nitelendirilebilir. AK Parti’nin 2002 seçim beyannamesinde KOBİ’lerle ilgili maddeler incelendiğinde bu yönde atılacak adımların KOBİ’leri dönüştürme amacı taşıdığı görülmektedir. Buna göre:

“KOBİ’lerin finansal sektöre olan borçları yeniden yapılandırılacaktır.

KOBİ’lere uygun maliyetli yatırım veişletme kredileri kullandırılacak, kredilere aracılık eden bankaların sayısı artırılarak, tüm özel bankalar ve özel finans kurumları sisteme dâhil edilecektir.

KOBİ yatırımlarında risk sermayesi uygulamaları geliştirilecektir.

KOBİ borsaları oluşturulacak, KOBİ’lerin hisse senetlerinin bu borsalarda işlem görmesi sağlanacaktır.

İstihdam yaratmadaki etkinlikleri ve esneklikleri, konjonktürel dalgalanmalara uyum kabiliyetleri, bölgeler arası gelişmişlik ve gelir farklılıklarının giderilmesindeki önemleri dikkate alınarak, KOBİ’lerin gelişmesi desteklenecektir.25

2007 yılına gelindiğinde KOBİ’lere yönelik desteklerin ciddi bir şekilde arttığı görülmektedir.

25 “AK Parti 2002 Seçim Beyannamesi, https://www.akparti.org.tr/media/318780/3-kasim-2002-genel-secimleri- secim-beyannamesi-sayfalar.pdf” (erişim tarihi: 28. 01. 2021.)

“Halk Bankası esnaf ve sanatkâr kredileri 2002 yılında 154 milyon YTL iken, yaklaşık 17 kat artarak Mayıs 2007 itibariyle 2,6 milyar YTL’ye yükselmiştir. KOBİ kredileri ise 2002 yılında 347 milyon YTL iken 2007 yılında 5 milyar YTL’ye yükselmiştir. 2002 yılında sadece 63 bin işletme bu imkânlardan yararlanmışken, 2007 yılında yaklaşık 500 bin işletme yararlanır hale gelmiştir. Bankanın toplam kredileri içinde bu tür kredilerin payı 2002’de % 12 iken, 2007 yılında % 56’ya yükselmiştir.

Ziraat Bankası KOBİ kredileri 2002 yılında 22 milyon YTL iken rekor seviyede bir artışla, 76 kat artarak, Mayıs 2007 itibariyle 1,7 milyar YTL seviyesine ulaşmıştır26”.

Bu verilerden Türkiye’de sermayenin daha geniş bir tabana yayıldığı ve yayılacağı anlaşılmaktadır. 1970’li yıllarda ekonomik gelişimi ilk kez gündeme alınan KOBİ’ler 2002 sonrasında ciddi manada devlet desteğini almışlardır. Anadolu sermayesinin örgütlü biçimini ise MÜSİAD temsil etmektedir. MÜSİAD ve AK Parti arasında ortak bir güzergâh oluşmuş ve bu güzergâhın iki kurumun içinde kişisel bağlantılarla da sağlamlaşmıştır. İki kurumun arasında geçişlerin varlığı bunun en somut delili olarak değerlendirilmelidir. İki kurumun arasındaki yakınlığı dünyayı algılama biçimindeki ortaklığın yanı sıra bir çıkar ortaklığı olarak değerlendirmek mümkündür. Her iki kurum da ekonomik gelişmeden, küreselleşmeden, demokratikleşmeden pay almayı arzulayan yapılardır. Her iki kurum da iktisadi düzeni yıkıp yerine yenisini inşa ederek değil, kurulu düzeni kendi leyhlerine olacak şekilde dönüştürerek sistemi kendi çıkarlarına uygun hale getirmeyi planlar (Yankaya, 2018:147).

AK Parti hükümetinin yeni bir sermaye sınıfının ortaya çıkmasını istemesinin nedenlerinden biri de TÜSİAD’ın iş dünyasındaki etkisini dengeleyici yeni bir güç ortaya çıkarmaktır. “Çıkar grupları, kendi çıkarlarını kamuoyunun yararına olan genel çıkarlarmış gibi aksettirmeye ve onları bu yönde ikna etmeye çalışmaktadır. TÜSİAD da, iş dünyasını temsil eden bir çıkar grubu olarak, sermayenin çıkarlarına uyacak politikalara destek vermekte ve bunları toplumun tümü için gerekli politikalar olarak kanalize etmeye çalışmaktadır.” (Yılmaz, 2013: 60). Bunların yanı sıra AK Parti iktidarı döneminde Anadolu sermayesinin güçlendirilmesi ve TÜSİAD’ın devre dışı bırakılması demek değildir. TÜSİAD içerisinde de AK Parti’ye yakın sermaye grupları bulunmaktadır. Hatta zaman zaman gerilimler yaşansa da AK Parti ve TÜSİAD’ın iktisadi örgütlenmeye yönelik bakış açılarının birbirine yakın olması bu gerilimlerin çatışmacı bir şekle dönüşmesini engellemiştir.

Hükümetin sermaye gruplarını kontrol altına almanın çeşitli enstrümanları bulunmaktadır. Bunların arasında en önemliler; kamu ihaleleri, TOKİ projeleri ve belediye ihaleleridir. Hükümetin bunlar üzerindeki tasarruf yetkisi sermaye alanına müdahale edebilmesine olanak sağlamaktadır (Turan, 2015: 308). Bir diğer konu ise devletin yaptırım

26 A.g.e

gücüdür. Bunun en somut örneği AK Parti ve Doğan Holding arasında yaşanan gerilimlerin ciddi vergi cezalarını gündeme getirmesi ve holding üzerinde baskı kurulmasıdır. Doğan Holding, kesilen vergi cezalarına karşı medya gücünü ve uluslararası ortaklıklarını devreye alarak yanıtlamaya çalışmıştır. Bu cezalar daha sonra Maliye Bakanlığı ile yapılan görüşmeler sonrasında bir kısmının silinmiş bir kısmı da takvime bağlanmıştır (Angın ve Bedirhanoğlu, 2013: 87).

AK Parti hükümeti döneminde sermayeyi dizayn etmenin bir diğer aracı ise TMSF27 olmuştur. Özellikle medyanın mülkiyet yapısının dizaynında TMSF en etkili kurum olarak değerlendirilmektedir. Bu konu çalışmanın medya politikaları ile ilgili kısımda derinlemesine ele alınacaktır.

Sonuç olarak AK Parti ve sermaye arasındaki ilişki incelendiğinde hükümetin neoliberal iktisadi politikaları büyük sermaye guruplarının da politikaları ile örtüşmektedir.

Sermaye sınıfı ne kadar hükümetle yakın olursa olsun son tahlilde önceliği ticari kaygılardır ve buna göre hareket eder. Gerek büyük sermaye grupları gerekse küçük sermaye grupları olsun hükümet politikaları kendi sermaye birikiminin ihtiyacına cevap verebildiği ölçüde makbuldür. AK Parti ile sermaye arasında kurulan ilişki de yakınlığın boyutundan bağımsız ve sermaye ile hükümetler arasındaki ilişkinin doğası gereği bu pragmatik bir ilişkidir. AK Parti kendine yakın sermayedarını yaratma girişimlerine rağmen TÜSİAD nezdinde temsil edilen sermayenin birinci liginde büyük çaplı bir değişim olmamıştır. Tarihsel sürece bakıldığında da AK Parti TÜSİAD’a rağmen iktidar olmamış bilakis özellikle ilk dönemlerde TÜSİAD’ın rüzgârını da göreceli olarak arkasına almıştır. Anadolu sermayesi ne kadar güçlenirse güçlensin büyük sermaye grupları ile ekonomik ilişkiler gereği bağlantıları bulunmaktadır. Sermaye gruplarının farklı örgütlerle temsil edilmesi aralarında bir polarizasyon olduğu anlamına gelmemektedir (Sönmez, 2013: 182-183).

27 “22.07.1983 tarihinde Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) bünyesinde tasarruf mevduatını sigorta etmek üzere kurulmuştur. 1994 yılında yaşanan ekonomik kriz sebebiyle TMSF’nin yetkileri genişletilmiş, tasarruf mevduatını sigorta etmenin yanı sıra bankaların mali bünyelerini güçlendirme ve gereğinde yeniden yapılandırma görevi TMSF’ye verilmiştir…

…2005 yılının Kasım ayında yürürlüğe giren 5411 sayılı Bankacılık Kanunu, Türk mevduat sigortacılığı sistemi ve TMSF için önemli değişiklikler getirmiştir. Bu Kanun ile TMSF’nin yetkileri genişletilmiş, önceki düzenlemelere göre BDDK tarafından belirlenen sigortaya tabi mevduatın kapsamı ve tutarını belirleme yetkisi TMSF’ye verilmiştir. Bunun yanı sıra risk esaslı sigorta priminin tarifesini, tahsil zamanını ve şeklini belirleme yetkileri de yine TMSF’ye verilmiştir. 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun getirdiği bir diğer yenilik ise katılım bankaları nezdinde açılan gerçek kişilere ait katılım fonlarının da TMSF’nin güvencesi altına alınmasıdır.”

“https://www.tmsf.org.tr/tr/Tmsf/Info/tarihce.tr”

Büyük sermaye gruplarının 2002 yılında AK Parti’ye olan dolaylı destekleri daha sonraki yıllarda 2002 yılındakine nedenlerle benzer şekilde devam etmektedir. Neoliberal ekonomi politikalarının sürdürülmesindeki ısrar bu desteğin en önemli nedenleri arasındadır.

AK Parti hükümetleri belli sermaye gruplarını destekleyerek piyasada güçlenmelerine olanak sağlamış ve bu güç özellikle medyanın kontrolü için AK Parti lehine olacak şekilde kanalize edilmiştir. Türkiye’nin ekonomik tablosuna bakıldığında bu fotoğraf net bir biçimde görünmektedir. Fakat bu durum büyük sermaye guruplarının etki alanının daraldığı anlamını taşımamaktadır. Sonuç olarak AK Parti ve sermaye arasındaki ilişkilerin çıkar odaklı olduğu, ekonomiye müdahale enstrümanlarının hükümetin tasarrufunda olduğu ve bu tasarrufu kendine yakın sermaye gruplarının çıkarlarına göre zaman zaman kullandığı anlaşılmaktadır.

Bunun yanı sıra kendine yakın sermaye grupları vasıtasıyla özellikle medyada bir yapılanmaya gittiği de görülmektedir. Medyada yapılanmanın yegâne enstrümanı mülkiyet kontrolü değildir. Mülkiyet kontrolü ile birlikte medya politikaları da yapılanmanın ya da medyayı kendi sesi olacak şekilde dizayn etmenin yollarından biridir.