• Sonuç bulunamadı

Aşırı Sağ Partiler, Özellikleri ve Söylemleri

4. ALMANYA’DA AŞIRI SAĞIN ETKİSİ VE YÜKSELEN İSLAMOFOBİ

4.2. Aşırı Sağ Partilerin Gelişimi

4.2.3. Aşırı Sağ Partiler, Özellikleri ve Söylemleri

94

gibi sektörlerde çoğu kez yarı zamanlı istihdam edilen göçmenler ilk hedef haline gelmiştir. İkincisi ise hızla yükselişe geçen yabancı düşmanlığıdır. Kriz zamanlarında siyasetçiler konumlarını kuvvetlendirmek adına bir günah keçisi arayışına girmekte ve krizden dolayı öfkeli olan halkı öfkelerini boşaltmak için onlara bir sorumlu göstermeye çalışmaktadırlar. En nihayetinde de halk aşırı sağın yönlendirmesiyle olan bitenin sorumlusu olarak göçmenleri göstermektedir (Yılmaz Elmas & Kutlay, 2011, s. 15-16).

Ekonomik kriz sonrası üye devletlerin devlet harcamalarını kısma yoluna gitmesiyle sosyal güvencelerinden mahrum kalan halk, göçmenlerin ekonomiyi olumsuz etkilediğini ve göçmenlerin işlerini ellerinden alacağını düşünerek aşırı sağ partilere yönelmişlerdir (Akılotu, 2015, s. 37). Böylece ekonomik kriz ve terör eylemlerinin etkisiyle aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı söylemleri ve onlara karşı sıkı sıkıya alınan güvenlik önemleri öfkeli halk tarafından desteklenmiştir. 11 Eylül sonrasında Müslümanları hedef haline getiren aşırı sağ partiler Müslüman ve göçmen karşıtı söylemleriyle 2000’lerden itibaren seçimlerde etkili olmaya başlamışlardır (Ceyhan, 2018, s. 98).

2010’lu yıllar ise aşırı sağ partilerin oldukça yükselişe geçtiği ve ırkçı söylemlerin yoğunlaştığı bir dönem olmuştur. Arap Baharı sonrasında patlak veren mülteci krizleriyle Avrupa sınırlarına dayanan Suriye vatandaşları ve onları sınırlardan içeri almak istemeyen Avrupa devletlerinin güvenlik konusunda hassasiyetlerini arttırmıştır (Çağan Elbir, avim.org.tr, 2016).

95

biyolojik ırkçılığın savunuculuğunu yaparken yeni-aşırı sağ partiler kültürel ırkçılığın savunucularıdır (Uzunçayır, 2014, s. 137-138).

Irkçılık güdüsüyle hareket eden yeni-aşırı sağ partilerin temelde ortak düşmanları öteki, tehditkar, yabancı, potansiyel terörist olarak gördükleri göçmenlerdir. Avrupa ülkelerinde artan işsizliğin sebebi olarak yabancı işçileri gören Avrupa aşırı sağ ve ırkçı partilerin ortak hedefi sözü edilen işsizliğin ve sosyo-ekonomik sorunların sorumlusu bu işçileri kendi ülkelerine geri yollamak olmuştur (Soytürk, 2018, s. 1443).

“Memnuniyetsizliğin değişimi” sloganıyla hareket eden Avrupa aşırı sağ partileri, bu yolda memnun olunmayanın yabancılar olduğuna dikkat çekmeye ve ırkçı söylemlerle kitlelerin dikkatini yabancı düşmanlığına çekmeye çalışmaktadırlar. Gelir seviyelerinin düşmesini, işsizliğin artmasını göçmenlere bağlayan aşırı sağ, ekonomik sıkıntıların tüm faturasını yabancı olarak gördükleri göçmenlere kesmektedirler.

Avrupa’nın yaşadığı ekonomik sorunları kolayca yabancılara yükleyen aşırı sağ, sorunları yaratan koşulları açıklamaktan ise yoksun kalmakta, orta aşırı sağ partiler ise seçmenlerini kaybetmemek adına aşırı sağın göçmenler konusundaki bazı taleplerini kabul etmektedirler (Atasü Topçuoğlu, 2019, s. 964-965).

Göçmen nüfusun hızla artması Avrupa siyasetinde milliyetçi rüzgarların esmesine sebebiyet vermiş ve bu doğrultuda da politikacılar göçmen sorunu üzerinde halkın milliyetçi duygularına seslenmişlerdir. Göçmen sorununa bir de terörizm bağlantısı eklediklerinde Avrupa kimliğinin tehlikede olduğuna dair algılar başarıyla yönetilmiş ve birçok Avrupa ülkesi bu konuyu güvenlik meselesi haline getirmiştir (Yılmaz S. , 2019). Avrupa’da yaşanan sosyo-ekonomik sorunların temeli tümüyle göçmenlere dayatılması ve ulusal kimlik sorununun dile getirilmesi, milliyetçi tavır sergilenmesi aşırı sağ partilere fırsat sağlamış, Müslümanlara ve İslam’a yönelik söylemler olumsuz yönde ilerlemeye devam etmiştir. Bu milliyetçi siyasi dalga Avrupa bütünleşmesine de zarar vermiş, Avrupa topluluk siyasetinden toplum siyasetine geçerek Müslümanlara, AB’ye, piyasa ekonomisine, göçmenlere karşı durabileceği bir topluluk siyaseti oluşturmuştur. Böyle bir siyasi topluluğun varlığı karşısında Avrupalıların ilk tercihleri de milliyetçi duygularla hareket eden aşırı sağdan yana olmuştur (Baloğlu, 2016, s. 43). Milliyetçiliği ve ulusal kimliği yeniden vurgulayarak bir siyasi eğilim içine giren ve bu yoldan ayrımcılıkla dışlayıcılığı meşru hale getiren aşırı sağ partiler, göçmenlerin ulusal devleti zayıflattığını, AB vatandaşlarının güvenliğini tehdit ettiğini, Avrupa dengesini bozduğunu söyleyerek ırkçı ve yabancı

96

düşmanlığı söylemleriyle oy oranlarını arttırmışlardır (Kedikli & Akça, 2017, s. 82).

Sağ partiler giderek artan bir şekilde kültüre, özellikle de Hristiyan öncesi mitolojik köklere sahip eşsiz bir vatan olarak Avrupa kültürünü desteklemekte ve bu kültürü de göçmenlere ve çok kültürlülük tehdidine karşı savunmaktadırlar (Ahmed & Pisoiu, 2020, s. 3). Aşırı sağın bugün yapmış olduğu yabancı düşmanlığı- İslamofobi aslında Avrupa’nın tarihsel köklerinde yaşayan ilkel milliyetçiliğin modern bir siyasal formudur (Emre, 2014).

Avrupa’da aşırı sağ partilerin yükselişini inceleyen çalışmalara göre; Avrupa genelinde aşırı sağ partiler 1990’lardan beri yükselmekte, 2000’lerden sonra ise bu yükseliş giderek artmaktadır. Bu partilerin temelde savundukları ise milli kimliğe dönüştür. Milli kimliğe dönüş ise iki genel savı ortaya koymaktadır. Birincisi; milli siyaset ve ekonomi, yani AB’den çıkıştır. İkincisi ise milli kültür ve milli nüfus, yani göçmenlere yönelik çok kültürlülük politikalarının tasfiyesi, var olan göçmenlerin geri gönderilmesidir (Atasü Topçuoğlu, 2019, s. 963). Aşırı sağ partilerin söylemlerinde bazı farklılıklar olsa da oy veren seçmenlerde benzerlikler bulunmaktadır. 20’li yaşlarda olan işsiz seçmenler ulusal kimliklerini korumak, göçmen ve İslam karşıtlığı ve ekonomik sebeplerle aşırı sağ partileri desteklemektedirler (Akılotu, 2015, s. 39).

Sürekli olarak kimlik, değerler ve yaşam tarzı konularını ele alarak “biz ve onlar”

ikiliği yaratan aşırı sağ yanlısı popülist partilerin (Hafez, 2014, s. 482) tüm Avrupa’da bir temsilcisi mevcuttur. Yeni-aşırı sağ bağlamında Avrupa’da aşırı sağın ilk belirtisi olarak Avusturya’da 1999 yılında Jörg Haider liderliğindeki Özgürlükçüler Partisi (FPÖ) aldığı yüzde 26 oyla gündeme gelmiştir (Aktaş, 2014). Fransa’da 2002 yılından beri oylarını düzenli olarak arttıran Le-Pen liderliğindeki Ulusal Cephe 2011 yerel seçimlerinde adeta zafer ilan etmiştir (İnanç & Çetin Selvet, 2011, s. 30). Le Pen’in Fransa’nın bazı kentlerinde Müslümanların sokakta namaz kılmasını Nazi işgaline benzetmesi ve FPÖ’nün 2010 seçim afişlerinde Viyana Kuşatması’na atıfta bulunarak mevcut merkez partilerden Sosyal Demokrat Parti’nin yabancılar özellikle de Türkler tarafından kuşatılma tehlikesini umursamaması aşırı sağ liderlerin İslamofobik söylemlerinden sadece iki örneğidir (Cicioğlu Filiz & Tandoğan, 2018, s. 147).

Bulgaristan’da Türk karşıtı ve anti-semitik ATAKA’nın, İsviçre’de İsviçre Halk Partisi’nin (SVP), Danimarka’da Danimarka Halk Partisi’nin (Dansk Folkeparti), Norveç’te Gelişim Partisi’nin (Fremskrittspartiet) oy oranlarını arttırmaları dikkatleri çekmiştir (Aktaş, 2014, s. 34). 2009 yılının sonuna doğru mevcut minarelerin dışında

97

yeni minarelerin inşaatını yasaklayan referandum SVP tarafından gerçekleştirilmiştir (Alkan, 2015, s. 280). İsveç’te Eylül 2010 yılında İsveç Demokratları (SD) burka giyen Müslüman kadınlara olumsuz bir imaj çizerek parlamentoda yerlerini almışlardır. İtalya’da aşırı sağ Kuzey Ligi (Lega Nord) lideri Matteo Salvini, “kibirli ve tehlikeli” bulduğu İslam’ın bir din olmadığını ve göçmen bütünleşmesinin sadece Hristiyan olanları kabul ederek olması gerektiğini söylemiştir. Yine Kuzey Ligi üyesi Dolores Valandro ilk siyahi bakan Cecile Kyenge’ye ‘tecavüz edilmesi’ çağrısını yapmıştır (Ertaş, 2017, s. 49). Hollanda’da İslam karşılığıyla bilinen Özgürlük Partisi (PVV) lideri Geert Wilders “faşist” olarak tanımladığı Kur’an’ın yasaklanması gerektiğini söylediği 2010 genel seçimlerinde 24 sandalye elde ederek rekor kırmıştır (Hafez, 2014, s. 483). Yine PVV Mart 2017 seçimlerinde “Hollanda bizimdir, bizim kalacak” başlıklı seçim bildirgesiyle seçimleri kazanması durumunda ülkedeki cami ve İslam okullarını kapatacağını, kamusal alanda başörtüsü ve diğer İslami simgelerin yasaklanacağını açıklamıştır (Ertaş, 2017, s. 49). Wilders İslam karşıtlığını sadece siyasi platformlarda değil sosyal yaşantısında da sürdürmüştür. Bizzat kendisi tarafından hazırlatılan “Fitne” isimli provokatif filmde Kur’an’ı Kerim’i Hitler’in Mein Kampf’ıyla mukayese etmekte, Hz. Muhammed’i şeytana benzetmekte ve Müslümanları infiale sürüklemek için elinden geleni yapmaktadır (Samur, 2016, s.

311). Filmin ilk gösteriminden sonraki gün Hollanda kamuoyu organizasyonu, filmi seyredenlerin yarısının filmin gerçekleri doğru şekilde temsil ettiğine inandığını tespit etmiş ve böylece popülaritesini de yükseltmeyi başarmıştır. Maurice de Hond Ajansı Fitne filminin internette yayınlanmasından bir gün sonra seçimler yapılmış olsaydı Wilders’ın partisinin bir önceki seçimde kazandığından altı fazla koltuk kazanacağını gösteren bir rapor yayımlamıştır (Lean, 2019, s. 288). 12 Nisan 2021’de “İslam’ın durdurun, Ramazan’ı durdurun” şeklindeki tweetleri Wilders’ın İslam düşmanlığını sürdürdüğünü göstermektedir (evrensel.net, 2021). Polonya’da Hak ve Adalet Partisi (PİS), Sırbistan’da aşırı sağcı Ulusalcılar (SRS), İngiltere’de Nigel Farage liderliğinde Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi (UKİP) ve Almanya’da Almanya İçin Alternatif Partisi (AfD) aşırı sağ partilerin isimleridir (Çağan Elbir, avim.org.tr, 2016).

2000’li yılların başlarında aşırı sağ partilerin göçmen karşıtı söylem ve eylemleri partilerin marjinal olma vasfını kaybetmelerini engelleyememiş bu yüzden de seçimlerde istenilen başarıyı 2014 yılına kadar sağlayamamışlardır. 2014 yılında ise IŞİD örgütünün faaliyetlerini arttırmasına paralel olarak aşırı sağ partilere yöneliş de

98

artmıştır. IŞİD’in faaliyetleri neticesinde İslam’ın terör ve şiddetle anılması zaten göçmen karşıtı tavır sergileyen aşırı sağ partilerin marjinallikten çıkıp geniş bir taraftar elde etmesine sebebiyet vermiştir. Bu sayede aşırı sağ partiler daha önce hiç olmadığı kadar yüksek oy almışlar ve ulusal meclislerde temsil edilme hakkı elde etmeye başlamıştır (Tuğ, 2019, s. 42-43). Avrupa’da İslamofobi’nin yaygınlaşmasında en önemli etken olan aşırı sağ partilerin yükselişi 2014 Avrupa Parlamentosu seçimleriyle gözler önüne serilmiştir. 2009 yılında yapılan AP seçimlerinden 2014 yılındaki seçimlere kadar geçen sürede işsizlik ve istikrarsızlık gibi sorunlar toplumları derinden etkilemiş bu bağlamda göçmenlere yönelik ırkçı yaklaşımlar da yükselişe geçmiştir.

Bu bağlamda aşırı sağ da oranlarını arttırmaya devam etmektedir. Almanya’da Milliyetçi Demokratik Partisi ve Yunanistan’da Altın Şafak Partisi ilk defa Avrupa Parlamentosu’na milletvekili göndermeyi başarmışlardır (Alkan, 2015, s. 281). Aşırı sağ partilerin oylarını yükselttiği bir diğer dönem ise 2017-2018 yıllarında gerçekleşen siyasi seçimlerde olmuştur. Hollanda’da G.Wilders ve Fransa’da Le Pen her ne kadar iktidar olamasalar da bir önceki seçimlere nazaran oylarını arttırmışlardır.

Avusturya’da ise FPÖ Kurz liderliğindeki göçmen karşıtı Avusturya Halk Partisi (ÖVP) ile iş birliği yaparak koalisyon kurmuşlardır. Almanya’da ise aşırı sağ parti AfD ilk defa Eylül 2017’de meclise girmiştir (Ceyhan, 2018, s. 99-101).

Bahsedilen son seçimlerde aşırı sağ seçimleri kaybetmiş olsa da siyasi arenadaki söylemleri oldukça güçlü olmuş, ekonomik krizin günah keçisi olarak görülen göçmenler üzerinden siyaset yürütülmüştür. Göçmenlere ilişkin nefret söylemlerinin altında yatan en önemli sebep sosyal devlet geleneğinin kırılması ve refah devletinin gücünü yitirmesi olmuştur. İşsizlik oranlarının artışı, refah payının küçülmesi, sağlık ve eğitim hizmetlerinde gerileme gibi sorunlar yabancılara atfedilerek sağ ve ırkçı siyaset tarafından bu söylemler beslenmekte, yayılmakta ve buradan kazanç elde edilmektedir. Sadece bununla kalmamakta aşırı sağın göçmen, İslam ve AB karşıtı söylemleri merkez siyasette de zaman zaman bir politika unsuru olarak kullanılmaya başlanmıştır (Kurt Sarıaslan, 2018, s. 195-196).